Etiket: Öykü

Yitik Zihin

İlk olarak kendimi tanıtmam gerekiyorsa eğer bir isim söyleyemem kimseye, anımsamıyorum çünkü. Ancak kendimden biraz bahsedersem belki bana uygun bir ad bulabilirsiniz.

Tutsak bir canavarım ben. Kıyafetlerim ellerimi bir arada tutan kirli halat ve sesimi bastırmak için ağzıma bağlanan kirli bez parçasından ibaret. Ağzımdaki bez parçası öyle kalın ki nefes almamı zorlaştırıyor. İçinde bulunduğum boş odanın ortasında bir cenin gibi, ama ne yazık ki ben sıcak anne rahminde değilim, kıvrılmış karşımdaki küflü duvarı seyrediyorum.

Ayağa kalkıp kapıya gidebilirim. Kapıya gidip elimden geldiğince kapıyı tekmeleyebilir, ağzıma geçirilmiş bez parçasına rağmen nefesim yettiğince bağırabilirim. Hatta zayıf bedenimde bulunan tüm güçle taş kapıyı geçmeğe çalışabilirim. Fakat ben tüm bunları zaten yapmamış mıydım?

Bu odaya ilk gelişimde kaç yaşındaydım bilmiyorum. Yalnızca burada bu kadar uzun süre geçirmek için küçük, çok küçük olduğumu hatırlıyorum. Nasıl girdiğimi hatırlamadığım bu oda bir efsun gibi etrafımı sarmıştı. Sadece bana ait olduğuna inandığım bu yeri bir giz olarak içimde taşıyordum. Zamanla içimde bir giz taşıyor olmanın verdiği hazza ve odanın büyüsüne daha fazla kapıldım. Odanın ortasına bağdaş kurup benden oldukça yüksekteki küçük pencereye başımı çevirip gökyüzünü seyrediyordum. Artık ait olan oda değil bendim, tüm hareketlilikten uzaklaşıyor ve odaya ait oluyordum.

Yaşamdan öyle uzaklaşmıştım ki zaman bir sürüngen gibi etrafımdan geçip gidiyor ve ben bunu fark etmiyordum bile. Bu esnada ben büyürken oda küçülüyor, küfleniyor ve cazibesini kaybediyordu. Hangisinin önce olduğunu bilmiyorum. Ben mi büyüdüm oda mı küçüldü? Önce küflendi mi yoksa cazibesini mi kaybetti?  Sadece bana ait olmaktan artık çok uzaktaydı, taş duvarlara düşen gölgelerden kurtulamıyordum bir türlü.

Odanın bu haline daha fazla katlanamayacağımı fark edip odadan çıkmaya karar verdim. Yerimden kalkıp kapıya yöneldiğimde kapının taşlaştığına şahit oldum, bu benim mahkûmluğumu ilk hissedişimdi. Yine de hissettiğim korkuya sığınarak bağırdım, kapının yerini alan taş duvarları yumrukladım, tekmeledim. Hiçbir faydası olmadı, aksine bitkin düştüm. Kendime geldiğimde bedenim yaralarla doluydu. Ben ne zaman buradan çıkmaya çalışıp bitkin düşsem bedenimde sayısız yara ile uyanıyordum ve bunun nasıl gerçekleştiğini anlamlandıramıyordum. Çok uzun zaman önce pes etmiştim; ellerimi ve ağzımı bağlayarak kıyafetlerimi benden aldıklarında. Günleri saymayı da bırakmıştım. Hareketsiz bedenimin etrafında, üstünde gezinen fareleri bile saymıyor, onlardan kaçmıyordum. Bedenimi kemirmeye çoktan başlamışlardı.

Bense burada bulunmaktan zevk aldığım zamanlarda gökyüzünü seyrettiğim pencereye sırtımı dönmüş soğuk betonda farelerin gırtlağıma ulaşmasını bekliyorum, çoğu zaman varlığımı bile unutarak.

