Etiket: nazi

Nazi Sinemasının Sinegözü

Daha önce, yetmişli yıllarda yalnızca Anti-Stalinist olmakla kalmayan, aynı zamanda sol-entellektüel bir liberalizmin izini kovalayan bazı Fransız aydınları arasında, hele Soljenitsin’in sürgün edilişiyle yaygın bir düşünme modeli haline gelen bir Gulagizm karşısında Michel Foucault’nun da kendini yapmak zorunda hissettiği bir uyarıydı bu: “Sibirya’ya sürgün ve orada çalışma kampları tesisi fikrini bir zamanlar Çar’a veren Batılı liberal siyaset adamlarından başkası değildi…” … ya da yine “Batılı toplum Gulagdan başka bir şey değildir…” … Ve yine, “doğduğunuzdan beri Gulagda yaşıyorsunuz –yani “disiplin toplumları”– ama farkında değilsiniz…” Benzeri bir çıkışı günümüzde Godard’ın yapması da kaçınılmazdı… Bütün bir Sovyetler tarihini tek ve biricik bir “topyekünlük” içine tıkmaya karşı çıkan bir tavırdı bu… Özellikle Nazi ya da Sırp toplama kamplarının mantığıyla Sovyetik emek örgütlenmesinin aynı şey olduğu fikrine karşı… Ve Godard diyordu ki, Nazi propaganda filmleriyle Sovyet genç emekçi örgütlenmelerinin filmlerini karşılaştırmak bana daha çok şey öğretecektir… Genç kızların gülümsemeleri arasındaki apaçık fark… Meşakkat ile emeğin farklı iki tarzı… Evet, bunlar asla aynı şey değildiler ve Leninist “Bütün İktidar Sovyetlere” sloganı ile Arbeit Macht Frei, Çalışmak Özgürleştirir sloganı arasında dağlar kadar fark bulunuyor… Bu sonuncunun Nazilerden ve orada yokedilen nüfustan geriye kalan yıkıntılardan birinde, Auschwitz’de zavallı bir tabela olarak kaldığını Resnais’nin muazzam belgeseli Nuit et Brouillard’dan, Gece ve Sis’ten hatırlıyoruz. Stalinizmle Nazizmi ve Faşizmi birbirlerine karıştırmak ve onları genel ve neredeyse aşkın bir totaliterliğin görünüşleri haline getirmek ne yazık ki Hannah Arendt kadar zeki bir kadının bile yaptığı bir hataydı… Bu en az Nietzsche’yi Nazizmin ideolojik-felsefi göbeğine yerleştirmek kadar büyük bir hatadır.

Her şeyden önce Stalinizmin de, 1933’de Hitler’in iktidara yükseltilmesinin de bir geçmişi var ve bu geçmiş Rusya’da “başarılmış” bir devrim iken, Almanya’da Weimar dönemiyle, yani sonuçta Hitler’i iktidara getirecek olan güç ilişkileriyle sonuçlanan “ezilmiş” bir devrimdi –katledilen Spartakistler ve Rosa Luxemburg-Karl Liebknecht ikilisi… İki rejim arasında bazı “esinlenmelerin” olduğu apaçık; ama bu daha çok “bana Potemkin Zırhlısı gibi bir film yapın” talimatını propaganda uzmanlarına veren Hitler’de görülüyor. Ancak onlarca avangard sanatçıyı göçe mecbur bırakan ya da “yozlaşmış sanat sergisi”nde teşhir ettiğini sanan bir rejimdi söz konusu olan… Siegfried Kracauer Caligari’den Hitler’e bence çok “doğrusal” bir yol çiziyor… Aynı durum, Nazizmi “coşkusal-erotik” bir aşırıkla birbirine karıştıran ve buna kısmen de olsa Sade’ı alet eden Pasolini’nin Salo’sunda da belirir. Bu filme yönelik bir eleştirisinde Michel Foucault, Nazi idelojilerinde söz konusu olan şeyin büyük ve aşırı coşkular ve idealler olmadığını, olsa olsa bir ev kadını nevrozu olduğunu belirliyordu: evini tozlardan, yabancılardan, çingenelerden ve Yahudilerden (giderek eşcinsellerden, sapkınlıklardan, suçlulardan vesaire) temizlemek isteyen ve asla Shakespeariyen bir trajik karakter taşımayan…

