Etiket: kıyamet

Özgürlük (Bir Hayal Olsa Da)

İnsanın postapokaliptik fantezilerinde bile, her şey Ortaçağ’a hatta ilkel komünal bir şekle dönmüşken, hala yine de eski “yüce” halinin kalıntılarını barındırması ve kendi gözü doymazlığının kendisine getirdiği belaların bile kibrinden herhangi bir şey götürmesini engellemesi nedendir?

Anlatmak istediğim şu, en beter kıyamet sonrası fantezide bile yine de bir ileri teknoloji alete sahip olunması, yani yemek bulamayıp birbirlerini yiyen insanların yine de medeniyetten sıyrılmadıklarının hatta eski teknolojiyi ilerletme çabalarının var olduğunu göstermeye çalışmaları nedendir? Ya da asla bir kıyamet sonrası fantezide insanın yok oluşunun tamamen konu edilmemesi, yine en üstün varlığın insan oluşu nedendir, hala bir kıyamet sonrası fantezide bile neden hayvanlar insanın tahakkümü altındadır?

Bir post apokaliptik hayalde bile insan, ötekinin iktidarının yokluğunu hayal edemez durumdadır, bir kastlaşmaya ve hiyerarşik bir yapılanmaya çoğu fantezide yer verilir, hatta hükümetlerin gözünün doymazlığı yüzünden insan türü felaket ile karşılaşmış olsa bile yine de bir hükümetleşme görülür hayallerde, burada insan toplulukları ve bireyler arasında oluşacak doğal hiyerarşiden değil, ilkel bir bürokrasi biçiminden bahsediyorum. Çetelerin oluşumu ve erken – vergi benzeri değiş tokuş şekillerinin – daha doğrusu yapay hiyerarşinin vergi ile belki daha çok feodal şekilde altta kalanlar tarafından ödüllendirilmesi diyebiliriz – görülmesi nedendir? Neden insan devletsizliğin hayalini kuramaz ya da neden hep kendi katiline fantezilerde dahi olsa aşık olur da onun en azından küçültülmesinin dahi hayalini kuramaz?

Tarih boyunca insanlar kendi özgürlüklerinin bile kendi özgürlüklerinin bir süre boyunca tamamen üst bir yapıya devredilmesi şeklinde geleceğini iddia eden teoriler üretmiştir de, yine de devletin tamamen yok olabileceğini veya belirli boyutlara indirilebileceğini “aptalca bir ütopya” olarak görmüştür. Bu tuhaf bir sorumluluğu atma ve konformizme kaçış mıdır? Yoksa özgürlüğün en azından teoride bile var olmasına karşı yüzyıllarca geliştirilmesi istenmiş intoleransın bir dışavurumu mudur?

Doğrudur ya da yanlıştır ama dinlerin çoğunda -en azından benim bildiğim kadarıyla – devlet otoritesine saygı duyma emri ya da önerisi vardır. Ahlak sistemlerinin benim bildiğim kadarıyla pek çoğu yine kişinin devlet için var olduğunu – en azından bu coğrafyada ya da ülke tarihinde – gizliden gizliye bile olsa insan zihinlerine yerleştiregelmiştir bazen tam tersini söylerken bile bir otoriteyi onaylama vardır. Feodal dönemde de bu olmuştur lakin kapitalizme geçiş sürecinde ve kapitalist süreçte devlete başkaldırı ve bireysel özgürlükleri özendirici çalışmalar yükselmiştir. Daha sonra Marx kendi öncüllerinin bu savunusunu ayrıca kapitalistlere karşı da işçi özgürlüklerini savunurken yaptıysa ve devleti de kapitalistlerin bir aygıtı olarak gördüyse bile, bürokrasiye ve devlet otoritesine apaçık bir teşvikte bulunmuştur veya yazdıklarının bu şekilde de bir okuması yapılabilir.

En azından kendi coğrafyamızda, devletin kadir-i mutlak olduğunu söylerken yine de belirli şekillerde onun var olan bilgisizliklerinden yararlanarak bazı ayrıcalıklar elde ediyoruz, devleti savunurken onun kuyusunu kazmaya çalışıyoruz, belki de bu ikiyüzlülük, bu coğrafya insanının devletsiz bir hayat veya devletin elinin kısaldığı bir hayat hayal etmesinin olanaksızlığından gelmektedir, kim bilir.

