Etiket: makale

Muhafazakâr Kisve

Önce önümüze bir fikir koyalım ve onu eğip bükerek yolumuzu bulmaya çalışalım: Muhafazakârlığın geçmişe yönelik olduğu, geçmişin ve geleneğin değerlerini muhafaza etmek olduğu fikrini bir kenara bırakarak, aslında tam da şu anın ütopyası olarak değerlendirilebilecek bir bakış tarzı olduğunu bu meseleden çok canları yanmış bir kuşak olan Frankfurt Ekolü ve çevresi yeterince temellendirdiler. Özellikle de Macar sosyolog Karl Mannheim dil sosyolojisinin (sanıldığı gibi yalnızca Erkenntnissziologie’nin yani Bilgi Sosyolojisinin kurucusu değildi Mannheim) temelini oluşturduğunu kabul edebileceğimiz şu soruyu sorduğunda bu temayı yeterince yakalamış görünüyordu: Gazetedeki bir yazıyı önüme aldığımda, bana bu yazı “muhafazakâr”, bu yazı “ilerici” dedirten şey nedir? Bunun bir “dil” olduğunun ayırdına hemen varmamız gerekir. Ancak belli bir bağlamda işlediği ölçüde, dönemin bazı bildik sorunlarına cevap vererek bu “ayırdına varma” işini bazı tutamaklara kavuşturduğu ölçüde… Bu tutamakların somut olgulara ya da tarihsel ana ait olmaları da gerekmediğinden (çok daha genel ve müphem bir hissiyatlar alanından da türeyebilirler) Mannheim’ın açtığı “dil sosyolojisi” alanının günümüzde de ne kadar verimli olabileceğini kavrayabiliriz.

Bu soruyu Türkiye’de ortaya attığımızda bir anda zamanının çok ötesindeki sorguları eserinde kotarmış olan bir Tanpınar’a, bir Peyami Safa’ya bir anda “muhafazakâr” etiketini yapıştırmak zorunda kalırız. Ama buna bakarsanız bir ara (bazılarına göre bu en büyük hatasıydı) uluslararası anarşist hareketin fikir babalığına soyunan Lev Tolstoy’u da öyle değerlendirmeniz gerekir.

Ama bir soru: Statüko nedir? Günümüzün süratine erişmiş bir dünyada statüko adını verebileceğimiz, tutunmak için demir atabileceğimiz bir durum var mıdır? Aksine modern dünyadaki haliyle bir muhafazakâr, geçmişin değerlerini korumayı üstlenen biri değil, aksine şu anda kendisinin sahip olduğu, içinde yaşadığı değerleri gelecek kuşaklara dayatan biridir. Oğullarının ve kızlarının kendi bildiği değerlere göre yaşamalarını isteyen birinin halidir muhafazakârlık. Bu açıdan statüko geçmişin akideleştiği bir değerler manzumesi olmaktan çok geleceğin “yenilik” ve “başkalık” tehlikelerine kendini oranlayarak korumaya çalışan, çoğu zaman bölük pörçük bir değerler çizgisidir. Muhafazakârlığın geçmişten değil gelecek korkusundan kaynaklandığını Horkheimer ile Walter Benjamin, tarihsel maddecilik sorgulamalarında oldukça can yakıcı bir şekilde formüle etmişlerdi. Peki nedir bu “gelecek” korkusu? İlla ki “yaklaştığı hissedilen” bir devrimin ya da başka bir şeyin, mesela dünyadaki hayatın imajının topyekûn değişmesinin gelişi değil. Çoğu zaman çok daha müphem ve kaynakları kolay kolay belirlenemez bir durum da olabiliyor bu: Mesela bunun bir gelecek konusunda tedirginlik olmadığını, ama yine de geleceğin, ancak tarih tarafından ispatlanabilir bir tehdidi olduğunu da söyleyebiliriz. Başka bir deyişle bir muhafazakâr geleceğinden endişe duyan biri değildir, ama yine de gelecek, “bir olanak”, “bir başkalık” olarak onun üzerinde ağırlığını hep hissettirir.

