Menü Kapat

Etiket: karl marx (sayfa 1 / 2)

Yaratımın Güçleri

Gabriel Tarde’da Ekonomi-Politiğe Karşı Ekonomik Psikoloji

İtalyan otonomist sosyolog ve filozof Maurizio Lazzarato’nun Puissances de l’invention: psychologie économique contre l’économie politique (Yaratımın Güçleri: Gabriel Tarde’da ekonomi-politiğe karşı ekonomik psikoloji) adlı son kitabı henüz elime geçti. Burada ve Modern Görsel Sanatlar derslerinde (keza Birikim ve Virgül dergilerindeki birtakım yazılarda) Tarde sosyolojisine çok genel çerçevede değinmiştik. Durkheim ile polemiğini, Tarde düşüncesinin Bergson felsefesi üstündeki güçlü etkisini, neden Türkiye’de apaçık Bergsoncu olan bazı yazar ve düşünürlerin varlığına rağmen (mesela Tanpınar) asla tanınmamış olduğunu, bugün neden yeniden canlandırılmaya çalışıldığını (özellikle Eric Alliez ve adı geçen çalışmanın yazarı Maurizio Lazzarato tarafından) azar azar tartışmıştık. Şimdilik bir iki detayı vurgulamakla yetineceğim.

1. Negri & Hardt’ın Dionysos’un Emeği (şu anda Birikim Yayınlarının programında, çevrilmiş ama redaksiyonu halen sürüyor) ve İmparatorluk adlı kitaplarının oluşturduğu çerçevede bu yeni kitap (şu anda okumayı sürdürüyorum) nerede duruyor? Maurizio Lazzarato ile yıllar önceki bir konuşmamızda Tarde’ı belki de aynı anda keşfettiğimizi (bambaşka saiklerle de olsa) hissetmiştik. Negri ile birlikte çalışırken ortaya attıkları “gayrımaddi emek” mefhumunda Tarde’a, yani böyle bir emek tanımını ilk kez yapan kişiyi ele almanın zorunlu olduğunu, Negri’nin bundan haberdar olmamasının ise önemli bir eksiklik olduğunu, ne var ki yaşı gereği Negri’nin böyle bir yüklü Tarde okumasına topyekun girişmekten geri durduğunu anlatmıştı.

2. Oysa mesela Deleuze’ün Tarde okumasını oldukça ciddi yaptığı anlaşılıyor — başvurularında oldukça ender görülmesine karşın, Deleuze’deki Bergsoncu damarın kaynağında bulunan bir düşünüre çok şey borçlu olduğunu düşünmemiz gerekir. Tarde’ın çok güzel bir formülünün hem Nietzcheci bir perspektifte okunabileceği, hem de ona karşı ileri sürülebileceği fikri Deleuze’ü ziyaret etmiş olmalı: “Hakikat şudur ki insan, insanda bile hiçbir zaman insani olana hayranlık duymadı, hep insanüstüne duydu…”

3. Deleuze ile Guattari’nin Tarde’dan yola çıkan sorgulamaları sadece Bergson’dan değil Nietzsche’den kaynaklanıyordu: “peki acaba değerin değeri nedir?” Değer sadece ürünün içinde “billurlaşan” (Marx) birikmiş emek midir, yoksa varoluşun üretiminin bir etkisi olarak arzuların, “yeninin yaratılmasının”, kısacası fark ile tekrarın içkinliği midir (Tarde)?

