Etiket: mimari

mimari kuramlar

Minör Mimarlar ve İp Cambazları: Ortak Mimari Manifesto

Jill Stoner’ın Toward a Minor Architecture (Minör Bir Mimariye Doğru) (MIT Yayınları, 2012) ip cambazları için harika bir manifesto oluşturabilir çünkü yazar mimarinin siyasi gücünü ifade etmek ve direnç gösterecek mimari süreçlerin stratejisini çizmek için bir dizi önemli referansa başvuruyor (Kafka, Borges, Ballard, Guattari, Deleuze, Bataille, Foucault, Robbe Grillet, Torre de David v.s) Kitabın ismi ve konusu elbette Deleuze ve Guattari’nin Kafka: Minör Bir Edebiyat’a Doğru adlı kitabına göndermede bulunuyor.

Minör kelimesi her iki kitapta da Fransızca ve İngilizcedeki çift anlamıyla düşünülmeli. Minör elbette zıtlık bildiren bir kelime ama aynı zamanda hüküm süren düzenin dibini kazıyan bir disiplin. Direncin bu biçimini analiz etmek için bakılması gereken yazar gerçekten de Kafka. Çekoslovak olmasına rağmen Almanca yazıyordu ve dolayısıyla dil aracılığıyla Deleuze ve Guattari’nin bir bölgede (bölge neresi olursa olsun) hüküm süren iktidara karşı direnç göstermenin uygun herhangi bir biçimi olarak adlandırdıkları yersizyurtsuzlaştırma dedikleri eylemi gerçekleştiriyordu.

Kafka’nın aynı zamanda The Burrough adlı kısa bir öyküsü vardır, bu öyküde bir şeyin dibini oyma eylemini edebileştirir; Deleuze ve Guattari’ye göre de Kafka gerçekten deliği kazan bir köpek gibi, oyuğu kazan bir fare gibi yazar. Dolayısıyla Kafka, Jill Stoner’ın kitabının da başlangıç noktasıdır. Stoner’a göre, Dava kitabında geçen mekanlar, mimarinin insan üzerindeki baskısının en iyi örnekleridir. Her oda ana karakter Josef K.’nın sonu gelmeyen deliliğini arttıran güçlü bir klostrofobi hissettiği birer hücredir.

Kafka belki de “içeride olmanın” mutlak hali üzerinde mükemmelleşmiş bir uzmandır. Onun edebi alanlarında iç mekanlar tarif edilmesi zor yerlerdir, anlatının sonu, başı, gerçek bir merkez noktası yoktur, zapt edilmesi güç sürekli akan bir dil vardır. Ancak kurgusunun içindeki mimari alanlar istisnasız içeride olma durumunu vurgular. Özellikle romanlarında bir dizi kapı eşiği vardır. Kafka’nın kurgularında kapılar dışarı çıkmak için değil, içeri girmek içindir. Tuhaf ve paradoksal geometriler bağlantıyı sağlar ama süreklilik göstermez. İç mekanlar durmaksızın içeriye doğru çoğalır; Raymond Roussel’in düz yazısı gibi, kapatılmışlık duygusu yaratan büyük binaların içinde yuvalanırlar. Kaçış ihtimalini kesin olarak ortadan kaldırırlar.

Dava romanında tüm odalar boğucudur; her yer havasız, sıcaktır ve klostrofobiktir. İnsanlara ait odalar ofislere ya da koridorlara dönüşür; Josef K’nın kendi odası, Fraulein Burstner’in yatak odasına açılır ve burası ilk tuhaf sorgulamasının yaşandığı odaya dönüşür. Müfettişin biri, odanın orta yerine çekilmiş bir masada oturur, diğer üç adam karanlık köşelere sinmiş, duvara asılmış çerçeveli fotoğraflara dikkatle bakmaktadırlar. Bu bürokratik ortamın tam göbeğinde “açık camdan mandalla tutturulmuş beyaz bir bluz sarkar.” Her sahne benzer şekilde takım elbiseli adamlarla, bir dizi acayip nesneyle, başkalarının sürekli müdahalesiyle ve odaların içinde devam eden ev yaşantısından kesitlerle sıkış tıkış hale getirilmiştir. Stoner Jill. Toward a Minor Architecture. (Stoner Jill, Minör Bir Edebiyat’a Doğru) Cambridge: MIT Press, 2012. S23

