Etiket: musiki

MOD 076 – 20180515

“Hikâyelerindeki şahıslar, biraz da kendisi gibi, kılıklarına aykırı bir ruh sahibidirler. Sert, aksi, donuk, nüfuz edilemez görünmek isterler; ruhlarının derinlerinde ise çocukluğu, .temizliği, yakınlığı saklarlar. Çok kere huysuzluğu, nobranlığı, şirretliği, ataklığı ve küfürü erkekliğin şanından sayarlar; ama dikkatli bir göz bir küçük hareketlerinden, az ilerde söyleyecekleri bir sözden onların aslında hiç de öyle olmadıklarını anlayabilir.”
Behçet Necatigil – 1983, Bile/Yazdı

Şimdi müzik sizin.

01. Gökçen Kaynatan – Doğanın Ötesi
02. Gökçen Kaynatan – Madımak
03. Can Tan – Buharla
04. ikibin – Nem
05. ikibin – Hüsran
06. Dark’o Bairo – Tape in Eject
07. Dark’o Bairo – Taste the Resin (feat. Ağaçkakan)
08. Ağaçkakan – Herr Neyse (feat. Kutay Soyocak)
09. Skysketch – Fox Wedding
10. ELZ AND THE CULT – Acid Symphony (feat. Valley)
11. The Sea And Cake – Any Day
12. Oneida – Good Lie
13. Audiobooks – Beefy Danny
14. Audiobooks – Kars
15. ikibin – T.J.M.

porque amar y cantar eso cuesta*

Becho, kemanını, ölmek üzere olan küçük bir çocuğu yanaklarından öper gibi çalar. Çünkü bundan ibarettir yaşamı; ezgilerin içinde uçuşup giden zaman ve ağaçlar.

Becho, aşklarını da kemanını çalarken olduğu gibi, tutkuyla yaşar ve sadıktır hep.  Budur onun için başlangıç çizgisi iki kişilik bir yaşamın; tutku ve sadakat. Tıpkı kemanıyla arasında olduğu gibi.

Becho, ölüme hazırlıklıdır her an. Çünkü gördü insanın toprağın altına çırılçıplak yerleştirilen bedenini; ve kendi ölüm şarkısını kendi yazdı kemanıyla. Ama biliyordu çalacak kimsenin olmayacağını.

Becho, bir vaha arar rüyasında gördüğü çölün ezgisine. Bulduğu vahada giderir yoksun olduğu ne varsa. Fakat, elbette karşılıklıdır iyilik. Vahaya gövdesini satar en sevdiği şarkının. Çünkü bilir Becho bedelini aldığı her şeyin.

Ve kendi için bir şarkı çalar Becho. Dans etmek için aynanın karşısına geçtiğinde, vücut bulmamış bir boşluk, hiç varolmamış bir (öte) varlık olduğunu öğrenir kendisinin. Katlanamaz buna; ve öldürür kendisini bir orkestra eşliğinde, aslında hiç var olmayan.

Ölümünden yüzyıllar sonra, Becho için şarkı yazar biri. Böylece anlaşılır Becho’nun aslında yitik insanları anlatmak için yaratılmış,  Sembolizm’in kucağında uzanan bir çocuk olduğu.  Meryem’in kucağında yatan İsa heykeli gibi. Çarmıhtan henüz indirilmiş; ne ölü, ne diri.

bir orkestrada keman çalar Becho
o, savunmasız çocuklar gibidir
hayatı, ona acı veren bir kemandan
başka bir şey değildir.

aşkı anlatan ve küçük çocuklar gibi
masum olan kemanlar, içindeki çıkmazı seslendirir
becho, acıdan ve aşktan söz etmeyen
güçlü bir kemanın ezgilerinin peşindedir.

Becho’nun kemanı aşkı tanımasa bile,
onun hissettiği gecedir
pişmandır kemanı çağıran,
döndüğü yer hüznün sonsuz ezgisidir.

kederli kemancı çocuk sakinken bile,
çalmasa da kahverengi ahşap kelebeği
ruhundaki hiç susmayan ses
kemanın içli sesidir.

hem yaşam, hem ölümdür keman,
onu çalarken, Becho göklerdedir
çalamaz olur, ayrılır orkestradan
çünkü sevmek de çalmak da bedelsiz değildir.

pie in the sky

“pie in the sky” deyimi ingiliz dilinde olması neredeyse imkansız olan şeyleri tanımlamak için kullanılıyormuş. din düzleminde ise dünya üzerinde elde edilemeyen ödüllerin öldükten sonra verilmesi gibi ahiret inancı ile ilişik de kullanılabiliyormuş. boş umut ya söz de denilebilir. bütün bunların yanında cinsel hayatınızı renklendirebilecek bir pozisyonda bu şekilde adlandırılıyor (arama yapmayı biliyorsunuz). biraz fazla uzattığımız giriş sonrasında konumuza gelelim.

anlatmak istediğimiz pie in the sky bir müzik sitesi, arkadaş gonja sufi’nin “a sufi and a killer albümünü dinledikten sonra şarkıların büyük kısmının erkin koray’dan geldiğini farkedip kendini saykodelik müzik dünyasına adamış. ardından da üşenmeyip bizimle paylaşmış. leziz keşiflere yelken açıp sık kullanılanlara eklemeniz gereken bir çalışma. afiyet olsun ;)

pie in the sky

dört yüzyıla direniş

Bir eser düşünün ki dört yüzyıl boyunca aynı duyguyu hissettirebilsin. Dinleyen herkesin yüreğinde aynı izleri bırakıp, aynı cümleleri kurdurabilsin.

Albinoni’nin eserini dinlediğinizde her şeyi bırakıp sizde uyandırdığı duyguları listeleyin.

