Etiket: kaplumbağa

Kaplumbağaların Uykusuna Dek

kaplumbağalara sarı mumlar diktim
sonra onları pamuk taşlara salıverdim
titrek alevleri salınarak taşıyışlarını
hayran hayran seyrettim
bulutlara sarınmış nur yüzlü aydan
pamuk taşların beyazlığından
ve mumların aydınlığından
yıldızlar bu gece karanlığa küsmüş
bu gecenin karanlığına yıldızlar küsmüş
yıldızlar bu gece sonsuzluğa küsmüş
bu gecenin sonsuzluğuna yıldızlar küsmüş

sessizliğin esrikliğinde
birden bir ses duydum yaklaşan
kurşunları beni hedef alan makinalı
bana adımlayan bir dostun ellerinde
biliyorum bu bir karabasan
ürküyorum ve kaçıyorum yine de

yıllar önce bacısı sevgilimdi
dondurmalı baklava kadar sevdiğim
bana kızgın kovalarken haykırıyor
bacısına ve bütün bacılara ihanet ettim diye

küçükken ben güreşmeyi hiç sevmezdim
oysa şimdi güreşe hoş bir yorum getirdim

dostumdan uçmayı öğrenmiştim
öğrenene dek kolumu kanadımı kırdım
belki parçalarımı hala saklıyordur evinde
oysa ben uçamıyorum yine
dostum haykırıyor “uçmak kaçış için olmaz”
dostum haykırıyor “ruh erinci için uçmak”
“ruh erinci için uçmak”

kaplumbağalar mumlarını söndürdü
uykuya çekildiler birer birer
ay bulutlara tümden örtündü
sarayının hareminde yıldızlarla mahrem

pamuktaşların beyazlığı kurşunları şaşırttı
dostum makinalıyı elinden attı
ve ben dondurmalı baklavadan da çok
sevdiğim sevgilimle uçtum…

murat kemaloğlu / 1980

ÖZGÜR KAPLUMBAĞA

Annem su kaplumbağamı alıp özgürlüğüne kavuşsun diye bahçenin çimenlerine salmıştı. Yaşamımızdaki tek hatasız olaydı bu.

Umutlu bir anne, şanslı bir kaplumbağa, ev sahibi bir çimen ve hatasız bir olay. Bu iki cümlenin sonunda bütün kaplumbağalar özgür kalabilir, bütün dünya el ele dans edebilirmiş gibi geliyor insana. Olayın hatasızlığından değil, öznenin yüreğinin güzelliğinden..

Ömrünüz hatasız olaylara, yüreği güzel insanlara ev sahibi olsun.

Bütün kaplumbağalar özgür, bütün dünya el ele kalsın.

Umay Umay- Veda Busesi / 6:45 dükkan

kaplumbağa gazeli

bir gün, gezintim  sırasında çayırlık alanlardan geçtikten sonra bir kaplumbağa’ya rastladım.  antik bir kentin sırtından bin yıllık bir pıynar ağacının dibine… ilkin kafası dik adımlarımı takip etti, başını sağa sola yavaşça oynatarak . ona yaklaştıkça kaya gibi sert kabuğundan kalp atışlarının hızlandığını duyumsayabiliyordum ve bir kalbinin olduğunu… usulca önce kafasını sonra ayaklarını kabuğunun içine sakladı… ve oralarda kimseler yokmuşçasına sessizce bekledi…

kayaları yararak bir oyuk oluşturmuş pıynar ağacı ise iç geçirdi kederlice;

“kendi kovuğuna saklanan bir karabağa söylese bir ağaç nasıl yok eder bedenini, saka kuşlarından ve ağaç kurdundan nasıl saklanır !!!”

 o an küçük bir çocuk belirdi kimsesiz, sarıldı ağaca kollarını ahtapotun kollarıymışçasına sallayarak.

“hiç bu kadar yaşlı pıynar ağacı görmemiştim” diye neşeyle bağırdı sıkıca tutarken gövdesini.

insanlaşıyordu kaplumbağanın çevresi gün batıya doğru dönerken.  o ise kendini tehlikelerden uzağa saklamıştı, kalp atışları bu sefer kabuğuna vuruyordu –tak tak tak. oysa kimsesiz de sayılmazdı, ot keneleri çoktandır ele geçirmişti yuvasını (bedenini)…

işte tam bu anda bir kadın göründü göle yakın başka bir göçüğün üstünde. bedeni  gölün garantisindeydi. ışık huzmesinin önünde duran  erkeğin cinsiyetine dokunuyordu hazla…

 “nerede benim güzel huzurlu yuvam?”

tüm bunlara aldırışsız bekleyen kaplumbağa sonunda çekingenliğiyle söyledi;

“ancak benimdir tırnaklarımla dünyayı kazıyan ve otları kemiren, yuvasını bedeninin içinde gizleyen!”

derin bir nefes aldı ve kendini kayalardan aşağıya pıynar ağacının başının üstünden yuvarladı.