Etiket: nietzsche

Bilgi, Ahlâk ve Din

Her şeye rağmen, belki de bilgi, ahlâk ve dinden ayırt etmeyi ve hattâ bunların karşısına yerleştirmeyi seveceğimiz bir akıl vardır belki. Hakikât kavramının kaynağım keşfetmek için hakikâtten çilece ideale doğru çıkıyorduk ama bir an soykütüğe değil de gelişime dikkat edelim: Çileci veya dini idealden hakikât istencine geri iniyoruz. O halde ahlâkın, bir dogma olarak dinin yerini aldığım ve bilimin de gitgide ahlâkın yerini aldığım teslim etmeliyiz. “Dogma olarak Hıristiyanlık kendi ahlâkı tarafından yıkıldı”; “Hıristiyanlığın Tanrı’sına galip gelen Hıristiyan ahlâkın kendisidir”; veya “Sonuçta hakikât içgüdüsü Tanrı’ya inanma yalanını yasaklar kendine”. Bugün, inançlı birinin veya bir papazın söyleyemeyeceği ve düşünemeyeceği şeyler vardır. Bunlar sadece birkaç piskopos ve papaya açıktır: İnâyet ve hayır, ilâhi akıl, ilâhi ereklik; “İşte artık zamanı geçmiş düşünme biçimleri bunlar, karşılarında bilincimizin sesinin durduğu düşünme biçimleri”, bunlar ahlâkdışı. Dinin çoğunlukla, kendini devam ettirmek ve bir biçimde uyum sağlamak için özgür düşünürlere ihtiyacı olur. Ahlâk dinin devamıdır, ancak başka bir yoldan devamıdır; bilgi, ahlâkın ve dinin devamıdır, ancak başka bir yoldan devamıdır. Her yerdeki çileci idealdir ama yolu hep değiştiğinden bunlar farklı tepkin kuvvetlerdir artık. İşte eleştiri bu yüzden farklı tepkin kuvvetler arasındaki bir hesaplaşmayla pek de kolay karıştırılıyor.

“Dogma olarak Hıristiyanlık kendi ahlâkı tarafından yıkıldı…” Ama Nietzsche ekliyor: “Böylece ahlâk olarak Hıristiyanlığın da kendi yıkımına sürüklenmesi gerekir”. Nasıl ki ahlâkın dinin yıkımı olması gerekiyorsa, hakikât istencinin de aynı şekilde ahlâkın yıkımı olması gerekir mi demek istiyor? Bu pek kazançlı olmaz, zira hakikât istenci yine çileci idealin bir parçası, yöntem hep Hıristiyancı. Nietzsche başka bir şey istiyor: İdealin değişmesi, başka bir ideal, “başka türlü hissetmek”. Peki ama modern dünyada bu değişim nasıl olasıdır? Çileci veya dini ideal nedir diye bu soruyu idealin kendisine sorduğumuzda, ahlâk veya erdem onun yerine cevaplandırmak için öne çıkıyor. Erdem der ki: “Sizin saldırdığınız benim, o halde bu soruya idealin yerine ben cevap vereyim; dinde kötü de vardır iyi de. Ben bu iyiyi biraraya getirdim, bu iyiyi isteyen benim”. Ve biz çıkıp peki ama bu erdem nedir, ne istiyor diye sorduğumuzda aynı hikâye tekrar başlar. Hakikât beri gelir ve cevap verir; “Erdemi isteyen benim, erdemin yerine cevaplıyorum; o benim anamdır ve gayemdir. Eğer erdeme götürmüyorsam ben bir hiçim. Benim de bir şey olduğumu kim inkâr eder?” Hakikâtten ahlâka, ahlâktan dine katettiğimiz soykütüksel evreler var ya, gelişim bahanesiyle bunları başımız önde, gerisin geri inmemiz isteniyor. Erdem dinin yerine, hakikât erdemin yerine cevap veriyor. Şu halde hareketi sürdürmemiz yeterlidir. Aynı zamanda da sıçrama tahtamız olan başlangıç noktamızı biz yeniden bulmadıkça bu basamakları indiremezler bize: Hakikâtin kendisi ne eleştirilemezdir ne de ilâhi yasanın bir parçası; eleştiri bizzat hakikât eleştirisi olmalıdır. “Hıristiyancı hakikât içgüdüsü tümdengele tümdengele, hep böyle celse celse, sonunda, en ürkütücü tümdengelimini de yapacak, kendisine karşı hüküm taşıyan celseyi açacak; bu ancak şu soruyu sorduğunda olur: Hakikât istenci ne demektir? Ve işte sorunuma geri döndüm ey siz bilmediğim dostlarım (zira hiç dost tanımadım): Bizdeki şu hakikât istenci, kendisinin bilincine bir sorun olarak varıyorsa bütün bir hayatın anlamı ne olacak bizim için? Hakikât istenci bir kez kendisinin bilincine vardığında, bu hiç kuşku yok ki ahlâkın ölümü olacaktır. Avrupa tarihinin gelecek iki yüz yılına mahsus yüz perdelik bu en görkemli gösteri, bizim için pek bir korkutucu da olsa, belki de büyük beklentilerin en doğurganıdır”. Bu son derece kesin ifadeli metinde söylenen her söz tartılı. “Tümdengele tümdengele”, “celse celse” ifadeleri inilen basamakları gösteriyor; çileci idealden çileci idealin ahlâki biçimine ve ahlâki bilinçten kurgul bilince. Ancak, “en ürkütücü tümdengelim” ve “kendisine karşı hüküm” ifadeleri ise şu demek: Çileci idealin hakikât istencinden öte saklanacak yeri yoktur, onun yerine cevap verecek kimse de yoktur. Tümdengelime devam etmek, daha fazla inmek, bizi indirmek istedikleri oldukları yere inmek yeterlidir. Böylece çileci ideal kovuğundan çıkarılmış, maskesi düşürülmüş olur; onun rolünü üstlenecek, ne ahlâki ne de düşünsel, kimse yoktur artık. Sorunumuza geri döndük ama bizim çıkışımıza yön verecek andayız; başka türlü hissetme zamanı, ideali değiştirme zamanı. Nietzsche, elbette, hakikât ideali çileci veya ahlâki idealle yer değiştirsin demek istemiyor; tam tersine, hakikât istencini sorgulama (yorumlama ve değerlendirme), çileci idealin yerine onu başka biçimlerde sürdürecek ideallerin geçirilmesini önlemelidir demek istiyor. Çileci idealin hakikât istencindeki sürekliliğini geçersiz kıldığımızda, onu bu ayrı sürekliliğinin koşulundan veya son defadaki tebdili kıyafetinden yoksun bırakmış oluyoruz. Bu anlamda biz de “hakikâte uygunuz” veya “bilgi arayıcısıyız”. Ancak, çileci idealin yerine bir başka şey geçirmiyoruz, onun yerinde herhangi bir şeyi devam ettirmiyoruz, o yeri yakmak istiyoruz, başka bir yerde başka bir ideal istiyoruz, başka bir bilgi tarzı, başka bir hakikât kavramı, yani bir hakikât istencinde varsayılan değil ama bambaşka bir hakikât istenci varsayan bir hakikât kavramı istiyoruz.