Sahi, ben buraya nereden gelmiştim?

tekme tokatlı şehir rehberi

nerede sakladın onca gizli şeyi? insan dolup taşmaz mı bir yerlerden diye hayret ettim. ayrıca psikolog dedi ki, saklayınca olurmuş böyle şeyler zaten. insan tuvalet gibi geri tepermiş.

öncelikle öykü denildiğinde bizim aklımıza ilk olarak ustalardan istvan örkeny gelir diyerek kendisinin bir dakikalık öykülerini hatırlatmak isteriz. sonrasında ise haftanın kitabına. karşımızda öyküleri daha önce çeşitli mecralarda yayınlanan ama bu ilk kitabı olan mevsim yenice bulunuyor ki yakın zamanda henüz okumadığımız ikinci kitabı da gelmiş. zira bu kitap 2 yıl önce dolaşıma sürülmüş.

karşımızda 11 adet öykü mevcut. yalandan kim ölmüş ltd şti, muz ve kovboylar, tilkiler aç mı kalsın? gibi kendine has, size yakın gelecek, samimi, gülümseten ama dönem dönem düşündürmeyi de eksik etmeyen kısa öyküler. belki de ileride bu toprakların istvan örkeny’si olabilecek birinin güzelliği. okuyunca pişman olmayacaklarınızdan.

tekme tokatlı şehir rehberi
mevsim yenice
everest yayınları
2017, 111 sayfa

cervantes – köpeklerin sohbeti

sözlerimin maksadını, sana hayat hikayemi anlatırken daha iyi idrak edeceksin. bazı hikayeler kendiliğinden güzeldir. bazılarınaysa bu güzelliği üslup verir. anlayacağın, bazı hikayeler girizgahlar ve süslü tasvirler olmadan olduğu gibi güzeldir; bazıları da bomboşken, anlatıcının ses oyunları ve tasvirlerle süslenip, jestler ve mimiklerle canlandırılarak hikaye haline gelir, sözün kısası, etkisiz ve zayıf olmaktan çıkıp çarpıcı ve hoş bir hal alırlar.

miguel de cervantes’i tanıtarak ya da anlatarak başlayacak değiliz pek tabii bu yazıya. ama şahsen kendisinin osmanlı’ya karşı ispanyol ordusunda savaştığını ve inebahtı deniz savaşında kolunu kaybettiği bilgisine sahip değildim. magazinsel olarak paylaşmaya değer bu bilgiden sonra kitabımıza gelelim. kolektif kitap sayesinde okuyabildiğimiz bu uzun öykü kitabın ismini tam olarak yansıtarak bir teğmenin kaldığı hastanede duyduğunu iddia ettiği köpeklerin konuşmasından ibaret. insanların ahlaksızlıklarını, ikiyüzlülüklerini, yozlaşmalarını ve çıkarcılıklarını köpeklerin tecrüblerinden ve gözünden öğreniyoruz. yoğun bir hiciv ile ciddi bir felsefi tartışma aslında okuyacağınız: en özet ve en güzel şekliyle. cervantes muhtemelen bunları yazarken kendi dönemini ve çevresini eleştirmeye çalışıyordu ama kanımca asıl üzücü olan eleştirdiği noktaların belki de daha şiddetli olarak günümüzde geçerliliğini koruması. insanoğlu kendi çirkinlikleri ile boğuşurken siz bu öyküden ilham almaya başlayabilirsiniz. kitap sizin.

köpeklerin sohbeti
miguel de cervantes
türkçesi: sinan okan
kolektif kitap
2015, 140 sayfa

Matematik An

 

 

 

Bazan da bir yerde kuşlar vardır
Ne uçmak, ne görünmek için
Bir karanfil pencereyi deler
Bir kapı kendiliğinden kapanır
İstesek sevişirdik, ama olmadı
Biz değil yaşayan acılardır.

