Etiket: medya

teyit.org

teyit.org yaygın bilinen yanlışlardan, sosyal medyanın gündemine oturan şüpheli bilgilere, medyanın gündeme getirdiği iddialardan, şehir efsanelerine birçok alanda doğrulama yaparak internet kullanıcılarının doğru bilgiye ulaşmasını sağlamak için çalışıyor.

teyit.org böylece birincil haber kaynağı olarak interneti kullanan yurttaşların ve sivil toplum örgütlerinin çevrimiçi platformlarda hangi bilginin doğru, hangisinin yanlış olduğunu öğrenmesini sağlıyor. teyit.org eleştirel düşünme alışkanlığını kazandırmayı ve yeni medya okuryazarlığını artırmayı amaçlıyor.

bildiğiniz ve yaşadığınız gibi “post-truth” diye adlandırılan bir yalanlar çağında yaşıyoruz. başta siyasiler olmak üzere, medya denilen kurumların ülkede herhangi bir güvenilirliği kalmadığı ortada. bunun yanında manipülasyona oldukça açık sosyal medya kanallarında çok fazla “şakacı” ve “troll” bulunması sebebiyle gerçek ve doğru bilgiye ulaşma konusunda ülkenin ciddi derecede bir problemi var.

bu probleme çözüm amaçlı hareket eden kaynaklardan biri ise “teyit.org”. üstte kendi yazdıklarından kendilerini nasıl sınıflandırdıklarını görebilirsiniz. özellikle popüler olan konularda bizce oldukça faydalı. yalanlara cevap verirken kullanmanız ve paylaşmanız dileğiyle.

teyit.org

medya, kitle ve iktidar

Medyanın özellikle günümüz iktidarının tekelinde olduğu düşünülürse, medya çalışmalarını iktidar olgusunu ele almadan değerlendirmek yanlış olur. Medyanın iktidarın en güçlü ideolojik aygıtlarından biri olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Bu durumda akla Foucault’un biyoiktidar kavramı gelir. Bilindiği üzre 18.yüzyıldan itibaren cezalandırma sistemleri değişmiş, bireylerin davranışlarının kökenini değiştirecek şekilde yeni sistemler getirilmiştir. Bu sistemdeki cezalandırıcılar, yani aslında bireyin davranışlarını iktidarın istediği biçimde şekillendirecek kurum ve kişiler hapishaneler, okullar, akademisyenler, psikologlar olmuştur. Bu gerçeği 20. ve 21. yüzyıla uyarlayacak olursak yeni değiştirme-dönüştürme kurumu medya olmuştur. Bunu yaparken iktidar, kendi ideolojisinin medya kanalıyla toplumsal pratiğe sızmasını sağlar. Marx’ın yanlış bilinç dediği şey medya üzerinden bireylere aktarılarak toplum arasında ayrılıklara neden olur. Aslında bu durumu ayrılarak bütünleşme olarak da adlandırabiliriz. Toplumu ayrıştırarak iktidarın dilediği şekilde bir bütün yaratma durumu söz konusudur. Buradaki sorunsal, medya ve iletişim teknolojilerinin nasıl işlediğidir.

19. yüzyılın başlarında sanayileşen toplumlarda bireyin yalnızlaşması, kentte güçsüzleşip manipülasyona açık hale gelmesi kitle iletişim araçlarının etkisini arttırmıştır. Fabrikalarda üretim artınca tüketimi de arttırmak için reklam ve ilanlar çıktı. Bu nedenle medyanın temeli propaganda ve ikna üzerine kuruludur. Medya işleyişindeki en önemli kavram Gramsci’nin hegemonya kavramıdır. En basit şekliyle rızanın örgütlenmesi olarak tanımlayabileceğimiz hegemonya kavramı, egemen ideolojiyi empoze ederken kişileri zorlamaz, aksine onları ikna ederek bu eylemi gerçekleştirir. Kaldı ki var olan durumun toplum tarafından çokça sorgulanmamasının temelinde de hegemonya yatar. Sorgulanmayacak şekilde, rıza alınarak ideolojiler kabul ettirilir. Buna ideolojinin doğallaştırma mekanizması denebilir. Şimdi başka bir sorunsalla, toplum içinde hegemonyanın işleyişi sorunsalıyla karşı karşıyayız.