“Yeni” karşısında şaşırma, yeninin nasıl mümkün olduğunun sorulması -özellikle Tarde ile Bergson- bildiğim kadarıyla Tanpınar üzerinde doğrudan etki bırakmıştı. Tabii ki bu sorunun bir muhafazakârlık kisvesince sarılıp sarmalandığını söyleyemeyiz. “Yeninin ne olduğu” ve “nasıl mümkün olduğu” soruları hiç kuşkusuz en çok “yenilikçiyi”, “devrimciyi”, “reformcuyu”, “ilericiyi” ilgilendirirler -tabii ki her birini farklı nüanslarla ve başka başka tarzlarda. Bu tür toplumsal tipler de karşılarına tek bir “muhazakârlığı” alıyor değildirler. Yenilikçi ya da devrimci karşısında muhafazakâr pekâlâ kurumlaşmış değerlere ve statükolara sahipken, reformcu, Michel Foucault’nun bir ara işaret ettiği gibi, pekâlâ belli bir statünün, mesela devlet yapısının ya da klasik kurumların daha da güçlendirilmesi amacını taşıyabilir. Bu ise reformcuyu çok özel türden bir muhafazakâr kılacaktır. Mannheim’ın “ütopyacı” ile özdeşleştirdiği “ilerici” ise pekâlâ eskil ütopik modellerin bir esiri, hatta çoğu zaman günümüze soluk bir yansıması olabilir. Her durumda “ütopya” gerçeklik kazandıkça söner ve katılaşıp kalır. En yoğun halinde ütopyaların gerçekleştiği çağı 19. yüzyıl olarak tespit edebiliriz: Napolyoncu kurumların (hukuki, askerî, disipliner, tıbbî), giderek sosyalizmin ve sendikal hareketlerin kazanımlarının kenetlendiği tarihsel-hegemonik bir blok… Burada zor görülebilecek şey ütopyanın gerçekleştikçe ütopik niteliğini kaybettiğidir. Bu durumda Ernst Bloch’un Marx’ın ütopik sosyalistlere yönelttiği eleştiri konusunda söylediklerinin üzerinde durmak gerekir: Marx ütopyacı sosyalistleri “ütopyacı” oldukları için değil, “adam gibi ütopyacı” olmadıkları için eleştiriyordu – akıllarında oluşturdukları kurgular gerçekliğe çarparak birer birer düştükçe bundan “sosyalizm” kaybedecekti.

Yeninin imkânı, muhafazakâr kisvenin bir esası varsa esas sorgulama hedefidir. Geleceğe devredilecek bir “yurt ve değerler” alaşımından ibaret olmadığı gibi, Jungkonservatismus hareketinde mayalanan ve Nazilerle birlikte hem yürürlük–ten kaldırılıp hem de cehennemî uç noktasına eriştirilen bir muhafazakârlık tipinin sultası altındaymış gibi düşünülmemesi de gerekir. Bu esas muhafazakârı “ilerici” ile bir araya getiren bu temel sorunun, “yeni nasıl mümkün olabilir?” sorusunun bir yönüdür, bir veçhesidir.

Jungkonservatismus’un sert muhafazakârlığının bir bakıma bir aktivizm olması onu “yeninin imkânı” sorusundan uzaklaştıran nedenlerden biri olarak gösterilebilir: Önde gelen temsilcisi (belki de kurucusu) Moeller Van Den Bruck bu hareketi oldukça erken bir dönemde Alman sağının içinde tanımlamış olsa bile, özellikle Jean-Pierre Faye’ın Alman muhafazakâr lisanı üstüne çok kapsamlı araştırması Languages Totalitaires’de (Totaliter Diller) vurguladığı gibi muhafazakâr dil çoğu zaman en sosyalizan, marksizan ve “solcu” dillerin içinde yavaş yavaş mayalanıp duran bir “kayma” ile oluşmuştu: Jungkonservatismus, yani “Genç-Muhafazakârlık” -ve bakın şu işe ki “genç ile muhafazakârı” olsa olsa ancak bir dilde bir araya getirebilirdiniz. Aynı şekilde ve giderek Ernst Niekisch’in National Bolschewismus’u (Millî Bolşe-vizm)- orada da esas itibariyle 19. yüzyıl sonlarının ve savaş yıllarının par excel-lence “enternasyonalist” bir hareketi “millî” sıfatıyla birlikte kendi kendiyle çelişkiye düşmeye çağrılıyordu. Ve sonuçta “Muhafazakâr Devrim” -yani NSDAP’ın, giderek Hitler’in dili- bu ise muhafazakâr dilin yükselişi boyunca herhalde absürd görünen bir formüle ulaşmanın “zorunluluğunun” bir sonucu olmalıydı. Sorun “sol” bir söylemin bu tür “eklemelerle” ve sıfatlandırmalarla sağın diline dönüşmesi olmadığı gibi, sağın solun söylemlerini bir “mülk edinişi”, bir Ereignis de değildir. Çok ilginç bir noktada eski-yeni probleminin Alman sağının tarihinde beliriş anekdotlarından birisi göze çarpıyor: Sözgelimi ilk anti-semitik hareketlerden olan Wandervogel (Göçmen Kuş) hareketinin aynı adı taşıyan dergisi, yasaklandıktan yirmi yıl sonra yeniden yayımlanmaya 1923 yılında başladığında Eski Wandervogel adıyla çıkmıştı. Sol bir kültür içinde bir dergi yeniden yayımlandığında adet olduğu üzere “Yeni” sıfatıyla lanse edilir.