Giles Deleuze
Nietzsche Ve Felsefe

İyinin ve Kötünün Ötesinde

İyinin ve kötünün ardında olma durumu, iyinin ve kötünün yokluğuna işaret etmez. İyinin ve kötünün ötesinde olma durumu, bir şeyin iyi ve kötü kavramları ile değerlendirilemeyeceğine işaret eder, kısaca iyinin ve kötünün ötesinde olan ne varsa onu “iyi” veya “kötü” sıfatlarıyla değerlendirmek mümkün olmayacaktır.

Bu durum, iyinin ve kötünün ötesinde olan şeyin iyi veya kötü parçaları olmayacağını da işaret etmez, iyi ve kötünün ötesindedir ve iyi de kötü de onun parçalarıdır yani iyi de değildir kötü de ama bunları kendi içinde birleştirmiş, kötüyü de iyiyi de kendi parçası haline getirip kabullenmiştir, Lao Tzu Tao için “Taoyu açıklayabiliyorsanız o Tao olmaktan çıkar.” der, ki iyinin ve kötünün ötesinde olma durumu da bunu getirir, iyinin ve kötünün ötesinde olan şey iyi ve kötü ile tanımlanmaya çalışılıp kalıplara hapsedilirse olageldiği bütünlüklü yapıdan koparılıp, bir parçası alınacak ve onun da kendisinin bütünü olduğu iddia edilecektir. İyinin ve kötünün ötesinde olan ideal olan değildir, idealize edilecek herhangi bir şey yoktur, tam ya da mükemmel değildir tersine eksiktir, kötü bir yanı vardır, lâkin eksikliği ve mükemmel olamayışı onu tam, ideal olandan daha çekici kılar, mükemmel olanın monotonluğuna başkaldırmış ve eksik olan riskliliğine ve öğreticiliğine sahip olmuştur.

Bütün hisler arasında bu mertebeye ulaşabilecek tek his aşktır. İki cins arasındaki cinsel ilişkiyi kastetmiyorum, herhangi iki insan arasındaki yoğun duygulu ilişkiden bahsediyorum, ancak iyinin ve kötünün ötesinde olabilen his budur. Karşıdaki kişide iyinin ve kötünün olduğunu bilerek, bu hissin bize iyi ve kötüyü yaşatacağını bilerek hissederiz, onun içindeki iyiyi ya da kötüyü severek değil, onu iyi ve kötü severek değil, yalnızca severek ve yalnızca var olduğu için severek, reflektif bir şekilde kendimize dönen bir şekilde severiz, sonsuzca.

Ölümsüz olan budur, hiçbir sesin yok olamayacağını bilerek, hiçbir düşünceyi üretmek için kullandığımız elektrik akımlarının yok olmayıp sadece dönüşeceğini bilerek, eğer bu kadar kozmik bir şekilde baksaydık olaya, hislerimize, iyi ve kötü özelliklerden uzaklaşarak daha fazla yönelirdik sanırım, zira zamanın düz bir çember olduğunu düşündüğümüzde ve yok olan hiçbir şey olmadığında, sırf bu zamanın bu parçasında birine karşı sonsuz bir şeyler hissetme şansımızın olduğunu görüp ve bu hislerin parçalarının da sonsuza dek kozmik boşlukta salınacağını bilerek hissetsek, daha fazla sever, daha az planlardık sanırım.