Kitle ve iktidar olgularının epistemolojik anlamda birbirleriyle nasıl bağlar kurduğunu ve aralarındaki tahakküm ilişkilerini anlamlandırmak için incelenmesi gereken en önemli paradigma kuşkusuz dindir. Din kavramı, Aydınlanmacılara göre siyasal ve toplumsal alandan uzaklaştırılması gereken bir kavramdır. Nedeni, dini ideolojinin rahipler tarafından halka bir komplo olarak ortaya atılmış olabileceği gerçeğidir. O günden bugüne çok fazla değişmemekle beraber, din hala “halkın afyonu” olarak kullanılmaktadır. Hegemonya sağlanmak istenen kişi sayısı az olduğunda parametreler değişkenlik gösterebilir, ancak söz konusu olan kitleyse, kitleleri iktidara itaate ikna etmenin en etkili yolu dindir. İktidar, dinsel yasaların Tanrısal kaynağı olduğunu öne sürerek insanları egemenliği altına alır. Burada gerçekleşen ilk etki, insanları öldükten sonra sınırsız nimet ve güzelliğin bulunduğu yaşamın varlığına ve sonrasında ise düşünmek başta olmak üzere bir çok eylemin yasak yani günah olduğuna inandırmaktır. Nitekim günah kavramının özünde de ölüm sonrası yaşamda çekilecek acılar yatar. Aslında burada dinin bilimsel bilginin karşısında durduğunu belirten Aydınlanmacı düşünce doğrulanır. Örnek vermek gerekirse, kurban bayramında yağan yağmurların bilimsel nedenini düşünmek yerine o yağmurların sokaktaki kanı temizlemek için yağdığını düşünmek daha kolaydır. Kestirme yoldan bir sonuca varma, yanlış bilince yaslanmaktır. Ayrıca bunun Tanrısal güçler tarafından kaynaklanmadığını kimse bilmese bile akla getirmek dahi günah sayılır. Kişi, düşünmemeye Tanrısal kaynaklar aracılığıyla ikna edilir. En sonunda bu durum bizi çileciliğe götürür. Yaşadığı dünyada acı çeken insan, ölüm sonrası yaşamda bunun ödülünü alıp daha mutlu olacağına inandığı için acıyı rızayla kabullenir. Burada ise Marx’ın cümlesi doğrulanır. “Din, kendini yitirmiş ya da hiç bulamamış insanın öz bilincidir.”

Medya işleyişi ve hegemonya, toplumsal sınıflara göre değişkenlik gösterir. Altyapının medya manipülasyonundan etkilenme oranı ile üstyapının etkilenme oranı bir değildir. Altyapıda başta din kavramı olmak üzere toplumsal değerler üzerinden hegemonya sağlanırken, üstyapıda ekonomik tahakküm ve çıkar ilişkileri söz konusudur. Her iki durumda da medya, üretim ve dolayısıyla tüketim faaliyetlerini etkiler.

Medya işleyişinde diğer bir etki ise göz boyamacılıktır. Kitle iletişim araçları içerisinde göz boyamacılıkta en büyük paya sahip olan reklamlarla birlikte sahte doyum dünyası yaratılır. Bunu yaparken prodüksiyon araçları hiçbir zaman gösterilmez. Yani yaratılmış olan yapay medya ürünleri, doğalmış gibi sunularak alıcılarda yanılsama yaratır. Kitle iletişim araçlarının teknik olanakları ilerledikçe, kitle içinde bulunduğu gerçeklikten o derecede koparılır. Tüm bu yanılsamalar, yapay hayatlar üreterek insanları düşünmemeye bir kez daha sevkeder.

Sonuç olarak medya, tüm bu saydıklarımı yaparken amacı, iktidarın ideolojisini yani egemen ideolojiyi meşrulaştırmaktır. Egemen ideolojinin yeniden ve yeniden üretimi, dış dünyayla birey arasında duvar örülmesine neden olurken, bunu da o duvarların hergün biraz daha fazla yıkıldığına, kişilerin giderek özgürleştiklerine inanmalarını sağlayarak yapar.

uçurtmam tellere takıldı

ahmet kaya’nın ölümünün 10. yılında gösterilen ümit kıvanç tarafından hazırlanmış belgeseldir. diğer bir deyiş ile – biz bu adama ne yaptık? – hikayesi. ya da bu adamı nasıl öldürdüklerinin.

biz ülke olarak bu güzel adama insanlık dışı şeyler yaptık. o “ben klasik bir hikaye olmak istemiyorum.öldükten sonra anlaşılmak istemiyorum, şimdi anlaşılmak istiyorum” demişti. öldükten sonra bile hala anlayamadık. belgesel biraz olsun anlayabilmeniz için harika bir yapım. bir çok şeye ışık tutuyor yorumsuz bir biçimde. kendisinin aşağıda söyledikleri de her şeyin özeti.

kan ve kin bir kenarda dursun. barış olsun, kardeşlik olsun, dostluk olsun,yoldaşlık olsun. istediğimiz küçücük bir şeydi. deryada bir damlaydı. ulusal kültürden bahsettik.kültürel kimlikten bahsettik. onlar bunu nufus cüzdanı anladılar.

ayrıca belgesele anlamsız tepki yorumları da görüyorum dönem dönem. bu yorumlara da en güzel cevabı ümt kıvanç kendisi vermiş;

– belgeselde, ahmet kaya’nın konserlerde yaptığı “bu ülkeyi böldürtmeyeceğiz” vurgusunun altını özellikle çiziyorsunuz. bunun nedeni ne?