3.1 Tarde, Marx’ın ölümünün hemen ardından ekonomiyi ve toplumsal olguları kavramak için cesurca en basit ve yeğnik kuvvetleri iş başına çağırmaktan çekinmemiş olan kişiydi –arzu, sempati, toplumsal bağ… Bunlar, onun neden klasik ekonomi-politiğin içinde saklı bulunan tuzaklara düşmediğini ve ekonomik psikolojisiyle bir çıkış yolu bulmaya yönlendiğini gösteriyor… 68 “fark ve tekrar” mefhumlarının etrafında dönmüş, ama bu tartışma ekonominin alanına sıçramamıştı — tehlikeli bir alan, ve dönemin militanları ve düşünürleri, bu alanı temkinli bir Marksizmin denetlemesini yeğlediler…

Devam

proudhon’dan karl marx’a mektup

Aziz Dostum Bay Marx,

Amacını ve düzenleniş tarzını çok yararlı bulduğum yazışmalarınızda muhataplarınızdan biri olmayı memnuniyetle kabul ediyorum. Bununla birlikte, size ne sık sık ve ne de uzunca yazmayı taahhüt edemeyeceğim; tembel tabiatli bir kimse olmama eklenen her çeşitten uğraşılarım beni yazışma konusunda büyük gayretler göstermekten alıkoyan başlıca nedenlerdir. Ayrıca, mektubunuzun bazı noktalarına bakarak edindiğim kanaat dolayısıyla bazı ihtiyati kayıtlarda da bulunmak istiyorum.

İlkin, örgütlenme ve gerçekleştirme konusundaki fikirlerim şu anda hiç olmazsa ilkeler bakımından tamamen kararlaştırılmış durumda olmasına rağmen, eski ya da şüpheci tavrı daha bir zaman için muhafaza etmenin benim ve her sosyalistin ödevi olduğunu sanıyorum. Kısaca söylemek gerekirse, hemen hemen mutlak bir anti-dogmatizmi [din ve yetkelerce ileri sürülen ilke ve düşünceleri sorgulamaksızın kabullenmeye karşı çıkma] açıkça söylüyorum.

Toplumun kurallarını ve bu kuralların gerçekleşme biçimlerini, onları keşfetmemizi sağlayan gelişmeyi, isterseniz birlikte araştıralım. Ama, tanrı hakkı için, bütün apriori dogmatizmleri yok ettikten sonra, bu kez de biz kendimiz, halka kendi inançlarımızı kabul ettirmeye çalışmayalım; Katolik teolojiyi devirdikten hemen sonra, bir sürü afarozların (ing. excommunication) yardımıyla, bu kez de kendisi Protestan bir teoloji kurmaya koyulan yurttaşınız Martin Luther’in düşmüş olduğu çelişkiye düşmeyelim. Üç yüzyıldan beri Almanya Bay Luther’in süprüntülerini (ing. shoody work) temizlemekle meşgul; yeni süprüntülerle insan soyunun başına yeni bir iş icad etmeyelim. Bütün görüşleri gün ışığına çıkarmak yolundaki düşüncenizi, bütün kalbimle alkışlıyorum. Güzel ve dürüst bir polemik yapalım; bütün dünyaya, bilgili ve uzak görüşlü bir hoşgörülülük örneği verelim; kendimizi, bu din mantığın dini, aklın dini bile olsa yeni bir dinin havarileri olarak ortaya koymakla yeni bir hoşgörüsüzlüğün, tahammülsüzlüğün önderleri olarak ortaya atmayalım. Bütün itirazları hoş karşılayalım, teşvik edelim. Bütün tardları [dışlama, dışarda bırakma], bütün Mistisizmleri [doğaüstü güçlerin olduğuna ve bunlarla ilişki kurulabileceğine dayanan dinsel dünya görüşü] bozalım, silelim; bir soruna hiç bir zaman bitmiş, tükenmiş gözü ile bakmayalım. En son delilimizi de tükettikten sonra bile, eğer gerekiyorsa yeniden, belagat [etkili ve güzel sözler söylemek] ve mizahla başlayalım. Bu şartlar olursa topluluğunuza (ing. association) katılabilirim, yoksa hayır !

