Etiket: marx

Yaratımın Güçleri

Gabriel Tarde’da Ekonomi-Politiğe Karşı Ekonomik Psikoloji

İtalyan otonomist sosyolog ve filozof Maurizio Lazzarato’nun Puissances de l’invention: psychologie économique contre l’économie politique (Yaratımın Güçleri: Gabriel Tarde’da ekonomi-politiğe karşı ekonomik psikoloji) adlı son kitabı henüz elime geçti. Burada ve Modern Görsel Sanatlar derslerinde (keza Birikim ve Virgül dergilerindeki birtakım yazılarda) Tarde sosyolojisine çok genel çerçevede değinmiştik. Durkheim ile polemiğini, Tarde düşüncesinin Bergson felsefesi üstündeki güçlü etkisini, neden Türkiye’de apaçık Bergsoncu olan bazı yazar ve düşünürlerin varlığına rağmen (mesela Tanpınar) asla tanınmamış olduğunu, bugün neden yeniden canlandırılmaya çalışıldığını (özellikle Eric Alliez ve adı geçen çalışmanın yazarı Maurizio Lazzarato tarafından) azar azar tartışmıştık. Şimdilik bir iki detayı vurgulamakla yetineceğim.

1. Negri & Hardt’ın Dionysos’un Emeği (şu anda Birikim Yayınlarının programında, çevrilmiş ama redaksiyonu halen sürüyor) ve İmparatorluk adlı kitaplarının oluşturduğu çerçevede bu yeni kitap (şu anda okumayı sürdürüyorum) nerede duruyor? Maurizio Lazzarato ile yıllar önceki bir konuşmamızda Tarde’ı belki de aynı anda keşfettiğimizi (bambaşka saiklerle de olsa) hissetmiştik. Negri ile birlikte çalışırken ortaya attıkları “gayrımaddi emek” mefhumunda Tarde’a, yani böyle bir emek tanımını ilk kez yapan kişiyi ele almanın zorunlu olduğunu, Negri’nin bundan haberdar olmamasının ise önemli bir eksiklik olduğunu, ne var ki yaşı gereği Negri’nin böyle bir yüklü Tarde okumasına topyekun girişmekten geri durduğunu anlatmıştı.

2. Oysa mesela Deleuze’ün Tarde okumasını oldukça ciddi yaptığı anlaşılıyor — başvurularında oldukça ender görülmesine karşın, Deleuze’deki Bergsoncu damarın kaynağında bulunan bir düşünüre çok şey borçlu olduğunu düşünmemiz gerekir. Tarde’ın çok güzel bir formülünün hem Nietzcheci bir perspektifte okunabileceği, hem de ona karşı ileri sürülebileceği fikri Deleuze’ü ziyaret etmiş olmalı: “Hakikat şudur ki insan, insanda bile hiçbir zaman insani olana hayranlık duymadı, hep insanüstüne duydu…”

3. Deleuze ile Guattari’nin Tarde’dan yola çıkan sorgulamaları sadece Bergson’dan değil Nietzsche’den kaynaklanıyordu: “peki acaba değerin değeri nedir?” Değer sadece ürünün içinde “billurlaşan” (Marx) birikmiş emek midir, yoksa varoluşun üretiminin bir etkisi olarak arzuların, “yeninin yaratılmasının”, kısacası fark ile tekrarın içkinliği midir (Tarde)?

3.1 Tarde, Marx’ın ölümünün hemen ardından ekonomiyi ve toplumsal olguları kavramak için cesurca en basit ve yeğnik kuvvetleri iş başına çağırmaktan çekinmemiş olan kişiydi –arzu, sempati, toplumsal bağ… Bunlar, onun neden klasik ekonomi-politiğin içinde saklı bulunan tuzaklara düşmediğini ve ekonomik psikolojisiyle bir çıkış yolu bulmaya yönlendiğini gösteriyor… 68 “fark ve tekrar” mefhumlarının etrafında dönmüş, ama bu tartışma ekonominin alanına sıçramamıştı — tehlikeli bir alan, ve dönemin militanları ve düşünürleri, bu alanı temkinli bir Marksizmin denetlemesini yeğlediler…