– bunu mahsus yaptım tabii ki. adam her dakika bunu söylüyor, bizi sıkacak kadar aynı laflarla söylüyor üstelik. sonra birdenbire bölücü ilan ediliyor; ama “o, türkiye’de de yurtdışında da verdiği konserlerde her fırsatta ‘bu ülkeyi böldürtmeyeceğiz’ diyen, barışa ve kardeşliğe vurgu yapan biriydi” diyen tek kişi çıkmıyor. bana bazı çevreler kızıyor şimdi, “ahmet kaya’yı ehlileştirmeye çalışan bir film yaptı” filan diyorlar. “apo’yu özledim” diye şarkı söyledi, onu niye koymadın diyorlar. birincisi koyamam, koyduğum zaman film yasaklanır, kimse seyredemez. ayrıca, bunları herkes biliyor, siz bunları yüz bin kere milletin kafasına kaktınız; ama adamın bu dediklerini hiçbir şekilde aktarmadınız. bu ehlileştirme suçlamalarının -bu bir eleştiri değil çünkü, suçlama benim için- bir temeli yok bence. bana hiç ehli gelmiyor çizdiğim ahmet kaya portresi.

şimdi oturun bir saatinizi bu güzel belgesele ayırın. emin olun pişman olmayacaksınız. başta serdar ortaç alçağı olmak üzere, çok övdükleri askerlikten kaçıp 10. yıl marşı ile vatan kurtaran medya maymunlarına hala zerre saygınız var ise en az onlar kadar suçlusunuz. çünkü bu ülkede sanatçı diye adlandırılanlar “kürt diye bir şey yok” diye bağırabildi. basın mensubu diye adlandırılanlar “vay şerefsiz” diye manşet atabildi. pişmanlığınızı ve özrünüzü kabul etmiyoruz.

 

ama üzülerek bitirmeyin belgeseli, kendisi gibi gülümseyi bilin. daha içilecek rakılar var.

bu adamlar zaten devrimi yapmışlar bu adamlar rakı içse ne olur ki yani.

 

türkiye’den şiddet hikayeleri

türkiyeden şiddet hikayeleri

Türkiye’den Şiddet Hikayeleri çalışmasının amaçları aşağıdaki gibi özetlenebilir:

  • Türkiye’deki “şiddet fenomenini” medya kanalları vasıtasıyla afişe etmek ve kayıt altına almak, arşivlemek. Yazılı, görsel ve elektronik haber alma kanallarına kaynak teşkil etmek.
  • Kamuoyunca kanıksanan şiddet eylemlerinin, mağdurların hikayelerinin anlatılması vasıtasıyla “sıradanlaşmasına” veya “istatistik haline dönüşmesine” engel olmak.
  • Şiddet eylemlerinin oluşmasına sebep olan süreçleri inceleyerek geleceğe ilişkin projeksiyonlar oluşturmak.
  • Şiddet tanımının muğlaklığı hasebiyle, çalışma kapsamında bir araya gelecek farklı alanlarda çalışan pek çok toplumsal grup, sivil inisiyatif ve sivil toplum kuruluşunun işbirliğine önayak olmak.
  • Şiddet mağdurlarının veya tanıkların, ilgili alanlarda hak savunuculuğu yapan kurumlarla ilişkilerini sağlamak.

şiddet hikayeleri

 

 

medyaya nasıl direnilir?

Enformasyon, pazarlama, haber, reklamcılık, iletişim, kampanya, kamuoyu… Her şeyden önce bu sözcükleri bizzat medyanın günlük hayatımıza, ekonomik-siyasî ve toplumsal retoriğimize dahil etmiş olduğunu hatırlatmakta yarar var. Genel yönelim, bu sözcüklerin herbirine yüklenen “olumlu” anlamın mutlaklığına duyulan hayranlıktır. Etik ve düşünce açısından son derece yoksul olan medyamızın kendi gücüne duyduğu bu hayranlığın, “iletişim sarhoşluğu” adını verebileceğimiz neredeyse evrenselleşmiş bir ideolojinin özelliklerinden biri olduğunu kaydetmek durumundayız. Bu kavramlar o kadar sorgulanamaz olumlu içeriklere sahipler ki üzerinde düşünmeye başlamak bile bazı tehlikeleri göze almayı gerekli kılıyor. Sözgelimi günümüz dünyasında “düşünce”nin yapımı ve iletimi “pazarlamacı” ve “işletmeci” adını verdiğimiz yeni bir toplumsal tipin tekelindeymiş gibi görünüyor. Özellikle son on yıl içinde Türkiye’nin de bu havaya girmeye başladığı gözleminde bulunulabilir. Bu durumu “iletişim çağı”, “enformasyon toplumu” türünden genelleştirmelerle ele almaya çalışmak iletişim sarhoşluğunun tuzağına düşmek olurdu: Alman düşünürü Walter Benjamin’in onyıllarca önce düşünebildiği şeyleri, iletişim teknolojileriyle iletişim kavramı, felsefesi ve ahlâkı arasındaki uçurumun son derece derinleştiği ve genişlediği günümüzde düşünemez hale geldiysek bu sarhoşluğun etkisini rahatlıkla farketmeye başlayabiliriz.

