Menü Kapat

Etiket: ölüm (sayfa 1 / 3)

Kırlangıç yerine kamera

Kırlangıçların yerine geçip insanlığı izleyen kameralara bakarken insanlığın ölüşünü izledim. Balkonların saçaklarında kırlangıçlar bir mevsimde gelir bir mevsimde giderler. Yerlerinde olmadıkları zaman saçak altlarını kameralar doldurur. Saçak altlarındaki  dükkanları bu kameralar izler. Mevsimi geldiğinde bu kameraların direkt olarak iletişimi  kırlangıçlardır. Dolaylı olarak ise insan ahlakıdır. Bu tek gözlü olan, insan zamparası kamera insanın eylem ve edimlerini izler. Kameralar üzerinden bir yerleşim sorunu bence bu. Kırlangıç yuvaları kadar çoklar. Kameralar daha kanatlanmadılar diyorum kendi kendime. Şu an sadece tepemize kondular.

Kameralar mekanların üzerindeki çirkin et benleridir. Çünkü iyi  (faydalı) olması için tasarlanmış mekanlar hiçbir zaman insan dışı, eklenti bir kontrol mekanizmasına gereksinim duymamıştır. İşlev olarak kameralar kamusal mekan üretim sürecinin bir parçası olmamıştır. Çoğu zaman sonradan duvarlara eklenmişlerdir. Kameralar, konulduğu yerlerde sanal duvarlar örer oysa ki. Sanal duvar insanın mekana olan aidatını sorgulayan bir geçittir. Bir anlamda, herhangi kapıdan girerken kamerayla göz ucu ile kameraya bağlı kablonun diğer ucundakine mekana ait olduğunu söylersin. Kameralar pasif olarak duvarda bulunsa bile sosyal davranışlarımızın içinde sürekli rol oynar. Sosyalleştiğimiz mekanların içinde iletişim için kullandığımız davranışlarımızı etkiler.

İletişim her zaman devam eden, devam ettikçe de dönüşen bir süreçtir. Bilgi açığa çıkardığı içinde eylemlerimizin içine katılarak bir yandan ahlakı bir yandan da kendisini oluşturur. Kameranın en temel işlevi de ahlaksızlığı açığa çıkarmaktır. Bir taraftan kameranın bu eylemi iyidir ancak empati yaparak kendimi kameranın içine soktuğumda, kendimi iki insanın birbirinin sosyal aidiyetlik çıkarını yüzsüzce güvence altına almaya çalışan bir muhbir  görürüm. İnsanın sosyal olarak aidiyetini etkileyen bir faktör de ahlaklı iletişime sahip olmasıdır. İnsan ahlakını baskı ile kontrol eder kamera. Çünkü kameranın diğer tarafında gözlemci kişi bulunur ve tüm hareketlerimizi denetler. Sosyal iletişimimiz için olanları bile. Kameranın bizde yarattığı farkındalık, güvenli mekanın yaratılması ihtiyacını karşılaması değil, sürekli izlenmenin getirdiği baskılanmış -varsayımda doğru olarak biçimlendirilmiş- ahlaki aidiyetlik ihtiyacıdır.

Kameranın bir meyve satıcısı ile alıcı kişi arasında alışveriş sırasında yukarıdan (gerçek anlamda) bir ahlaki denetim mekanizması olarak çalışması ve insanların kendi kendini izlemesi, benim için, insanlığın ölümünü kendi elinden sorgulamasıdır.

Minerva’nın Baykuşu’nun Prozac Bağımlılığı

Hayatta hiçbir şey tamamlanmaz zira hayatın akışını bir doğru şeklinde görmek yanılsamadır- hayatta kalabilmek adına üretilmiş bir yanılsama. Anın içinde kalabilmek, şeyleri kendi için bir nesne şeklinde, bağımsız bir halde görebilmek için mutlaka belli bir yanılsama perdesi çekilmelidir. Anın içinde, gerçekliğin yaşandığını ilan eden bir yanılsama.