(daha&helliip;)

proudhon’dan karl marx’a mektup

Aziz Dostum Bay Marx,

Amacını ve düzenleniş tarzını çok yararlı bulduğum yazışmalarınızda muhataplarınızdan biri olmayı memnuniyetle kabul ediyorum. Bununla birlikte, size ne sık sık ve ne de uzunca yazmayı taahhüt edemeyeceğim; tembel tabiatli bir kimse olmama eklenen her çeşitten uğraşılarım beni yazışma konusunda büyük gayretler göstermekten alıkoyan başlıca nedenlerdir. Ayrıca, mektubunuzun bazı noktalarına bakarak edindiğim kanaat dolayısıyla bazı ihtiyati kayıtlarda da bulunmak istiyorum.

İlkin, örgütlenme ve gerçekleştirme konusundaki fikirlerim şu anda hiç olmazsa ilkeler bakımından tamamen kararlaştırılmış durumda olmasına rağmen, eski ya da şüpheci tavrı daha bir zaman için muhafaza etmenin benim ve her sosyalistin ödevi olduğunu sanıyorum. Kısaca söylemek gerekirse, hemen hemen mutlak bir anti-dogmatizmi [din ve yetkelerce ileri sürülen ilke ve düşünceleri sorgulamaksızın kabullenmeye karşı çıkma] açıkça söylüyorum.

Toplumun kurallarını ve bu kuralların gerçekleşme biçimlerini, onları keşfetmemizi sağlayan gelişmeyi, isterseniz birlikte araştıralım. Ama, tanrı hakkı için, bütün apriori dogmatizmleri yok ettikten sonra, bu kez de biz kendimiz, halka kendi inançlarımızı kabul ettirmeye çalışmayalım; Katolik teolojiyi devirdikten hemen sonra, bir sürü afarozların (ing. excommunication) yardımıyla, bu kez de kendisi Protestan bir teoloji kurmaya koyulan yurttaşınız Martin Luther’in düşmüş olduğu çelişkiye düşmeyelim. Üç yüzyıldan beri Almanya Bay Luther’in süprüntülerini (ing. shoody work) temizlemekle meşgul; yeni süprüntülerle insan soyunun başına yeni bir iş icad etmeyelim. Bütün görüşleri gün ışığına çıkarmak yolundaki düşüncenizi, bütün kalbimle alkışlıyorum. Güzel ve dürüst bir polemik yapalım; bütün dünyaya, bilgili ve uzak görüşlü bir hoşgörülülük örneği verelim; kendimizi, bu din mantığın dini, aklın dini bile olsa yeni bir dinin havarileri olarak ortaya koymakla yeni bir hoşgörüsüzlüğün, tahammülsüzlüğün önderleri olarak ortaya atmayalım. Bütün itirazları hoş karşılayalım, teşvik edelim. Bütün tardları [dışlama, dışarda bırakma], bütün Mistisizmleri [doğaüstü güçlerin olduğuna ve bunlarla ilişki kurulabileceğine dayanan dinsel dünya görüşü] bozalım, silelim; bir soruna hiç bir zaman bitmiş, tükenmiş gözü ile bakmayalım. En son delilimizi de tükettikten sonra bile, eğer gerekiyorsa yeniden, belagat [etkili ve güzel sözler söylemek] ve mizahla başlayalım. Bu şartlar olursa topluluğunuza (ing. association) katılabilirim, yoksa hayır !