Mimari iki sebepten dolayı baskıcıdır (ya da benim kullanmayı tercih ettiğim ifadeyle “silah haline getirilmiştir”). İlk sebep mimarinin fiziki durumunun insan bedeni içi bir dizi engel yarattığı gerçeğiyle ilgilidir; ufak tefek gövdenin işleyişini engelleyen basit bir kaldırım taşı ya da asfalt yoldan tutun da vücudu bir hücreye mahkum eden altı katlı, hava geçirmez yüzeye kadar. İkinci sebep ise mimarinin üretiminin neredeyse her zaman hüküm süren iktidarın geliştirdiği üretim biçimi ile antlaşma içinde olmasıdır. Bu iki koşulun dışına çıkabilmek zordur. Ancak direnç, mutlak kaçış değil, sistemin altını kendi içinde ağır ağır oymaktır:

Nesneye (isim) itiraz etmek (fiil). İtiraz etmek iktidarın nesnelerinin üzerine çizgi çekmektir ki bu nesneler bilgiye dayanır. Bilginin kendisi de devasa ağır bir nesnedir, devasa temelleri ve ağırlık merkezi vardır. Kuramlar ve felsefeler öncüllerinin belirlediği gelenek üzerinden inşa edilir. Doktrinler gibi onlar da tehlikeli ölçüde otoriterdir. Dinler, monarşiler, hukuk sistemleri, şirketler-tarih boyunca mimariye hükmeden bu efendiler, bizlere, minör mimarların üzerine çizgi çekebilecekleri ya da itirazlarını dile getirebilecekleri nesneler sunar.

Stoner Jill. Toward a Minor Architecture. (Minör Bir Mimariye Doğru) Cambridge: MIT Press, 2012. S67

Jill Stoner bizleri minör mimarlar olmaya davet ediyor. İktidarın yapıtlarını ortadan kaldırma yönündeki gizli ama güçlü arzularımızı ifade etmeliyiz (S7). Bu, gücü olmayan bir mimarinin ya da iktidar ilişkilerini ifade etmeyecek bir mimarinin manifestosu değil, bunlar zaten düşünebilecek şeyler değil; bu, iktidarın uygulamalarına ve varlığını yaygınlaştırmasına
karşı sürekli mücadele etme çağrısı. Felix Guattari’nin de işaret ettiği gibi: arzu, kapalı bir dünyada, diğer referans sistemlerinin üzerini kapatarak ortaya çıkan süreçtir, bu süreç, hiçbir şeyin garantisini vermese de, özgürlüğün yeni katmanlarının açığa çıkmasını sağlar. (Soft Subversions)

İster, sistemimizin altını kazan minör mimarlar olmaya uğraşalım, isterse dünyayı çevreleyen güçlü sınırlarda beceriyle yürüyen ip cambazları, mimaride mevcut olan fiziksel ve siyasi güçlerin farkına varmak, bunları analiz edip, açıkça dile getirmek konusunda yaklaşımımız aynı. Minör’ün tarafında mücadele etmenin sebebi, Majör’ün sadece bir ideoloji olarak var olduğu gerçeğidir. Bu değerlendirmenin en iyi örneği de modernizmin çöküşüdür.

Modernizm, normatif olması beklenirken, gerçekte, idealist bir zümre yaratmıştır. Hem normatif hem idealist olan bir zümreden daha tuhaf bir şey de yoktur; ancak bu yine de tüm çoğunluğun koşulu haline gelmiştir. Hüküm süren belli bir iktidarın mutlak standardı tek bir kişi tarafından cisimleştirilemez ve dolayısıyla bu minör kimliği sahiplenip, bu kimlikle hareket etmek için sürecin tamamı Deleuze’ün oluş dediği süreçlere dahil edilebilir.

Bu makaleyi sonlandırırken Jill Stoner’ın kitabından bu manifestoyu birkaç cümleyle somutlaştıran bir alıntı yapmak istiyorum:

Minör mimar, yıkıcı bir minör karakterdir, bir tamircidir, bir hackerdır, gazeteci ve editördür, öteki-ben ve altta olandır. Ancak tamirciler, tamir ettikleri gibi sabote de edebilirler, birleştirmekten ziyade parçalaya da bilirler. Hackerlar kodları deşifre ettikleri gibi onları daha da içinden çıkılmaz bir hale sokabilirler ve editörler (bizi laf kalabalığından kurtarmak için) fazlalığı merhametsizce kesip atabilirler (…)
İç mekanlar dışarıyı çoğaltır; dışarı kaçarlar. Nesneler durdukları mekanda çoğalır; mekanı parçalara ayırır. Mimar/özne için, minör olmak darmadağın olmuş kaçış arzusunun ve efendiye duyulan aşkın yerine, her işin başında kullandığımız efendinin dilini reddetmeyi koymaktır.

