Etiket: mektup

Posta Pulu Eksik Mektup

Bak bu kapı sabaha açılıyor, gördün mü?
Kendi ışığımdan alıp sana aydınlık bir kapı bırakıyorum.
Zaten ölümlü değil mi insan, neyin temaşası bu hayat.
Sonsuz duvarları göğü delen koridorlardan gösterilen bir parça gök uğruna,
Dert haneni bir eksiltirsem sevebileceğim bir ben uğruna,
Parmaklıksız mahpusluğa sığmayan bedenimi sana katıyorum.
Bu bir kenarda dursun, nasıl olsa unutursun.
Sen bana sabahları anlat kâfi, kulağım sende, ışığım sana feda olsun.

.
.

Çözümlerden önce sebepleri bulduğumuz her soruda ben
Bir köprüde beni sevdiğini,
Bir merdivende beni öptüğünü,
Yokuş bir yolda bana dokunduğunu hatırlıyorum.
Güzelliğin hafızası sağ olsun!
Üzülme sevgilim ben Allah’la hesaplaşmaya gidiyorum.
Ölçülmez kudretiyle adaleti sağlayamadığı şu evrende
Mutsuz geçen her günüm için ateşine odun atmazsam
Adımı yeniden koysun annem.  

.
.

Çiçek bozuğu yüzümün aynada duruşundan kurtuluyorum.
Toprak sıvıyor tüm eksiklerimi .
Söyle onlara bundan böyle
Kuşlara patates desinler merdivenlerde gördüğümüz zengin piçinin hatırına
Merdivenin hatırına, mermerin hatırına, bağlamandaki üç telin hatırına
(Allah, Muhammed, Ya Ali!).
Yıldızlar parlamasa kimin umurunda gece, utanma söyle?
Yine evde yer kalmayan bir eşyaya dönüşüyorum,
İsmini vermek istemeyen seyircinin yüzündeki kese kağıdına,
Yine bir kamburun sırtındayım sanki.
Yine eksiğim, yine fazlayım.
Yine sessiz bir kabullenişle darmaduman bir aynanın kesiklerini
Bedenimde taşıyorum.
Şu dünyada en çok ben olduğum için kendime üzülüyordum.  

.
.

Bak bu kapı sabaha açılıyor, gördün mü?
Kendi ışığımdan alıp sana aydınlık bir kapı bırakıyorum.  

ece ayhan – hoşça kal

sana şunu da yazmadan edemeyeceğim; özel anlamda da genel anlamda da çok büyük bir yanlışlık işleniyor, benden söylemesidir. biliyorum istanbul’daki eski arkadaşlar “aman canım, herifin zaten inandırıcılığı kaldırılmış, ben dalgama bakarım, insan bir kez yeryüzüne gelir, onun söyledikleri yıllar sonra bile bir nebze anlaşılır” diye düşünmeleri ilkellik ve alabildiğine çirkinlik değil midir? o zaman nerde şiir, şiirsellik… ben şiir de geçişli bir şeydir olabildiğince sağlıkla düşünmeklerle… neyse.

bu odada yatak üzerinde oturmaklardan ayaklarım tutuluyor; çok canım sıkılıyor; sağlık da bozuldu galiba anladığımca Shunt mi tıkanmış nedir bilemiyorum ki (insanlar ölüme karşı da örgütlenmişlerdir ama, lokman hekim ancak masallarda yaşar).

hoşça kal ilhan.

çoğu zaman başarısız bulsam da bazen kitap arkası notu çok fazla bir şey eklemeye gerek kalmadan özetliyor kitabı. başarılı çalışmalar, başarılı eserler doğuruyor. ne demişler; “Hoşça Kal, şiirimizin ayrık sesi, modern ustası Ece Ayhan’ın İlhan Berk’e yazdığı mektuplar… Hayat karşısında çırılçıplak bir adamın yalnız, kurgulu, acılı iç dökmeleri, iç çekmeleri, yazılara tutunmakları… Örtülmeyen bir yalnızlıkla, baş eğmeyen bir dirençle atan yüreğini açışları dost konağında… Yort Savul’lar gibi, tersten okunan tarihler gibi, hayatı kendine az görmeler, çok görmeler, hiçliği bilmeler, bölmeler gibi. Yine aykırı, yine yalınayak, çakırpençe, bıçkın, bitirim…”