Mektubunuzdaki o “eylem sırasında” sözü için de bazı gözlemlerim var. Belki de siz hala, bir zamanlar adına devrim denilen ve aslında da bir sarsmadan [ing. coup de main, ani sarsma, ani darbe] başka bir şey olmayan şey var olmaksızın hala hiç bir şeyin mümkün olmadığı görüşündesiniz. Çok iyi anladığım, mazur gördüğüm, benim de bir zamanlar paylaşmış olduğum ve son incelemelerimin beni artık etkisinden kurtardığı bir görüş saydığım bu düşünceyi seve seve tartışmak isterim. Başarıya ulaşmak için buna ihtiyacımız olmadığı kanısındayım. Dolayısıyla da, devrimci eylemi toplumsal reform aracı olarak görmememiz gerekir; çünkü bu sözde araç, aslında yanlız kuvvete, keyfi davranışa bir çağrıdan, kısaca bir çelişmeden başka bir şey olmayacaktır. Sorunu kendi kendime şöyle ortaya koyuyorum: Bir ekonomik yolla toplumdan alınmış olan zenginlikleri başka bir ekonomik yolla yeniden topluma geri verme. Ya da başka bir deyişle, Politik İktisat aracılıyla, siz Alman Sosyalistlerinintopluluk [ing. community], benimse şimdilikhürriyet veya eşitlik demekle yetindiğim şeyi meydana getirecek bir biçimde, mülkiyet teorisini mülkiyete karşı döndürmek. Zira, bu sorunu kısa vadede çözümlemenin yolunu bildiğimi sanıyorum: Yani mülkiyeti mal, mülk sahiplerinin bir havarisi durumuna getirmek ve ona [mülkiyete] yeni bir güç kazandırmaktansa, için için yanarak yok olmak durumunda bırakmayı tercih ediyorum [orijinal çeviride son üç cümlede anlam bozuklukları vardı].

Şu sırada baskısının yarısı tamamlanmış olan son kitabımda bu konuda daha çok bilgi bulacaksınız.

İşte, sayın filozof dostum, şayet yanılmıyorsam ve ileride mukabele hakkım saklı kalmak üzere elinizin tedip [terbiye etme, haddini bildirme] darbesine maruz bulunmuyorsam, şimdilik o darbeye de memnuniyetle rıza göstererek, halen bu noktada bulunuyorum. Bu arada size Fransız işçi sınıfının durumu ve eğilimlerinin yönü konusundaki düşüncelerimi de söylemek isterim. Proleterlerimiz bilime öylesine susamış durumda ki önlerine yanlız kan içmekten başka bir şey çıkarılmayacak olursa bunu hiç hoş karşılamayacaklarını sanırım. Kısaca, tahrikçi olarak konuşmak bizim için kötü bir politika olacaktır. Sertlik gerekçeleri yeteri kadar vardır; halkın bunun için bir de teşvike bir ihtiyacı yok …


Lyon, 17 Mayıs 1846

Post-Marksizm’e Kısa Bir Giriş

Klasik Marksizm, sınıf çatışmacı tarih yorumu, diyalektik materyalist bakış açısı ve radikal duruşu ile kitlelerin dikkatini çekti. Arkasından gelen  bir çok teorisyeni etkiledi, üzerine çok fazla kafa yoruldu. Sayısız kitap yazıldı, sayısız yeni teori kendini Marx’ın savlarına temellendirdi ve birçok kez uyarlandı ve yorumlandı. Şimdi bu yorumlardan birine bakacağız. 21. Yüzyıl yorumu! 21. Yüzyıl uyarlaması, postmodern yaklaşım ya da kısaca post-marksizm diyebiliriz.

Göze çarpan bir farkla başlamak istiyorum. Post-marksistlere kadar, Marksizmin bütün yorumları, Marksizmin temel paradigmalarına dokunmadı ve genelde toplumsal modifiyelerin önüne geçmedi. Geçenler ise (Gramsci, Trotsky, Bernstein,Lenin, Mao vs.) Marksizm pastasının kremasını değiştirmekten öteye gidemedi. Marx’ın üstyapı meselesi kabul ettiği öğelerin de sınıf savaşınımında rolü olduğunu öne sürmek (örneğin, “kültür”) veya burjuva meselesi addedilen öğelerin de önemini vurgulamak (örneğin, “ideoloji”) gibi. Yine bunların dışında, o zamanlar en fazla eleştiri hedefi olan proleterya diktatörlüğü, Marksistler için çok önemliydi ve gerek Enternasyonallarde gerek Sovyet Rusya’da ve hatta Çin’de proleterya diktatörlüğü eleştirisi hoş karşılanmadı. Hatta sosyalistler içinde, proleterya diktatörlüğüne bakış açıcısı, bir nevi “turnusol kağıdı” vazifesi gördü. Marksizme gelen eleştiri ve yorumların, o zamanlar bu denli radikal ve yoğun olmamasını, postmodernitenin şart koştuğu düzenlemelere ihtiyaç olmamasının yanı sıra, bu Bolşevik despotizmine ve ortodoks Marksizm muhafazakarlığına bağlamakta hata görmüyorum. Bir nevi, köpeksiz köyde değneksiz gezen post-marksistlerin, öncekilere nazaran daha radikal oynamalarına bakalım.

