Etiket: luis bunuel

Kayboluş ve kendilik hâlleri üzerine

Uçsuz bucaksız genişlikte, devasa ağaçlardan müteşekkil ve balta girmemiş sıklıkta bir ormanda kayboluş nasıl vuku bulur ve nasıl anlaşılır?

Ateşe ve terk edilmiş düşe dair kalıntılar…

Luis Buñuel’in 1956 tarihli Ölüm Bahçesi filminde kahramanlarımız uçsuz bucaksız ormanda kendilerini kovalayan askerlerden kaçmışlar ve bir çıkış aramaktadırlar. Tropikal ormanın devasa ağaçlarının, balta girmezliğinin ve uçsuz bucaksızlığının üstüne, herhangi bir çıkış yolu bulmaya dair bir kılavuzun olmayışı da düşünüldüğünde karşılarında olan şeyler ve mekânın özellikleri onlar için kısa vadede belirgin olsa da kısa bir süre sonrası için herhangi bir önemi olan ayrımı işaretlemeyecek derecede belirsizdir. Yön saptamak ve yer imlemek için keşfedecekleri şey her zaman keşfettiklerinden farksızdır. Ormanda ilerlerken kahramanlarımızdan biri bir işaret görür, yerde önceden yakılmış bir ateşten kalıntılar vardır. Ateşten arta kalanları inceleyip, kalıntıların yeni olduğuna, insanlara yakın olduklarına, onlara ulaşabilirlerse kurtulabileceklerine hükmedilir. Ancak şüphe de çabuk belirir, kimdir onlar? Kelle avcıları ya da kaçak hükümlüler olabilirler. İyice emin olmak adına diğer işaretler araştırılır. Başka bir kahramanımızın yerde ikiye ayrılmış kâğıt parçası bulduğunu görürüz, bu bir fotoğraftır. Parçaları birleştirir: Paris Charles de Gaulle Meydanı, Napolyon’un Zafer Takı…

Hayâl kırıklığı… Diğerleri de fotoğrafa bakar… “Bu ateşi biz yaktık. Daire çiziyoruz.” Defalarca yılgınlığa düştükten sonra bir işaretin tekrar kendilerine dönmesi daha sarsıcı bir etki yapar. Fotoğraf önceki gece kahramanlarımızdan birinin elindeydi, kahramanımızın görüsü bir an fotoğraf karesine geçiş yapmıştı ve Paris’in ışıklarının gürültülerinin arasında bulmuştuk ekranı ve geri dönüş, çıkışa dair umudunu iyice yitiren kahramanımız fotoğrafı yırtmıştı.

Dışarıyla bir ilişki, kendilik bir sis perdesinin ardında ve kendisine ıraksak…

Yaklaşık iki dakika süren işaret bulma ve işaretin kendilerine dönmesi sekansında kayboluşa dair verilebilecek tüm öğeler çarpıcı bir dizgede toparlanmıştır. Bir kaybolma durumu salt işaret edilmek yerine, olay ve anlam olarak belirgin kılınmıştır ki dizgenin detaylarını düşündüğümüzde, beyaz perdede kayboluşun bu derece tutarlı ve çarpıcı bir anlatım imkânının aralanmış olmasının sunduğu düşünsel haz aralığında kayboluşu yeniden kurgulamak keyifli bir uğraşa dönüşür.

Kayboluş henüz gerçekleşmemiş lâkin yakınlaşmış olduğunu hissettiğimiz bir gelecek hâlinin sıkıntısı ile belirir öncelikle. Kişinin tüm duyarlılığı kendisi üzerinedir ve dış ortam henüz karşısında bir ön tedirginlik duymaktan başka bir şekilde ilişki kurmadığımız yerdir. Sıkıntıyı aşmak üzere dış ortamla -aşmak üzere- temasa geçilir ve yine yakın bir geleceğe ait hissiyat olarak çıkışın vereceği ferahlığa dair umutla yol alınır. Bu kez duyarlılık neredeyse tümüyle dış ortam üzerinedir ve duyarlılığın dışsallığında her karşılaşılan şey bir ilk yabancılık tesiri altındaymışçasına bu yeni ilişkiyi anlama düzlemine dâhil etmek üzere yorumlanır. Ancak bu ilk yabancılık tesiri ile anlam düzlemine dâhil edilen şeyler neredeyse tümüyle benzer ve uçucu, bir an sonrası için ya hatırda kalmayacak ya da belirgin bir fark teşkil etmeyecek şeylerdir. Çıkış umuduna yönelik oluş ve umudun daha çok geleceği tahvil eden bakış hâli, en yakında olanı, geride olanı ve kendine dair olanı sisle örtmüş gibidir, orada işaret yoktur.