ece ayhan’ı çok okuduk, çok okutmaya çalıştık. doğru-yanlış-haklı-haksız alanlarına girmeden kendisini daha iyi anlamak için gerekli bir kılavuz. bizce kendisini anlamak da gerekiyor. kendisini hatırlatarak korkmayın özgürlük incinmiyor…

hoşça kal (ilhan berk’e mektuplar)
ece ayhan
yapı kredi yayınları
2019, 192 sayfa

albert einstein’dan kızına mektup

1980’lerin sonunda Einstein’ın kızı Lieserl Hebrew Universitesi’ne Einstein’ın yazdığı 1400 mektubu bağışladı, Einstein’ın tek koşulu mektupların ölümünden 20 yıl sonra yayınlanmasıyla, bu mektupta onlardan biri. Sevmeyi ihmal etmeyiniz.

İzafiyet kuramını açıkladığım zaman çok az kişi beni anladı, şimdi insanlığa ulaşması için yazacaklarım da bu dünyada yanlış anlaşılma ve önyargıyla çarpışmaya mahkum.

Mektupları gerektiği sürece korumanı istiyorum, ta ki toplum şimdi açıklayacaklarımı kabul edecek düzeye gelene kadar.

Bilimin açıklayamadığı son derece kuvvetli bir güç var. Bu güç herkesi kapsıyor ve yönetiyor, evrenin çalışmasını sağlayan her olgunun arkasında bile o var ve henüz bizim tarafımızdan tanımlanamadı.

Bu evrensel güç SEVGİDİR.
Bilim insanları, evren için birleşik bir kuram ararken, görülemeyen en kuvvetli evrensel gücü unuttular.

Sevgi Işıktır, onu alıp verenleri aydınlatan.
Sevgi yer çekimidir, çünkü insanların birbirine çekim hissettmelerini sağlar.

Sevgi kuvvettir, çünkü bizdeki en iyiyi çoğaltır, ve insanlığın kör bencilliklerinde tükenmemesine izin verir.

Sevgi için yaşarız ve ölürüz.
Sevgi Tanrıdır ve Tanrı sevgidir.

Bu güç herşeyi açıklar ve yaşama anlam katar. Bu bizim çok uzun süredir göz ardı ettiğimiz bir çelişkidir, çünkü belki insanın evrende kendi özgür iradesiyle kullanamayacağı tek enerji olduğu için sevgiden korkuyoruz.

Sevgiye görünürlük verebilmek için, en ünlü denklemimde basit bir yer değiştirme yaptım.

Eğer E=mc2 yerine, dünyayı iyileştirecek olan enerjinin ışık hızının karesiyle çarpılacak sevgiyle sağlanabileceğini kabul edersek, şu sonuca varıyoruz: sevgi en kuvvetli güçtür, çünkü sınırı yoktur.
İnsanlığın evrendeki bizim düşmanımız haline gelen diğer güçleri kullanmakta ve kontrol etmekte ki başarısızlığından sonra kendimizi başka çeşit bir enerjiyle beslememiz zorunludur.

Eğer türümüzün hayatta kalmasını istiyorsak, eğer hayatta bir anlam bulmamız gerekiyorsa, eğer dünyayı ve içinde yaşayan her duyarlı varlığı kurtarmak istiyorsak, sevgi tek ve biricik cevaptır.

Belki bir sevgi bombası, gezegenimizi harap eden açgözlülük, nefret ve bencilliği tamamen yok edebilecek kadar güçlü bir cihaz, yapmaya hazır değiliz.

Buna rağmen her bireyin enerjisini açığa çıkartmayı bekleyen küçük ama kuvvetli bir jenaratör var.

Bu evrensel enerjiyi almayı ve vermeyi öğrendiğimiz zaman sevgili Lieserl, sevginin hepsini yendiğini, herşeyin ötesine geçtiğini doğrulayabileceğiz, çünkü sevgi hayatın en özlü kısmıdır.

Bütün hayatım boyunca kalbimin içinde sana dair sessizce atanları ifade edemediğim için çok derin bir pişmanlık duyuyorum. Belki artık özür dilemek için çok geç, ama zaman göreceli olduğu için sana söylemem gerekiyor: seni seviyorum ve nihai cevabı bulduğum için sana teşekkür ederim.