Şimdi bu sarhoşluğun benim en önemli gördüğüm bir etkisine, sonucuna dikkat çekmek istiyorum: Medya “olaylar”ımızı kaybettiriyor bize. Dolayısıyla düşünce yeteneğimizi de… Çünkü her düşünce, kendisi de bir “olay” olmakla birlikte, olaylar üzerine olmak zorundadır. Medya ise bize “bireyleşmiş”, birbirinden kopmuş, yani üzerinde düşünemeyeceğimiz olaylar veriyor: Skandalların birbiri ardına sıralanışı, medyanın en esaslı iki tekniğiyle soyut, hayali ve düşüncesiz bir dünya anlayışını dayatmaktadır – yani tekrar ve ısrar teknikleri: birincisi gündeme getirilmiş bir olayı bıktırıcı bir tekrarla üsteleyerek kafalara işleme yoluyken ikincisi, kitle iletişiminin bütün kanallarını mobilize ederek, aynı olayı şurada duygusal, burada politik, bir yerde biçimsel, başka bir yerde enformatif biçimlerde, farklı mesaj türleriyle verip duruyor. Bu durumun en önemli sonucunun dezenformasyon yoluyla zihinleri etkileme değil, “olayları düşünülebilir olmaktan çıkarmak” ve tekdüzeleştirmek diyebileceğim bir durum olduğunu düşünüyorum. Artık medyatik olmayan, yani medyanın karşıtı olması gereken somut insan düşüncesi tarafından oluşturulmuş yeni bir “olay” kavramına ihtiyaç duyuyoruz. Medyatik olay parlar-söner, saman alevi gibidir. Ama asıl önemlisi olaylar birbirlerine “tekrar” ve “ısrar” adını verdiğim mekanizmalar dışında bağlanamazlar: sonucu, psikolojik etkilerini her an hissedebileceğimiz yoğun bir “dumur” duygusu, bir felç ve bıkkınlık halidir. Anti-medyatik düşünce “olay”ın ne olduğunu yeniden düşünmeli, olayı olay olarak yeniden kurgulayabilmelidir. Enformasyon ve iletişim toplumunda aydının aslî görevinin bundan ibaret olduğunu düşünüyorum.

Peki medyatik “olay”ı yeniden kurgulamaktaki zorluklar nasıl aşılabilir? Sözgelimi anti-medyatik çabalar çoğu yerde bir bakıma bugünlerde sesini pek duyuramayan “karşı-medya” oluşturma çabalarına tekabül ediyor. Medyanın enformasyonu kontrol edişine karşı yükseltilen bu protesto çoğunlukla, baskın medyanın gündeme getirmediği “olay” ve “gerçek”leri dillendirmeye dayanmaktadır. Böylece seslerini kaybetmiş, bir anlamda aforoz edilmiş olanlar kendilerini ifade etme şansını bulabiliyorlar. Ama onların “olay” kavrayışı farklı olmalıdır; isterseniz somut bir örnek vermeye çalışabilirim: Bir ülkede baskın olan medyanın ve yetkililerin iddia ettiklerinin aksine, sistematik, kurumlaşmış işkence yer etmiş olabilir. Bu dezenformasyonun oyununu bozacak pek çok şey anti-medya, alternatif medyalar vs. tarafından, hukuksal baskıların ve tehditlerin izin verdiği oranda kamuoyuna getirilebilir. Uluslararası Af Örgütü’nün raporlarından tutun, boyalı basına varıncaya kadar günlük gazetelerin kenarında köşesinde “işkence olayları” vakalar olarak dile getirilebilirler. Ama ne yaparsanız yapın, bunlarla “işkence olayı”nın varolduğunu, hele hele sistemli ve kurumsal olduğunu anlatamazsınız. Herhangi bir emniyet ya da İçişleri Bakanlığı yetkilisi çıkıp büyük bir rahatlıkla sistematik bir işkencenin olmadığını, olsa olsa “münferit olaylar”ın vuku bulduğunu, buna karşın “sorumluların hemen kovuşturmaya tâbi tutulacaklarını” söyleyiverecektir. İşte medya modeli olayın sorunlu yanı burada ortaya çıkıyor: İstediğiniz sayıda işkence vakaları toplayabilirsiniz. Ama işkencenin sistemli olduğunu bu yoldan gösteremezsiniz. “Olay”ı anlamak ve anlatmak zordur:

Sorunun şöyle konulması gerekir: Ne zaman polis tarafından alınsan, sorguya çekilsen başına işkence gelecektir, gelmiştir ve geliyor… İşte “olay”ın gerçek formülü budur. Şöyle de diyebilirsiniz: tek bir kişi bile işkenceye uğramış olsa, orada işkence vardır: bir “olay” olarak. Ya da yine: biri işkenceden geçmemiş olsa bile işkence –bir olay olarak– yine de vardır, yanıbaşımızda, yakınımızdadır… Bu asla “böyle gelmiş, böyle gider”in meşrulaştırılması değildir – bu cümle daha çok medya modeli “olay”ın ısrarının dolaysız sonucu olan bir bıkkınlığın ifadesidir. Olay aracılığıyla “tek bir anı”, evrenselliği, ezeli ve ebedi önemi açısından kavrayabilirsiniz.

Peki medyanın hakimiyeti altındaki modern dünyada düşünme alanlarını yeniden açacak bu “olaylaştırma” yöntemi nasıl uygulanabilir? Medyayı kullanmamak bana göre asla bir çözüm değil. Kitle iletişim araçları karşı durulmaz güçleri harekete geçiriyor olmaları bir yana, asla kendilerinden kaçabileceğimiz şeyler değil. Bu araçların eğitsel, enformatif, eğlenceye dayalı, hattâ pornografik kullanımlarına bile karşı değilim. Zaten dünyaya o kadar tepeden bakacak bir halim de yok. Söyleyebileceğim tek şey, medyatik “olay”ın yanında “düşünsel olay”ın değerinin teslim edilmesinin gerekli olduğu.

Birilerinin çıkıp sözettiğim “düşünselliğin” medya karşısındaki gücünün artık çok sınırlı olduğunu, ya da benim “olaylarla düşünme” kavrayışımın oldukça havada kaldığını söyleyebileceğini tahmin ediyorum. Ancak benim anladığım anlamda “düşünce” herbirimizin, birey ya da topluluk olarak, dünyaya açılma perspektifimizdir. Düşünce her zaman bir optik, bir perspektiftir. Medyanın bir ideoloji alanı olarak işlev gördüğünü biliyoruz. Öte yandan Marx, “bir köylü kulübesinde bir saraydakinden farklı düşünülür” demişti. Basit bir olguyu anlatan bu cümleciğin neresinde ideoloji kuramının temellerini bulabiliriz? Bir köylü bir saraylı gibi düşünürse, yani “saraylı gibi düşünme” tüm topluma yaygınlaşırsa işte ideolojiyle karşı karşıyayız demektir. Köylü gibi düşünme, köylünün yaşam perspektifini düşünsel bir perspektif haline getirir. Düşünceye düşünceyle karşı çıkılır ancak. Yani düşünceyi bütün perspektiflerinde homojenleştiren, aynılaştıran düşünceye (işte ideoloji budur), perspektife dayalı somut bir düşünceyle karşı çıkılabilir. Bu homojenleştirmeyi, hakikatın her yerde aynılığını ve kendisiyle özdeşliğini sağlayan neredeyse insanüstü diyebileceğim düzeneğin medyanın ta kendisi olduğunu rahatlıkla farkedebiliriz. Böylece, düşüncede olaylar “perspektiflerin ifadesi” olarak ortaya çıkmalıdırlar.

