Etiket: kısa film

mavi – kısa film

Benim çocukluk hayalim futbolcu olmaktı. Uzun yıllar futbol oynadım ve akabinde sakatlanıp futbolu bırakmak zorunda kaldım. 2011 yılında Plato Meslek Yüksek Okulu’nda Radyo ve Televizyon programcılığı ile başladı maceram. Oradan DGS ile Selçuk Üniversitesi Radyo, TV ve Sinema bölümüne geçiş yaptım. İlk anlatımımı 2012 yılında Göğe Bakalım isimli kısa film ile gerçekleştirdim. Anlatı diyorum çünkü kendimi ‘’Kısa Anlatıcı’’ olarak görüyorum.

diyor ömer sevinç. hala selçuk üniversitesi son sınıf öğrencisi. kısa filmler çekiyor ya da kısa hikayeler anlatıyor. son olarak cannes film festivali’nde “short film corner” kapsamında resmi seçki almış “başlangıç” isimli son kısa filmiyle. “başlangıç” rusya’da rehin tutulan ukrayna üniformalı bir asker ve türk bir savaş muhabirinin hikayesini anlatıyor. festival kuralları gereği paylaşamıyoruz fakat 50.000’i aşkın başvurudan 490 film arasına girmiş olmasının hakkını verdiğini söyleyebiliriz. türkiye’den toplam 10 film seçildiğini de hatırlatmak isteriz.

yine ömer sevinç ve arkadaşlarının çektiği başka bir kısa filmi izleyebilirsiniz ama birazdan başlatmanızı tavsiye ederiz. mavi isimli kısa film 2015 yılında katledilen özgecan aslan için yazılmış, konu birebir olarak işlenmese dahi problemin kökü farklı bir düzlemde değil.

bir şeyler üretmek, derdini anlatmaya çalışmak ve doğru bildiklerini paylaşmaktan çekinmeyen bütün insanlara saygımız sonsuz. ömer de bunlardan biri. daha fazla denemesi, daha fazla üretmesi ve daha geniş çevrelerce farkına varılması dileğiyle. film sizin.

kreanima – inthebox

kolektif çalışmalara ayrı bir açıdan baktığımız gerçeğini biliyorsunuz. robonima bu güzel hareketlerden biri daha önce bahsettiğimiz ve sizin de bildiğiniz gibi. yanlarına bir de kreatifkadraj’ı almışlar. kreanima olmuşlar. isimlerinin ne olduğu önemli değil ne yaptıkları ya da ne yapmaya çalıştıkları bizce önemli. güçleri birleştirip ürettikleri projeye de inthebox demişler “evrene dair ürettiğiniz tüm sesleri, toprağı ve ateşi yirmidört kareden daha fazlası ile kaydediyor ve tanıklık edemeyenlere, bilmeyenlere, kör kulaklara ve sahipsiz gözlere sunmaya hazırlanıyoruz.” diye de eklemişler. bize de destek olup, omuz omuza durmak düşer. kolay gelsin!

Bize katılın. Sizin için videolar, kısa fimler, belgeseller, teaserlar hazırlayalım. Biliyoruz ki sistemin artığı paradan değil, ürettiklerinizden besleniyorsunuz. Biz de öyle. Biz de filmlerimizle besleniyoruz. Ve acıkınca zenginleri yiyoruz.

kreanima – inthebox

 

more

“more” yani daha fazla, mark osborne’un yönettiği bir kısa film. 1998 yapımı, hala güncelliğini koruyor. özetle fabrikada çalışan bir işçi, hayat üzerine bir ders çıkarıyor. mutluluk nedir? ne zaman yeter demeliyiz? gibi çok sayıda soru soruyor olacaksınız. film sizin;

Neden Tarkovski Olamıyorum?

Öncelikle bu yazıya Tarkovski’den bir alıntıyla başlamak -filmle de çok alakalı olduğu için mantıklı olacak diye düşünüyorum, üstad diyor ki:

İlkelerine bir kez olsun ihanet eden insan, hayat ile olan saf ilişkisini yitirir. Bir insanın kendine karşı hile yapması, onun, filminden, hayatından, her şeyinden vazgeçmesi demektir.

-Andrey Tarkovski

Öncelikle bu filmi yazan ve yöneten Murat Düzgünoğlu. Belki de kendi hikayesini anlatmıştır bilmiyorum, belki de aklından sürekli geçen bir soruya cevaptır ya da onlarca genç sinemacının yerlerine Bergman, Kubrick, Trier vs. koyarak modifiye edip yineledikleri bir sorudur diye düşünüyorum bu. Film ise bu soruya gerçekçi ve umut vermeyen (Zaten hem gerçekçi hem umut veren kaç tane yanıt vardır ki?) bir yanıt veriyor.

Bahadır bir yönetmen, Türkü filmleri, kısa filmler  yönetiyor. İlk uzun metrajını ise bir sanat filmi ile yapmak istese de, gelir durumu buna müsait değil ve sermaye bulamıyor. Kime giderse gitsin “Sen bir Tarkovski, bir Bergman filmi çekmek istiyorsun ama Türkiye’de bu filmler tutmuyor, seyirci aşk istiyor, iki erkek arasında kalmış kararsız bir kadını görmek istiyor.” gibi yanıtlarla reddediliyor.