Ayrıntıya inmeden ifade ederseniz ayrılık, ölüm ve hüzün genel bir çerçeve oluşturacaktır.

Bu size basit mi geldi? Şimdi şunu düşünün, bu eser 17. yüzyılda yaşamış bir adamın yüreğinden döküldü. Aradaki dört yüzyıl hiçbir duygunun direnişine engel olamadı. Zira duygular da gözyaşları gibi değil midir? Irk, millet, din ayırt etmez.

Eserin hikayesine gelecek olursak, yangında ailesini çaresizce kaybeden bir adamı anlatır. Albinoni, elem dolu yangından yıllar sonra eline kalemi aldığında yüreğine işlenen o hüznü patlayan bir yanardağdan akan lavlar gibi sermiş yeryüzüne. Bahsettiğimiz duygularla çok da başka değil hatta aynı. Öyküsündeki acı ve bitmişliği öyle güzel aktarmış ki notalara…

Müzik konusunda çok derin bilgilere sahip değilim ancak duyguları olan her insanın yüreğini inceden sızlatacak bir eseri nerde olsa tanırım ve inanın ki bu tam da öyle bir eser.

tülay.

Tülay German, 1935’de İstanbul’da nispeten varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Sanatçının, gerek şarkı söylemesine karşı çıkmaları gerekse sol tandanslı biriyle ilişki yaşıyor olmasını onaylamamaları ailesiyle bağlarının kopmasına neden oldu.

Tülay German’ın hayatına bakıldığında ilk anılacaklardan biri hayat arkadaşı Erdem Buri’dir; bir radyo programcısı, entelektüel, döneminin önemli aydınlarından biri. Onunla tanışana kadar Batı müziği icra eden Tülay German onun önerisiyle caz söylemeyi bıraktı. Buri’nin deyimiyle “düşünce şarkıcılığına” yöneldi. Bu süreçte ilk hiti Burçak Tarlası’nı çıkardı. Böylece Anadolu Pop’un tohumları atılmış oldu.

Tam o tarihlerde marksist görüşü anlatan bir kitabı Türkçe’ye çevirdiği için Buri 15 yıl hapis istemiyle yargılandı ve kaçmaya karar verdi. 1966 senesinde kimseye haber vermeden Tülay German da onunla birlikte bugün hâlâ yaşamakta olduğu Paris’e gitti.

German, Fransa’da birçok albüm kaydetti ve konser verdi. Saygın plak şirketi Philips’le sözleşme imzaladı. Kariyerinde gün geçtikçe yükselen sanatçı, o dönemde ülkesindeki olaylardan etkileniyordu; bu tanıklıklar onun zamanla siyasi yönü ağır basan bir müzisyene dönüştürdü. Öyle ki radikal bir kararla bütün finansal yatırımını harcayıp Philips’le sözleşmesini feshetti. Türk halk türküleri ve Nazım Hikmet, Yunus Emre gibi şairlerin şiirleri için bestelenmiş şarkıları söylemeye başladı. O artık Paris’teki Türk ve kendi ülkelerinden benzer şeylere mazur kalmış göçmenlerin sesiydi.

German, 1987’de sahnelerden sessizce çekildi ve müzikal kariyerini noktaladı. 1993’te de Erdem Buri’yi kaybetmesinin ardından izole bir yaşam sürmeyi seçti.

Kaynak: Didem Pekün | Tülay German: Kor ve Ateş Yılları , Sinopsis


Babil Düşüyor


Beyin ifrazatı niteliğindeki bu  yazıyı sizlere takdim etmekten gurur duymuyorum. Keşke böyle gelmeyip böyle gitmeseydi.


Her şey ticaretin konusu artık, ruhlar bile. Her şeyin bir pazarı var. Pazar her yerde. Batıda teknoloji, Uzakdoğuda emek, belirlenmiş coğrafyalarda silah, çoğu yerde de insan pazarı  heyhat! İnsan ama prototip, içi boş, salt maddi bir gerçeklik olarak. İnsan arketipi kavramsal düzlemde, kendini gerçekleyemez bir halde sıkıştı kaldı.

Kaçamıyorum bu  absürlük girdabından. Hayatın arkaplanındaki o kendine has kutsal tadı alamıyorum.

Gerçeklik modelleri algılandıkça ölüyor ne var ki eskisinden daha sağlam bir şekilde peydah oluyor yenisi. Kanserli bir hücre motivasyonuyla -artmak, daha da artmak- simüle edilmişler sanki.

Toplu zihin katliamları yapıldı/yapılıyor her gün, her saat, her dakika, her saniye. Zihnin nedensellik fonksiyonu iğdiş edildi/ediliyor, kendisiyle bile bağ kuramadan bir anda yoz bir hale gark oluyor. Kollektif bilincimizin (altı-üstü) her zerresiyle yeni sosyo-ekonomik denklemler kuruluyor, bozuluyor ve yine kuruluyor.

Acaba bu dahi toplum mühendisleri tarafından dizayn edilen, yatay eksene sıkışmış yeni insan -Frankestein-, tanrılarından ateşi çalabilecek mi daha önceden yaptığı gibi?

İmkansız. Zira ateş onlarda da yok. Onların ateş dedikleri, ateş taklidi yapan, hiç de yakmayan bir avunma nesnesinden başka bir şey değil.

Dostum,

Umut yok bu tanrılar kavgasında. Dolayıyısıyla karamsarlık da…

Zamanlar, mekanlar, sınıflar, dekorlar, görüntüler, sesler  varoluşa küfredercesine hep aynı dionizik örüntüyle deviniyor. Devindikçe çürüyor.

Babylon düşüyor.