İlişkinin yorumlanışı olarak anlam ve kayboluşta kendiliğin yeniden belirişi, anlama dair örtüşme…

Filmde karşılaşılan ilk anlamlı işaretin bu derece yabancılıkla karşılanması ancak bu her şeyin dış oluşu ve kendini de ıraksayan yabanıllıkla izah edilebilir. Verili hiçbir anlam yoktur, her şey yeni/yeniden oluşturulur. Anlam yeni örtüşme biçimleriyle yaratılır,  örtüşeceği yeni biçimler arar. İlk karşılaşılan ateş kalıntıları işaretinin yorumlanma biçimlerinin ardından, yırtılarak tek edilmiş bir düşün imleyen iki parçanın yakınlaştırılması ve birleştirilmesinin çarpıcılığı burada açığa çıkar. Buldukları kendileridir!

Kayboluş ancak bu kertede ilk haldeki sıkıntılı beliriş olan hissiyat anlamının ötesine geçerek somutlaşır. Onca mesafe kat edip, işaretler yorumlandıktan sonra bulunan şey kendileri olduğunda, bir kez daha dış ortam kat edilmemiş ve tanınmamış olarak kalır ve bir kez daha kendiliğe dönüş belirir. Tekil tekrar kendisiyle örtüşür ve dış, içinde yol alınan, işaretler sunan ancak yine de kendisini her seferinde aynı ve kadim yabancı olarak sunan biçimiyle tekille arasına şeffaf lâkin katı bir sınır koyar. İçinde gezinilen dış, tekili kendisine hapseder. Sıkışma dıştan içe doğrudur ve bu kendilik hâli bu dizgede kayboluşu imler, kayboluş ancak kendini bulmakla idrak edilen bir etkinliğe dönüşür. Sis perdesi kalkmıştır ancak her şey daha belirsizdir şimdi… Dışarıyla kurulan ve kendisiyle de dışsal olan ilişkinin sonucunda tekil kendisiyle örtüşür…

Anlama dair ayrışmaya ve anlamın kendilik üzerinden ilişkiselliğine dair bir (örn)ek…

Mister No’nun Ufo isimli macerasında, uçağı esrarengiz bir biçimde Amazon ormanlarına düşen kahramanımızı ele geçiren yerliler, Güneş Tanrısı ile konuşması için kahramanımızın kafasını uçurmaya karar verirler-itirazlar-. Tüm yaptıkları burun yoluyla uyuşturucu almasını sağlayıp uçmasını sağlamaktır!

VIRIDIANA – 1961

küller pişmanlık ve ölümdür.

viridiana, 1961 yılında çekildi. ispanya’da 17 yıl sonra gösterime girebildi. katolik dünyasından ciddi tepki aldı. luis bunuel’in bunu bilinçli olarak yaptığını tahmin edebilecek kapasitedeyiz. dünyanın ne kadar yozlaştığını ve dini bütün kişilerin bile yapabileceklerini alaycı bir şekilde ortaya koyuyor bunuel. yaklaşık 60 yıl sonra hala ders çıkarmadığımız gerçeceğini bir kenara koyuyoruz. dini kurumların ve öğretilerinin toplumda ne kadar saf, yetersiz, aptalca ve anlamsız kaldığı yüzleşmesini yaşayan bir kadının hikayesi bu. üstte gördüğünüz sahne ise sinema tarihinin abartısız en başarılarından biri. izlemeniz ve bazı şeyleri tekrar sorgulamanız dileğiyle.

viridana – mubi

İlk Başkaldırı: Aziz Simeon

Yunanca’da sütun manasına gelen “Stylites” terimi sütun ya da direğin üzerinde yaşayan hristiyan çilecileri anlatmak için kullanılır.

İlk Stylites olarak kabul edilen Simeon’un hayatta öğrendiği ilk şey koyun otlatmaktı. 403 yılında henüz 13 yaşındayken Antakya yakınındaki Süryani Tell’Ada Manastırına çile çekmek için gitti. Burada Hıristiyanlıkta Paskalya döneminde yaklaşık altı hafta süren Büyük Perhiz orucunu hiçbir şey yemeden tutmaya başladı, halsiz düşünce de Manastır rahibi tarafından ziyaret edildi ve kendisine su ve ekmek verildi. Simeon birkaç gün sonra yarı baygın halde bulunduğunda kendisine bırakılan yiyeceklere günlerdir hiç dokunmadığı anlaşıldı. Sonraları karnını palmiye yapraklarından yaptığı bir kemerle çok sıkı bir şekilde bağladığı anlaşıldı. Kemeri öylesine sıkı bağlıydı ki etine işleyen yaprak kalıntılarını yaradan çıkarabilmek için, dokunun günlerce suyla yumuşatılması gerekti. Manastır’da geçen dokuz yılın sonunda, diğer keşişler abartılı bir çile metodu uygulayan Genç Simeon’un akşamları gizli gizli kalkıp yemek ve su içtiğini iddia ederek, manastırdan uzaklaştırılmasını istediler. Simeon kendini gömdürüyor ya da uyumadan sürekli ayakta duruyordu. Midesi küçülen Simeon, Büyük Perhizi her yıl yeniledi. Sonunda manastır yönetiminin baskısıyla manastırdan ayrılınca eski Telassinos’un (Antakya) altmış kilometre doğusundaki Deir Samaan’da çekildiği kulübesinde üç buçuk yıl yaşadı. Bu dönemde tuttuğu Büyük Perhiz boyunca hiç yemek yemediği ve su içmediği rivayet edilir. Bu durumdan sağ salim kurtuluşu, o dönemde büyük bir mucize olarak karşılandı. Oruç zamanlarında, bir mağaraya kapanıp, mağaranın girişini duvarla kapattırıyordu.