Bir not daha düşmek gerekiyor: psikanaliz sadece Almanlara yapılabilir. Mesela Jacques Lacan kadar önemli ve güçlü bir Fransız düşünürü bile ülkesinde ancak bu işin bir “karikatürünü” yapabildi… Giderek işin içine Fransızların “dilbilimini” ve “semiyotiğini” (ki bundan da Almanlar, sözgelimi bir Habermas, hiçbir şey anlamazlar) sokmak zorunda kaldı. Ve psikanaliz sonuçta Alman Yahudiliğinin bir icadıdır –belki de Almanları anlama zorunluluğuna bir cevap olarak… Ve eğer Freud’un da bir filmin yapımına katıldığı UFA Stüdyoları işe Caligari ile başladıysa (Flaherty’nin liberal-ekolojist Nanook of the North filmiyle birlikte ilk “kült” film herhalde budur) bunu Bauhaus’un, Alman Yahudi kültürünün ve sanatçılarının “minör” edebiyatları içinden türeterek elde edebildi… Bence ekspresyonizm psikanalitik otomatizmlere indirgenemez, daha çok oldukça gerilere özgürlüğün nasıl mümkün olabileceğini tartışan bir sorunsala, Descartes ile Spinoza’ya kadar götürülürse anlaşılır –ve Deleuze Spinoza, Felsefede Ekspresyonizm adlı bir kitap yazmış olmakta haklıydı…

Buna karşın Caligari faşizmin ruh halini anlamanızda psikanalizden daha faydalıdır ve Kracauer’a hak verdirecek nokta da işte budur. Tabii ki bu fikri Ernst Bloch ve Brecht ile çok sert tartışmalarında Marksizmdeki Hegelci bir damarı koruma kaygısıyla ekspresyonizmi faşizmle özdeşleştirmeye kadar varan Lukacs gibi algılamamak şartıyla. Faşizmin propaganda cihazı da, en az diğer “sahte” kurumları (National Kraftswahrkorpse, yani Ulusal Trafik Birlikleri gibi) kadar “olağan işlevlerinin tümüyle dışında” kullanılıyordu. Göring elbette ki denetimi altında Reichswehr’i, Alman Ordusunu değil, bu serseri çetecikler kompleksini, SA ile SS’i görmek isterdi.

Ve bu büyük üçkağıt (yanılsama diyemiyorum) nihai noktasını başlangıçta “talihsiz” bir filmle buluyor: Hitler’le ilişkilerini salt “kişisel” olarak niteleyip Nazilik suçlamasından arınmaya hala çalışan Leni Riefenstahl’ın Triumph des Willens, İradenin Zaferi filmi. Hitler’in ısmarladığı Potemkin Zırhlısı’nın hangi Alman filmi olduğunu pek bilemiyoruz –çünkü Goebbels’in iktidara yükseldikten sonra film stüdyolarına ilk talimatı kötü melodramları çoğaltmak gerektiği olmuştu; ama Riefenstahl’a Hitler’in (belki de başkalarının, ama bu kesinlikle filmi engellemeye çalışan Goebbels değildi) talimatı Vertovyen bir “belgeleme” yapmasıydı.