Mektubunuzdaki o “eylem sırasında” sözü için de bazı gözlemlerim var. Belki de siz hala, bir zamanlar adına devrim denilen ve aslında da bir sarsmadan [ing. coup de main, ani sarsma, ani darbe] başka bir şey olmayan şey var olmaksızın hala hiç bir şeyin mümkün olmadığı görüşündesiniz. Çok iyi anladığım, mazur gördüğüm, benim de bir zamanlar paylaşmış olduğum ve son incelemelerimin beni artık etkisinden kurtardığı bir görüş saydığım bu düşünceyi seve seve tartışmak isterim. Başarıya ulaşmak için buna ihtiyacımız olmadığı kanısındayım. Dolayısıyla da, devrimci eylemi toplumsal reform aracı olarak görmememiz gerekir; çünkü bu sözde araç, aslında yanlız kuvvete, keyfi davranışa bir çağrıdan, kısaca bir çelişmeden başka bir şey olmayacaktır. Sorunu kendi kendime şöyle ortaya koyuyorum: Bir ekonomik yolla toplumdan alınmış olan zenginlikleri başka bir ekonomik yolla yeniden topluma geri verme. Ya da başka bir deyişle, Politik İktisat aracılıyla, siz Alman Sosyalistlerinintopluluk [ing. community], benimse şimdilikhürriyet veya eşitlik demekle yetindiğim şeyi meydana getirecek bir biçimde, mülkiyet teorisini mülkiyete karşı döndürmek. Zira, bu sorunu kısa vadede çözümlemenin yolunu bildiğimi sanıyorum: Yani mülkiyeti mal, mülk sahiplerinin bir havarisi durumuna getirmek ve ona [mülkiyete] yeni bir güç kazandırmaktansa, için için yanarak yok olmak durumunda bırakmayı tercih ediyorum [orijinal çeviride son üç cümlede anlam bozuklukları vardı].

Şu sırada baskısının yarısı tamamlanmış olan son kitabımda bu konuda daha çok bilgi bulacaksınız.

İşte, sayın filozof dostum, şayet yanılmıyorsam ve ileride mukabele hakkım saklı kalmak üzere elinizin tedip [terbiye etme, haddini bildirme] darbesine maruz bulunmuyorsam, şimdilik o darbeye de memnuniyetle rıza göstererek, halen bu noktada bulunuyorum. Bu arada size Fransız işçi sınıfının durumu ve eğilimlerinin yönü konusundaki düşüncelerimi de söylemek isterim. Proleterlerimiz bilime öylesine susamış durumda ki önlerine yanlız kan içmekten başka bir şey çıkarılmayacak olursa bunu hiç hoş karşılamayacaklarını sanırım. Kısaca, tahrikçi olarak konuşmak bizim için kötü bir politika olacaktır. Sertlik gerekçeleri yeteri kadar vardır; halkın bunun için bir de teşvike bir ihtiyacı yok …


Lyon, 17 Mayıs 1846

bir acayip adam

Fırtınadan arta kalmış bir teknede,
Tevekkül içinde;
Görkemli sakalı ve iğreti parkasıyla,
Gizlediği macerasıyla,
Bir acayip adam yaşardı.
Akşamları susardı,
Ben konuşsam kızardı…

Bir sürgün kasabasıydı,
Bir eski zamandı, Haziran’dı.
Çocuktum, evden kaçmıştım,
Gelip ona sığınmıştım…

Küçücük bir koydu, sığdı,
Burayı keşfeden belki de oydu.
Uzaktan, kasabanın ışıkları yanardı,
İçim anneyle dolardı, ağlardım..
Suphi şöyle bir göz atardı,
Gizli bir cıgara sarardı, ağlardı.
Sonra barışırdık,
Ben flüt çalardım, cıgara sönerdi,
Ağlardık…

Nereden geldiğini bilmezdim,
Kimsesizdi,
Belki kimliksizdi…
Onun macerası onu ilgilendirirdi;
Kimseye ilişmezdi…

Bir şeylere küfrederdi hep,
Tedirgin bir balık gibi uyurdu.
Bazen kaybolurdu, aradım,
Yağmurun altında dururdu.