Artık büyük anlatıların, büyük ideallerin ve vaadlerin zamanı olmadığı, her fikrin küçülmeye gittiği iddiasında olan post-marksistler, çok radikal, dünyayı değiştirmeye yönelik şiara da temkinli bakıyor. Bu bağlamda, Marksizm gibi, devrim, iktidar, diktatörlük, evrensellik gibi radikal paradigmalar barındıran siyasi görüşlerin de küçülmeye gitmesi bekleniyor. Ütopyalar, “tek bir doğru ya da gerçek var” düşüncesi, ‘gerçeği’ kovalama arzusu, dünyayı değiştirme fikri, insanlara cezbedici gelmiyor. Fukuyama’nın da dediği gibi, tarih bitti! Neo-liberalizm ile devletin bile minimalleştiği dönemde, proleterya iktidarı, kulağa ne kadar hoş gelebilir ki? Evrensellik düzleminde de, Miliband ve Poulantzas ayrımını örnek verebiliriz. “Peki post-marksistler, devrimden umudu kestiler mi?” sorusuna ise , net bir yanıt veremiyoruz, zira aralarında bir fikir birliği yok. Ama yüzleşmek zorunda olduğumuz katı bir gerçek var ve bu da devrimi yapması gereken sınıfla yakından alakalı.

Günümüzde, sınıf kavramı belirsiz ve iç içe. Bu bağlamda, post-marksizmin sınıf ayrımı, klasik Marksizmin biraz sulandırılmış hali. Bunun temel sebebi de yükselen beyaz yakalılar. Klasik Marksizm’de fabrikada ya da madende emekçi olmayanın işçi sınıfına ait olmadığı düşünülürse,  beyaz yakalılara kolayca ‘burjuva’ diyebiliriz. Peki günümüzdeki sınıf ayrımı, “işçi değilse, o zaman burjuvadır” önermesini kaldıracak basitlikte mi? İşçi – Burjuva ikili karşıtlığına indirgenebilecek durumda mı? Klasik Marksizmde, işçi, kuvvetli, büyük pazulu, zincirlerini kıran bir figürdür. Peki, bir işçi gibi emeğini satan, üretim araçlarına sahip olmayan, çalışmak zorunda olan ve sömürülen bir beyaz yakalı, ezilen sınıf sayılabilir mi? Gelişmiş ülkelerde çalışan nüfusun %90’ı, Türkiye’de % 50’si beyaz yakalı iken bu kategorilendiremediğimiz sınıfı, devrimin neresine koyacağız?

Aslında Herkes Ezilen Olabilir.

Bir insanın sosyal statüsünün iktisadi olarak belirlendiğini savunan Marx’a karşı, Gramsci, kültürel eklemlenme ile de hegemonya sağlanabileceğini öne sürmüştü. Kültürel eklemlenme dediğimiz şey ise, ezilen sınıfın yanı sıra, bir kültürün de ezilebileceğinin kanıtıdır. Marx’ın işçi-burjuva indirgemeciliğine karşın, bir kadının erkeğe, bir öğrencinin, bir öğretmene, bir çocuğun bir ebeveyne, bir Asyalının bir beyaza, bir homoseksüelin bir heteroseksüele ve nice değişkenin birbirine karşı olan savaşınımı, post-marksizmde kendine yer bulabiliyor. Eklemlenme, her zaman yatay değil, yukarıdan aşağı ya da aşağıdan yukarı da olabiliyor. Farklı iktisadi sınıflardan bireyler, bir amaç uğruna bir araya gelebiliyor.

Konuya ilgi duyuyorsanız ve daha fazla okuma yapmak isterseniz, (Klasik Marksizmi bildiğinizi varsayarak) Gramsci’den başlamanızı öneririm.

