Etiket: militarizm

Savaşçının Ahlakı

Kişinin ait olduğu grupla övünmesi fanatizmle açıklanabilir. Hiçbir katkı sağlamayıp var olan bir emek üzerinden caka satmak, slogancı ahmakların yapacağı türden bir hatadır. Burada amaç, ait olduğu kesimin özelliklerini arttırıp kendisini (hiçbir şey yapmasa dahi) bu gruba dahil ettirerek özel kılmaya çalışmasıdır. Böylece kişi kendisine bir anlam yüklemiş olur. Özellikle milliyetçilik gibi ideolojilerde bu çok yaygındır. Kendisini özel hissetmek, grup için hiçbir fayda sağlamasa dahi sayısal çoğunluğa katkı sağlamak gibi dolaylı yoldan yapılan fayda, o kişi için yeterlidir. Zira fanatik, sadece kendisini özel kılacak bir neden arar. Bunu da bir gruba yapışarak yapabilir. Önemli parçası toprağın altında olan bir havuç gibi kişinin de en önemli parçası toprağın altındadır, atalarıdır. Atalara duyulan özlem, onların yaptığı en ufak bir hareketi dahi yüksek, üstün görme eğilimi ve kutsallaştırma, grubun temel düşünce organlarını oluşturur. Ataların her şeyi belli bir amaç için yaptığı ve ilahları tarafından özellikle seçildiği algısıyla hareket eden grup, zaferde ilahlarına sonsuz teşekkür ederken, mağlubiyette gruptaki elemanların vasıfsızlığından yakınır. Yani sadece mağlup olduktan sonra gerçeği görebilirler. Çünkü ilahları onları terk etmiş, onlarda ilahları olmadan yargıya ulaşabilmişlerdir. Farklı bir konu olarak, bu insanlar dünyanın en cevapsız sorusuna bir cevap verirler: ölümden sonrasına. Onlar öldükten sonra tanrılarının yanında yer alacaklarına inanırlar çünkü gösterdikleri ciddiyet ve cesaret ile ilahlarına yakışır bir tavır sergilediklerine dair şüpheleri yoktur. Ancak tanrıları onları cezalandırabilir veya en basitinden inandıkları tanrı gerçek tanrı olmayabilir veya tanrı diye bir şey de olmayabilir. Lakin fanatiklerin oynadığı bu kumar son derece risklidir ve cevap olarak onlar için en önemli olan mekanizmayı kullanırlar, bu mekanizma “onur”dur. Çünkü onlar için cehennem gibi bir yerde yanmak, yanlış bir cennette bulunmaktan daha onurludur. Binâenaleyh diğer ulusların tanrılarına biat etmezler, onların gözünde başkasının tanrıları başkasının tanrılarıdır.

Başarılı bir savaşçı ne yapar? —Öncelikle ödüllendirileceği inancına bağlı olarak hayatını her türlü riske sokmaktan çekinmez. Her şey şanlı bir ölüm ve hatırlanmak içindir, toprağın altındaki ataların yanına ulaşmak için. Alınan her yara, vurulan her darbe savaşçının emeğini ortaya koyar ve diğer insanlar tarafından “gazi” ünvanını elde eder, ölürse “şehit” olur. Gazi ünvanı, savaşçının yaşamında ulaşabileceği önemli bir basamaktır, bağlı olduğu grup için artık önemli bir şahsiyet olmuştur. Hatırlanma hissi, -eğer yaşarsa- onun yaşlılık evresinde duyacağı saygı, gruba verilen eğitime bağlıdır. İlk başta anlattığım gibi, ata figürüne savaşçının da bir katkısı ve toprağın altındaki havucun bir parçası olur. Yaptığı bu kavgaların karşılığını en fazla kitaplarda adı geçerek alır. Eğer derin bir tarih dersi verilmez ise anılacağı tek şey sayısal verinin bir parçası olmaktır. “100,000 askerimiz bu savaşta hayatını kaybetmiştir.” gibi haberlerle ölen savaşçılara son görev yapılmış olur. Verilen can sadece bir haber başlığını doldurur. Savaşçı öldüğüyle kalır, grup yaşantısına devam eder. Grubun ne kadar bencil olduğu bu haberlerle açığa çıkar, tıpkı arı kovanı gibi, fedakar arı kovanı savunmak için intihar saldırısı yapar ve geride bencil arıları yaşatır. Şu sonuç ortaya çıkar: Toplum sürekli bencilliğe doğru evrilir ve fedakar insanları kendi varlığı için kullanır.