YERİNDEN OYNATILMAZLIK

Faşizmin dili konusunda Bergson’un bir sezgisi: Statik dinsellik dinamik (Bergson’a göre “gerçek”) dinsellik karşısında yükseldiğinde Hitler ve çevresinin Üçüncü Reich’ın binlerce yıl, kıyamete kadar yerinden kımıldatılamayacağı fikrinin belirişi. Nazilerin bu yerinden-kımıldatılamazlık idealine yürekten inanmış olduklarına hiç şüphe yok. Nürnberg sanıkları yenilgiye rağmen buna hâlâ inanır görünürken Hitler’in Stalingrad üstüne ünlü telgrafını bu söylemle yan yana koymak gerekir: “Savaş kaybedildiyse millet yok olsun…” Muhafazakârlığın bu “yerinden-oynatılamazlık” tutkusunun zaten Alman idealist felsefe gelenekleri içinde, özellikle Hegel’in Hukuk Felsefesi’nde daha dingin ve aklın diliyle daha kolay meşrulaştırılan bir geçmişi, belki de bir temeli vardır. Völkisch (ırkçı) dilin geçmişinde de daha masum görünen bir Romantik kültür talebi: Herder, Grimm, Humboldt ve dil aracılığıyla bir ülke yaratmanın, onu bir devlete kavuşturmanın retoriği… Temel inanç şudur: yerinden oynatılamaz bir öz, hep saklanır ve korunur, olsa olsa unutulur (Heidegger). Tam aksine geçmişi silip geleceğe açılma retoriğinin Almanlardan çok daha özgün bir örneğini Doğu’dan “yükselen seslerden” birinden, Mustafa Kemal’in 1923’te “iktisat” üstüne bir konuşmasından aktarırsak, muhafazakâr dilin eklemlerinden veya belki de tutamaklarından birini daha tartışmaya açmış oluruz: “…Efendiler, görülüyor ki bu kadar kesin ve yüksek bir za ferden sonra bile, bizi barışa kavuşmaktan engelleyen nedenler, doğrudan doğruya ekonomik nedenlerdir, ekonomik düşüncelerdir. Çünkü bu devlet, bu millet, ekonomik egemenliğini sağlarsa, o kadar güçlü bir temel üzerinde yerleşmiş ve gelişmeye başlamış olacaktır ki, artık onu yerinden oynatmak mümkün olamayacaktır. İşte düşmanlarımızın, gerçek düşmanlarımızın bir türlü rıza gösteremedikleri, onaylayamadıkları budur!..” (17 Mart 1923).

Bu noktada muhafazakârlığın retoriği ulusal bir ekonominin aksiyomlarına terk edilebiliyordu. Biraz kafa karışıklığını göze alarak şunu da söyleyebiliriz: Liberalizmin ta kökeninde, Foucault’nun göstermiş olduğu gibi “daha küçük, ama o ölçüde daha etkili hükümet etme” gereksinimden asla bağımsız olmadığı fikrini önplana çıkarmayanlar, günümüz Kemalist retoriğinin önde gelen temsilcilerinden Attilâ İlhan’ın, Mustafa Kemal’in “iktisat” üstüne bu görüşlerine binaen düştüğü kafa karışıklığına, tam da Türk liberalizminin acaba neden hep muhafazakâr bir kisvede karşımıza çıktığına anlam verememe haline benzer bir duruma düşmekten kaçınamazlar: “Hüseyin Rauf Bey’in Terakkiperver Fırkası da liberaldi; Ali Fethi Bey’in Serbest Fırkası da liberaldi; Demokrat Parti de liberaldir, Millet Partisi de liberal; onları izleyen, Adalet Partisi de, Doğru Yol Partisi de liberaldir; yalnız bu partilerin, Türkiye Cumhuriye-ti’ne mahsus, bir özelliği dikkati çekiyor; bayağı muhafazakâr görünüyorlar, oysa Batı’da liberallik aslında muhafazakârlığa karşı idi; galiba bizdeki muhafazakârlık, açıkça ifade edilmeyen -yoksa edilemeyen mi?- bir anti-Kemalistliğin örtülü ifade edilişi!” Oysa iyi bir bakış açısı (soğuk ve betimleyici olmak şartıyla) böyle bir argümanın “tersinir” yönünü de görmeye çabalar ve liberalizmin yerinden kımıldatılamayacak asgari bir devlete her zaman ihtiyaç duyacağını, bu bakımdan her liberalizmin ciddi bir muhafazakârlık dozu taşımak zorunda olduğunu görmeyi sağlayabilirdi.