İşçilerin Öz Yönetimi

Öz yönetim, çalışma yerinde uygulanan, çalışanların, onları yöneten ne yapması, nasıl yapması, nerede yapması gerektiğini söyleyen bir yöneticinin aksine kendilerinin seçenekler üzerinde (iş bölümü, üretim yöntemi, dağıtım vs. gibi) anlaştığı bir çeşit karar verme türüdür. Bu tip bir öz yönetimin pratikteki tam örneklerinden birisi İspanya’daki “geri alınmış fabrikalar” hareketinde görülmüştür. Burada işçiler ya sahibi tarafından bilerek batırılmış fabrikanın kontrolünü almış ya da yönetimin bir lakavt uygulaması riskine karşı fabrikayı işgal etmiştir. Geri al anlamına gelen İspanyolca “recuperar” fiilinin sadece geri almak anlamına gelmediğine dikkat edilmelidir, fiil ayrıca iyi bir duruma sokmak anlamına da gelir. Başta endüstri için kullanılsa da bu terim fabrikalar dışındaki sahalarda da karşılığı vardır. İşçi öz yönetimi çoğunlukla işçi kooperatifleri, işçi konseyleri gibi iş yerinin patronsuz olarak işlediği yerlerde kullanılan bir karar verme modelidir. Eleştiriler her küçük sorun için bütün işçilere danışmanın verimsiz ve etkin olmadığı üzerinde durur. Ama, dünyadaki gerçek örneklerde de görüldüğü gibi, sadece geniş ölçekteki kararlar bütün çalışanlar tarafından bir konsey toplantısı sırasında alınır ve küçük kararlar onları uygulayanlar tarafından diğerleri ile koordine olarak doğrudan alınır.

Teori

Öz yönetim ilk Pierre-Joseph Proudhon tarafından 19. yy’ da kuramsallaşmıştır. Daha sonra özellilke devrimci sendikalizm içindeki sendikaların temel parçası olmuştur. Fransız sendikası CFTD 1970 programında işçi öz yönetimini programına almıştır (daha sonra kaldırmıştır). İşçi öz yönetimi fikirleri hala IWW tarafından geliştirilmektedir.

Tarih

İşçi öz yönetimi deneyiminin tam örneği İspanyol Devrimi (1936-1939) sırasında yaşanmıştır. (Ayakkabı boyacısı çocuk bile George Orwell’in anlatımına göre boya sandığını kollektifleştirdiğini sandığın üzerine yazar, ayrıca fabrikalar dışında berberler gibi esnaf da öz yönetim uygular). 1950’lerde Titoist Yugoslavya soğuk savaş sırasında sosyalist bir öz yönetim yöntemini seçeceklerini söyleyerek Moskova ile bağların kopmasına neden olmuştur. Yugoslavya’nın ekonomisi Tito ve Milovan Dilas’ın teorilerine göre organize edilmiştir. Fransa’da 1968 Mayıs’ını takip eden günlerde, Lip adındaki bir saat fabrikasında, hissedarların fabrikayı kapatmak istemesinin ardından 1970 ve 1973 arasında öz yönetim uygulanmıştır. CFTD sendikası işçilerin üretimlerini kendi ellerine alması konusunda grevi desteklemiştir.

Güney Amerika

2001 ekonomik krizinin ardından, yaklaşık 200 Arjantin şirketi işçileri tarafından geri alınmış ve kooperatiflere dönüştürülmüştür. Örnekler arasında Brukman fabrikası, Bauen Oteli ve FaSinPat bulunur. 2005 gibi 15,000 Arjantinli işçi bu geri alınmış fabrikaları işletmiştir. Çoğu geri alınan fabrika kooperatif olarak çalışır ve tüm işçiler aynı ücreti alır. Önemli kararlar bütün işçilerin katıldığı meclislerde demokratik olarak alınır, uzmanlardan oluşan bir yönetim yerine.

İşçi Sınıfını Devrimci Özne Yapan Nedir?

Michael A. Lebowitz, Kanada, Vancouver’daki Simon Fraser University’de görev yapmış emekli bir iktisat profesörü ve aynı zamanda Beyond Capital (Palgrave Macmillan) ile Monthly Review Press’ten yayınlanan Build It Now ve The Sociallist Alternative kitaplarının yazarı.