İdealizasyon, bütün kötülüklerin anasıdır ve en ani şekillerde yok eder hisleri, oysa iyinin ve kötünün ötesinde konumlanır ve konumlandırırsak, ne idealize eder, ne de pişmanlığa uğrarız. Kierkegaard, yap ya da yapma pişman olacaksın diyor, ben ise bir şeyin sonucunun etkisi olacağını ama bunun iyi veya kötü değil, olması gibi gerektiği olacağını düşünüyorum, yap, pişman olmayacaksın, yapma yine pişman olmayacaksın.

insan üstüne

Tiksindirici olarak gözüken bir üflemeli çalgı, ne yazık ki ilkin üflenmelidir.

Sözde meslekler ve bu mesleklerde yetkin olmama arasındaki doğal uyumsuzluk durumu, insanlar arasında tesadüfün ne kadar çok ve mantığın da ne kadar da az hakim olduğunu göstermektedir. Mutlu olaylar mutlu evlilikler gibi istisnai durumlardır ve bunlara da akılla varılamaz. İnsan mesleğini daha henüz seçecek durumda değilken seçer. Çeşitli meslekleri tanımazken, kendini tanımazken, en hareketli yıllarını bu meslekte geçirir; tüm düşüncesini bu alanda kullanır, daha fazla tecrübe kazanır, her şeyi daha iyi kavradığında ise, yeni bir şeylere başlamak için artık çok geçtir. Şu dünyada bilgelik neredeyse hep bunaklık ve bedensel güç eksikliği ile sıkı ilişki içinde olmuştur.

İnsan meslek yaşamı karşısında şüpheci-melankolik bir şekilde nasıl duruyorsa, bizler de kendimizi, bir toplumun en yüksek yaşam mesleği karşısına, yaşamın ne olduğunu kavramak için öyle koymalıyız.

Çoğu insan kendisini hiç birey yerine koymaz, bunu yaşamları gösterir. Herkesin kendi mutluluğu olduğu ve yalnız bunu göz önünde bulundurduğu Hıristiyanlık itikatında, zıtlık olarak genel insan yaşantısı vardır. İnsan bu yaşantısında önceki kuşakların bir devamı olarak değil de gelecek yaşama bakıp, sadece noktalar arasında bir nokta olarak yaşar. Sadece üç varoluş biçiminde insan birey olarak kalır; filozof, aziz ve sanatçı olarak. Burada da sayısız insanların aslında sadece gerçek bir insana hazırlık olarak yaşadıklarını görürüz: örneğin filologların, yaşamın anlamı üzerine bir şeyler söyleyebilmek için karıncalar gibi çalışmasından kazanç elde etmesini bilen filozoflara hazırlık oluşu gibi… Tabii ki bunlarda bir bağlantı yoksa, bu karınca gibi çalışmaların büyük bölümü saçmalık ve yüzeysel çalışmalar olarak kalır.

İnsanların çoğu tesadüfen bu dünyadadır: Yüksek derecede zorunluluk duygusu hissetmezler. Değişik işlerle uğraşırlar, vasat yeteneklere sahiptirler. Ne garip! Şimdi ne tarz bir yaşam sürdürdükleri onların kendi kendilerinden bir şey anlamadıklarını gösterir, değersiz işlerle uğraştıkça kendilerini överler (galiba bu, mesleğin çekilmez acıları ve değersizlikleridir). Herkesin seçmek zorunda olduğu adı geçen ‘hayat mesleklerinde’ insanların dokunaklı bir sadeliği vardır. Bununla şunu söylerler, bizim gibilerine faydalı olmak için görevlendirildik. Komşuya da, onun komşusuna da… Böylece herkes bir başkasına hizmet eder, kendisi için değil başkaları için varolmak uğruna hiç kimse bir meslek sahibi değildir, böylece biri diğerinin sırtında dinlenen ve böyle dinlenmeye de devam eden kaplumbağalara sahip oluruz. Herkes amacını bir başkasının amacında görürse, o vakit var olmak için hiçkimsenin özde bir amacı kalmaz; ve bu ‘bir diğeri için varolma’ komedisi, komedilerin en komiğidir.

İnsanın, olmadığı halde kendisini birey olarak göstermesi, kendini beğenmişliğin istençsiz eğilimidir. Bu, insanın, bağımlı olmasına rağmen kendisini bağımsız olarak göstermesiyle de açıklanabilir. Bilgelik ise tam tersidir: bağımsızken kendisini bağımlı gösterir.

Bizler her şeyi bizim için ve sadece bizim için yapmalıyız. İnsan kendine ‘Kendi sağlığın her şeyin üzerindedir’ demelidir ve kendi ruhundan daha üstün sayman gereken hiçbir kurum, kuruluş yoktur. Ancak o zaman insan kendini tanır, kendini acınacak durumda hisseder, kendini hor görür, kendi dışında dikkate değer bir şey bulduğu için sevinir ve böylece kendini bir topluluğa uymak suretiyle dışarı atar, görevlerini sıkı bir şekilde yerine getirir ve varlığının cezasını çeker. Kendisi için çalışmadığını bilir, Sokrates gibi kendileri için var olmaya cesaret edenlere yardım etmek ister. İnsanların çoğu bir sürü sabun köpüğü gibi havada asılıdırlar, her rüzgar onları savurur.

Başkaları için değil de kendisi için yaşamak…
Friedrich Nietzsche

Gölge Oyunu

Nietzsche der ki:

İntikamını alamayan iktidarsızlık, nezakete dönüştü; yüreksizlik de tevazuya.