çoğunluk

Vicdani reddimi açıklayalı 22 yıl oldu. Bugün 19 mayıs ve içimde tarif edilmez bir sıkıntı var. Hastane odasında televizyonda Mustafa Sarıgül’ün bütün Şişli’yi nasıl bayraklar ve Atatürk resimleriyle donattığını, çoğunluğu genç onbinlerce insanın ellerinde bayraklarla Mecidiyeköy’e doğru yürüyüşünü izleyince bu 22 yılda bir arpa boyu bile yol gidememiş olduğumuzu düşündüm.

BBCye öykünen bir haber kanalı Avanos’taki çatışmayı  veriyordu:”..devriye görevini yapmakta olan jandarma aracına roketatarlarla ateş açıldı, biri binbaşı üç subay şehit oldu.Çıkan çatışmada 4 PKK’lı öldürüldü.”  Bu Türkiye ana akım medyasında görülebilecek en nötr ifadeydi doğrusu. Ana akım medyada ölen askerlere, hele hele içlerinde subay varsa,şehit denmesi her gazetecinin gözü kapalı uyması gereken kuraldır. PKK’liler en nötr anlamıyla “öldürülmüş” olabilirlerdi. Ya da “ölü olarak ele geçirilmiş” veya “etkisiz hale getirilmiş”. Pek izleyemiyorum ama Roj TV de haberi muhtemelen “4 HPG’li gerilla şehit oldu,yüksek rütbeli üç Türk subayı öldürüldü..” vb. şeklinde vermiştir. Çünkü nasıl asker cenazelerinin değişmez sloganı “şehitler ölmez vatan bölünmez” ise, Kürt illerindeki gerilla cenazelerinin de baş sloganı “şehid nâmirin” (şehitler ölmez)dir. Televizyonlarda uzun uzun gösterilen şehit ailelerine yapılan taziye ziyaretlerine yörenin mülki ve askeri erkânını, ölü ailelerini “şahadetin en yüce mertebe olduğu ve çocuklarının boşuna ölmediği” desturuyla yatıştırırken izliyoruz. Kürt siyasal eliti aynı söylemle gerilla ölümlerini yüceltmekte.İslamdan her kesimin ödünç alageldiği “şehit” terimi savaşın taraflarınca ölümün yüceltilmesi için kullanılmakta. Oysa ortada sadece ölü insanlar vardır; onlar artık ne Kürttür ne Türk ne sağcı  ne  solcu -sadece birer ölüdürler.

İçim sıkıldı. Sokağa çıkamazdım, sokaklar işgal altındaydı. Televizyonu kapattım –nerdeyse bütün kanallar bir savaş aygıtının propaganda bülteni gibi yayın yapıyorlardı.

Daha sonra bir salonda vicdani retçilerin organize ettiği bir panelde konuşurken bir yandan ne kadar az olduğumuzu, ne kadar örgütsüz olduğumuzu düşündüm. Salonda bulunanların çoğunun kafası karışıktı- bazıları,T.C’nin Kürt halkını inkâr, imha ve asimilasyon politikalarına karşı özgürlük mücadelesi adına silah kullanmasının militarizm olmadığını düşünüyordu. Oysa mesele sadece silah meselesi de değildi –şiddet sarmalında ısrar etmenin çözümsüzlük anlamına gelmesi bir yana, biz antimilitaristlerin esas itirazı hiyerarşik devlet tarzı örgütlenmeyedir. Çünkü iyi biliriz ki devletsi yapıların ve devletlerin bizzat “uğruna mücadele ettikleri”ni öne sürdükleri  halkı zapt-ı rapta alma, hizaya sokma ve bastırma şeklinde kaçınılmaz bir özellikleri vardır.

Biz antimilitaristler, hangi  “kutsal” dava adına olursa olsun insanların, “düşman”ı öldürmek ve yok etmek amaçlı, emir komuta zincirine dayanan, liderlik kültüne yaslanan örgütlenmeler oluşturmasına karşıyız.

Biz azız;  savaş histerisini, bayrak fetişizmini, hangi kılık altında olursa olsun milliyetçiliği, “alçaklığın son sığınağı”* olan vatanseverliği engellemeye  gücümüz yetmez belki ama suç ortağı olmayarak, vicdanımızın, inançlarımızın işaret ettiği yerden dik durarak, çocuklarımıza, torunlarımıza anlatacak anlamlı öyküler oluşturarak bir etkimiz olabilir.

Hem, Ibsen’nin sözünü aklımdan hiç çıkarmıyorum: “çoğunluk her zaman haksızdır”.