Baban Albert Einstein

Mektubun var!

Mektubun tam metni için buyrun.

İstediğiniz posta kutusunu işgal etmekte özgürsünüz.
Anonimliğinize zeval gelmesin.
Dayanışmayla.

pazar ayinleri – 11. mektup

Zarafeti Pastel Renklerle Tasvir Etmeyenler Üzerine

Monet! Hı? Empresyonist hani. Fransız. Ellerinizi göbeğinizin üzerinde bağlamış mini mini minicik adımlarla dolanıyorsunuz. Tual üzerine yağlıboya. İki yüz on dokuz çarpı altı yüz iki. Santimetre. Hapsedilmiş gerçeklik. Her baktığınızda aynı noktada aynı şekilde süzülmeye devam eden nilüferler. Gün doğumları. Sandallar. Mide bulandırıcı! Parlak dişleriniz, ütülü gömleklerinizle izlediğiniz tabloların arasında geviş getirirken ortaya serdiğiniz tablo yani. Görüyorum. İsimlendiriyorum. Pantolonumun içinden tenime temas eden buz gibi metalin şiiri sinir uçlarımı titreştirirken. Yırtık postallarım ve sakallarımın arasına yuvalanmış cinlerimle. Suratımda ekşi bir gülümseme. Avlanıyorum. Hayatta kalabilmek için karanlık inlerinden dışarıya yalnızca Pazar günleri çıkabilen kokarcaları yemek zorunda kalan bir kaplan düşleyin. Becerebilirseniz. Kaplanın suratındaki ekşi gülümsemeyi. Sinir uçlarındaki titreşimi. Deliliğini.

Her şey bittikten sonra ziyaretimize gelen terk edilmiş peygamberlere anlatacağım öykümü. Diyeceği ki, G yumurtaları bulduğunda günlerden pazardı. Gülümseyin. Alelade bir Pazar. Yeterince güneşli, yeterince kalabalık, yeterince delirtici. Pazarlardan bir Pazar. Bir gece önce mideye indirdiği tüm o kahkahaların, sönük bakışların, yapışkan kelimelerin, sigara dumanına bulanmış zayıf hikayelerin, kötü müziklerin, yanmış yağın, ucuz parfümün, çaresizliğin, can sıkıntısının ve kimsesizliğin kokusuyla büzüşmüş ciğerleriyle. Öyle mi? G evinin salonundaki sehpanın üzerinde üç tane yumurta buldu. Bum! Bok, barut, kusmuk tadıyla kutsanmış rüyaların arasından süzülüp nilüferlerin ortasına çakıldığı bir sabah. Hiç tanımadığı insanların başına gelecek türlü musibeti öyküleyen rüyalardı bunlar. Sarhoş, hasta, yorgun olmasına aldırmayan rüyalar. Uykuya dalar dalmaz zihnindeki sahneyi ışıl ışıl aydınlatan rüyalar. Ve pastel değil. Kesinlikle!

Siz rüya görebiliyor musunuz peki sayın hocam? Ruhunuzu besleyecek cinnet tohumlarını beyin kıvrımlarınızın arasına serpmekle yazgılanmış ilahi kanalı canlı tutmayı başarabildiniz mi? Değişebiliyor, dönüşebiliyor, yükselebiliyor musunuz? Horoz gibi kabarıp kuduz köpekler gibi aydınlanabiliyor musunuz? Çekebiliyor musunuz, kozmik boşlukta öylesine süzülen serseri mayınları kendinize? Sanmıyorum. Sanmıyorum zira o ilahi kanalı canlı tutmayı başarmış olsaydınız omuzlarınızda taşıdığınız rütbelere ihtiyaç duymazdınız. Resim sergilerine. Güzel sanatlar fakültelerinin havasız sınıflarına. G’nin reçeteleri ne alemde acaba diye homurdanmazdınız ya da. Alıyor mu ilaçlarını? Dağlıyor mu zihnini? Tık tık tık. Gidi karpuz götlü pezevenkler sizi! Artık rüya göremiyorsunuz öyle değil mi? Yosun tutmuş duvarların arasında nefes nefese koşamıyorsunuz artık. Çıplak ayaklarınızın altında çam iğnelerini hissedemiyor, kemik baltanızla avladığınız düşsel canavarların oluk oluk akan kanından yükselen buharla parmaklarınızı ısıtamıyorsunuz.