Nezaket ve tevazu kavramlarına bu şekilde yaklaşınca nasıl da kırılgan ve aciz bir hale bürünebildiği apaçık görülebilir. Güçlü durulması gerektiğinde o duruşa sahip ol(a)mama, o tepkisizlik veya anlamsız tepkiler zamanla içkinleşir ruhunla. Gölge bir benlik hüviyetiyle yaşar seninle, sana bağımlı bir vaziyette. Umulur ki içinde kök salan bu gölge senin yerini almaya çalışmaz. Eğer kaldırabilecek kudret de yoksa, olguların ağırlığıyla ezilirse algıladığın -kafandaki- dünya, bir travma doğar. Bu travma gerçekliğine hükmetme istencindedir. Eğer, büker, şekilden şekle sokar duyguların aracılığıyla. Ama dönüştürmez asla. Kocaman bir ilizyon şovu izletir. Her bir perdesi  yap(a)madıklarından müteşekkil tiyatro oyunu. Yazan-yöneten ve tek seyircisi de sen.

Korkmamalı  dışa vurmaktan. Neye mal olursa olsun nefessiz -esir- yaşamaya yeğdir.

Sevgiler.

Transgresyon Kavramının Devrimci Praksis Bağlamında İncelenmesi

Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın önünde yaptıkları piknikle sarayın söylendiği gibi halka ait olmadığını mizahi bir dille herkese kanıtlayarak büyük yankı uyandıran eylemin üzerine: Transgresyon nedir? Nasıl kullanılır?

Transgresyon kavramı en basit sözcüklerle sınır ihlali, kuralları geçme olarak tanımlanabilir. Bataille göre ise bu kavram aynı zamanda “sınırların zorlanması veya test edilmesidir”. Transgresif eylemler ise sivil itaatsizlik gibi somut eylemler de, sadece düşünce dünyasında kalan soyut eylemler de olabilir. Bazı uç noktalarda ise bireylerin tüm varoluşlarının bile bir transgresif eylem olarak algılandığı görülebilmektedir. Türkiye’de devrimci praksiste özellikle yaratıcı ve yenilikçi transgresif eylem kullanma yüzdesi oldukça düşüktür. Bu nedenle bu topraklarda transgresif eylemlerin toplumsal ve siyasal alanda bilinçlendirici ve çekici eylemler olduğu, dahası bu metotla iktidarın orantısız güç uygulaması sorunun önüne geçilebileceği yeniden keşfedilmelidir. Fakat bu metot kullanılırken güç istenci ve sınırları aşmanın sınırlarla olan diyalektik ilişkisi de göz önünde bulundurulmalı.

Devlet kavramı tarihsel süreçte herhangi bir transgresyonu önleme amacıyla icat edilmiştir. Modern felsefede en çok kabul gören devlet kuramlarından olan Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’nde devlet, hali hazırda toplum tarafından oluşturulmuş kuralların bir garantörüdür. Rousseau’ya göre bireyler toplumu oluştururken birbirlerinin haklarına ve özgürlüklerine saygı duyacakları yönünde soyut bir antlaşma kabul etmiş ve bunun sonucunda kendi bireysel hak ve özgürlüklerine sınırlandırma getirmişlerdir. Devlet kavramı, bu antlaşmanın zorunlu bir sonucu olarak garantör niteliğiyle ortaya çıkmıştır, başka bir deyişle devlet transgresyon önleyici bir organdır.

Sadece Rousseau felsefesi değil Nietzsche’ci yaklaşımda da devletin bu niteliğini görmek mümkün. Nietzsche her türlü erk ve iktidar isteğini “Güç istenci” kavramıyla açıklar. Nehamas bu kavramı “kişinin kendi dünya görüşü ve kendi değerlerini tam da başkalarının yaşadığı ve sarıldığı dünya ve değerler haline getirme” (Nehamas, 1991, s.61.) olarak tanımlar. Foucault, bu hegemonya arayışının normalleştirme kavramı üzerinden yapıldığını savunur. İktidar kendi dünya görüşü ve değerleri ışığında normları ve normlara uygunluğu tanımlar, her türlü kamusal ve özel alanda kendini yeniden var ederek bu normları kitlelerin sarıldığı dünya ve değerler haline getirir. Toplumsal cinsiyet, başarı algısı, akıl sağlığı gibi mevcut iktidarın bilimsel veya bilimsel olmayan kollarınca oluşturulmuş yargılarca bireyler günlük hayatları boyunca sürekli sorgulanır, terbiye ve tedavi edilirler. “Normallik üzerine kurgulanmış bir dünyada, ölçütlere uymayan her şey anormal olarak tanımlanacak ve toplumun sınırlarına çekilecektir.” (Gürses, Takımcı, 2013, s.199). Mevcut iktidar siyasi veya günlük her normu belirleyerek normalliğin sınırlarını çizdiği bu düzende her transgresif eylem erk karşıtıdır. “Transgresyon halinde olan her şey, var olan erkin çizdiği sınırı geçer ya da geçerken onu yok etmeye çalışır, yani erki geçersiz kılmaya çalışır.” (Gürses, Takımcı. 2013, s. 202) Devletin sınır ihlalini önlemek için icat edildiği durumda, transgresif her eylemin bilinçli veya bilinçsiz bir biçimde muhalif ve hatta devrimci olduğu söylenebilir.