Bir kalın kitabı vardı,
Cebinde olurdu, her gün okurdu.
Ben bir şey anlamazdım,
Kapağını seyreder, duymazdım.
Sakallı bir resimdi, kimdi;
Ne kadar mütebessimdi!

ahmet kaya

Sordum bir gün Suphi’ye:
Söylediklerini niye anlamıyorum, diye.
Bildiklerini, dedi, yüzleştir hayatla,
Ve sınamaktan korkma!.
Doğru ile yanlışı,
ancak o zaman ayırabilirsin
Ve O’nu anlayabilirsin…

Sonra gülerdi.
Günlerim, yüzlerce ayrıntıyı
Merak etmekle geçerdi.
Sonra yine akşam olurdu, Suphi susardı,
Ben konuşsam kızardı.

Tekneye martılar konardı,
Yüreğim Suphi’ye yanardı, ağlardım.
Suphi denize tükürürdü,
Gökyüzünü tarardı, ağlardı.
Sonra barışırdık,
Ben flüt çalardım, yıldız kayardı,
Ağlardık…

Bir sahil kasabasıydı,
Bir eski zamandı, Haziran’dı.
Çocuktum, evden kaçmıştım,
Gelip ona sığınmıştım…

Bir gün bir aksilik oldu,
Annem beni buldu!
Suphi kaçıp kayboldu.
Kasaba çalkalandı, olay oldu;
Ben sustum, kanım dondu!..

Polisler onu bulduğunda tekti,
Felâketti..
Herkes meydanda birikti.
Karakoldan içeri girerken
Sanki mağrur bir tüfekti!..
Ansızın dönüp bana baktı,
Anladın mı? dedi
Anladım, dedim; anladım…
Ve o günden sonra
Hiç bir zaman,
Hiç bir yerde,
Hiç ağlamadım…

Yusuf Hayaloğlu

karl marx’tan damat adayına mektup

karl marx, kızı ile sıkı fıkı ilişki içerisinde olan Paul Lafargue’a yazdığı mektubunda Lafargue’ın tembelliğinden yakınıp kızı ile arasındaki ilişkiye mesafe koymasını, ciddi olmadığı takdirde kızı Laura’dan uzak durmasını tembihliyor.


Azizim Lafargue,

Aşağıdaki tespitlerimi iletmeme izin vereceğinizi umuyorum.

1. Eğer kızımla ilişkilerinizi sürdürmek istiyorsanız, ona ‘kur yapma’ tarzınızdan vazgeçmeniz gerek. Gayet iyi biliyorsunuz ki henüz verilmiş bir evlenme sözü yok ve hiçbir şey belli değil. Laura usulüne uygun şekilde nişanlınız olsaydı da, bu işin uzun vadeli olduğunu unutmamanız gerekirdi. Fazla samimiyetin yol açacağı davranışlar da burada uygunsuz kaçıyor. Çünkü bu durumda iki sevgilinin birbirlerine güçlü arzular duydukları halde aynı yerde oldukça uzun süre birbirlerine yaklaşmadan yaşamaları gerekiyor.

2. Yalnızca bir haftalık bir jeolojik dönem içinde bile tavırlarınızdaki değişikliği dehşet içinde izledim. Fikrimce gerçek aşk, ihtiyat, tevazu ve hatta aşığın maşuğa karşı çekingenliği içinde ifade edilir. Asla ihtiras içinde kendini kapıp koyuvermekle ve zamansız samimiyet gösterileriyle değil. Siz bu karmakarışık mizacınızı sergilediğinizde, kızımla davranışlarınız arasına aklımı koymak da bana düşüyor. Eğer ona olan sevginizi Londra boylamıyla uyarlı bir biçimde göstermekten acizseniz, tavsiyem onu uzaktan sevmenizdir. Bunun üzerinde daha fazla durmayacağım.