Rüyalarınızla beraber şehvetinizi de yitirdiniz, biliyorum! Şiirinizi. Euro dolar paritelerinin arasında geziniyorsunuz kadınlarınızın gergin sırtlarını düşlemek yerine. Kasıklarınızdaki yangını kanun hükmünde kararnamelerle söndürüyor, öfkenizi final ödevlerinin şekil şartlarını belirleyerek kurutuyorsunuz. Böyle olur muydu rüya görebilseniz? Akıl hastaneleri inşa edip dikkat testleri kurgulayabilir miydiniz? Sentetik uyuşturucularınızla kurutmaya çalıştınız bizdeki o kanalı. Tuzağa düşürdünüz. Sömürdünüz. Yasalarınızla. Adab ı muhaşeret kurallarınızla. Disiplin talimatnamelerinizle. Tedavi ettiniz sonra. Gombrich için, hı? İyi okuyun, sanatın öyküsünü. İyi okuyun emi? Sonra anlatın birbirinize. Koca memeli rehberlerinizden arakladığınız cümleleri yıkık dökük Fransızcanızla dışarı kusun. Bunları çizdiği sırada katarakt hastasıymış biliyor muydunuz? Les Nympheas! Aşağı yukarı iki yüz elli tane. Giverny mahallesindeki göletler!

Tepeden tırnağa balçığa bulanmış vaziyette çıkıyorum o göletlerin içinden. Bataklık çamuru.  Ve sakallarıma yapışan nilüferleri yiyor cinlerim. Zarafetten bahsediyorsunuz. Ölü gibi kokuyorsunuz. Pıtır pıtır damlıyor üzerimden bin sekiz yüz doksan beş senesinden bu yana tek bir dalgalanma bile yaşamamış o göletlerin çürük suları. Yayılıyor, sivri topuklarınızın altında çınlayan zeminlere. Karoları karartıyor. Yakıyor halılarınızı. Parmak uçlarıyla üzerimdeki balçığı şekillendiriyor kadınım. İnce boyunlu kırılgan çiçeklerle yumuşak, yumuşacık bir dokunuşun uyandırdığı yoğunluğu pastel renklerle tasvir etmek kafirliktir diye mırıldanıyor üzerime volkanlar resmederken. Tılsımlar. Kum fırtınaları. Çöl canavarları. Boşluğu yara yara ilerleyen mermiler ve keskin gülümsemeler. Katlanamıyor. Katlanamıyorum. Sikik çarşafların üzerine bırakılmış suratsız kemanları çizmekle ödevlendirdiğiniz öğrencilerinizin zihnine çaktığınız biçimsiz yansımanıza!

Buradayım.

Rüyalarım ve kıyamet yumurtalarımla beraber. Çıplak parmaklarıyla yerleştirdi üzerimdeki balçığa koruyucu büyülerini. Anlıyor musunuz? Avlanıyorum. Pantolonumun içinden tenime temas eden buz gibi metalin şiiri sinir uçlarımı titreştirirken. Zarafeti pastel renklerle tasvir etmeye çalışmayacak kadar deli kalabilmiş olanın hatırına! Karanlık inlerinizden dışarıya yalnızca Pazar günleri çıkabilen siz kokarcaları takip ediyorum. First evet flower grown in space makes its debut! Puf! Sizi ışıl ışıl rüyalara boğacağız. Keskin. Göz bebeklerinize saplanacak. Milyonlarca iğne ve rengarenk olacaklar. Ceplerimize doldurduğunuz sakinleştiricileri tezek duvarlı izbelerde yaşamış atalarınızın mezarlarından çaldığımız kafataslarının içinde ezip üzerine işeyecek sonra da tüm vücudunuzu bu güzelim karşımla kaplayacağız. Kaba olduğumuzu söylüyorsunuz ya. Söz, daha da kabalaşacağız.