Yalnızca siyasal değil kamusal alanda da transgresif eylemler kullanılarak sosyal tabu ve normlar yıkılabilir. Modern toplumun temeli olan kültür ve normları incelediğimizde karşımıza Nietszche’nin Apollon-Dionysus dikotomisi çıkar. Apollon Yunan mitolojisinde somut olarak şiir, müzik ve tıp alanlarının tanrısıdır. Kültürel düzlemde ise Apollon şekli, tanımı, işaret etmeyi, bilgiyi ve “sınırları belli olan şeyleri” yani bir kesinliği temsil eder. Nietzsche, Apollon’un karşısına Dionysus’u koyar. Dionysus ise dünyevi zevklere ve doğal içgüdülere adanmış bir tanrıdır. Sınırsızlığı, bilinmezliği ve şekilsizliği temsil eder. Fransız Devrimi dönemiyle beraber gittikçe yükselen hümanizm ve insanın doğaya hakim olma çabası da yine bir Apollon-Dionysus çatışması olarak okunabilir. Aydınlanma ve Fransız Devrimi ışığında rasyonalist temellerle kurulmuş modern toplum bu nedenle “Apollonik”tir, hakim normların ve etik algısının dışında kalan eylemler ise Diyonizyaktır, hayvani ve barbar olarak nitelendirilirler. Bu bağlamda incelendiğinde Diyonizyak bir enerji veya motivasyonla yapılan hareketler Apollonik kültürde transgresiftirler. Özellikle 20. Yüzyıl filozoflarında, kendilerinden önce gelen Apollonik geleneği reddetme ve Diyonizyak olana dönüş temalarını görebiliriz. Bu filozofların varoluşçu ayağını Heidegger oluşturur. Heidegger modern insanın, Das Man’ın, insanın özünde ve doğal bir zorunluluk olan ölümü görmezden geldiğini düşünür. Önerdiği çözüm ise Dasein oluş, yani modern değerlerlere karşı bir transgresyon, modernlikten uzaklaşarak Diyonizyak yaşama dönüp ölümümüzün farkında yaşamaktır. “Önce ölüme ardından cinselliğe yöneltilmiştir yasaklar” diyen Bataille ise etik transgresyon üzerine yazar. Öncülü Sade’dan etkilenerek şiddet ve cinselliği birleştirip toplumun ahlaki normlarını yıkmaya çalışır. Bataille yasakların aslında insanı değil doğayı denetlemek için kurgulandığını düşünür. “İnsan karşı yasaklar koyarak doğayı denetim altına alacağını düşünmüş ve umut etmiştir ve şiddeti kendi yapısında sınırlandırdığında, doğa düzenini de sınırlayacağını sanmıştır.” (Bataille, 2006, s.82)

Transgresyon devrimci praksiste kullanışlı ve pratiktir çünkü sınırları görünür kılar. Yasakları ihlal ettiğimizde yasağın sınırlarını keşfederiz. Örnek olarak Özgecan Aslan cinayeti transgresyon bağlamında incelenebilir. Özgecan Aslan’ın katli yalnızca kadın bir insan öldürüldüğü için siyasal ama daha da önemlisi bir kadın tecavüz edilmeye çalışılıp öldürüldüğü için toplumsal bir sınır ihlaliydi. Eşitlikçi bir toplumda bu cinayetin aştığı sınır kadın bedeninin metalaşmasıyken, ataerkil Türk toplumunda bu sınır kadın(anne) bedeninin saflığıydı. Bireyler kendi ahlaki değerlerine karşı bir eylemle karşılaşmadıkları durumda renklerini belli etmeyecekken, cinayete karşı tepkileriyle çevresindekilere asıl görüşlerini ve daha da önemlisi kadının özgürlüğü ve cinsiyet algılarındaki sınırları gösterirler. Özgecan Aslan cinayeti sayesinde gündeme düşen cinayete karşı ve ataerkil söylemi yeniden üreten söylemler kadınlara içinde yaşadıkları toplumun bedenleri üzerindeki erkinin sınırlarını göstermiş ve bu nedenle de ülke çapında yalnızca cinayete değil genel anlamda ataerkiye karşı bir feminist dalga başlatmıştı.

Transgresyonun bir diğer önemli faydası ise sınırların kurgulanmış ve kolayca aşılabilecek olduğunu göstermektir. Foucault transgresyonda “sınırı aşarak törpülemek” eylemi olduğunu yazar. Bir başka deyişle transgresif eylem, sınırın ve kanunların aşılabileceğini göstererek ileriki kural ihlallerine örnek olur. Transgresyon anormalin görünür yaşantısıdır. Sınırdakini, anormali, ötekileştirileni günlük yaşama taşır, görünür kılar dahası bunu sistemin açıklarını ve zayıf noktalarını ifşa ederek yapar. Başka bir dünyanın mümkün olduğunu ve mevcut dünyayı nasıl aşabileceğimizi gösterir. Her ne kadar mevcut iktidarca belirlenmiş normlar olsa bile transgresif eylemler anormali, norm dışını, görünür kılarak toplum sahnesine taşır, verilen tepkiler negatif bile olsa kural dışının görünürlüğünü arttırır. Başka bir deyişle bireylere sormadan oluşturulan normlara organik bir müdahale, yeni bir kültür kurma çabasıdır. Örneğin, Türkiye’de trans kadınların varoluşları, diğer cinsel yönelimler gibi, transgresif bir eylemdir. Kültürün çizdiği heteroseksist ve eril cinsellik algısına karşı gelirler, arzulanması gereken erkeklik özelliklerini reddederek güçsüz ve meta olan kadın bedenine bürünürler. Toplumun cinsiyetin değişmez bir olgu olduğu tezine karşı bir kanıttırlar. Transgresyonları ne kadar göz önündeyse, her ne kadar sürekli olarak nefret söylemlerine maruz kalsalar da görünürlükleri arttıkça normalleşmektedirler.  Günlük hayatında sokakta sürekli olarak, senin gibi yaşadığını, senin gibi duygu ve düşünceleri olduğunu gördüğün insanların iktidar tarafından senin algılarında ötekileştirilmesi ve insanlıktan çıkarılması daha zor olacağından trans kadınlara yönelik destek görünürlükle doğru orantılı olarak artmaktadır. Bu örnekte de görüldüğü üzere sınırları aşmak, onların içlerini de boşaltarak kuralların anlamsızlığını pekiştirir.