3. Laura’yla olan ilişkilerinizi belirginleştirmeden önce ekonomik durumunuza ilişkin ciddi bilgiye ihtiyacım var. Kızım işleriniz hakkında bilgi sahibi olduğumu zannediyor. Oysa yanılıyor. Bu sorunu şimdiye kadar ortaya atmadım çünkü kanımca bu girişimin sizden gelmesi gerekirdi. Biliyorsunuz ki elimde avucumda ne varsa hepsini devrimci mücadeleye harcadım. Buna pişman değilim. Tersine, eğer hayata yeniden başlayacak olsaydım yine aynı şekilde hareket ederdim. Yalnız, evlenmezdim. Gücüm yettiğince kızımı, annesine hayatı zehir eden zorluklardan kurtarmak istiyorum. Benim dolaysız etkim olmasa (bu benim açımdan zayıflıktır) ve sizle dostluğum kızımın seçimlerini etkilemese, bu iş hiçbir zaman bugünkü halini almazdı. O nedenle ağır bir kişisel sorumluluk taşıyorum. Şu anki durumunuza gelince, bunun peşine düşmemiş olsam da, elime geçen bilgiler pek tatmin edici değil. Fakat bunu bir kenara bırakıyorum. Genel durumunuza gelince, henüz öğrenci olduğunuzu, Fransa’daki kariyerinizin Liege olayı nedeniyle yarı yarıya çökmüş olduğunu, İngiltere’ye intibak edebilmeniz için en gerekli araç olan dilin sizde çok eksik bir unsur olduğunu ve en iyi halde bile başarı ihtimallerinizin (?) ne kadar şüpheli olduğunu biliyorum.

Gözlemlerimden çıkardığım sonuca göre, işlere heyecanla başlamanıza ve iyi niyetinize rağmen, çalışkan bir mizaca sahip değilsiniz (Not: Lafargue daha sonra Tembellik Hakkı’nı yazdı). Bu şartlar dahilinde kızımla birlikte hayat gemisine binebilmeniz için size dışarıdan destek gerekecek.

Ailenize gelince, hiçbir şey bilmiyorum. Bir miktar zenginliğe sahip olduklarını farz etsek bile, bu onların sizin için fedakarlığa katlanmaya pek hevesli olduklarını kanıtlamaz. Dahası onların sizin bu evlilik projenizi nasıl karşıladıklarını bile bilmiyorum.

Tekrar ediyorum, bütün bu noktalar hakkında bana olumlu açıklamalar gerekiyor. Zaten hayata gerçekçi şekilde bakan siz de kızımın geleceğine idealist bir bakış açısıyla bakmamı beklemezsiniz. Şiiri ortadan kaldırmayı düşünecek derecede müspet bir insan olan sizin, kızımın zararına olacak şekilde şairane davranışlarda bulunmamanız gerekir.

4. Bu mektuptan doğabilecek bütün yanlış anlamaları önlemek için size şunu bildiririm ki, hemen şimdi evliliği akdetme iktidarına sahip olsaydınız bile bu yine de olmazdı. Kızım reddederdi. Ben de şahsen bu işe itiraz ederdim. Evlenmeyi düşünmeden önce olgun bir adam olmanız ve hem sizin hem de kızım için uzun bir tecrübe dönemi gerekiyor.

5. Bu mektup ikimizin arasında sır olarak kalırsa çok memnun olurum.

Cevabınızı bekliyorum.

En iyi dileklerimle,
Karl Marx

Post-Marksizm’e Kısa Bir Giriş

Klasik Marksizm, sınıf çatışmacı tarih yorumu, diyalektik materyalist bakış açısı ve radikal duruşu ile kitlelerin dikkatini çekti. Arkasından gelen  bir çok teorisyeni etkiledi, üzerine çok fazla kafa yoruldu. Sayısız kitap yazıldı, sayısız yeni teori kendini Marx’ın savlarına temellendirdi ve birçok kez uyarlandı ve yorumlandı. Şimdi bu yorumlardan birine bakacağız. 21. Yüzyıl yorumu! 21. Yüzyıl uyarlaması, postmodern yaklaşım ya da kısaca post-marksizm diyebiliriz.