AİLE DEĞERLERİ: TOPLUMSAL TİP OLARAK MUHAFAZAKÂR

Nietzsche “değerlerin değerinin” ne olduğunu sorduğu andan itibaren modernliğin alanlarından birisi daha belirginlik kazanmış gibidir. Değer sorusunu kapitalizm (ve liberal kaynaklı ekonomi-politik) mutlak ve işlevsel bir “ölçülebilirlikler” alanına göndermektedir. Buna göre insan meşakkatinin ve sıkıntısının bile ölçülmesi mümkündür ve bunlar ücretlendirilerek “ödüllendirilen” hallerimizdir. Ücretlendirildiği andan itibaren bu meşakkat ve sıkıntıya, giderek boğuntuya “emek” adının verilmiş olduğunu da söyleyebiliriz. Muhafazakârlık kendini yakın tarihi içinde sürekli bir “değerlere bağlılık” problemi içinde hissettiği ve “değerlerin değerlendirilmesini” amaçladığını söyleyip durduğu ölçüde burjuva ideolojilerinin içinde yıkanan bir tutumlar bileşkesi olmayı sürdürür. Burada artık değerler anlam kaymasına uğrayarak statükolar, korunması gereken bir mülk, bir tutum, para, pul, semboller, neticede her şey olabilir. O halde Nietzsche’nin çok rahat bir şekilde gözlemlediği gibi, burjuva kültür dünyasında değerlerin bir içeriği yoktur artık, içeriğinin de zaten dol-durulmaması gerekir ki herhangi bir yeni değer aşınmış olan “değer nesnelerinin” yerine geçirilebilsin. Artık inanç bile bir Tanrı’ya inanç değil “inanca inanç” diyebileceğimiz boş bir kalıptır. Böylece muhafazakâr boşluğa inancını korumayı hedefleyen bir toplumsal tiptir. Protestanlıkla (Weber’in kullandığı anlamda) buluşuyor olmasının şaşırtıcı gelmemesi gerekir. Boşluğun doldurulmasının asla zorunlu olmadığı ilkesi ise belki de modern hayatın çoğu boyutunu tanımlayan temel ve merkezî bir tema olarak Alman idealist-muhafazakâr dü şüncesinin içinde yuvalanmış haldeydi. Bu çizgi tersine çevrilerek “negatif” bir diyalektiğe dönüştürüldüğünde genel olarak muhafazakârlık üzerine Adorno’nun Alman örneğinden türeterek Amerika’ya uyguladığı “otoriter kişilik” ve “otoriter aile” temalarını bulabiliyoruz. Lazarsfeld’in önderliği altında yapılan araştırma belki de Heidegger’in bir formülüne, “Amerikancılığın bir Avrupa hastalığı” olduğunu söyleyen formüle bir cevap olarak otoriter nitelikli faşizmin bizzat Amerikan cemaatçi toplumlarında, özellikle de ailede yuvalandığına işaret ediyordu. Irk, Kan ve Toprak temalarının “demokratik-liberal” bir toplumda -özellikle de toplumsallığın ilk halkası olarak ailede- nasıl içkin bir düzlemde bulunabileceğini hemen Büyük Savaş’ın ardından oldukça yetkinleştirilmiş verilerle ve düşüncelerle birlikte sunan Adorno “otantiklik jargonunun” ötesinde sorunun “evrenselliğini” ciddi ölçüde sorgulayan ilk kişi olmuş gibidir. Bizzat kendi bakış tarzları çoğu karşıtı ve eleştiricisi tarafından “muhafazakârlıkla” suçlanan Adorno’nun bu “coup de force”u burada tartışmayı umduğumuz mesele konusunda oldukça önemli çünkü “tersyüz edilmiş” bir değerler sisteminin somut odak noktalarının sosyolojik tespitini önemli bir ölçüde geliştirmiş görünüyor.