O halde bakalım –Vertov ne yapmıştı, Riefenstahl ne yapmıştı? Vertov’un Entusiasm, Coşku diye bir filmi var… Bize devrim sürecinin “gerçek” görüntülerini sunuyor (kino-pravda, sine-hakikat). Belgesel filmde montajın kullanılmaması gerektiği yolundaki bir önyargı hemen Vertov’un karşısına çıkıveriyor (daha doğrusu çıkarılıyor) tabii ki. Oysa Vertov’un doktrini Flaherty tipi bir “ticarileştirilebilir” belgesel film yapmak değil –onun için bir Eskimo Eskimodur ve adının Nanook olması gerekmez… Coşku genel bir duygu değildir –şu ya da bu amacın uğrunda coşkulanırız; Spinoza’nın söylediği gibi, sevecek bir şeye dair fikriniz (ya da imajınız) yoksa sevemezsiniz… Yani “sevgi dolu” diyebileceğiniz bir insan yoktur… Öyleyse “coşkulu” bir insan da yoktur, dolayısıyla onun yaratılması, kendi kendimizden yaratılması gerekir. Montaj bu yüzden gereklidir: gerçek elde edilmiş, el altında bir şey değil, üretilmekte olan bir şeydir.

Ve şimdi Riefenstahl’ın “irade”sine bakalım… Schopenhauer kadar kötümser değil, ama Nietzsche kadar zeki ve erdemli de değil. Her şeyden önce Ernst Jünger’in Totalmobilmachung’u bu –yani topyekün seferberlik… Kalabalıklar psikolojisini harekete geçirmek tek tek insanların beynine nüfuz etmekten çok daha kolaydır, çünkü sakin zamanlarında “akıllıyken” insan bir kalabalığın ortasında birden “beyinsizleşebilir”. Ve yine bakalım –Vertov’un kameralı adamının kamerasıyla içine daldığı kalabalıklar aynı kalabalıklar mıydı? Muhtemelen ve bir bakıma evet… ama “düzene” ve “hizaya” sokulmamış kalabalıklardı bunlar… Herkes kendi derdindeydi metropoliste… Ve bunun içinden bir “birbirinden haberdarlığın” (newsreel filmin amacı), bir “kolektivitenin” çıkması bekleniyordu –sosyalizmin barışçı inşası, yani politikada konstrüktivizm. Oysa Riefenstahl ile Nazizmin başmimarı Albert Speer’e verilen görev bir “set dizaynıydı”… Sahnelenmiş gerçeklerini yaşamaları beklenen ve kendilerinden sürekli “gülücükler” yaymaları istenen insanların, gençlerin, çalışma timlerinin, çocukların. Bazı feministlerin Leni Riefenstahl’ı sadece bir “kadın” olduğu için yüceltmelerinin anlamının, yukarıda andığım türden bir nevroz tipi olduğunu düşünüyorum. Onun kamerası Vertov gibi hayata dalmıyordu, keşif yapmıyordu, zaten kendisinin kurduğu bir “seti” görsel-işitsel bir ifadeye tercüme ediyordu… Nazilerin büyük gösterisinin yapılacağı Nürnberg (ki orada yargılandılar sonuçta, ve bu da Batı uygarlığının en ikiyüzlü ikinci gösterisiydi) bütünüyle bir “set” ve “dekor” olarak ölçülüp biçilerek “dizayn” edildi. Kamera açılarından geçit resmi güzergahına, ışıklandırmadan ses düzenine kadar… Hatta Führer’in tam olarak hangi anda kalabalıklar karşısında belirmesinin uygun olduğunun saptanmasına kadar… İşte Nazi Sinegözü bu kadardı…

Biliyoruz ki Almanlar neredeyse manga düzeyinde her birliğe birer kamera verip bütün İkinci Dünya Savaşını ve toplama kamplarında olup bitenleri filme aldılar… Savaşı kaybederken bunlardan Batılı liberal “duyarlıklara” hitap etmeyenleri yok etmeye çalıştılar ve ancak kısmen başarılı oldular… Oysa Leni Riefenstahl “taklit” yoluyla bence çok daha önemli olan bir potansiyeli yok etmeye çabalamıştı –Vertovcu Sinegözü, yani “hakikatların kendilerini anlatmalarının beklenmesini”…