Göze çarpan bir farkla başlamak istiyorum. Post-marksistlere kadar, Marksizmin bütün yorumları, Marksizmin temel paradigmalarına dokunmadı ve genelde toplumsal modifiyelerin önüne geçmedi. Geçenler ise (Gramsci, Trotsky, Bernstein,Lenin, Mao vs.) Marksizm pastasının kremasını değiştirmekten öteye gidemedi. Marx’ın üstyapı meselesi kabul ettiği öğelerin de sınıf savaşınımında rolü olduğunu öne sürmek (örneğin, “kültür”) veya burjuva meselesi addedilen öğelerin de önemini vurgulamak (örneğin, “ideoloji”) gibi. Yine bunların dışında, o zamanlar en fazla eleştiri hedefi olan proleterya diktatörlüğü, Marksistler için çok önemliydi ve gerek Enternasyonallarde gerek Sovyet Rusya’da ve hatta Çin’de proleterya diktatörlüğü eleştirisi hoş karşılanmadı. Hatta sosyalistler içinde, proleterya diktatörlüğüne bakış açıcısı, bir nevi “turnusol kağıdı” vazifesi gördü. Marksizme gelen eleştiri ve yorumların, o zamanlar bu denli radikal ve yoğun olmamasını, postmodernitenin şart koştuğu düzenlemelere ihtiyaç olmamasının yanı sıra, bu Bolşevik despotizmine ve ortodoks Marksizm muhafazakarlığına bağlamakta hata görmüyorum. Bir nevi, köpeksiz köyde değneksiz gezen post-marksistlerin, öncekilere nazaran daha radikal oynamalarına bakalım.

Artık büyük anlatıların, büyük ideallerin ve vaadlerin zamanı olmadığı, her fikrin küçülmeye gittiği iddiasında olan post-marksistler, çok radikal, dünyayı değiştirmeye yönelik şiara da temkinli bakıyor. Bu bağlamda, Marksizm gibi, devrim, iktidar, diktatörlük, evrensellik gibi radikal paradigmalar barındıran siyasi görüşlerin de küçülmeye gitmesi bekleniyor. Ütopyalar, “tek bir doğru ya da gerçek var” düşüncesi, ‘gerçeği’ kovalama arzusu, dünyayı değiştirme fikri, insanlara cezbedici gelmiyor. Fukuyama’nın da dediği gibi, tarih bitti! Neo-liberalizm ile devletin bile minimalleştiği dönemde, proleterya iktidarı, kulağa ne kadar hoş gelebilir ki? Evrensellik düzleminde de, Miliband ve Poulantzas ayrımını örnek verebiliriz. “Peki post-marksistler, devrimden umudu kestiler mi?” sorusuna ise , net bir yanıt veremiyoruz, zira aralarında bir fikir birliği yok. Ama yüzleşmek zorunda olduğumuz katı bir gerçek var ve bu da devrimi yapması gereken sınıfla yakından alakalı.

Günümüzde, sınıf kavramı belirsiz ve iç içe. Bu bağlamda, post-marksizmin sınıf ayrımı, klasik Marksizmin biraz sulandırılmış hali. Bunun temel sebebi de yükselen beyaz yakalılar. Klasik Marksizm’de fabrikada ya da madende emekçi olmayanın işçi sınıfına ait olmadığı düşünülürse,  beyaz yakalılara kolayca ‘burjuva’ diyebiliriz. Peki günümüzdeki sınıf ayrımı, “işçi değilse, o zaman burjuvadır” önermesini kaldıracak basitlikte mi? İşçi – Burjuva ikili karşıtlığına indirgenebilecek durumda mı? Klasik Marksizmde, işçi, kuvvetli, büyük pazulu, zincirlerini kıran bir figürdür. Peki, bir işçi gibi emeğini satan, üretim araçlarına sahip olmayan, çalışmak zorunda olan ve sömürülen bir beyaz yakalı, ezilen sınıf sayılabilir mi? Gelişmiş ülkelerde çalışan nüfusun %90’ı, Türkiye’de % 50’si beyaz yakalı iken bu kategorilendiremediğimiz sınıfı, devrimin neresine koyacağız?

Aslında Herkes Ezilen Olabilir.