Gerçekten de sosyal bilimlerin doğuşu 19. yüzyılda bir “muhafaza-ilerleme” ekseni etrafındaki toplumsal tipler dağılımına dayanmıştı. Simmel’in eserinde belki bunları belli bir eksiksizlik halinde bir “galeri”nin üyeleri olarak bulabiliyorduk. Ancak sosyolojinin disiplinleşmesi süreciyle, bu toplumsal tipler dağılımının yerleşiklik kazandığına tanık olacaktık. Muhafazakârlık en genelinde, “eski”ye, “cemaate”, hatta ancien regime’e gönderen bir karşı-devrimci reaksiyondan sosyal bilimleri türeten hareket olmuştu. Muhafazakâr ise bu karşı-değerleri bünyesinde ya da eserinde taşıyan kişilik olmalı.

Ulus Baker

devlet terörü

Devlet aslında bir suç örgütüdür. Düşmansız yapamaz, varlığını “düşmanın” varlığına borçludur. Bu yüzden de düşman üretmek, yeniden üretmek zorundadır. Bu amaçla da sürekli olarak teröre baş vurur. Kelimelerin, kavramların ne anlama gelmesi ‘gerektiğine’ devletin adamları karar verir ama bu dünyada, bu sınıflı toplumlarda herkes için aynı anlama gelen bir kelime, bir kavram mümkün değildir. Devlet neyin terör, kimin terörist olduğuna karar verir ve gereğini yapar… Sözde suçla, suç örgütleriyle mücadele ettiği söylenir ama asıl suçu ve suçluyu üreten-yaratan devletin kendisidir… Toplumun geniş kesimlerini yoksullaştırarak, mülküzleştirerek yol alır. Mülk sahibi sınıfların bir iktidar aracıdır ve onların hizmetindedir. Büyük hırsızlar (mülk sahibi sınıflar) daha çok çalsınlar diye, küçük hırsızları etkisizleştirmek esastır. Hapishanelerde yatanlar bilir: Orada büyük hırsızlara rastlanmaz…

Saint Augustine’nin naklettiği bir anektot durumu netleştirmeyi kolaylaştırabilir: Bir korsanı yakalayıp Büyük İskender’in huzuruna çıkarıyorlar. İskender, korsana ” sen nasıl denizlerin huzurunu bozarsın, dünyayı rahatsız edersin” dediğinde, korsan kendinden emin şöyle diyor: ” Aslında ikimiz de aynı şeyi yapıyoruz ama bir farkla, ben bu işi küçük bir gemiyle yapıyorum, sen koskoca bir donanmayla yapıyorsun ve bana haydut, sana da imparator diyorlar”.(1)

Sömürüye, baskıya, şiddete, teröre maruz kalan bir halk, bir topluluk, ezilen-sömürülen-aşağılanan bir sosyal sınıf, bir etnik zatiyet, bir inanç grubu, bir birey için yegane mücadele yolu direnmektir. Saldırıya uğrayanın vazgeçilmez direnme hakkı vardır. Zira insan direndiği zaman özgür, direnmediği zaman köledir… Ve fakat direnmeye kalktığında karşısında siyasi otoriteyi (devletin işkencecisini, polisini, jandarmasını, duruma göre savcısını hakimini, hapishanesini, celladını,) bulur ve devlet tarafından katli vacip terörist ilan edilir. Güney Afrika’da siyahlar ANC’yi kurarak Mandela önderliğinde ırkçı rejimle mücadeleye giriştiklerinde, sadece Güney Afrika rejimi değil, ABD tarafından da terörist ilan edilmişlerdi. Fransızlar 1830 yılında Cezayir’i işgal ve kolonize ettiler. Cezayir halkı 1962 yılında bağımsızlığını kazanıncaya kadar, tam 132 yıl kolonyalist Fransa’ya karşı direndi, işkence gördü, öldürüldü, aç bırakıldı ve tüm bu zaman zarfında kolonyalist Fransızlar direnişçilere terörist dediler. İyi de uyguladıkları sürekli terörü nasıl “meşrulaştırıyorlardı? Onlara “uygarlık” götürdüklerini, onları “uygarlığa dahil ettiklerini” söyleyerek… Aslında “garp cephesinde yeni bir şey yok”! Şimdilerde de “demokrasi”, “özgürlük” ve “barış” götürdüklerini söylemiyorlar mı?..