Arkadaşları Tarkovski izlerken sıkılıp kapatmak istiyorlar, yönettiği projelerde ise doğru düzgün ekipman bile bulamıyor. Kısa reklam filmi işleri çıkıyor ama o her sabah yukarıda alıntıladığım Tarkovski’nin sözüne bakarak uyanıyor ve aslında burada karşımıza mühim bir soru çıkıyor:

İlkesiz bir ülkede hayatla saf ilişkimizi nasıl sürdürebiliriz? İlkelerimizden mi taviz vereceğiz yoksa ülkemizden mi?

Sanat tıpkı herkesin ne kadar iyi olduğunu söyleyip de azınlığın dinlediği klasik müzik gibi midir bu ülkede? “Hayaller karın doyurmuyor.” gibi vecizeler etrafımızdayken, bizi hayal kurmak ve kendiliğimizi tamamlamak için cesaretlendiren kişisel “gelişimciler” hayatla ilgili saf ilişkilerini sürdürebiliyorlar mı yoksa kendi söylediklerine inanmayan vaizler mi?

Hayallerin peşinden koşarken elektrik faturasını ödeyecek paramız kalmayıp karanlıkta kalıyorsak, hayatla ilkelerden taviz vermeden bir ilişki nasıl kurabiliriz? Yoksa hayatla saf bir ilişki kurmamız zaten istenilir bir şey olmaktan çıktı mı?

Gerçekçi bir Türkiye tablosu sunarken, klasik geyikler, ilişkisel çalkalanmalarda arkada kalmıyor. Lakin biraz üzücü de olsa sorumuz yanıtlanıyor:

Bu ülkede hayatla saf bir ilişki kurmak için, ancak deli olmak gerekiyor.

En Marche !

sistemdeki bir kum taneceği. yani biz.

Renklerin İçinde

Sanatın en önemli işlevi düşündürmek ve bilinçlendirmektir. Eğlendirir, oyalarken bunu yapar. Sanat ürünleri topluma, halk kitlelerine yöneldiği oranda kitlelerin bilinçlenmesine, toplumsal gerçeklerin daha iyi anlaşılmasına neden olur. Kişiyi yetiştiren, yönlendiren, değiştiren ve yetkin hale getiren işlevleriyle ve içinde taşıdığı anti-sav konumu ile de eleştirel bakış kazandırır ona sanat. Az gelişmiş toplumlarda sanatın toplumsal işlevi daha da önem kazanır; çünkü sanat bir aydınlatma, bir bilinçlendirme ve çok etkili bir eğitim aracıdır.

Sanat içinde taşıdığı aykırı düşüncelerle, karşıt konumu ile insanları, içinde bulundukları durumları, sahip oldukları düşünceleri, yaşama biçimlerini. dünya görüşlerini ve ideolojik yaklaşımlarını irdeler, sorgular ve dinamik yapısıyla değişime olan yatkınlığı ile toplumlara gelişmeye giden yolları açar.

“…”

Sanat eleştirel yaklaşımından ötürü totaliter rejimlerde yöneticilere sevimsiz gelir. Halkın bilinçlenmesinden, uyanmasından rahatsız olan egemen güçler, karanlık güçler sanatı aşağılamaya, uğraşanları da bezdirmeye çalışırlar. Çünkü kitleleri düşündüren uyandıran, eleştirel bakış, zengin perspektifler kazandıran sanat, baskıcı egemen güçlerin en korkulu rüyasıdır. Bu yüzden dünyanın her yerinde ve her zaman yönetimi ele geçirmek isteyen egemen kişi ve zümrelerin ilk girişimi, entelektüel insanları ve sanat adamlarını devre dışı bırakmak olmuştur.

Prof. Dr. Yılmaz ÖZBEK

Sanat denen evrensel kurumun üretken bir üyesi; içinde taşıdığı aykırı düşüncelerle yaşama biçimlerini, gündelik yaşamı, nesneleri ve insanları birer sanat eserine dönüştüren 25 yaşındaki ressam ve fotoğraf sanatçısı Alexa Meade.

Gerçek yaşamın kanvasa aktarılmasından ziyade renkleri yaşamın gerçek unsurları üzerinde tatbik eden sanatçı, çalışmalarıyla gerçeklik algımızı kuvvetli bir şekilde sarsmaktadır.

Gerçeklik algımızla oynayan ve gerçeği kavrama şeklimize katkı yapmak adına kısa bir film hazırlayan sanatçı, çektiği bu filmle; canlılar içinde kendi türüne belki de en büyük zararı veren biz insanoğlunun, kendisi gibi olmayan her türlü canlıya uyguladığı psikolojik ve fiziksel şiddete, ayrımcılığa ve dışlanmışlığa dikkat çekmeye çalışmıştır.

Farmakologlar tarafından beynimizin nefret bölümünü kontrol altına alacak ve baskılayarak bu dürtüyü durduracak bir ilaç çıkarılana kadar(!) toplumsal işbirliği ve bilinçlenme ile önlememiz gereken bu durum için hazırlanan kısa filmi sunar, iyi seyirler dilerim…

Alexa Meade
Aalexa Meade – Flickr