 

yarısı görünüyordu sırtının…tadı kaçmış sabaha, aydınlık masaya eğili başın…yarımına dayanılır sırt. ağlıyordun. nereden biliyordum bunu bilmem. hiçbir ses yok hatırımda. ama sapasağlam durur o pencere önünde eğilmiş sessiz kederin. anlamlarını yitirmiş kahvaltılıklar, neşe vermekten yoksun reçeller ve zeytin taneleri. yarısını bunca yıldır taşıdığım o yıkılmış sırt. çatala tek gelen, kısmet taşımayan on dört zeytin tanesi

sobanın başında dururken geldim yanına. ‘üzülme’ dedim, ‘üzülmeyelim’ dedin. ölmüş gibiydik. az daha ölecek gibiydik. ya ölseydik. ‘ölmedik ya’ dedik. ‘toparlanalım da’. ‘yeniden başlar her şey’. kaşlarımızda değil göğsümüzde bir gemici düğümü gibi. ellerimizde çıtır çıtır bir buzdan kalp. burnunun ucu sızlayan iki omuzduk. kalan ikisi kırık.

sebze kasalarını taşıdığını bilirim.bir hayali ısıtmak için. kara saçlarına değer sırtına vurunca. yatağını yorganını taşıdığın gibi.  yedi tepelide. on dokuz yaşında. kendine mektuplar yazdığını. iki yüz elli gram peynire katık ettiğin daktilo vuruşlarını.yerin dibinde, yerin dibine yazdığın yeryüzü dolu mektuplarını. mavi kuyruğunu. silinmiş kalem bıyığını. altın gözlerini. tavşan kızı, kırmızı öpüşlerini…

yedi cüceler vardı. elimi tuttuklarını hatırlarım. öyleyse pamuk prensestim . hiç değilse prensestim. ya da öyle sanardım. küçük bir kutuydu ev. minik pencereler ve yeşil oyuncaklar. kutu kutu. bayırdan aşağı koşmuştuk. anahtarımız vardı. henüz kilitlerine sokulmamış. daha yerleştirmeden yerine, umutsuzlanılmamış. şekerden bir evdi. evcilik oynayıp yaşlanmıştık.

kağıdı aldım elime. merdivenleri çıkmaya başladım. bu kadar ağır olmamıştı hiçbir adım. iki kat yukarı çıkmak . taş çatlasın onar basamak. kalbimi ezen yirmi hamle. göğsümde ciğer paresi. uyur bir gonca. süt kokan bir ceylan. altında kalbim. altında gözlerim. altında çerçevesini terkeden resmim. altında duvar kıran içim. vura vura, çın çın . hep içine doğru. nihayet bir adım odaya. bir ana. iki ana. hiç konuşmadan ağlaşmamız. hayvan iniltisi gibi açık yaramızdan. aynı alfabeden, aynı figan.

beş günlük sakallıydın. yirmi dört ayar bir su. parlak iki yıldız. kuşkusuzluk. buram buram bir itki.  bir gül goncası sulamıştık seninle. bir gülün aksine sarılmıştı kalbim.

 

zaman.
yirmi basamak.
cam kavonoz.

* ‘acılar şenliği ‘, kekremsi bir aşktın. kapı eşiğinde lacivert jeanlı bir Prometheus. beş günlüktü sakalın.

‘yıkanır denizde ışıkları ayın, sallanır sahilde nefesi rüzgarın’ . tenor olabilirdin ‘santa lucia‘ da. durur bir sopranoyla atışırdın karanlık deniz kıyısında. şarap kokmasa, deniz olmasa söylemezdin gülsünler diye. durup durup sayıklardık. bağırarak. içkili. sevgili.
çiz, çak, söyle, yaz, oyna.
ehil ele uğramamış, ilkel sebil kabiliyet kumlara, asvaltlara, cık cıklara, boşunalara, hebalara akardı. küp tekrar dolduruncaya ; damla kalıncaya sızardı. zaman geçerdi. zaman hiç acımadı.