Fikret Başkaya

Opus Dei

Opus Dei
(Tanrının İşi)

Güz yakalı bir hanımın tesellisi daha içtendir, sematik kitapların cennetlerinden. Gark olmuş beşer kümesi cennet-cehennem davasına, tüm teologlar bilir ki gece vardiyasında çalışır “Deorum” dediğimiz, geceye mahsustur dualar bu yüzden “Nocturne”dür. Bu fiktif düşünceler oldum olası kahvemi zehir eder bana, riayet edemem şu kalkınmamış perva dolu düşüncelere, çünkü cehennem için vazgeçilmiştir tüm zevklerden memnuya gıpta etseler de, uzanmamıştır Adem’in  eli tekrar elmaya.  Bana göre ne R. Wagner, ne J. Brahms, nede W.Mozart en büyük kompozitör yalvaçlardır, peşinden milyarları bir çeşit paradoksa sokmuş, şükür dolu bir gökyüzü peşinde bırakmıştır. Ne büyük harpler yaşattı hepimize, “Deus” istiyor cihat salık edilir, “Yeşua” buyruk eder ki haçlı savaşı farz olmuştur.

Tantum religio potuit suadere malorum -Lucretius”  kulaklarınızı tıkayın ey ahali! Sizi taassuplar! Engizisyon mahkemeleri beyinlerinde çıkmalı cadı avına, tüm Müslümanları Cihad-ı Ekber’e davet ederim, İbranilerin ziyanı yok “Piyano Parçaları opus 76” (Klavierstücke op.76) dinleyiversin onlar. Bırakın sekülerleşsin fezanın mavi misketi, ne çektiyse bundan önceki yıllarda bu cihan bu spiritüalizmden çekti, sürgünler, harpler, fesatlıklar kocaman bir hırstan çıkan mitoslar, ziyadesiyle doydum şahsımca. Bu dünyadan alacağım yok diyen ne büyük hin oğlu hindir, huri peşinde, şarap peşindedir, bir nevi mürtekiptir onlar. Kıskıvrak yakalar günahlar vicdanı, El-Kaidenin tüm militanları artık farkında cennete gidemediklerinin, en sevdiğim dualar o bıyık altından gülerek yapılanlardır o yüzden, kimse bir yere gitmiyor efendiler, herkes otursun soluklansın. İnsan çobanını bile koyundan seçiyor, en büyük propagandadır bu yüzden miting alanlarında sematik serzenişler. George Bush’u hala hatırlarım “God bless the USA”, inançsız reis seçilmez efendiler bu şirret ellerin iptidai kafaların etki-tepkisidir. Bu yüzdendir refah denizin altında yirmi bin fersahta, yalnızca Hindistan’da kırk dört bin tanrı var, biriyle denk gelmek nasip olmamış reenkarnasyonda.

Tam motive sağlayan bu olgu, body salonlarında streoid ilacı mütekabiliyeti olarak görebilirsiniz, bir doz alanın dünyasında bir takım ruhani yükselişler yaşayıp etrafına, omuzunun üstünden güldüğünü görebilirsiniz “Nirvana” işte budur. Ordinasyon sonrası gidip çocukları taciz etmeli tüm papazlar bu yüzden, çitlembik tadında Filistin yerlilerini memleketsiz bırakmalı dini görev, taşlanıp elleri kesilmeli ceza olarak çok gelişmemiş mensuplar. Planck sabit değil hiçbir şey görüyorsun ya, insan dinamik kurtuluş yolu arıyor, neyden kurtulmaları gerektiklerini bilmeden. C. Sagan’ın anektodunu es geçmek istemem bu yazımda. Bu nesirin aslında değinmek istediği yeri biraz daha iyi belirtmeme muavenet etmesi için küçük bir anekdot geçmek isterim.