Tayfun Gönül
19 Mayıs 2012 – OrNöram Fizik Tedavi Merkezi, Şişli

yoga joes – yoga yapan kurşun askerler

yoga joes bir kickstarter projesi. çocukları, erkekleri ve veteran askerleri yogaya yöneltmek için tasarlanan yoga yapan kurşun asker oyuncuklarının üretimini içeriyor. açıklamasından gördüğümüz kadarıyla arkadaşın herhangi bir militarizm eleştirisi yok, daha ziyade yogayı oyuncak üzerinden teşvik etmek için kurşun askerleri kullanmış. yoga umarım askerlerin dikkatini toplamasında ve disiplinli olmasında yardımcı olur gibi bir yorumu da var biz takılmıyoruz, sonuç güzel.

yoga joes

justseeds

justseeds 1998 yılında kurulmuş, merkezi bir yönetimi olmayan “artiz” kooperatifi. 24 sanatçının radikal, sosyal, çevresel ve politik kulvarda yaptığı baskı ve tasarım işlerini kapsıyor. ekip abd, kanada ve meksikada toplanmış ve kafa olarak aynı, çalışma tarzı ve iş yapış şekli farklı yaratıcı abi ve ablalardan oluşuyor. yaptıkları bu kolektif hareketin bir şeyleri değiştireceğine inanıyorlar. iş bu sebeple çeşitli işler üretip, adalet için yapılan mücadeleye destek atalım diyorlar. sanatçılar yaptıkları işleri satabiliyor. dükkanları ise oldukça geniş kapsamda albümlerden video çalışmalarına, kitap ve zine’lerden t-shirtlere, stencil baskılardan serigrafik baskıya kadar bir çok çalışma mevcut. kapsadıkları alanlar; ise anarşizm, ulaşım, insanlık tarihi, tasarım, çevre, hayvanlar, cinsiyet, eğitim, göç, işçi sınıfı, kapitalizm, media, kültür, hapishaneler, polis, sosyal hareketler, sokak sanatı, grafiti, savaş, militarizm. dükkandaki rakamlar biraz uçuk gelebilir. bu rakamın %50’si sanatçıya, %20-30’u organizasyon masrafları için kooperatife, kalanlar da projelere harcanıyor. bir para kazanalım hocam mevzusu yok. lafı fazla uzatmadan siteyi size bırakıyorum. tr’deki “artiz”lerimize ilham versin diyorum. inceleyin.

zorunlu askerliğe hayır

tayfun gönül’ün manifestosu

1990’ların dünyasında özgürlük arayışlarının giderek artacağı­nın ipuçları var. Özgürlük ve ta­bular, birbirleriyle asla bağdaşa­mayacak iki kavram. Yıkılması gereken tabuların başında da or­du ve militarizm geliyor.

Militarizm, bütün insan ilişkilerinde tahakkümü ve sistematik şiddeti meşru gören, olumlayan, toplumun bütün dokula­rına sinmiş bir hastalık. Bu yüzden insanlık özgürlük arayışında milita­rizmle hesaplaşmak zorunda.

Ordu, Türkiye’de bir tabu. Üstelik şimdiye kadar pek dokunulmaya ce­saret edilemeyen bir tabu. Hepimiz askeri marşlarla, cafcaflı bayram kutlamalarıyla büyüdük. Kendi tarihimi­zi, fetihçi, asker bir millet olduğumu­zu ve bunun erdemlerini vazeden, resmi tarihin ağzından öğrendik. Or­du, bütün politik çekişmelerin ötesin­de saygın bir konumdaydı.

12 Eylül’le birlikte ordunun bu ko­numu sarsıldı. Sivil politik güçler kendi açılarından militarizmi eleştir­meye başladılar. Kuşkusuz bu eleştiri ordunun darbe yapma geleneği ile sı­nırlıydı.

Ancak, artık ortada çok daha önemli bir gerçek var. Militarist de­ğerler, basında açıkça dile gelmese de, yer yer alay konusu olmaya başla­dı. Gençler artık geniş ölçüde askere gitmek istemiyor.

Askere gitmeyenin erkek sayılmadığı dönemler geride kalmak üzere. İnsanlar artık askerlikten kurtulma­nın yollan üzerinde ciddi ciddi kafa yoruyorlar.

Dünyanın bütün orduları, kendi varlık nedenlerini yurt savunması kavramının arkasına gizlenerek meşrulaştırırlar. Herkes savunmadaysa kim saldıracaktır, o za­man? Gerçek ise ordunun sistematik şiddet ve yok etme­ye yönelik bir örgütlenme olduğudur.

Her ne kadar güç dengeleri ve hükümet politikaları zaman zaman frenleyici olsa da her profesyonel askerin kafasında bir fatih olmak yatar. Bu yüzden, kalıcı bir dünya barışı orduların olduğu koşullarda mümkün değildir.