Doğum anındaki tamlıktan kopuş, eksikliğin varlığa girişi ve arzunun, bu eksikliğin yerini doldurmak adına peşinden koştuğumuz arzunun asla ele geçirilemeyecek bir yanılsama olduğu gerçeği, sürekli gözümüzün önündedir. Burada Lacanyan bir söylem ile şunu diyoruz:
“Evet, bunu çok iyi biliyorum ama…” Yanılsama, yanlış-tanıma bilme kısmında değildir, hepimiz aslında ne olduğundan haberdarızdır, eksiklikten, arzu nesnesinin kaçışından ve aslında gerçek olmayışından, asıl yanılsama devreye eylem kısmında dahil olur, “Nevrotik iç sıkıntılarımın bana içkin olduğundan gayet haberim var ama yine de onları geçirmeye, sanki bir çözümleri varmış gibi arayış içinde olmaya devam edeceğim.” Bu nedenle, eksikliğe Baudrillardcı mânâda kusursuz bir cinayet diyebiliriz, bir cinayet olduğu belli lâkin fail asla bulunamayacak.

Cioran Tarih ve Ütopya’sında diyor ki: “Yolum hangi büyük şehre düşse, orada her gün ayaklanmaların, katliamların, aşağılık bir kasaplığın, bir dünya sonu kargaşasının başlamıyor olmasına hayran olurum(…) Aslında birbirilerinden nefret etmekte ama nefretlerinin bile hakkını verememektedirler. Bu vasatlık, bu güçsüzlük toplumu kurtarır, istikrarını teminat altına alır.”

Sosyal anlamda yanılsamanın, eylemin yanılgı içinde olmasının yararı budur. “Ülkemdekilerin çoğunun vasıfsız ve ilerleme için engel teşkil ettiklerini biliyorum ama…” İşte burada Cioran’ın vasatlık olarak dile getirdiği bilinçdışı yanılsama, birbirimizi öldürmememizi garanti altına alır, bir anlamda medeniyeti kuran ve sürdüren temeldir. Bu bilinçdışı yanılsama perdesinin bir anlığına ortadan kalkması ise ancak ve ancak tekerrür ile gerçekleşebilir, bir olayın asıl anlamı ancak onun tekerrürü ile anlaşılabilir, lâkin bu bilgi de gizli kalmalıdır. Rosa Luxemburg’un İşçi Devrimi hakkında belirttiği gibi: “Başarısız devrim denemeleri aslında işçi sınıfını doğru şekilde devrim için eğitmektedir.” ama işçi sınıfı bunu bilmemelidir zira bu revizyonizme götürecek yoldur.

Bireysel alana geri dönersek, “Hayat ölümden daha fazla korku uyandırıyor, asıl bilinmeyen hayatın ta kendisidir.” derken elbette kişinin bireysel geçmişinin anlamının bilinmezliğinden bahsetmiyor Cioran, şimdiki zaman ve gelecek zamanın bilinmezliğinden bahsediyor yani doğrusal zaman yanılsamasının getirilerinden. Hegel’in bahsettiği Minerva’nın baykuşu örneğinden yola çıkarsak, geçmişin manası ancak tamamen yaşanıp bittikten sonra anlaşılabilir, yani tekrar-düşünme, tekrar geriye bakış gereklidir geçmişi anlamlandırmak için. Kendi kendimizle çelişmemek için de geçmişi değiştiririz, geçmişle aramıza bir yanılsama perdesi koyarız ki iç huzursuzluğumuz ve kişisel değişimlerimiz bizi kendi ikiyüzlülüğümüzle karşı karşıya getirmesin. Belleğin geçmişi tekrar yaratımı, hepimizin delirmemesi için gereklidir.
Yanılsama, tüm tarihin antidepresanıdır.

Hayat-Ölüm

Bloson oğlu Ephesoslu Herakleitos “doktorlar kesip dağlayıp bir de karşılığında para istiyorlar, hastalıkların yaptığıyla aynı şeyi yaptıklarından bunu hiç haketmedikleri halde” dediğinde belki de asırlar sonra başka bir düzlemde keşfedilecek bir hayatölüm meselesini derinden sezmişti. Elimize kalan fragmanları sürekli olarak hayatölüm, uyku-uyanıklık karşıtlıklarını işleyip duruyorlar. Hayat-ölümün bir süreklilik, tek bir “içkinlik düzlemi” üzerine yerleştirilmesi onun “karanlık” felsefesinin esas meselesiydi –inen ve çıkan yol bir ve ayni, ölümlüler ölümsüzlerdir, ölümsüzlerse ölümlüler, çünkü birileri öbürlerinin ölümünü yaşarlar, ötekiler diğerlerinin hayatlarını ölürler… Karşıtların birliği öğretisini asla hayat ile ölümün aynı şey oldukları şeklinde yorumlamamak gerekiyor. Söylenmeli ki Hegel bile “diyalektiğini” geliştirirken böyle bir hataya düşmemişti. Daha çok hayatla ölümün aynı düzlemde yer aldıkları fikrini kabul etmek gerekiyor. Böyle bir öğreti hayatı ve ölümü aynı doğaya ve yeryüzüne indirmekteydi ve Herakleitos’tan Stoa felsefesine, oradan da Spinozacılığa kadar gelişimini sürdürecekti…