Kulübede geçirdiği dönem sonrasında Simeon, Şeyh Bereket Dağında kayalık bir çıkıntıya yerleşti ve bu küçücük mekana kendini tutsak etti. Bölge, Suriye’nin kuzeyinde bulunuyordu. Ancak mucizelerinden ötürü kendisinden şifa ve dua dileyen, ona yüz sürmek isteyen ziyaretçi müritlerinin sayısı burada iyice arttı ve onlarla konuşmaktan yorgun düşerek ibadete yeterince zaman ayıramadı. Bu durum onu daha farklı ve köktenci bir yaşam tarzına yöneltmeye itti: bir sütunun üstüne yerleşmek. 421 yılında üç metre yüksekliğindeki eski bir sütunun tepesine çıktı. Böylece 459 yılına kadar 36 yıl sürecek çılgın ve özgün macerası başladı. Sütun başının üzerinde dört metrekarelik düz bir alan vardı. Orada yaşamaya başladı. Sürekli dua ediyor ve belli aralıklarla diz çöküyordu. Danışmak isteyenler, duasını almak isteyenler onu rahat bırakmayınca, valinin emriyle sütun 16 metreye kadar yükseltildi.

1924 yılında ise Alvin Kelly ismindeki bir adam Hollywood’daki bir bayrak direğinde tam on üç saat, on üç dakika oturdu. İhamını Aziz Simeon’dan alıyordu. Kelly’nin başarısı bir dünya rekoruydu. Zaten böyle bir şeyi deneyen ilk kişi de kendisiydi. Son derece ilginç bir modanın başlamasına neden oldu. 1930 yılında rekoru başkaları tarafından kırılan Kelly, Atlantic City’de bir direkte kırk dokuz gün oturarak yeni bir rekor kırmak istedi. Ancak bu yıllarda Amerikalılar için endişelenecek daha önemli meseleler vardı: 1929 yılında borsa çakılmış ve direğe oturmak popülaritesini kaybetmişti.

Belki de toplumsal hayata ilk başkaldırı olarak nitelendirebileceğimiz bu yaşam tarzı vaktiyle epey yankı uyandırdı. Öyle ki 1965 yılında Luis Buñuel bir film çekti: Simón del desierto

the exterminating angel . 1962

the exterminating angel, 1962 yapımı luis bunuel fimi. filmdeki metaforları takip etmediğiniz takdirde herhangi bir anlam ifade etmeyebilir. bu ne ya deyip kapatabilirsiniz. o yüzden ilgisiz izleyecekseniz hiç girişmeyin.

bence sıradan insan, alt tabaka insanı, acıya karşı daha az duyarlı. hiç yaralı bir boğa görmediniz mi? herhangi bir acı izi yok.

neredeyse her bunuel yapımında olduğu gibi burjuvaziye vurulan an ağır tokatlardan biriyle karşı karşıyayız. proleterya ortadan kalktığında burjuvaziye ne olur sorusunun cevabı. ekonomi ve cinsellik arasındaki ilişki. burjuva ahlakı. ya da aslında herşeyin özeti filmin sonunda göreceğiniz koyunlar.

the phantom of liberty . 1974

le fantôme de la liberté (özgürlük hayaleti) luis bunuel’in çektiği fantastik bir sürrealist komedi filmi olarak sınıflandırmak mümkün. bunuel klasik hikaye anlatım tekniklerinden banane hocam diyerek tüm yargıları ve ahlak değerlerini şöyle bir sirkeliyor. filmin içerisinde bir çok gönderme olmak ile birlikte adını komunist manifesto’nun ilk cümlesinden alıyor “avrupa’nın üzerinde bir hayalet geziniyor”. 74 yaşında artık aşmış bunuel aslında özetle bakın benim rüyalarım bunlar diyor – iyi ki diyor. size de vakit kaybetmeden izlemek düşüyor.

simetriden bıktım!