Kötü bir kanunu tarafsız uygulayamazsınız diyorum. Sadece yok edebilirsiniz. Sadece ceza verebilirsiniz. Ve sizi uyarıyorum kötü bir kanun kolera gibidir; dokunduğu herkesi, karşı çıkanlar kadar savunanları da mahveder. Anlamıyor musunuz, eğer evrim gibi bir kanunu alır ve resmi okullarda öğretilmesini suç sayarsanız yarın özel okullarda öğretilmesini de suç sayabilirsiniz. Ve yarın onun okunmasını da suç sayabilirsiniz. Ve yakında kitapları ve gazeteleri de yasaklayabilirsiniz. Daha sonra da katoliği protestanla, protestanı protestanla karşı karşıya getirirsiniz. Ve kendi dininizi insanın kafasına zorla sokmaya çalışırsınız. Eğer birini yapabilirseniz, ötekini de yapabilirsiniz! Çünkü fanatizm ve cahillik daima açtır ve beslenmeye ihtiyaçları vardır. Ve çok yakında, sayın yargıç elimizde flamalar ve çalan davullarla geriye doğru yürüyor olacağız! GERİYE! Bağnazların, insan aklına zeka ve aydınlanma getirmeye cürret eden adamı yaktıkları 16. yüzyılın o şanlı çağlarına doğru.

-Inherit the Wild ‘1960

Addio.

bitmeyen yürüyüş

Irkçılık en büyük zararını zencilere, özellikle zenci kölelere vermiştir. John Hawkins adında bir İngiliz’in sahip olduğu ilk köle gemisi. 1562’de Amerika sularına girmiştir. Ancak, köle ticaretinin, şeker kamışı plantasyonlarının yaygınlaştığı 1630’lardan sonra yoğunlaştığını görüyoruz. Köle ticaretinin yoğunlaşması, yoğun bir kokuyu da birliğinde getirmiştir. Gerçekten, o tarihlerde bir köle gemisinin okyanusu geçmekte olduğu, rüzgârın getirdiği kokuyla, daha gemi ufukta görünmeden, yüzlerce millik uzaklıktan anlaşılabiliyordu. Çünkü gemiye, olabildiğince çok “mal” yüklemek için, ellerinden ve ayaklarından birbirlerine zincirlenerek balık istifi gibi dizilen zenciler, bir ay kadar süren bu yolculuk boyunca, ağızlarına akıtılan çorba ile orada besleniyor ve yediklerini içtiklerini üstten ve alttan, orada çıkarıyorlardı. Kimbilir, zencilerin kötü koktukları önyargısı belki bu “gerçeğe” dayanarak doğmuştu. Zencilerden böylesine tiksinen Beyazların, durmadan gemiler dolusu zenciyi Amerika’ya getirmeleri anlaşılır şey değil doğrusu. 1562’den köleliğin kaldırıldığı tarih olan 1863’e dek, zenci kölelerin çektiklerini. Tanrı dışında hemen herkes bildiği için geçiyorum. Zenci köleliği, 1863’te, artık zencilerin de insan, üstelik öteki insanlara eşit değerde insan oldukları düşünülmeye başlandığı için kaldırılmadı. Böyle bir nedenle kaldırılmadığını, köleliğin kaldırılması yolunda, siyasal düzeyde verilen savaşı yürüten Lincoln’un, 1858 tarihinde yazdığı bir mektubundaki şu satırlardan biliyoruz: ‘Beyazlarla zenciler arasında fizik farkların, toplumsal, siyasal eşitlik içinde birlikte yaşamalarına olanak vermeyeceğine inanıyorum.” Gerçekten, köleliğin kaldırılmasının asıl nedeni, sanayileşen Kuzey’in “özgür emek” gereksinimiydi.

Alaeddin Şenel – Irk ve Irkçılık Düşüncesi

Atalarının maruz kaldığı tüm bu muamelelere rağmen, farklı olanın ötekileştirildiği bir toplumda “farklı” olduğu için başarı elde etmiş, “normallerin” takdirini kazanmış ve insanlar arası ilişkilerin biyolojik temellerle yapılandırılabileceği yanıltmacasına dayanan antisosyal davranış kalıbını yıkıp geçmiş bir insan; 29 Ağustos 1958 tarihinde Indiana’da dokuz çocuklu bir ailenin yedinci çocuğu olarak dünyaya gelen Michael Joseph Jackson.