Transgresif eylemler çekici olmaları nedeniyle de devrimci praksiste sık başvurulabilecek eylem biçimlerindendir. Modern filozoflar arasından özellikle Bataille, transgresif eylemin psikolojik açıdan çekici doğasını incelemiştir. Bunun birinci nedeni olarak Bataille adrenalin duygusunu sunar, yapmamız gereken bir şeyi yaparken duyulan korkuyla karışık heyecan ve her zaman tetikte olma güdüsünün eyleme olan bağlılığı ve isteği arttırdığını savunur. “Büyüleyen şey yasağa karşı gelmektir” (Bataille, 1997,s. 41) Bataille, ters psikoloji kavramını da kullanarak yasağın yasakladığı şeye bir değer kattığını ve “yasak elmanın her zaman daha tatlı olduğunu” yazar. Bataille’e göre yasak ihlallerinde yasağı kaldıramamış olsak bile normun sınırlarını keşfetmişizdir ve tek başına bu bile bir tatmin sunar. Sınırı aştıktan sonra kanun yapıcıya karşı bir ego tatmini de hissedecek ve bu deneyim ona bir güç ve hareket alanı kazandıracaktır bu da yine başlı başına bir zevktir. Yalnızca bu noktada değil daha transandantal bir amaca adanmış benlikte de yine egosal bir kazanç olduğunu vurgulan Bataille. “Transgresyon anlık bir kayıptır; öznenin koparılması, kendisinin ölümüdür. Konuyu kendisinden tamamen farklı olan bir şey ile ilişkilendiren bir andır.” (Bataille, 1997, s.72) bunun herhangi bir transgresif eylemde bulunurken o an odak noktasının eylemde oluşudur asıl olan sınırın belirsizleşmesi, kaybolmasıdır, yani o eylemi yapan kişinin kişiliği eylemin değeri açısından pek bir şey değiştirmez. Öznenin kaybolduğu o sınırı geçiş anında eylemci aciz benlikten sıyrılarak kendinden daha büyük bir amaca hizmet etmektedir, bu da yine bir güven duygusu vermektedir.

Transgresif eylem bir nevi devrim sonrası sistemin simülasyonudur bu nedenle de devrimci praksis açısından yararlıdır. Yasağı aşmak yasağı tümüyle yok etmese de “bir kenara koyar” (Bataille, 2006, s.41) Kısa süreli de olsa, karşı çıkılan sınırın olmadığı bir dünyada yaşamayı gösterir. Kısa süreli oluşu eğer doğru kullanılırsa çok büyük bir avantaja dönüşebilir çünkü bu kısa süreli anda hala yeni sisteme karşı olan yabancılaşmamızı kırılabilmiş değil. Sınır ihlali yeni bir sınır getirmediği sürece bir anarşi ortamı yaratacaktır ve Apollonik ve rekabetçi sistemde yetişmiş bireylerle anarşinin toplumu kaosa sürükleme olasılığı yüksektir. Fakat bu kısa zaman içerisinde sistemi tamamıyla tanımamız ve zamanla getireceği sorunları tecrübe etmemiz neredeyse imkansızdır bu nedenle transgresif eylemler devrim sonrası dünya lehine propaganda teknikleri olarak da kullanılabilirler. Bu yeni sisteme özendirilerek insanların hakim normları sorgulaması ve hatta terk etmesi sağlanılabilir, hazır olunduğunda da devrim hatta sınırların tamamıyla kalktığı bir düzen kurulabilir.