Ve önümüze koyduğumuz ödevin nihai konusu beliriyor bu noktada: Godard’ın uyardığı gibi Vertov’un bir propaganda filmindeki genç Rus işçi kızlarının gülüşü, Riefenstahl’daki o “koparılıp alınmış” gülüşlerle aynı değil… Nazım Hikmet Abidin Dino’ya –bir övgü parçası olarak– “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin?” diye sorduğunda bahsedilen “mutluluk” da aynı şey değildir…

Ulus Baker

Arıza İmajı Olarak Sinema

Bugün gerçekten Rus sanatçıları hep bir arıza imajı kotarıyorlar –bir performans mı düzenlediniz, mutlaka bir kaza çıkacaktır… ama kaza ve arıza hayata en az düzenli işleyen rasyonel bir düzenek kadar dahil olmak zorunda değil mi? O halde, bir Batılının hemen girişeceği –çoğu zaman da aslında beyhude olmayan–o “tedbir alma” çabasını bir kenara bırakın… Bırakın arıza hayata dahil olsun ve sizinle birlikte yaşasın… Arızasız bir film ya da fotograf çekilebilir mi? Hayır, çünkü arızalar Lumière’in ilk filmlerinden beri sanki bu aygıtların özünü tanımlıyorlar… Sanat eseri bir kentin, bir hayatın, bir hikayenin arızalarının hakkını tam manasıyla vermek zorundadır. Bugün Batılı sanatçılar hep bir “giderme” uslubuna sahipler… Doğulular ise (tıpkı Üçüncü Sinema manifestosunda Solanas’ların talep ettikleri gibi) galiba arızalara haklarını teslim etmeyi sürdürüyorlar…

Ve en yetkin ve rasyonel makinaların yapabilecekleri arızalar en heyecan verenler değil mi? Göreli basit bir makinenin, bir un değirmeninin nerede ve hangi süreçlerde arıza yapabileceği makinenin bizzat görünüşünden okunur… oysa tahmin edilebilir ki daha karmaşık ve “rasyonel” cihazlar arızalarını hep bir sürpriz olarak tattırırlar –ve en karmaşık cihazın insan, insanın en karmaşık tipinin de kadın olduğunu unutmamak gerekiyor… Virüslerden ve kadınlardan korkuyoruz (kadınlar da en çok birbirlerinden korktukları, çekindikleri ölçüde), ve varoluşun karmaşıklık derecesi arttıkça görünemez hatta tespit edilemez arızaların dayattığı bu temel varsayımın gücü ve ölçeği de artıyor… Vertov kentin arızalarını çekip duruyordu; Riefenstahl ise kenti bütün arıza olasılıklarından temizleyip, arızasız bir düzenek kurarak çekmek istedi filmini… Vertov ile karşılaştırılmasının son derecede abes olacağı, sözde Nazi olmadığını ıspatlamak için çektiği ve aramızda bazılarının seyretmiş olduğu şu Tiefland (Ova) filminde gizliden gizliye sırıtan o Nazi estetiğinden belli değil mi?

Ulus Baker

biraz otorite ve biraz insan: içindeki katile merhaba de

Annemden çok sık duyduğum bir söz vardır. İnsanları tanımakla alakalı. Ona göre bir insanı ya sofrada ya da yolculukta tanıyabilir, gerçekte kim olduğunu görebilirsin. Bu tamamıyla yanlış bir yöntem. Bir insanı tam olarak tanımak mı istiyorsun? O zaman eline otorite ver ve arkanı yaslanıp olan biteni izle. Otorite içindeki gerçeği ortaya çıkartır. “En büyük otorite karşıtı benim” diyenin bile otorite eline geçtiğinde ne hale geldiğini görebilirsin. Çünkü otoritenin, gücün karşısında ilk başta sorgulama, muhakeme etme yeteneğimiz ile içgüdülerimiz çarpışır. Bir taraf bunun sana yanlış olduğunu fısıldarken, diğer taraf hırslarını ve güç tutkunu önüne serer. Bütün bunların sonunda ise kazanan içgüdülerin olur. Hırsların, yükselme ve yönetme fikrinin cazibesi ağır basar.