Öyleyse, medyatik söylemle başa çıkmanın sırrı nerede yatıyor? Medya “düşünce” ve “kavrayış” üretmediği gibi “olay” da üretmez: Olsa olsa onları sahneler – bilgiyi enformasyona dönüştürür, fikri piyasaya sürer. Oysa düşünce, fikirler arasındaki bağıntıları tümüyle farklı bir düzende kurmaktadır. Medya bize şu “eğitici” uyarıları yağdırır: “Trafik canavarı olmayın, kazalar onbinlerce ölüme, yüzbinlerce sakatlık vakasına neden olmaktadır.” Düşünce ise olayları bu mantıksal neden-sonuç zincirini tersine çevirmelidir. Düşünür Ernst Jünger’in dediği gibi, “tüm bu sakatlıklara neden olanın kazalar olduğunu düşünmek optik bir yanılgı, bir göz aldanmasıdır; aksine başımıza gelen kazalar, dünya henüz rüşeym halindeyken bile sakatlanmış olmamızdan gelirler.” Böylece düşünce sakatlıkların nedeninin basitçe kazalar olmadığını, kazaların nedeninin ise basitçe dikkatsizlikler ve ihmaller olmadığını, bütün bu nedenler-sonuçlar zincirinin aslında başka bir alanda belirlendiğini kavrayabilir: yaşamak zorunda bırakıldığımız bu dünyada mağduruz, sakatız: trafik bu dünyanın bir olayıdır. Trafik içine doğduğumuz tehlikeli bir dünyadır; orada her zaman hep… kazalar gelir başımıza. Olaylaştırma bütün basitliği ve anlaşılabilirliği içinde fikirler arasındaki bağlantılar zincirini de sağlar. Sözgelimi trafik ile metropoliten yaşam, vahşi piyasa kapitalizmi arasındaki bağlantılar: Medyanın “kamuoyu oluşturma” adına “iş kazalarına” karşı münferit ve bağlantısız uyarıları, ancak kayıtsız bir kulak verişi celbedebilirken, fikirler arasındaki düşünsel bağlantı aynen trafik dünyası gibi vahşi kapitalizm dünyasının, oradaki iş örgütlenme biçiminin iş kazalarının gerçek nedeni olduğunu kolayca görebilir. Ayrıca süratin ve denetimin aynı oranda zorunlu kılındığı vahşi trafik alanıyla vahşi kapitalizm arasındaki bağı da: zaman paradır; öyleyse sürat de paradır…

MEDYANIN SEFALETİ

Türk medyasının Batı medyası karşısındaki farkını, sözgelimi Türk basın sisteminin nasıl işlediğini örnekleyecek, herkesin şu anda elindeki gazetelerle yapabileceği kolay bir araştırmayla göstermek çok kolay: Gazete adını verdiğimiz nesnenin bir yapısı, görsel-işitsel malzemenin bir sunuluş biçimi vardır. Sözgelimi günün önemli haberleri, ekonomi-maliye sayfası, kültür sayfası, spor vb. sayfası gibi. Üstelik bu sayfalar hiyerarşisinin, sözgelimi devletin, hükümetin bakanlıklar ve müdürlükler hiyerarşisiyle ne kadar koşut olduğuna dikkat edin. Kısaca söylemek gerekirse, belli konulara hasredilmiş özel basınla bulvar gazeteleri dışında gazete formu açıkça bir devlet formunu yankılamaktadır: Ekonomi sayfası, polis haberleri sayfası, spor sayfası, dış haberler servisi vs… Bu “ortak form”a güvenerek alın o günün belli başlı gazetelerini, sürmanşetlerden başlayıp, ilk sayfasından son sayfasına, baş sayfa haberlerinden spor haberlerine dek hiyerarşik düzenleri içinde sıralayıp kategorilendirin. Malzemenin, yani haberlerin çeşidinden, atfedilen önem sırasına varıncaya dek ne kadar büyük bir çeşitlilik bulunduğunu farketmek hiç de zor değildir. Bir gazete için en önemli haberin öteki gazete için nasıl yarım sütunluk bir haber durumuna düşebildiği Türk basınında gerçek “habercilik” anlayışının bulunmadığının en önemli kanıtıdır.

İkincisi medyanın kamu tartışmalarının, haber iletiminin (Starcıların dediği gibi “gerçek”lerin), enformasyon dolaşımının aracı ya da ortamı olduğunu söylemek büyük bir saflıktır. Medya bize daha çok neyi düşünüp kabul etmek, neyi düşünmemek gerektiğini söylemeyi görev edinmiştir. Bu “manipülatif”, tek-yönlü iletişimin günümüz Türkiye medyasında Batı’dakinden çok daha sorunlu bir şekilde güç kazanmış olduğu açıktır. Siyaset Meydanı gibi programlara bakın: Bunlarda bir “kamu tartışması”ndan çok, yine medya tarafından gündeme getirilmiş belirli sayıdaki konuda kaba bir aklama-karalama faaliyetinin yürütüldüğünü görüyoruz. Dışarıda kimin ne kadar konuşma özgürlüğü varsa program sırasında da aynı oranda özgürlüğe sahiptir. Başka bir deyişle, siyasetçi demagojisini, akademisyen etkisiz ukalalığını, “halk”ı temsilen çağrılan kişiler de “sokağın sesleri” diyebileceğimiz bir bastırılmış (asla kaale alınmayan) istekler, talepler, protestolar bombardımanını rahat rahat yapıp durur. Özel ya da devlete ait medya kuruluşlarının aralarında bu açıdan herhangi bir karşıtlığın bulunmadığı da besbelli. “İyi program”ın çok seyredilen, çok satan –günümüz “piyasa ideolojisi” uyarınca– program anlamına gelmesi ve bundan başka hiçbir anlama gelmemesi, başka bir kritere boyun eğmemesi sözkonusudur bugün. Genel olarak söylemek gerekirse, Türkiye’de medya, Batı’nın bir zamanlar (Aydınlanma Çağı’nda ve Fransız Devrimi etrafında) geliştirdiği, ancak zamanla eskiterek kurumlar, sivil ve siyasal örgütlenmeler, profesyonel bir meslek haline gelmiş bir gazetecilik ve toplumsal iktidar mekanizmaları arasında kaybetmesine karşın yaşatmak zorunda hissettiği bir özgür “kamu alanı”nın oluşturulması şansına sahip değildir. Modern iletişim teknolojilerinin arka planını oluşturan medya endüstrisi, Batı’da ortadan kaldırabildiği bir oluşumu Türkiye gibi “gelişmekte olan” bir ülkede haydi haydi engelleyebilecek güce sahiptir.