İşçi sınıfını devrimci özne yapan nedir? Hegelci mistisizm, yani, Mutlak Ruh’un evrensel sınıfı veya ucuz bir kopyası değildir. Stratejik anlamda endüstrinin çarklarını durdurmakla görevlendirildiği fiziki konumu da değildir işçi sınıfını devrimci özne yapan.

En görkemlisinden en yavanına, bu açıklamaların çok az kişiyi ikna ediyor olması biraz şaşırtıcı gelebilir. Elbette ki, işçi sınıfının neden devrimci olduğu konusunda daha iyi açıklamalar getirenler de vardır; ancak bunlar bir yandan da bugün artık işçi sınıfının zamanının gelip geçtiğini de söylemektedirler. Sözgelimi, kimileri şöyle bir şey iddia etmektedir; bir zamanlar sermaye işçileri bir noktada toplanmış, onların bir araya gelmelerine, örgütlenmelerine ve mücadele etmelerine izin vermiştir; ne var ki, bugün sermaye işçileri merkezsizleştirmekte, birlikte mücadele etmelerinin önüne geçecek şekilde birbirlerine düşürmektedir. Bir zamanlar işçi sınıfının zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktu; oysa şimdi kapitalizmin içine çekilmişlerdir, tüketiciliğin esiridirler, kendileri birer tüketim maddesidirler ve bunu tüketmektedirler.

Kapitalizmin işçi sınıfını dönüştürmüş olmasından işçi sınıfının bir devrimci özne olmadığı sonucunu çıkaranlar, esasen sadece Marksizmin ABC’sini hiç anlamamış olduklarını ele vermektedirler. İşçi sınıfı, kendisini mücadelesi ike devrimci özne kılar; kendisini dönüştürür. Marx hep bu noktada durmuştur; eşzamanlı olarak değişen koşullar ve kendi değiştirme anlamında “devrimci pratik” kavramı hep bu olmuştur. İşçi sınıfı kendisini mücadelesi ile değiştirir. Kendisini yeni dünyayı yaratmaya uygun kılar.

Peki, işçiler neden mücadele eder? İşçilerin bütün mücadelelerinin altında, Marx’ın “işçilerin kendilerini geliştirme ihtiyaçları” olarak andığı şey yatar. Marx’ın mücadele etmenin tek başına yeterli olmayacağını kavradığını biliyoruz. Ancak Marx aynı zamanda farkındadır ki, bununla uğraşmamaları işçileri “kayıtsız, düşüncesiz, ama az ama çok üretimin iyi beslenen araçları” yapacaktır. Mücadele olmadığında, işçilerin “kalbi kırık, aklı kıt, bitkin ve direnç göstermeyen bir kitle” halini alacağını öne sürer Marx. Mücadeleler birer üretim süreçleridir: Farklı türde işçi; kendisini kapasitesi gelişmiş, güveni gelişmiş, örgütlenme ve birlik olma kabiliyeti artmış biri olarak üreten bir işçi üretir mücadeleler. Peki, bunun mücadele etmek ile sınırlı olduğunu düşünmemizi sağlayan nedir? İnsanların kendilerini savundukları her mücadele, sosyal adalet talep ettikleri, potansiyellerin ve kendilerini geliştirme ihtiyaçlarının farkına vardıkları her mücadele eyleyen öznelerin kabiliyetlerini inşa eder.

Ve kuşkusuz, bu mücadeleler sermaye karşısında bizi biraraya getirirler. Peki, neden? Çünkü sermaye bizimle gelişimimiz arasında duran engeldir. Böyledir çünkü, sermaye bütün medeniyetin meyvelerini gasp etmiştir, sosyal beyin ve sosyal el emeğinin bütün hasadının sahibidir, ürünlerimizi, işçilerin ürünlerini bizim önümüze bizim karşımıza koymakta ve bunu tek bir amaçla, kendi çıkarı, kendi kârı için yapmaktadır. İhtiyaçlarımızı karşılayabilmek, kendi potansiyelimizi geliştirmek istiyorsak, sermayeyle mücadele etmeye mecburuz ve bunu yapmamız, biz işçilerin kendimizi devrimci özneler olarak yaratmamız demektir.