Bir insanın sosyal statüsünün iktisadi olarak belirlendiğini savunan Marx’a karşı, Gramsci, kültürel eklemlenme ile de hegemonya sağlanabileceğini öne sürmüştü. Kültürel eklemlenme dediğimiz şey ise, ezilen sınıfın yanı sıra, bir kültürün de ezilebileceğinin kanıtıdır. Marx’ın işçi-burjuva indirgemeciliğine karşın, bir kadının erkeğe, bir öğrencinin, bir öğretmene, bir çocuğun bir ebeveyne, bir Asyalının bir beyaza, bir homoseksüelin bir heteroseksüele ve nice değişkenin birbirine karşı olan savaşınımı, post-marksizmde kendine yer bulabiliyor. Eklemlenme, her zaman yatay değil, yukarıdan aşağı ya da aşağıdan yukarı da olabiliyor. Farklı iktisadi sınıflardan bireyler, bir amaç uğruna bir araya gelebiliyor.

Konuya ilgi duyuyorsanız ve daha fazla okuma yapmak isterseniz, (Klasik Marksizmi bildiğinizi varsayarak) Gramsci’den başlamanızı öneririm.

sınıf mücadelesi – oyun

sınıf mücadelesi

Sınıf Mücadelesi, içinde yaşadığımız toplumun gerçeklerini yansıtan, eğitici olduğu kadar eğlenceli de olan alternatif bir masa oyunudur. Yetkin bir felsefeci ve siyaset bilimci olan Bertell Ollman’ın 1978 yılında geliştirdiği oyun; iki, dört veya altı oyuncu tarafından oynanabiliyor; Turnuvalarda daha fazla sayıda insan tarafından oynanması da mümkün.
Kutu İçeriği:

Oyun Tahtası: 1 adet
Kullanma Kılavuzu: 1 adet
İttifak Kartları (perforajlı): 1 adet
Varlık Kağıtları: 112 adet
Borç Kağıtları: 64 adet
Şans Kartları: 70 adet
Numaralı Zar: 2 adet
Simge Zarı: 1 adet
Tahta Blok: 12 adet
Paket lastiği: 2 adet.

Marksist anlayışla geliştirilmiş ilk masa oyunu olma özelliği taşıyan Sınıf Mücadelesi’nin İngilizcenin yanı sıra Fransızca, Almanca, İtalyanca ve İspanyolca versiyonları da üretilmiş, oyun tüm dünyada 500 binden fazla satmıştır.

Sınıf Mücadelesi oyununda, içinde yaşadığımız kapitalist toplumun gerçeklerine uygun olarak, mücadele sınıflar arasında sürer ve oyuncular sınıfları temsil ederler. İşçiler ve Kapitalistler, temel sınıflardır ve oyunu sadece bu iki sınıftan biri kazanabilir. Köylüler, Küçük Esnaf, Beyaz Yakalılar ve Öğrenciler ise temel sınıflardan biriyle ittifak yaparak zafere ortak olabilirler. Oyunda amaç devrim yapmaktır. O zamana dek, farklı oyuncular tarafından temsil edilen sınıflar oyun tahtasının çevresinde ilerler; yol boyunca ittifaklar kurar ya da bozar; seçimlerin ve genel grevlerin sonuçlarını belirleyecek olan Güç ve Zayıflık biriktirirler…

Oyun, her yaş ve düzeyde meraklılar tarafından oynanabilecek şekilde düzenlenmiştir. Yalın kuralların geçerli olduğu “Başlangıç” düzeyi, ilk başlayanlar ve çocuklar içindir. Daha karmaşık stratejileri uygulamak isteyenler için “Tüm Kurallar” geçerlidir. Oyunun topluca oynandığı durumlarda ise “Turnuva Kuralları” uygulanır. Bu özellikleriyle oyun; az sayıda kişiyle veya gruplar halinde evde, büroda, okulda, grev çadırında, piknikte, kampta oynanabilir.

sınıf mücadelesi

 

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.