Peki Türkiye’de medya’nın “olumluluk” içeren hiçbir şansı yok mu? Belki öncelikle bir “medya etiğine” ihtiyaç var. Ben bu etiği “liberal” ideolojinin, İslâmi “ahlâk”ın ya da “sosyalist” düşüncenin medyaya taşınması ve yerleşmesi ile gerçekleşecek bir “çoğulculuk” aracılığıyla mümkün görmüyorum. Bu etik daha çok medyanın kendi pratiğine özgü olmalıdır… Sözkonusu olan, sözgelimi ABD’de “politik açıdan düzgün” (politically correct) denilen tutum değildir. Aksine yalnızca “küfretme” özgürlüğünün sınırsızca kullanılabileceği bir toplumun medyasının başka türlü davranabileceğini sanmak, hattâ istemek insafsızlık olurdu. Dünya “küfürle” yüklü yoğun bir edebiyata sahiptir: Modern sanat dünyası Copernicus’tan beri kutuplar tarafından gerilmekte, sanatçı ile eser, tasarım ile nesnesi arasında büyük bir uzaklaşma cereyan etmektedir. Bu uzaklaşmanın doruk noktasını kitle iletişimine konu edilmiş sanatta bulmak Benjamin’in etkili yazılarından elli sene sonra herhalde büyük bir keşif değildir. Öyleyse gerçek bir anti-medya bu gerilimi, bu uzaklaşmayı ya aşırı noktalarına vardıracak (medya yalan haber yapıyorsa izleyicisini toptan “sahte” bir dünyaya, edebiyatın, uydurmanın dünyasına taşıyacak) ya da –becerebilirse– ortadan kaldırmaya çalışacaktır. Bu ikincisi benim “olaylaştırma” adını verdiğim bir güzergâh üzerinde gerçekleştirilebilir, bir düşünme işidir.

DEMOKRASİ VE İLETİŞİM

Demokrasi ile iletişim arasında en güçlü Avrupa düşünürlerinin (sözgelimi Jürgen Habermas ve Karl Otto Apel) kurmaya çalıştığı, ancak her telinde uyarıların kaynaştığı bir bağ var. Toplumun demokratikleşmesine medyanın katkısı sorusu bence kendi içinde açık bir anlam taşımıyor. Her şeyden önce böyle bir katkının olabilirliği bizzat medyanın kendisinin önceden demokratikleşmesini varsayar. Yoksa totaliterliğin bile “ideal iletişim” düzeneklerine sahip olduğu söylenebilir: Hobbes’un dediği gibi, “özgür olduğuna inanmak için egemenin konuşmasına ses çıkarmadan dudaklarınla eşlik et” – işte demokratik ya da değil, medyanın “iletişim” anlayışının genel formülü. Bireysel farkların hiçe indirgenmesinin örtük bir amaç olarak varsayıldığı “ideal iletişim” ne enformasyon ve bilginin bölüştürülmesine, ne de her “ideal” demokratik toplumun varsaymak zorunda olduğu “özgür düşüncenin oluşmasına engel olmama” haline olanak sağlar. Aksine 18. yüzyıldan bugüne evrildikleri haliyle demokratik toplumlar gittikçe artan ölçekte disipliner ve denetimsel örgütlenme tarzlarını varsayıyorlar. Başka bir deyişle modern demokrasinin doğuşunda oldukça mekanik bir disipliner varsayım vardır: Modern haklara sahip olmak, geleneksel toplumların asla sahip olmadığı özel bir uysallığa sahip olmaktan, bu yönde eğitilmiş olmaktan geçer. Yoksa siyasal iktidarlar bu hakları hiç kimsenin kara gözleri aşkına tanıyor değildirler. İşte modern “iletişim” özgürlükleri, dünyanın globalleşmesiyle birlikte gelen “haberalma özgürlüğü” de dahil olmak üzere, bu kez enformasyon yayılım mekanizmalarının sağladığı bir “denetim toplumu”nu varsayar ve amaçlarlar.