Stoner Jill. Toward a Minor Architecture. (Minör Bir Mimariye Doğru) Cambridge: MIT Press, 2012. S91

Berrin Chatzi Chousein / underground poetix 13

Kentsel Parazit

Hepimiz yaşamsal eylemlerimizi mekan üzerinden kuruyoruz. Evimizde uyuyoruz, ofisimizde çalışıyoruz, restorantta yemek yiyoruz… Bahsedilen programlar genellikle o programa ayrılmış kentsel sınırlar içerisinde yapısal olarak inşa ediliyor. Mesela ofis kendi varlığını kabaca üzerinde bulunduğu arazide belli bir alanı kaplayarak sürdürüyor. Bahsedeceğim ”kentsel parazit” mekanı ise programatik içeriği ne olursa olsun var olma biçimiyle bilindik mekan kurma biçiminden farklılaşıyor. Kabaca kent içersinde bulunan yapıların sağır yüzeylerine eklemlenerek varlığını sürdürüyor. Çeşitli programlarda üretilebilen parazit mekanlar istilacı bir mekansal tavır olarak da kavranabilir. Bir yandan da bu istilacı tavrın geçici veya sürekli olma durumunu mekanın kurgulanma biçimiyle kavramak da mümkün. Varlığıyla, eklemlendiği yapısal programı destekleyen veya ondan ayrı bir içerik sunarak eklemlendiği bağlamla kurduğu ilişkiyi farklılaştırabiliyor.

Bu parazit mekan biçiminin, kentteki yapısal yoğunluğun arttığını ve artacağını gördüğümüzde alternatif bir mekan biçimi olarak potansiyel vadettiğini söyleyebilirim.

Burada görünen ilk parazit yapı Rotterdam’da bir depo yapısına eklemlenmiş konaklama mekanı. İkinci yapı ise kent içinde iki sağır cepheye eklemlenerek, altında kamusal bir boşluk, geçiş mekanı sunan ofis yapısı örneği.

Bu öneriler de sosyal bir mesele üzerine oluşturulmuş basit düzeyde çözümler. Evsizlerin barınabileceği bu mekanlardan ilki Londra’nın bir sokağında herhangi bir yapıya eklemlenmiş, ikincisi ise yanındaki yapının havalandırma borusundan aldığı havayla şişerek geçici bir mekan sunuyor.

Bu tür mekanları kafanızda türetmeniz ve çeşitlendirmeniz mümkün. Günümüzdeki yapılaşma faaliyetleri ve bu bağlamda gerçekleşen yeni küresel talepleri düşündüğümüzde, parazit mekanların yaşantımızda iyi bir alternatif olabileceğini düşünüyorum.

Konuyla ilgilenenler ve merak edenler için ”parazit mekan” üzerine örneklerin sunulduğu linkteki siteyi öneririm.

panorama

0.

Fıtratı kaotik olanın basit, tutarlı ve durağan bir malumata indirgenmesi gerekir: Bu, ‘öteki’yi anlamada yaygın yaklaşım olsa gerek. ‘Öteki’, şehir ise, süreç daha da yeğinleşiyor. Aşağıda, şehri anlamada, onunla hemhal olmada denediğim kişisel yordamlardan kimileri sayılıp dökülüyor.

I. Şehrin Tabiatı

1.1.

Bir video çekmeyi planladım: Her daim kalabalık bir bulvara bakan en yüksek binanın tepesinden; aşağıda hesaplanması mümkün olmayan bir ritmle – demek ki / belki, ritmsiz – akan kalabalığı görüntülemek. Sonra, ritmi çok kuvvetli ve seçik bir müziği kuvvetli hoparlörlerden bulvara salmak. Müzik çaldıkça kalabalığın üyelerinin adımlarında, yürüyüş ritmlerinde birden bire bir düzen tesis edilebileceğini, bir uyum yakalanabileceğini düşünüyordum. Müzik sustuğunda, yukarıdan kaydettiğim düzende kaosun yeniden vücuda geleceğini zannediyordum.

Şehrin yayaları böyle tabii bir şiddetle güdülebilir mi? Bu, bir iktidar uygulaması olabilir mi?2

1.2.