Ne demektir hayat-ölümün tek bir düzleme yerleştirilmesi? Öncelikle bütün kültürlerde her ölümle bir hayatın başladığı, hayatın başladığı her yerde bir ölümün vuku bulduğu doğrultusunda bir inanç biçimin varolduğunu, bunun çoğu zaman mitolojilerin esas temalarından biri olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Hayatı yinelenen bir çember olarak tasarlayan bu öğretiler bir taraftan “edebi dönüş” fikrine, öte taraftan ölümün “evcilleştirilme” pratiklerine bağlanıyorlar. Versiyonlarından biri ölümü ötedeki bir hayata, bir öte dünya düşüncesine doğru itiyorlar –ruh göçü, ahiret öğretileri… Nietzsche’nin hatırlattığı gibi “ruhun ölümsüzlüğü” inancı herhalde çok basit bir deneyimin yanlış yorumlanışıydı: ölürken ıkınma ve can çekişme görüntüsü ve sanki bir şeyin bedenden kopup gittiği fikri…

Ölümü bir öte dünyanın yaşantısına atan dinsel ve ahlaki öğretiler ölümün bu “dışsallığını” onun evcilleştirilmesi için bir çare olarak kullandılar. Hayatı ölümle yargılamak… Ya da daha sofistike ve tek tek tüm bireylere kadar uzanan bir mutlak Tanrı sorgulaması, Son Yargı… Hayatın artık bir sonu, bir amacı ve daha yüksek, aşkın bir düzlemde yer alan bir hedefi vardı. Herakleitos’tan başlayarak Spinoza’ya dek vardığını söylediğimiz “içkinlik” düşüncesi hep bu aşkınlık öğretisi tarafından dinsel ve düşünsel bir baskı altında tutulmuştu.

Ölüm konusundaki en ilginç felsefi tutumu Spinoza’da buluyoruz: canlı bireyin özünün değil varoluşunun sonlanışı olarak ölüm onun için bir hiçtir ve onun bilincine hiç bir kavram sunamaz. Başka bir deyişle bir hiçlik olan ölümü düşünmek bir hiçten ibarettir.

Ulus Baker

elias canetti – sinek azabı

adlandırmak, insanın büyük ve ciddi tesellisidir.

yağmur beni mutlu ediyor, sanki dünyaya kolay ve acısız gelmişim gibi.

haklarında hiçbir şey bilmediği insanları çaresizce arayıp duruyor.

yalnızca bir kuyrukluyıldızın altında kıyafet değiştiren kız.

bir insanı yok eden bir renk.

güneşte kötü ve çirkin hale gelen insanlar.
soğuğun ve karanlığın iyi geldiği insanlar.

tekrarlayarak değersizleştirme. tekrarlayarak heyecanlandırma?

hayvanlarda ulaşılamaz olan şey: onların insanı nasıl gördüğü.

aradaki her şeyi bilen filozoflar

esaslı bir not defterine sahip olmanın önemini sadece düzenli not alanlar bileceğine inananlardanım. kişinin notlarını okumak, kendisini tanımak adına kullanabilecek en muhim araçlardan biri olabilir. dolayısıyla not alınız ve not defterlerinin kıymetini biliniz hatırlatmamızı bir kere daha yapmak isteriz.

not defteri demiş iken takdir ettiğimiz insanlar listesinde yer alan elias canetti’nin not defterine de oldukça saygı duyacağımızı tahmin etmeniz zor olmayacak. sinek azabı ya da canetti’nin yıllardır aldığı notlar, daha önce yayınlanmamış aforizmalar, hatıralar, alıntılar ve düşünceler kendisin tanımaya, kendisini daha iyi anlamaya fırsat veren harika bir özet olmuş.