Çünkü, buradayız. Halen. Temizlenmiş ve delirmiş halde. Terk edilmiş peygamberlerle karşı karşıya oturup sigara saracağımız gün için hikayeler biriktiriyoruz. Rüya görebiliyoruz. Şehvet duyabiliyoruz. Öfkelenebiliyoruz. Kurumadık yani. Canlıyız ve öyle kalacağız. Sahte deriden dikilmiş evrak çantalarınızı sallaya sallaya var oluşunuzun sağlamasını yeniden ve yeniden ve yeniden yapabilmek için korunaklı odalarınıza koştururken biz akşamdan yağan yağmurun hatırasıyla nemlenmiş banklarda oturup peşinizden gelen sinek sürülerini izleyeceğiz. Gerçekliğiniz dağılacak ama yine de çıkamayacaksınız yoldan. Maalesef.

Gülümseyecek. Hafifleyecek. Kıkırdayacağız. Bizden kurtulamayacaksınız.


pazar ayinleri – diğermektuplar

pazar ayinleri – 10. mektup

GÖÇ DÜŞLERİ ÜZERİNE

Etrafımı saran gerçekliğin sahiden ne kadar gerçek olduğunu anlamamı sağlayacak o zihinsel motorum çalışmaya başlamadan evvel eşyanın sınırlarının esnekliğini test etmemeliyim. Buruş kırış olmuş emekli (öğretmen – emekli öğretmen) teyzelerin tın tın gezdirdiği köpekleri ısırmaya çalışmamalıyım mesela. Bu iyi bir fikir değil. Sahiden. Değil. O an ne kadar parlak görünürse görünsün. Değil. O an ne kadar eğlenceli görünürse görünsün. Değil. O an ne kadar uhrevi görünürse görünsün. Değil. Ama yine de? Buradayken yani? Mithatpaşa caddesinden aşağıya doğru inerken. Kafam anaforken. Dinlerken kozmik boşlukta bağıra çağıra çiftleşen kertenkelelerin müstehcen öykülerini. Kıkırdarken kendi kendime ve sakallarımın arasında gezdirdiğim tüm diğer benlere. Kafamın arkasındaki delikten dışarıya dökülüyor kelimeler. Beyin kıvrımlarımın üzerine bağdaş kurmuş oturan bok suratlı ruh doktorunun kelimeleri bunlar. Biliyorum. Biliyorsun. Mithatpaşa caddesinden aşağıya iniyorsun. Aynı yoldan yıllar içinde hem de mümkün olan tüm ruh hallerinde geçince, yolla aranda tuhaf bir bağ oluşuyor, öyle değil mi? Biraz vıcık vıcık bir his. Sen halen burada mısın diye fısıldadığını duyuyorsun sokak lambalarının. Siktirin lan diye çiğniyorsun öfkeni dişlerinin arasında. Olmuyor ama. Horoz gibi kabarıyorsun binaların arasında, olmuyor. Olmadı. Olmayacak. Asla olmaz zaten, anlıyor musun? O yüzden saldırmıyor musun emekli (öğretmen – emekli öğretmen) teyzelerin tın tın gezdirdiği çirkin köpeklerine.

Döndüğünüzde anlatacak bir hikayeniz yoksa eğer ve huzur içinde uzun uzun yaşanacak kafalara uygun sahneler biriktirmemişseniz parmak uçlarınızda, yola çıkmanın manası yoktur. Kimseyi baştan çıkaramayacaksanız vizyonlarınızla. Korkutamayacak, kızdıramayacak, büyüleyemeyecekseniz. Sarhoş edemeyecekseniz. Halinize bakar mısınız? Kavramlar tarafından zehirleniyorsunuz. Bana inanın. Uzun, çok uzun zamandır zehirleniyorsunuz hem de. Kel kafalı iktidarsız profesörlerle fil işkembeli tüccarların havasız odalarından dışarıya taşan kavramlar. Güzelce ambalajlanmış, ışıltılı, ölümcül kavramlar. Eski hikayeleri unutturan, devasa kurutma kağıtları gibi ruhumuzun üzerine yapışıp tüm deliliğimizi emen kavramlar bunlar. Uzmanlaşma mesela. Uzmanlaşma nedir abiler? Biriniz izah etsin bana. Koca koca sertifikalarıyla silahlanmış bir yatırım danışmanının (yatırım danışmanı, hı?) bir avuç çiviyle bir neşeli çekici kandıramaması hep ürkütücü gelmiştir bana. Elleriyle çalışmayı unutmuş insanların kurguladığı bu gerçekliğin içinde dengeli hayatlar yaşamamıza imkan var mı sahiden? Bütün, ışıltılı, keyifli.

(daha&helliip;)