(daha&helliip;)

sci-hub

aaron swartz yaşasaydı muhtemelen destek olacağı ve pek seveceği kazak asıllı alexandra elbakyan’ın bütün dünyaya sunduğu bir güzellik sci-hub. kendisi 47 milyondan fazla akademik araştırmayı ücretsiz erişime sunuyor. bunu neden yapıyor;

  1. herkes için bilgi – bilimsel bilgi herkesin erişimine açık olmalıdır
  2. no copyright – bilgi belirli zümrülerin hakimiyetine bırakılamaz
  3. açık erişim – bilgi dağıtımında herhangi bir limit olamaz

size ise öğrenmek ve paylaşmaya devam etmek kalıyor

sci-hub

müzik üstüne

1. Müzik öyle herhangi bir ders çerçevesinde kuşatabileceğimiz bir alan değil. Neredeyse insanların (ve belki de başka hayvanların) yaşamlarıyla en az dil kadar, hatta daha fazla bir ölçüde “koşut” olan bir yaşantı. Biz burada naçizane müziği nasıl elde edilebilir kılacağımızı düşüneceğiz. Başka bir deyişle minibüse bindiğimizde radyo ya da kasetçalar açıkken, bir bara gittiğimizde tepinirken orada varolan müziği öyle kolay kolay elde edemeyeceğimize inanıyoruz. Çünkü müziğin çok geniş bir altyapısı, derinliği, tarihi ve coğrafyası, giderek fiziği, özellikle de biyolojisi vardır. Kimyayı saymadıysam kusuruma bakmayın ancak Mendeleyev’in ünlü elementler tablosu tam anlamıyla “müzikal” uyum varsayımları üzerine inşa edilmişti. Yani kimyevi unsurlar bile tıpkı müzikte olduğu gibi birtakım uyumlar ve oranlar üzerinden birbirleriyle ilişkiye geçiyorlar…

2. Burak’ın ders sırasında cevap vermeyi uygun görmediğim bir sorusuna cevaben şunu söyleyebilirim sanıyorum: evet, müzik ya da genel olarak ses yalnızca gözümüze hitap ettiğini sandığımız “görsellikten” farklı olarak tek bir göze ve onun algısal koordinatlarına indirgenemez. Bir radyo vericisinin yanına gidip göbeğinizi dayarsanız –ve göbeğiniz yeterince duyarlıysa– müziği vücudunuzun içinden dinlersiniz… Görmeye hitap eden fizik ile kulağa hitap eden fizik farklıdır. Ancak insan için sesin belirgin bir üstünlük taşıdığını da söylemek gerekir: dil ve konuşma… Bunlar ağırlıkla “ses” olarak karşımıza çıkmalarına rağmen, belli bir noktadan, yazının icadından itibaren mekansal-görülebilir formlar da kazanmış olan aktiviteler. Ve bunlarsız bizim insan denen varlık olamayacağımız herkes tarafından söylenir durur. Sonuçta biz dil yüzünden ağırlıka görsel-işitsel varlıklarız; iletişimimizin büyük bir kısmı ve neredeyse sanatlarımızın tümü görme ve işitmeye gönderirler. Başka hayvanlar eğer sanatları olsaydı belki bunu dokunmaya (ısı farklılıklarıyla işleyen balıklar) ya da belki kokuya, tada (yine balıklar, giderek köpekler) dayandırırlardı. Biz bunu mutfakta bile başarabilmiş değiliz ve bugün aşçılık ya da parfümeri doğrudan “güzel sanatlar” arasında sayılmıyorlar. Burada hatırlanması gereken bir nokta, fizyolojik verilerin şunu söylediği: eğer köpekler en duyarlı oldukları koku duyuları etrafında bir kodlama sistemi ve bir uygarlık, giderek bir “sanat” dalı geliştirmiş olsalardı, nöro-fizyolojik verilere göre beyinlerinin büyüklüğünün dünyanın yarısı kadar olması gerekirdi… Dil ve el insan türünün muhteşem bir ekonomisidir…

3. Peki ama müzikal davranış başka hayvanlarda yok mudur? Her şey bunun esas olarak kuşlarda olduğunu belirliyor. Hatta eğer doğa “düzenli” ve “armonik” sesler çıkarabiliyorsa doğanın insanlardan çok önce müzik yapmaya başladığını da söylemek gerekir. Sonuçta şunu bile varsayabiliriz: insanoğlu doğaya göre gecikmiş bir varlıktır ve bu yüzden işte bir “tarihi” vardır… Müziğinin, dilinin, hukukunun, hatta en biyolojik gereksinmeler arasında bulunan cinselliğinin, diyetinin vesaire… bir tarihi vardır. Yani tarih bir gecikme halinden ibarettir.

(daha&helliip;)