9 bölümlük bu eserde işlenen konuların başında dil, iktidar, ölüm ve yalnızlık geliyor. bizim her bir bölümden aldığımız notların bir kısmını yukarıda siz okudunuz. bakalım siz hangi notları alacak ve paylaşacaksınız?

sinek azabı
elias canetti
türkçesi: necati aça
Sel Yayıncılık
2017, 131 sayfa
ISBN: 978-975-570-903-1

-E Bilmek

Yaktığım son sigaranın vişne kokusu odamda
Yan yana dizilmiş aynalar.
Bu gece dehşetli istekliyim,
Dikkat et pijamanın yırtıldığı yerden öpebilirim.
Yeşilinde kaybolan şehirlerden
Yeşili kaybolan şehirlere transfer olduğumdan beri
Yüksek binaları sevdim.
En azından bir ağaçmışçasına
Gökyüzüne uzanmak istedim.
Bu gece dikkat et
m2 sini bilmediğim bir odada
Oksijensizlikten ölebilirim.
Görmediklerimle hayatta kaldığım gerçeği
Körlüğe olan özlemimi arttırıyor.
Alaturka bir türkü dinlerken
Termik santrali henüz olmayangillerden
İçeriye köy kokusu doluyor.
Anlatımı da bozuyorum
Anlaşılmayı beklerken.
Havada oksijende çözünmüş gerginlik kokusu.
Dikkat et modern zamanlarda
Tek yeşili mezarlıklar kalan bir şehirde
Ölebilirim!
Nefes al,ver, al , ver …
Alma, verme, sus, öl…
İçime attıklarım damarlarımda kan
Niyetine dolaşırken
Havadaki yüzde 21 oksijenin
Faydasını görmeden
Ama yine de tükürüğümde boğulmadan
Ve boşalırcasına kötü niyetlerinizin üstüne
Son nefesime dahi acımadan
Ama bu kez susmadan
Tanımadığım yüzlerden örülmüş bir taş yığınında
Ölebilirim!

Mutlu Krizler, Mutlu Yeni Korkular

Ölümde kutsal olan bir yan yoktur. Ölen kişiye ister “Şehit” ister “Maktül” deyin, bu birileri tarafından katledilen kişinin ölmüş olduğunu ve bunun bir cinayet olduğu gerçeğini değiştirmez. Ölen ölmüştür, bir gün hepimize olacağı gibi, buradaki korkunç yan bilmem kimin çıkarları için ve bilmem kimin amaçları uğruna katledilmesidir bu insanların.

Ölenler şehit değildir, onlar ölünce vatan sağ olacak da değildir. Onlar ölünce, onların birileri için sembolize ettiği umutlar, duygular ölmüştür, hayır bir daha sağ olamayacak insanlar, bir daha sağ olamayacak umutlar vardır. Ölenler şehit değildir, zira hiç kimsenin, bu insanların ölmelerinde sorumluluğu olan hiç kimsenin, bu insanlar öldükten sonra onlara bir mertebe verip, iki tane rahatlatıcı söz edip bu işten sıyrılmasına izin verilmemelidir.

Biz artık bir Korku Diyarı’nda yaşıyoruz, dışarı çıkmaktan korkuyoruz, kalabalıkta bulunmaktan, toplu taşımayı kullanmaktan dahi. Daha da korkuncu, biz artık bu tür ölüm, cinayet, tecavüz haberlerine alıştık veya daha doğrusu alıştırıldık.

En kötüsü de, bana dokunmayan bin yaşasın mottosuyla yaşayan insanlar. Oysa insanlar sanıyor ki, her zaman ötekiler, yabancılar öl(dürül)ecek.

Hepimiz buradan kaçmak için birçok şey verebiliriz ama, ya burada bırakacağımız sevdiklerimiz? Kötü olan duygularımıza ihanet etmek değil midir?

Bugün onlar öldü, yarın ben, sen, bir başkaları ölebilir. Geride bırakınca sevdiklerini, onlar ölebilir. Zira bir başka yere dahi gitsek, geçmiş gökyüzü gibidir, asla bırakmaz peşimizi.

Şimdi istihbaratının haberi halkıyla birlikte öğrendiği, seçilmişlerinin kendi kaderlerinden korktuğu, vatandaşlarının monoton bir devirde, ne idüğü belirsiz bir savaşın bombalarını duyduğu bu “cennet vatanda” yaşamaya devam ediyoruz, sanırım şans eseri.

Bir duvar yazısından alıntı yaparak,
Merry Crisis, Happy New Fear.

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.