Kırsalda uygulanan ilkel ve pastoral bir “şehircilik” yöntemini anlattıklarını anımsıyorum. Bir yolun izleyeceği rotayı tayin etmenin en basit, etkili ve ucuz yolu, arazide bir eşeği salıvermekmiş; sonra da onun izleyeceği yolu takip etmek.3 Bir şehir planının ekonomisi bu temel düzeyden çok daha karmaşık olsa gerek.4

1.3.

Bir şehri planlama sürecinin, şehir denen eylemler ve ilişkiler alanını var eden örüntü ve programların, sofistike ve karmaşık olduğunu teslim etsem de; şehre yukarıdan, çok yukarıdan bakınca onun gelişimine tabii bir veçhe atfetmekten alıkoyamıyorum kendimi. Devlet Planlama Teşkilatı binasının 16. katında, orada memur olarak çalışan bir arkadaşımın ofisinden başkente bakıyorum. Şehir planlama bir bilim, bir uzmanlık, yahut buna benzer bir şey olduğundan, eğitimini almış arkadaşım; Ankara’nın planından, cumhuriyetin ilk yıllarında modernist plancıların coğrafya üzerinde uyguladıkları akılcı örüntülerden bahsederken, benim kentin gelişiminde etkili olan tabii ilkeleri teşhis etmeye çalışmam, ironik.

Yine de, hayli romantik bir edayla, gördüğüm manzaraya doğal örüntüler atfediyorum: Bu dev hücrenin hudutlarında tabii bir evrimin izlerini arıyorum. Ona tepeden baktığımı, orada sağlıklı olmasa da bir doku, kanserli bir lezyon gördüğümü hayal ediyorum. Şehir, benim tahayyülümde, arkadaşımın ve meslektaşlarının ona dayatmak zorunda olduğu akılcılığa direniyor. Hasta ve kontrol edilemez bir tabiat fikri, şehre, nedense daha çok yakışıyor. Bu fikir, hem pür ve masum tabiat fikrinin büyüsünü ortadan kaldırıyor; hem de akıldışılığa kapı açıyor. Akıldışılıktan kastım, şehrin asla tümüyle akla hafsalaya sığmayacağı, tam olarak anlaşılamayacağı… Şehirde, onu anlamaya meyleden aklı aşacak bir şeylerin her zaman varolacağını varsaymak zorunda hissediyorum. Bu gelişimin, daima akılcılıktan gizlenecek, bilinçdışı ilkelerini hissetmeye meyilliyim.

2. Akılcılık ve İktidar Üzerine

2.1.

On yıl kadar önce yayınlanan bir reklamı anımsıyorum. Reklam, bir bankanın, cumhuriyetin en eski bankasının, ‘kurucu’ tarafından kurulmuş olan bankanın reklamı. ‘Kurucu’nun partisiyle ve orduyla sıkıfıkılığından ve  pek tabii ki kimi finansal sebeplerden, hala ülkenin en kuvvetli bankası bu. Reklamda bankanın kurulmasına ilişkin bir anlatı aktarılıyor: ‘Kurucu’nun bankayı kurmaya karar verme anı canlandırılıyor. Akabinde, bir simülasyon başlıyor: Başkent panoramasını, bankanın kurulduğu binanın bir penceresinden izliyoruz. Kamera panoramayı kat ederken şehir gözlerimizin önünde hızla gelişiyor, binalar inşa ediliyor, yollar yapılıyor, kuleler ve bulvarlar başkentin çorak tepelerini dolduruyor bir kaç saniye içinde. Kuruluş mitinin bilgisayar destekli inşası, büyülenmiş izleyicinin gözleri önünde gerçekleşiyor. Bankanın kendine atfettiği kuruculuk niteliği, bu görselleştirmede vücuda geliyor. Banka kendini şehrin gelişiminin bir şahidi olarak tanımlıyor; ne ki edilgen bir izleyici değil, bilakis bu gelişimin en önemli etkenlerinden biri olarak.5 Ancak bu gelişimde payı olanlar onu yukarıdan izleme hakkına sahipler. Dahası, onların, bunun tarihini yazma, görselleştirme, anlatma hakları da var. İktidar, akılcılaştırma hakkını da beraberinde getiriyor. Akılcılaştırma, yukarıdan bakmayı ve öngörmeyi gerektiriyor. İrtifa, akılcılık ve iktidar bu metaforik sahnede kesişiyorlar. Böylece ‘yüksek merciler’ terimi daha bir anlamlı hale geliyor.6