İletişim alanında son teknolojilerin getirdiği “sarhoşluk” insan ırkının yalnızca geleceği açısından değil, geçmişi açısından da büyük bir tehlike olarak beliriyor. Hattâ bu ikincisinin daha büyük bir tehlike olduğunu düşünüyorum. Nasıl Nazizm, “totaliter” bir dili genel bir toplumsal/kütlesel denetim mekanizması olarak kurmuş ve bu sayede “mitolojik” bir dili 19. yüzyılın sahip olduğu belli bir tür “tarih bilinci”nin yerine getirmişse, medyanın dili de geçmişi kaybettirme etkisine sahiptir. Nazizmin en ilginç tiplerinden olan Doktor Goebbels “görsel-işitsel” adını verdiğimiz iletişim ve propaganda tekniklerinin babası ve destekleyicisiydi: Nazi propagandasının rakipleri karşısındaki üstünlüğünü, rakiplerinin hâlâ 19. yüzyıl kamu alanlarını varsayan “bilişsel” bir dili, bilinçlere hitap eden “yazılı” basın tekniklerini kullanmakta ısrar etmelerinin dolaysız bir sonucu olarak görüyordu. Her şey medyanın görsel-işitsel dilinin “düşünme” faaliyetini engellemesi üzerinde kurulmuştur. Modern iletişim teknolojilerinin cephaneliğinde “düşünme” ile “iletişim” arasında hiç değilse Nazizmden bu yana süregiden bir mücadelenin sona erdirilmesi yolunda sayısız beklenti bulunmasına karşın, bazılarının “enformasyon toplumu” adını verdiği ve yeni yeni girmekte olduğumuz (Türkiye olarak büyük bir şevk ve tedbirsizlikle girmeye can attığımız) “denetim toplumu” tüm bu beklentileri bir karamsarlık denizinde boğmaya adaydır. Hele Türkiye gibi kırık dökük bir demokrasiye sahip bir ülkede medyatik denetim toplumu bilgi alışverişlerinde son derecede tehlikeli bir eşitsizliği kurumsallaştırabilir.

* bu yazı ilk olarak Birikim dergisinin 68.-69. sayısında yayımlanmıştır.

ulus baker

IPS İletişim Vakfı/Bianet’in hazırladığı “İfade Özgürlüğünün 10 Yılı” adlı kitap, 2001-2011 arası Türkiye’deki ifade özgürlüğünün karnesini çıkarttı.

  • İnternet yasakları kapsamında 2007’de 43, 2008’de bin 46, 2009’da 6 bin 131, 2010’da 7 bin 762, 2011’de 14 bin 737, 2012’de ise 19 bin 507 site engellendi.
  • Son 10 yılda en az 489 medya çalışanı ve en az 64 medya kuruluşu saldırıya uğradı. Saldırıların tamamına yakını fizikseldi. Medya çalışanları ve kuruluşlarına yönelik kayda geçen en az 553 saldırı yapıldı.
  • 2006’da Devrimci Demokrasi gazetesi muhabiri İlyas Aktaş, 2007’de Agos Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, 2009’da Marmara TV yetkilisi Cihan Hayırsevener olmak üzere 3 gazeteci öldürüldü.
  • Sadece 2002’de 2 bin 921 gün yayın durdurma cezası veren RTÜK, 2003, 2004, 2005 yıllarında 29 radyo ve televizyonu toplam 870 gün susturdu. 2005’te 20 ulusal televizyon savunma verdi, 33’ü uyarı aldı, 9’unun programları durduruldu. 2007’de Kanaltürk televizyonuna seçime yönelik yayınlarından dolayı 6 kez program durdurma cezası verildi. RTÜK Mayıs 2002’den 2008 sonuna kadar toplam 2 bin 22 uyarı, 262 program durdurma, 1 yayın lisans iptal cezası verdi. Ocak-Aralık 2011 boyunca 20’si radyo, 480’i TV kanalları olmak üzere 89 para cezası, 383 uyarı, 27 program durdurma ve bir tebliğ cezası verdi.
  • En az 167 gazeteci gözaltına alındı. Gözaltına alınma nedenleri arasında “yasadışı örgüt” üyeleri ile röportaj, “yasadışı örgüt” liderinin görüşlerini yayınlayarak “terör propagandası” yapmak, “yasadışı örgüt bağlantısı” ön plana çıktı.
  • Başbakan medyaya karşı 2004’te 4 dava açtı. 2007’de Cumhuriyet ve Sabah gazeteleriyle Leman dergisi, Kanaltürk TV’ye açtığı 6 davanın 3’ünü kaybetti. 2008’de medya çalışanlarına açılan toplam 49 “hakaret ve kişilik haklarına saldırı” davalarının içinde Başbakan’ın payı 7 idi.
  • 2005’ten bu yana Ekşi Sözlük aleyhine ortalama 40 farklı dosyadan soruşturma başlatıldı, yüzde 5’i hakkında dava açıldı.