saat dördü yirmi geçe pastanenin en dibinde. kravatı taze atılmış liseli oğlanlar gibi beklerdin. saat dördü yirmi geçe. ‘ dörtten sonra’. O diline pelesenk, komik, afaki sözün. dörtlerden ve yirmilerden bir ömür birikmişti. pastane simit sarayı olunca, kimse buluşmuyordu dörtten sonra. plaj kabinlerinde va kara kışlarda pastanı üflemiyordu kızlar. senin hatıraların onlardaydı. hafızası senden iyi ve sırf bu nedenle aklını kaçıranlarda.
saat dördü yirmi geçe bir kız minübüsten inerdi. seni seviyorum asılı yürürdü ağzının köşesinde.
saat dördü yirmi geçe bir çocuk şehrin ortasından bakardı. yürüyen uzun saç tellerini sayardı. seni seviyorum bir. seni seviyorum iki…

otuz kart dökmüştün önüme. otuzunda sessizlik yazan. ben ise sesleri severdim, aklımdaki seslendirilmemiş sesleri. bir iş hanının karanlık katında.‘ bana güven’ demiştin. ikinci kere ve gözlerinin kefilliğinde. onuncu basamakta takılıp baktım aydınlığa doğru yürüyüşüne. avucumda sıktım papatyayı. bir defter arasında öldürmeye götürdüm kendimle. menzilinden alınmış zehirle uzun yol boyu yalpaladım. kaçmayı beceremedim. hiç.

ay vardı. ay, kendini yazıhane sanan bir dikdörtgene dururdu. iki sandalye, bir dirseklik masa. ve toz. bir ömürlük, bir ciğer dolusu talaş. güneşten solmuş ve çoktan futbolu bırakmış on birlere yaslanırdın. gözlerini unutmadım bir. ayırdım onları sonrakilerden. -sonraki gözlerinden-
içinden akşam aktığını bilirim gözlerinin. içinden kızıl bir denizin taştığını. büyüdüklerini. bütün duvarları saydamlaştırdıklarını. hep henüz susmuş, hep yeni kurumuş gibi tanrısal bir nakış taşıdıklarını. kilolarca toz yuttum seninle. ay altında. gözlerinden sızan parlak sarı, tozları iterdi. geçmişte oldu bunlar. inanması ne zor. aynı gözlerde kirlendim. içinden ışık sızdırmayan bu ama gözler onlar mıydı?
üşenmeyip bakardım o zamanlarda. aynı dikdörtgende ayın yanmadığına, sarı gözlerin tuhaf yokluğuna. yaslanılmayan on birlere bakardım. alçıdan bir heykeli koyardım masaya, çıplak. onbeş çarpı üç yüz altmış beş kere ; yaşlanınca hayal kırıklığının tuz-buz ettiği bir heykeli koyardım.

heykel bir palyaçoya yakışır sonu seçip, intihar ederdi. belirgince çentilmiş bir tarih veda ederdi dağılmış parçalarında. beşi bir parçada, ikisi bir parçada. her şey biterdi. her şey, hiçbir zaman eskisi gibi olmamak diye bir ölüm seçerdi. en özensiz, en değersiz zamanlarımı seninle bir eskiciye satardım.

geriye hiçbir şey kalmazdı. hep yanılırdım. hep yanılırdın.

mutfak masalarını tezgah üstü lambalar aydınlatırdı. ayrılık içerde, bırak, sus ve saldır masada otururdu. kalkıp kendimi seyrederdim kapının arkasına saklanıp. durmamı isterdim. her sabah hiçbir şey olmamış bir sesleniş yaratırdık. meleği arayıp, şeytanı bulurduk arka bahçede.

biri ve üçü gösterdik birbirimize yaşlarımızdan. birler kızıl deli bir attı, soluğu yakan. üçler vurulan ve gözünü kapadığında defalarca yere yıkılan bir kuştu. kendilerini görünce tanımazlardı. birler üçleri sırtında taşırdı. bilinmeye başlanan bir varış uzaktan el sallardı. selim bir tabiatı vardı anın. gün ışıyana kadar eli alnımızda. nasılsın, daha iyi misin? buralardayım. aklının ötesinde, yavaş yavaşım…

bütün çarpımlar, katlar ve kalanlar yanlış sonuca götürdü.
senin matematik dehan eskidi. ben zaten oldum olası anlamazdım.