Yine de belki bir gün biz de doya doya özgürlük hayal edebiliriz diye düşünmeye devam edelim, yalnızca özgürlüğün tanımının elimizde kalma tehlikesine karşı.

pazar ayinleri – 3. mektup

Cepheden Sağ Dönen Piyadeler Üzerine

Tavandan aşağıya sarkan yeşil yeşil yemyeşil bir damlayım ben. Soğuk. Yapışkan. Fakat enteresan biçimde canlı. Sırt üstü uzanmış gülümsüyorsun. Çıplak. Ve lekelerimi bırakacağım üzerine. Zihnine. Yapışacağım. Titizlikle bir araya getirdiğin kavramlara bulaşacak, özlerine işleyecek, zehirleyecek, ekşi ekşi kıkırdayacağım. Ben ve bu noktaya ulaşana dek ruhumda filizlenen tüm diğer benlerle beraber. Ellerimin tersleriyle ağızlarımı örterek titreteceğim omuzlarımı. Sen yine hep aynı sen olarak kalmaya devam edeceksin elbette bu sırada. Korkma. Kitaplarının üzerinden akacağım, kıyafetlerinin, halılarını, sinema biletlerinin, seçmen kütüklerinin üzerinden akacağım. Uyanamayacaksın. Akşamlardan bir akşam olacak perdelerinin arkasından yuvarlanıp giden. Cumalardan bir Cuma.  Eve dönüşlerden bir eve dönüş. Damarlarında dolaşan alkolün miktarı artmış olacak en fazla. Kontrolü kaybetmene sebep olmayacak kadar tabii. Hassas terazilerde ayarlanıp titizlikle mideye gönderdiğin damlalar.

Kıyamet senaryoları fısıldayacağım ben bu sırada. Duymayacaksın. Benlerden bir beni ön plana çıkartacak, sivriltecek, hızlandıracak, parlatacağım. Ama yine de şöyle bir gözlerini kısmayı başaramayacaksın. Ben sırf daha sağlam çakılabilmek için yirmi yaşımın nöbet kulelerine tırmanmış olacağım halbuki o sırada. Yeniden. Kompozit başlığım, G-3 piyade tüfeğim, postallarım, çelik yeleğim ve gırtlağımdaki İskenderun cigarası tortusu ve kafamda yankılanan şarkılar ve soğuktan uyulan parmaklarım ve turuncu mu turuncu bombalar olacak dişlerimin arasında tıkırdattığım. Ekşi ekşi sidik kokacak yine kulübenin içi. Kum torbalarının arasında hiçbirimizin ulaşamayacağı bir dinginlikle dolanan akrepler olacak. Akreplerin hafif perdeden okuduğu ayetlerle kendinden geçen pervaneler tepemdeki projektöre güm güm vururken gözlerimi gecenin içinden tanrının eteklerine dek uzanan çayırların uğultusuna dikip gömleğimin düğmelerini açacağım. Kasaturamı sol göğsümün altına yaslayacak, Ankaradaki bir apartman dairesinin bilmem kaç senelik tavanından üzerine düşen yeşil yeşil yemyeşil bir damlanın görevini başarıyla yerine getirebilmesi için derin, serin, karanlık bir kesik daha atacağım. Kan akıtacağım.

Buradayım diye başlayacak tüm kıyamet senaryolarım. Buradaydım ya da. Ya da burada olacağım. Aynı anda yedi kere yetmiş bin alemin bokuna bulanmış asker topuklarımla. Uykusuzluğumla. Sırf sigara paramı denkleyebilmek için leş nefesli Trabzonlu müteahhitlerin tombul çocuklarının yerine nöbet tuttuğum kerahat vakitlerinde boğazıma dizilen nefretimle, vücudumdaki kasatura lekelerimle, ufalanan kemiklerimle… Senin orada olduğun gibi buradayım. Diye başlayacak yani. Buradaydım ya da. Ya da burada olacağım. Kıyamet kehanetlerimi dillendirirken. Er gazinolarının kaşarlı tost, bayat çay, terli çorap kokuları sinmiş vıcık vıcık karanlığında tecavüze uğrayan on dokuzluk çilli oğlanların sımsıkı kenetlenmiş dişlerinin arasından taşan havayı tarif etmeye çalışacağım sana. O havayı solumak zorunda kalmanın neye benzediğini mesela. Burnumdaki yanmayı, ciğerlerimdeki daralmayı, yüreğimde birbiri ardına patlayan rengarenk havai fişekleri. Sabah koşturmacasına dalınca bir gece önceki çilli oğlan çocuklarının öteden, duvarların, korkulukların, dikenli tellerin, nizamiye kapılarının, çok katlı subay lojmanlarının, o subay lojmanlarında akşama kadar kahve içe içe göt büyüten çakma sarışınların ardından, düşlemeye bile cesaret edemeyeceğin uçsuz bucaksız hayal alemlerini idare eden çıldırmış tanrılar tarafından buraya, bana postalanmış iradesiz varlıklar olduğunu düşlemeye başlamanın kasıklarıma saldığı istemsiz titremeden bahsedeceğim.

Belki de bahsetmeyeceğim ama?

(daha&helliip;)

sinemanın yıkılışı

her şeyden önce sinemanın çok zengin olduğuna inanıyorum. sinema obez. sinema limitlerine, maksimumuna ulaştı. bu açıklayacağım genişleme hareketi ile birlikte sinema patlayacak! tıkanıklığın patlamasıyla bu yağlanmış domuz binlerce parçaya ayrılacak. sinemanın yıkılışını açıklıyorum, kendine film diyen parçalanmış, bozulmuş, şişmiş, irileşmiş şeyin ilk kıyamet alametini.

isidore isou