Transgresif eylemlerde en çok dikkat edilmesi gereken nokta ise sınır ihlali ve sınırlar arasındaki diyalektik ilişkidir. Sınır ihlali hem sınırı aşan hem de aşılan için yeni bir deneyimdir ve bu deneyim sonrası ikisi de sistemlerini dönüştürmeye başlarlar. Sınırı aşan kısa süreli simülasyonunda eksik veya aşırı gördüklerini düzenlerken sınırı aşılan ise öncelikli olarak güvenliği güçlendirir ve hatta sınırları daha da daraltabilir çünkü iktidarını koruyabilmesi için çizdiği sınırların korunması şarttır. Foucault da yasa koyanın tehditlere karşı gerekli her türlü içsel mekanizmayı oluşturduğunu söyler, ve hatta yaptırımların ölümle sonuçlanabileceğinden bahseder. Özellikle modern dönemde mevcut iktidar tezi anti-teziyle beraber sunmaktadır. Örneğin tüketim toplumunu Hollywood ünlülerinden ve reklamlardan öğrenen toplum tüketim toplumu karşıtı duruşu da Fight Club’dan yani yine bir tüketim metasından öğrenmektedir. V for Vendetta maskeleri satılmakta, metalaştırılmakta, kapitalizmin anti tezi olan ideolojiler satışa çıkartılarak içleri boşaltılmakta. Eylem biçimleri klişeleşmiş ve hatta sabitlenmiş durumda. Türkiye özelinde baktığımızda da genelde muhalif gruplar yazılama, broşür dağıtma, yayın çıkartma gibi bir takım ritüelleşmiş ve aynı düzlemde gelişen eylem pratikleriyle mücadele etmekteler ve sistem kendisine karşı tek mücadele yolu olarak sunduğu bu metotlara karşı kendini her yeni eylemde güçlendirmekte. Hakim ideoloji elini kana bulaştırmadan bir sürü insanı birbirine öldürtmekte, nefret cinayetleriyle normlara aykırı tüm gruplara göz dağı verilmekte. “Artık söz konusu olan, egemenlik alanında, ölümü öne sürmek değil, değer ve yararlılık alanında yaşam dağıtmaktır.” (Foucault, 1993, s.148)

Bataille’e göre transgresyon sonu olmayan bir bilinçlendirme eylemidir. Sınırları görünür kılması ve sistemin açıklarını ifşa etmesi nedeniyle Bataille sınır ihlali eylemlerini kitleler için bilinçlendirici olarak nitelendirir. “Bataille’in insanı transgresyon aracılığıyla çağırdığı şey kavramların kısa süreli doğasını anlamak ve tüm anlayışları sürekli sorgulamaktır.” (Gürses, Takımcı, 2013, s. 198) Bu noktada Bataille transgresyonun toplumu sonsuz bir döngüye sokabileceğinden bahseder, bu döngüyü Catastrophe, Felaket, olarak tanımlar. Her sınır ihlalinin iki temel sonucu olabilir; ya sınır daraltılacak ya da genişletilecektir. Sınırların genişletildiği durumda sınır ihlalleriyle üzerlerindeki tahakkümün farkında varan toplum daha çok sınır ihlaline yönelecek ve bu tüm sınırlar kalkana kadar yani tüm toplum bilinçlenene kadar sürecektir. Eğer ilk sınır ihlaline gelen tepki sınırı daraltmak olur veya yeni bir sınır getirmek olur ise de transgresyon eyleminin çekiciliğine varan ve bilinçlenen toplum bu yeni sınıra da karşı koyacak ve yine bu döngü sonsuza kadar gidecektir. Yani her sistem değişime uğrayacak, her iktidar devrilecektir. Bu felaketin kırılabildiği iki sonuç vardır, ya tek bir firenin bile verilmediği kusursuz bir algı kontrol mekanizması yaratılacak ya da anarşi gelecektir. Yani Bataille’de transgresyon eylemi ancak ve ancak yeni bir kural arayışında değil, diyonizyak bir özgürlük arayışında olduğu sürece anlamlıdır. Nietzsche farklı bir bakış açısıyla, güç istencinin de diyonizyak olduğunu ve tüm eylemlerimizin temelinde güç istenci güdüsünün yer aldığından (Gürses, Takımcı, 2013, s. 199) bahseder. Güç istencini evrimsel süreçte topluma kabul edilme güdüsüyle bağlar, güç istenciyle güven ve onaylanma ihtiyaçlarımızı tatmin ettiğimizi savunur. Çocuk yapmak, kendinden olanın sayısını arttırarak toplumsal bir erk kazanmak; ve hatta iyi beslenmek, olası bir güç testinde galip gelmek. Yani transgresyon da her ne kadar erk karşıtı da olsa motivasyonu güç istencidir. Foucault ise bu noktada Nietzsche’ye karşı çıkar, ona göre “güç ve gücü istemek dünyanın kurgulanmış düzeninde yer alır” (Gürses, Takımcı, 2013, s. 201) yani doğal değildir. Elde edilebilecek tüm erkleri ortadan kaldırdığımızda güç istenci de ortadan kalkacaktır, çünkü bu arzu rekabetçi modern sistem tarafından topluma öğretilmiştir. Yani Foucault’ya göre de anlamlı olan transgresif eylem yeni bir erk oluşturma amaçlı olan değil, erki tamamen kaldırma amaçlı olandır. Diğer türlü yeni kurulmuş sistem eskisinin bir başka kolu haline bürünür, Bataille’in Felaket kavramıyla birleştirdiğimizde de bu yeni sistemin sürekli transgresif eylemlerle sorgulanacağı ve sonunda yıkılacağı görülür.