*Bilgesu Erenus
Şiir: Edip Cansever (İnfilak)

 

istvan örkeny – bir dakikalık öyküler

Envanter

Engebeli bir arazi (sağanak yağmur sonrası)

3 küme bulut
1 balık üretme gölü
1 baraj bekçisi kulübesi
1 adam (pencereden sarkan)
1 çığlık
1 sıra kavak
Tekerlek izi (çamurda)
1 kadın bisikleti
1 çığlık (öncekinden daha şiddetli)
1 çift sandalet
1 etek (rüzgarda uçuşan, seleye çarpan)
1 çiçek desenli bluz
1 amalgam dolgu (dişte)
1 kadın (genç)
1 çığlık (çok daha şiddetli)
Yeni tekerlek izleri
1 kapanan pencere
Sessizlik

ortalamanın üstünde ve oldukça seçici bir şekilde okumama rağmen, okurken alıp götüren, belirli hisleri uyandıran, zihinde kıvılcımlar oluşturan eserlerinin sayısı çok fazla olmuyor. dolayısıyla bunu başaran eserler benim için oldukça önemli ve sevdiğim insanlara bir şekilde okumalısın baskısı da oluşturabiliyor. istvan örkeny’nin “bir dakikalık öyküler”i ise bu listede üst sıralarda. kitap isminin önerdiği gibi 62 kısa öyküden oluşuyor. üstte alıntıladığımız bu öykülerden bir tanesi. birazdan okuyacağınız ise kitabın başında yer alan “kullanım kılavuzu”;

ilişikteki öyküler, kısa olmalarına karşın oldukça değerlidir. öncelikle okura zaman kazandırdıkları için. öyküleri okumak öyle haftalarca, aylarca dikkat harcamayı gerektirmez.

bir dakikalık öyküler rafadan yumurta kaynarken ya da aradığımız kişi telefona yanıt verene dek (eğer telefon meşgulse tabii) okunabilir.

moral bozuklukları, kaygılı ruh halleri, öykülerin okunmasına kesinlikle engel değildir.

öyküler oturarak ya da ayakta, rüzgarda, yağmurda, karda, balık istifi bir otobüste, hatta yolda yürürken bile okunabilir.

öykülerin başlıklarına lütfen dikkat edelim. yazar kısa ve öz olmalarına özen göstermiş, gelişigüzel adlar seçmemiştir. tramvaya bineceğimiz zaman önce numarasını okuruz değil mi? işte öykülerden önce de aynı dikkatle başlıkları okumak gerekir. ancak yalnız başlıkların okunması elbette yeterli olmayacaktır. önce başlık, sonra öykü. önerilen tek okuma yöntemi budur.

dikkat! anlayamadığınız öyküyü tekrar okuyun lütfen! hala anlamıyorsanız sorun okurda değil öyküdedir. okur aptal olamaz, olsa olsa öyküler kötüdür!..

örkeny’nin yazdığı bu kılavuz üzerine kitap için söylememiz gereken her şey söylenmiş oluyor. şimdi sizi 60 öykünüz kaldı ve ayıracağınız bir saat pişman olmama garantisi içeriyor. en yakın zaman diliminde okumanız ve içinde yaşadığımız kara mizah günlerinin farkındalığını arttırmanız dileğiyle. çağın en önemli isimlerinden biriyle yolculuğa çıkacaksınız.

ek: bir ayrı paragraf çevirisi için açmak gerekiyor. sevgi can yağcı aksel özenle macarcadan çevirmiş. harika olmuş. teşekkür ederiz.

istvan örkeny – bir dakikalık öyküler

sel’den öykü.

takdir ettiğimiz ve dirsek temasında olduğumuz oluşumların arkasında doğal olarak güzel insanlar olduğunu düşünmemizden hareketle ülkede sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen ve olaya farklı açılardan bakabilen sel yayıncılık ekibinden öykü ile röportaj hareketlerine devam edelim dedik – pek iyi etmişiz, şahane keşiflerimiz oldu.

kimdir?
Punk ve alt-kültüre dair hep özel bir ilgim oldu. Hâlâ elimden geldiğince scene’i, grupları, albümleri takip etmeye çalışıyorum. Fanzinlere, kasetlere, plaklara bu alanla ilgili tarihsel dökümanlara dönük hevesim hiç eksilmedi.