Peki, biz kimiz? Bu devrimci özne olan işçi sınıfını esasen nedir? Cevabı Kapital’de bulamazsınız. Marx’ın Kapital’i işçi sınıfı hakkında değildir; işçi sınıfının bir hedef olması dışında elbet. Kapital bize sermayenin doğasını, amaç ve dinamiklerini açıklar. Ancak bize işçi sınıfı hakkında söylediği tek şey, sermayenin işçi sınıfına karşı hareket ettiğidir. Ve işçi sınıfını bir özne olarak sunmadığından, sermayenin bu özneye karşı mücadele etme biçimlerine de odaklanmaz. Dolayısıyla, Marx’ın kapitalist sınıfın işçileri (özellikle de İrlandalı işçilerle İngiliz işçiler) bölerek ve ayırarak iktidarını sürdürüyor olmasına ilişkin yorumları için başka bir yere bakmalıyız. Dahası, Marx “sermayenin modern iktidarının” yeni işçi ihtiyaçlarının oluşmasına dayandığı açıkça ifade etse de, bu sorunu açıkladığı bir yer yoktur.

Şu halde, modern işçi sınıfının doğasına ilişkin bu kritik soru, yanıtı kitaplarda bulunacak türde bir soru değildir. Yanıtları kendimiz üretmek zorundayız. Bugün sermaye olmayan kim? Üretim araçlarından koparılan ve hayatta kalmak için sermayeye ricacı bırakılan kim? Elbette ki, sadece iş gücünü sermayeye satanlar değil, aynı zamanda iş gücünü sermayeye satamayanlar da; sadece sömürülenler değil, dışlananlar da. Ve elbette ki, muazzam yedek işsizler ordusu bağlamında, sermayenin dolaşım küresi dâhilinde çalışan, ancak kendilerini riske atmaya mecbur bırakılanlar, yani, kayıt dışı sektörde hayatta kalma mücadelesi verenler de hariç değildir. Bunlar işçi sınıfı sterotipi erkek fabrika işçileri olmayabilirler; ancak bu sterotip aslında başından beri yanlıştı.

Şüphesiz ki, işe işçi sınıfının heterojen doğasını kavrayarak başlamalıyız. Marx’ın da farkında olduğu üzere, işçi sınıfı içindeki farklılıklar sermayenin iktidarını sürdürmesini mümkün kılmaktadır. Ne var ki Marx yine farkındadır ki, mücadele sürecinde bizler birlik inşa ederiz. Ve bu birliği ortak amacımızın kendimizi geliştirme ihtiyacımız olduğunu farkederek, “her birimizin özgür gelişiminin hepimizin özgür gelişiminin koşulu olduğunun” ayırdına vararak inşa edebiliriz bu birliği. Sermaye, fikirler savaşını bizleri başka bir alternatifin olmadığına inandırarak kazanır ve işçi sınıfının devrimci öznelikten çıkaranlar da bu mesajı pekiştirirler. Ne var ki bizler fikirler savaşında kendimizi geliştirme hakkımızı vurgulayarak çarpışabiliriz. Marx ve Engels’in pek âlâ bildiği üzere, işçiler için “bu hak talebi, kendilerini devrimci, birleşmiş bir kitle olarak “kendileri” yapmanın bir aracıdır sadece.” Kazanacağımız bir dünya var; her gün ellerimizle yarattığımız bir dünya.

La dialectique peut-elle casser des briques?*

(*Can Dialectics Break Bricks?/Diyalektik Tuğla Kırabilir mi?, René Viénet, 1973)

Can diaclectics break bricks? 2

He looks like a jerk, true, but it’s not his fault. It’s the producer’s. He is alienated and he knows it. He has no control over the use of his life. In short he’s a proletarian.
But that’s going to change.

fransız yönetmen René Viénet‘in sınıf mücadelesini kung-fu temelinde ele aldığı bir sitüasyonist yapım. marx, bakunin, wilhelm reich, fransa komunist partisi, işçi sendikaları, maoizm, cinsiyet ayrımcılığı, yabancılaşma, paris komunü, 1968 mayısı ve pek tabii sitüasyonistlere selam çakarken sınıf mücadelesinin kung-fu dövüşünün arkasındaki devrimci ajitasyon ile keşfine tanık oluyorsunuz.