(daha&helliip;)

eskişehir’li olmamız bir yana, bir şekilde eskişehir’den çıkmış işlerin başarısız olma ihtimali gördüğümüz kadarıyla çok düşük. emir uçkan’ın işleri de bunların bir örneği. kendisini yapı yorum projesiyle tanıdık. özetle instagram üzerinden inşaat halinden binaların fotoğraflarından oluşturulmuş futuristik formların sergisini yapıyor. gayette iyi yapıyor. grafik tasarım ve mimarinin en güzel sevişmelerinden. bakmadan geçmeyin.

kimdir?
Babam mimar, Annem Heykeltraş, ailemde herkes akademisyen ve sanatçı, bu yüzden küçüklüğümden beri modern sanatın ve tasarımın içine doğup bununla yaşadım. Lisede Sosyal mezunu olduğum halde Geometri dersini seven, zaman makinası gibi bilgisayara tapan, ayrı bir zaman diliminde yaşayıp kendi dünyamda çok uzun zaman çalışmalarda bulundum. Birçok insanın deli olarak nitelendirebileceği ve normalin dışında akılcı mantıklı ama yine de çok da kabul edilemeyen, Felsefeci / Bilim Adamı gibi kendi kendine tasarımsal icatlarda bulunan Yüksek Lisanslı bir Grafik Tasarımcıyım. İstanbul’da 10 seneye yakın her türlü tasarım işinde çalışıp sonunda İstanbul’da aradığımı bulamadığım için Eskişehir’e taşınıp Yapı-Yorum projesiyle kendimi tekrardan keşfettim.

neden?

Digital Art / Digital Sanat olarak İstanbul’da bir galeriyle beraber çalışıyorum. Sınırlı Sertifikalı Edisyonlu işlerimi buradan satıyorum. Ama kişisel sergi için çok fazla şey gerekiyor. Zaten dijital olarak ürettiğim bu eserleri, büyük boyutta TV ekranı veya tuvalda izlemek arasında bir fark olmadığını biliyordum, bu yüzden Instagram’da sergilemeye karar verdim. Böylece isteyen istediği medya boyutunda izleyebiliyor. Hem de tatilde, hem de gecenin bir yarısı, trafik derdi olmadan, istediği atmosferde takip edebiliyor. Ayrıca bu statik bir sergi değil, her hafta yeni işler de ekleyerek büyüyen sürekli bir sergi haline getirdim.

Yapı-Yorum her gün yanından geçtiğiniz binaların farklı bir gözle bakıldığında aslında bambaşka dünyaları anımsatan karelere dönüşebiliyorlar. Mimari formları Grafik Tasarımcı gözüyle yorumlayarak, futuristik mimarinin ilk adımlarını atarak, insanları hergün gördükleri yapılara farklı bir gözle bakmalarına tevşik ediyorum. Aslında beyinleri zorlamak için yapıyorum. Hem benimkini, hem de izleyene yeni bir dünya olabileceğini hatırlatmak istiyorum.

(daha&helliip;)

el lissitzky

lazar markovich lissitzky olarak da bilinen el lissitzky rus artist, tasarımcı, fotoğrafçı, tipografist, grafiker gibi sıfatlara sahip. rus avangard sanatının önemli bir ismi olmasının yanında, sscb’nin propoganda çalışmalarına da katkıda bulunmuş bu abimiz kendisini konstruktivist olarak adlandırıyor – “sanat yaratıcı enerjinin evrensel ifadesidir ve insanlığın ilerlemesinin sağlanması amacıyla kullanılabilir”.

hiç bir zaman ne tam bir bolşevik ne de komünist parti’nin bir üyesi olan lissitzky; 1918 mayısında moskova kızıl meydan da taşınacak ilk bayrağın tasarımını yaptı. ayrıca 1931-1941 yılları arasında stalin’in saf komunizmi yerleştirmek amacıyla kullandığı propoganda eserlerini tasarladı.

beyaz çemberleri kırmızı kamayla yar. – en çok bilinen çalışması

yaptığı işin çeşitli “izmler” üzerine incelenmesi ve sanat tartışmaları beni çok ilgilendirmemekle birlikte isteyen vatandaşlar yazının sonunda bulunan ekte bu yorumları okuyabilirler. özetle kendisi hem tipografiye, hem de mimariye yeni açılımlar getirmiş özellikle geometrik formlar üzerine yaptığı çalışmalar pek çok tasarımcıya esin kaynağı olmuştur. siyah-beyaz-kırmızı kullanarak tipografiden mimariye bir çok alanda değişikliğe sebep olan lissitzky’nin işlerini görmenizi tavsiye ederiz.

okumaya devam etmek isteyenler için;