Transgresif eylemlere karşı iktidarın çoğu zaman bastırıcı gücünün çok daha fazla olması bizi bir metot arayışına götürüyor. Bataille ve Nietzsche bunu şiddet yoluyla yapmanın meşru olduğunu söylerler çünkü onlara göre şiddet rasyonel toplum tarafından bastırılmaya çalışılan barbarca bir eylemdir ve dikotomiye nedeniyle modern Apollonik toplum ancak Diyonizyak karşıtıyla yenilebilir. Bu savın karşısına ise şiddetin erki yeniden var ettiği düşüncesi çıkar. Şu anki toplum her ne kadar Apollonik ve şiddet karşıtı olsa da devlet şiddeti ve kitleleşmiş şiddet mevcuttur. Foucault’nun da incelediği gibi iktidar şiddet ve terörü kullanarak bir güvensizlik ortamı yaratır ve bu ortamda sözde güvenceler vaat ederek tahakkümünü meşrulaştırır. Sadece bu meşrulaştırmada değil, aykırı bireylere gözdağı vermekte de şiddete başvuran iktidar, kısaca şiddet kavramını tekeline almış ve bir araç olarak kullanmaktadır. Burada devletin şiddeti tekeline almasından tek kasıt devletin, veya derin devletin, birebir işlediği cinayetler veya şiddet eylemleri değil dolaylı yoldan desteklediği eylemlerdir de. Örneğin hakim ideolojinin normlarınca desteklenen ataerkil sistem kadının toplumsal hayattaki değerini düşürerek ve namus kavramını kutsallaştırarak kadın cinayetlerine cesaret vermektedir, bu nedenle iktidar şiddeti olarak görülebilir.  Bu noktaya iki farklı biçimde bakabiliriz, birincisi iktidarın bize şiddetle saldırdığı bu düzende şiddetle karşılık vermek nesf-i müdafaa ve meşrudur, fakat aynı zamanda şu an her türlü şiddet eyleminin toplumda bir güvensizliğe yol açtığını da düşünmek gerek. Bu güvensizlik sonucu iktidar vaat ettiği güven ortamını sağlayamadığı için itibar kaybedebilir fakat genellikle bunun tam tersi gerçekleşiyor; halk ötekileştirilmiş olanlardan korkarak iktidarın kollarının altına sığınıyor çünkü iktidar kurguladığı normlarla transgresif eylemcilerin toplumun gözünde itibarlarını kaybetmelerini çoktan sağlamış durumda. İktidar zaten sürekli olarak propaganda kanallarıyla normlara aykırı toplulukları ve şiddeti ötekileştirmişti bu nedenle transgresif eylemlerde şiddet kullanımı anormale karşı iktidarın eline bir silah verebilir. Ayrıca şiddetin şu an toplum tarafından reddedildiğini fakat iktidar tarafından uygulandığını düşündüğümüzde, şiddetin yıkmaya çalıştığımız sistemin bir parçası olduğunu görürüz. O zaman transgresif eylemlerde şiddet kullanımı erki yok etmektense yeniden var eder sonuç olarak da sistem yıkılmaz, yalnızca değişime uğrar.

Transgresif eylemler sitüasyonist karnaval kavramı ışığında gerçekleştirildiğinde daha da etkili olabilir. Sitüasyonistler devrimin bir karnaval havasında yapılması gerektiğini öngörür, savaşılması değil hep beraber kutlanılması gereken bir olgudur. Oyunlar şeklinde ve devrimcilerin eğleneceği aynı zamanda da yaratıcı eserler ortaya koyabilecekleri bir süreç olarak görür devrimi. Foucault’nun da incelediği gibi iktidar daha önce deneyimlenmiş her çeşit eylem biçimine karşı hazırlıklıdır, onu bu yönden yaralamamız zor olacaktır. Fakat yaratıcı ve yenilikçi eylemler hem daha çok ilgi ve taraftar çeker, hem güvensizlik yaratmadığı için toplumu itmez hem de iktidarı hazırlıksız yakalayarak önceden denenmemiş çözümler üretmeye zorlar ve bu yeni çözümlerin daha önce yüzlerce kez denenmiş ve işlevselliği kanıtlanmış çözümlere göre işe yarama ihtimali çok daha azdır. Kısacası, eğer transgresif eylemleri bir güç arayışı içerisinde yaparak şiddet içeren metotlar kullanmazsak bunun yerine devrimin bir karnaval özelliği içermesini sağlarsak iktidarın da eylemi bastırmak için şiddet kullanımını meşrulaştırmasını engelleyebiliriz. Çünkü ne olursa olsun iktidarlar halklarına hesap vermek zorundadır ve halk kendi katıldığı veya yüzünde gülümseme ile izlediği eylemlerin ona yıllarca dayatılan Apollonik değerlere hiç uymayan bir şekilde cezalandırılmasına tepki gösterir. Örneğin Gezi Parkı’nın en başta bu kadar destek görmesinin temel sebeplerinden biri protestocuların son derece barışçıl ve sakin olmasına karşın devletin cop ve biber gazlarıyla parka girmesiydi.

Kısacası, yaratıcı ve şiddet içermeyen transgresif eylemler Türkiye devrimsel mücadelesinde sık kullanılan eylem türleri değildir. Fakat hemen hemen her türlü erk karşıtı doğaları sayesinde, özellikle anarşist praksiste, oldukça işe yarayabilecek eylem biçimleridir. Aynı zamanda toplumsal ve siyasal alandaki normları yıkmak için etkili yöntemlerdir fakat maalesef bunun yerine broşür dağıtma, slogan atma veya yazılama gibi artık klişeleşmiş eylem türleri kullanılmaktadır. Hemen hemen her transgresif eylemde bulunan bilinçlendirici ve çekici olma özelliklerini kullanarak devrimsel mücadeleye daha da hız verilebilir. Tabi ki yalnız bu tür eylemlerle bir devrimin gerçekleşmesi ihtimali düşük, fakat yine de taraftar toplama ve iktidarı yıpratma açısından yabana atılamayacak faydalarının olduğu da görülebilir.

Kaynakça

Gürses, D. (2013). Transgresif Fotoğraf Sanatı. Doğu Batı , 198-213.