Bir yılı aşkın süredir Sel Yayıncılık’ta çalışıyorum. Yukarıda saydığım başlıkların yanı sıra, diğer ilgi alanlarım arasında yer alan edebiyat ve kuramla yakın ilişki içinde olduğum bir iş yapmaktan keyif duyuyorum.

Sel Yayıncılık, kuruluş yılı olan 1990’dan bu yana hem edebiyatta hem de kuramda yeni tartışmalara öncülük etme iddiasını güncel tutan bir yayınevi. Gerek çeviri gerekse telif eserlerde yeni biçimlere, arayışlara mecra olabilmek adına hep beraber, kolektif bir çalışma yürütüyoruz. Bu çalışmalar esnasında, kendimizi, yayın politikamızı gözden geçirirken, okurlarımızla daha doğrudan bir iletişimi nasıl devam ettirebileceğimizi de sürekli sorguluyoruz. Bu bağlamda, fanzinlere, e-zine’lere, bloglara ve dergilere ayrı bir önem verdiğimizi söyleyebilirim.

düşlerlerde ne var?
Kendi ilgi alanlarım ve mesleki hayatım bir şekilde nasıl kesiştiyse, kendi hayallerimle yayıncılık adına düşündüğüm şeyler de kesişiyor. Daha nitelikli yayınları daha kalabalık okur kitlelerinin okuduğu, sansürden ırak, kitapların kitlelere ulaştırılmasında kârın değil içeriğin belirleyici olduğu, teori ve pratiğin birbirini beslediği, okuduğumuz, dinlediğimiz, izlediğimiz, düşlediğimiz ve eylediğimiz bir hayat diyebiliriz.

ne yapmalı?
Ne yapmalı sorusunun cevabı, böylesi bir ülkede tartışmaya açık sayfalarca uzunlukta bir reçeteye dönüşebilir elbette. Çok kısa cevap vermek gerekirse, bulunduğumuz hiçbir alanı boş bırakmamalıyız. Mücadeleyi her alana, hayatlarımıza yaymalı, birbirimize destek olmaktan, dayanışma ruhunu korumaktan, öfkemizi, tepkimizi baki kılmaktan asla vazgeçmemeliyiz. Ve bu zerzebil gündemde, bizi diri tutan şeylerden, okumaktan, üretmekten geri kalmamalıyız, sağlam durabilmenin çözümlerinden biri de bu sanırım.

ne okuyalım?
Sel Yayıncılık kitaplarından;

  • İlker Aksoy – Ölümden Beter Yaşamlar
  • Susan Sontag – Bilincin Kapısını Aralamak
  • Elias Canetti – Körleşme
  • Alain Badiou – Yüzyıl
  • Henri Lefebvre – Gündelik Hayatın Eleştirisi 1-2
  • Frank O’Connor – Oedipus Kompleksim
  • Norman Mailer – Bir Amerikan Rüyası
  • Bütün Truman Capote külliyatı söyleyebileceğim başlıca kitaplar.

Son zamanlarda okuduklarım:

  • W.B Yeats – Kızıl Hanrahan / Aylak Adam Yayıncılık
  • Günebakan – Gyula Krudy / Aylak Adam Yayıncılık
  • Çevengur – Andrey Platonov / Metis Yayınları

Başucu niyetine:

  • Jorge Semprun – Büyük Yolculuk – Can Yayınları
  • Karanlığın Yüreği – Joseph Conrad / İletişim Yayınları
  • Oğlak Dönencesi – Henry Miller

ne dinleyelim?

  • Sleater Kinney – No Cities to Love
  • Red Lorry Yellow Lorry – Talk About Weather
  • The Wipers – Youth of America
  • Gang of Four – Entertainment
  • Swans – The Seer

bize ne sorarsın?
bu soruyu kendin sorup, kendin cevaplar mısın?
Bunu yapamadım yahu, affola 