Savaş gerekçesiyle varlığını meşrulaştıran ordunun asıl işlevi ise “barış” dönemine ilişkindir. Ordu, bir ülke­deki statükoyu korumakla yükümlüdür her şeyden önce. Statüko ise, o toplumdaki tahakküm ilişkilerinin bütünü­dür.

Yönetenlerin yönetilenler, mülk sahiplerinin mülksüzler, erkeklerin kadınlar, egemen ulusun diğer uluslar üzerindeki tahakkümüdür statüko.

Ve en sonu ordu bir eğitim kurumudur. Herkese üni­forma giydirir, kişiliksizleştirir. Emirlere mutlak itaati öğ­retir. Kendi astlarına emretme yeteneği kazandırır. Var olan makinenin çarklarının dönmesi için kişiyi kendi yaşa­mından vazgeçecek ölçüde duygusuzlaştırır, mantıksızlaştırır, robotlaştırır. Otoritelerin tanımladığı bir “düşma­nı” yok etmeyi, farklı olana nefretle bakmayı öğretir.

İnsanların özgürlük arayışı, “Ben devletim, canımın istediğini yaparım” demeyi giderek güç­leştiriyor.

Bir “vicdan hürriyeti” varsa, in­sanlar başkalarına doğrudan zarar ver­memek koşuluyla kendi vicdani kanaat­lerine aykırı davranmaya zorlanamazlarsa ve devletler de bu “hürriyeti” kabul et­mişlerse, artık kendi ordularını oluştur­manın “zorunlu askerlik hizmeti” dışın­da yollarını bulmak zorundalar.

Askerlik yapmanın, orduya katılmanın kişinin vicdani kanaatlerine aykırı oldu­ğu durumda hiçbir güç bu kişilere “zo­runlu askerlik” yükümlülüğünü dayata­maz.

Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaygınlaşan ve giderek insan hak­larının ayrılmaz bir parçası olan bu hakka “Vicdani red” hakkı diyoruz. Vicdani red hakkı doğal hukukun gereğidir ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti imzaladığı İnsan ‘ Hakları Bildirgesiyle ve 1982 Anayasası ile bu hakkı zımnen kabul etmiştir.

Bu kabulünde samimiyse yapması gereken zorunlu askerliği öngören yasa ve yönetmeliklerini değiştirmektir. Kişinin vicdani kanaati çok değişik et­kenlerle oluşabilir. Örneğin kimileri Hıristiyan, Budist, Taoist, Yehova Şahidi olduğu için dini inancı gereği eline silah almayı ve askeri bir örgütte yer almayı reddebilir.

Ya da din dışı bir nedenle, poli­tik olarak, şiddetin her türüne karşı bir pasifist, tahakkümün bütün biçimlerine ve kurumlaşmış şiddete karşı bir anarşist olabilir.

Kendini Allah’ın askeri sayan bir radikal Müslüman olabilir ve laik devlete “hizmet etmek istemevebilir. Veya burjuva ordusuna karşı çıkan bir devrimci sosyalist, egemen ulus ordusunu sömürgeci bir kuvvet olarak niteleyen bir başka ulusun bireyi olabilir.

Böylesi radikal politik ve dini inançları da olması gerek­mez. Ordunun varlığını gerekli ve yararlı gören, ancak kendi kişiliğinin askerlikle bağdaşmadığını ordunun pro­fesyonellerden oluşması gerektiğini düşünen bir liberal, bir sosyal demokrat hatta bir muhafazakâr olabilir.

Ayrıca, vicdani kanaat, tamamen pratik nedenlerden de kaynaklanabilir. Kişi belki sevgilisinden ayrılmak, ya da bilimsel kariyerine ara vermemek, kurduğu işi yarıda bırakmamak istiyordur.

Ve bütün bu insanlar, bu toplumda yaşamaktadır. Yok sayılamazlar. Türkiye Devleti şu anki uygulamasıyla bu insan­ları yok saymakta ve “zorunlu askerlik hizmetiyle” onları vicdani kanaatlerine aykırı davranmaya zorlamaktadır. Bu ağır bir insan haklan ihlalidir.

Benzer düşünenleri bu insan hakları ihlaline karşı di­renme hakkını kullanmaya çağırıyoruz. Kampanya­da bundan sonra bir yandan militarizmin teşhiriyle birlik­te askerlikle ilgili yasa ve yönetmelikleri değiştirmeye yö­nelirken diğer taraftan mağdurlar arasındaki somut daya­nışmayı yaratmaya ve geliştirmeye çalışacağız.