Biraz da kendimize bakalım. Bir okul sınavında pek de sevmediğimiz biri bizi geçtiğinde nasıl da hırslandığımızı unuttuk mu? Kariyerlerimizde, iş yerlerimizde hep en iyisi olmak için savaştık. İkinciliği kabul etmedik birincilik varken. Sevmediğimiz biri bizi kızdırdığında onu cezalandırma hayalleri kurduk. Bunun için yeterli otoriteyi, gücü istedik, hayal ettik beynimizin ücra yerlerinde.

Ünlü Milgram Deneyi’nin yapılmasını etkileyen Nazi subayı Adolf Eichmann’ın yargılanış sürecini hatırlayın. Eichmann dava süresince kendisinin iyi bir insan olduğunu ve işlediği suçları sadece yapması gerektiği için yaptığını söylüyordu. Ayrıca Eichmann’ın herhangi bir ruh sağlığı problemi yoktu ve normal ve sosyal bir kişiliğe sahipti. Yani öldürmek, kötülük sadece fanatiklere özgü değil, normal insanlar da gereken şartlar bir araya getirildiğinde bir zalime dönüşebiliyor. Bu durumda yine otorite kavramını sorgulamak gerek. Otoritenin boyunduruğu altına girdiğinde de bir işkenceciye dönüşebilirsin. Eichmann da dahil bütün Nazi subayları bir otoriteden emir alan askerlerdi. Bu emir-komuta zinciri askerlerin yaptıklarını sorgulamadan, üzerinde düşünmeden sadece yapmasını sağladı. Ayrıca bu askerin hissizleşmesini sağlayan şey sadece bu emir-komuta zinciri değildi. İşini iyi yapma isteği, terfi fikri, ödüllendirilme hayalleri normal bir insandan bir caninin çıkması için yeterli etmenler.

Yukarıda bahsettiğim Milgram Deneyi’ne bakalım. Deney bir grup deneğin bir soru-cevap sonucu karşısındaki diğer deneğe elektrik şok vermesini içeriyor. Denek karşısındaki diğer deneğe soru sorar ve yanlış cevap alırsa ona sürekli doz arttırarak şok verir. Aslında şok verilen denek gerçekte deney ekibindendir ve şok verilmesi durumu da söz konusu değildir. Deneğe sahte çığlıklar dinlettirilmiştir. Sadece şoku veren gerçek denek şokun gerçekten verildiğini sanmaktadır. Deney sonuçlarına göre deneklerin % 65’i karşı tarafa şoku en son seviyesine kadar verdi. Vermeyi bırakanlar ise 300 volttan önce bırakmadı. Denekler belli bir aşamada durup deney yöneticisine durmak istediklerini söyleseler de aldıkları “deney için devam etmemiz lazım” cevabından sonra şoku vermeyi devam ettirdiler. Başka bir değişle otoriteye başkaldırıp şok vermeyi reddetmek yerine otoriteyi kabullendiler. Karşı tarafın gittikçe artan çığlıklarını duydukları halde hepsi görevlerini yapmaya devam etti.

Tüm bunları gözden geçirdiğimizde; belki de farklı zamanda farklı yerde doğsaydık, insanları gaz odalarına yollayan o kişi bizler olabilirdik. Şu anda yazıyı okuyan sen, ben ve diğer tüm insanlar hepimiz içimizde ortaya çıkmak için ya hükmedeceği ya da boyunduruğu altına gireceği otoriteyi bekleyen bir katil taşıyoruz. Şimdi kalkın ve aynaya bakın, içinizdeki gizli işkenceci ile tanışma vakti.