Etiket: kapitalizm

Kapitalizmi Adlandırmak Mümkün mü?

Savaş sonrası Fransa’sında, sol kesim aydınlar arasında bir şaka yaygınlaşmıştı: “Sosyalizm diye bir şey var, çünkü bir yığın insan ‘ben sosyalistim’ diyor. Kapitalizm diye bir şey yok, çünkü ‘ben bir kapitalistim’ diyen tek bir kişi bile bulamazsınız.” Reel-sosyalizmin, SSCB ve blokuyla birlikte çökmesinin ardından ‘ben sosyalistim’ sözünün rahatça telaffuz edilebilirliğinin zorlaştığını, buna karşın ‘ben kapitalistim’ sözlerinin de pek kolaylaşmadığını söylemek mümkün. Kapitalizmi “ahlâk” terimleriyle anlatmaya çalışmak ise, Türkiye’de aydın kültürüne ’80’li yılların depolitize ortamında yapılacak geriye kalan tek iş olarak algılanan bir “okuma” ve “kültürlenme” uğraşısına borçlu olduğumuz bir durum olarak ortaya çıkıyor. Türkçe’ye tercüme edilmiş bir iki kitabıyla Max Weber gibi biri, bir ara kapitalizm meselesini “ahlâki” terimlerle tartışmayı olası kılmıştı. Bunun ardından “sivil toplum” öğretilerinin tartışılmaya başlamasıyla birlikte, işleri “kapitalizme” değinen terimlerle tartışmayı neredeyse tümüyle bir yana bırakarak, hattâ Marksizmin terminolojik terkibini önemsizleştirmeyi veya utangaç bir tavırla reddetmeyi seçerek konuşmak geçerlilik kazandı. Bugün, sol ve sosyalist sözcelerin üretiminde en kolay terk edilen etiket “Marksizm”, en kolay telaffuz edilen “benlik” etiketi ise, “ben eski sosyalistim” filân gibi bir şeydir. Kapitalizmin bir “ahlâk meselesi” olduğu gibisinden düşünceler de tam bir entellektüel felâket boyutuna varabilir. Bunun nedeni, Max Weber gibi birinin bile, “dinsellik” ve “ahlâk-etik” tutumlar düzeyinde tartıştığı bir “doğuş” halinin aslında kapitalizmin artık olmayı bıraktığı, artık içinde yaşamadığımız bir yönüyle ilgili olduğu düşüncesinin gözden kaçırılmasıdır. Weber’in eseri, kapitalizmin çoktandır kaybolmuş olan bir görünümüne ilişkindi – kapitalist ilişkileri olası kılan ahlâki ve dinsel bir tutumun, biriktirmeye yönelik çileci anlağın yaygınlaşması… Bugün artık, en az Weber kadar biliyoruz ki, bu “ahlâki tip” kaybolmuştur – kapitalizmin ahlâk filân gibi şeylerle alıp vereceği hiçbir şey kalmamıştır. Kapitalizm meselesini “ahlâki terimlere” başvurarak düşünmeye çalışmak kadar zayıf bir düşünce yoktur.

Kapitalizm bir zamanlar en gereksiz yollardan sosyalizmle karşılaştırıldığında sanki mümkün iki sistem, dolayısıyla varoluşun olası iki kutbu arasında seçim şansıyla karşı karşıya kalabildiğimizi sanmıştık. Bu seçim “şansı” bir taraftan devrimci mücadelenin sanki bir ön koşuluymuş, iki kamptan birine aidiyet ise “derin” siyasetin tanımlayıcısıymış gibi görülebiliyordu rahatlıkla. En doğru hatırlatmayı 1977 yılındaki bir konuşmasında Fransa’nın sağcı Cumhurbaşkanı Giscard d’Estaing’den işittiğimize şaşmamak gerekiyor: Doğu-Batı ekseni üstündeki kamplaşma, gizlediği Kuzey-Güney ekseni üzerinde iş gören büyük bir karşıtlığı meşrûlaştırmaya yarıyor. Bu, hâlâ ahlâki bir önerme filan değil, bir durum tespiti, görülmeyen bir durumun hatırlatılmasıdır. Sorun, kapitalizmin işleyişine direnebilecek güçlerin karşısına kaçınılmaz olarak çıktı: SSCB’nin parti aygıtı ile devlet bürokratik mekanizmasını çakıştıran rejiminin ayırdına gittikçe daha belirgin bir şekilde varılması insanların dikkatini önce öteki kutupsallığa, Üçüncü Dünya’nın varlığına çekti. Ardından Üçüncü Dünya’da da “işlerin o kadar iyi gitmediğinin” anlaşılması üstüne sol-sosyalist dünya portreleri kâh verimli, kâh dağınık ve güçsüz farklılaşma zincirleri oluşturmaya başladılar. Kapitalizmi “adlandırmanın” zorluklarıyla birlikte elbette. Kapitalizmin eski, Marx’ın betimlediği 19. yüzyıla ait görünüşlerinden başka, yeni olduğu anlaşılan görünüşleri olduğu, şu ünlü “kapitalizmin bunalımların ardından yeniden restorasyonu” denen şey uyarınca yeniden tanındı – önünde sonunda, bu konulara yönelik çeşitli Marksist tahliller ile “sosyalist” Schumpeter’in, Dahrendorf gibi sosyal demokratların, Charles Wright Mills gibi radikal toplumbilimcilerin tahlilleri arasında, salt “tahlil” olarak pek büyük bir mesafe yoktur. Tıpkı bir zamanlar bizzat Marx’ın “sınıflar” kavramını kendisinin ortaya atmadığını, bunun Fransız Tarih Ekolü denen bir burjuva tarihçiler grubunun (Taine ve Guizot) mefhumu olduğunu, başka bir yerde de, “ekonomi politiğin yaratıcısı”nın kendisi olmadığını, bunu Britanyalı iktisatçılara (Adam Smith ile Ricardo) borçlu olduğunu ısrarla vurgulaması gibi… Aynı Marx, sosyalizmin bir “seçenek”, kapitalizmle karşıtlaşmasının ise “ahlâki bir mesele” asla olmadığını da vurgulayan kişi oldu.

Kapitalist ya da burjuva ahlâki bir tip değildir – öyleyse proletarya da öyle olamaz. Bilindiği gibi, 19. yüzyıl ahlâki tipler üretimi konusunda son derecede zengindi: İyiliksever Hıristiyan cemiyetleri, Saint-Simonculuğu, ya da ütopik sosyalizmin başka değişkelerini yer yer samimiyetle uygulamaya çalışan “ütopya” cemaatleri, hattâ ahlâki-dinsel kökenlerini yadsımayan sendikalist veya anarşist gruplar. Marx’ın yer yer bu eğilimler karşısında sertleşmesinin nedenlerini iyi anlamak gerekiyor: Sınıfların tanımını, onu ilk tanımlayanların elinden söküp almakta, dolayısıyla sınıfsal bir öznellik tipi üretmekte pek yeterli değildiler.

Bu durumu daha derinden kavramak gerekir: Genellikle Marksçı kuramsal-pratik tartışmalar, kuram ile pratiğin bizzat ilişkisini yansıttıkları ölçüde değer kazanıyor gibidirler. Klişeleşmiş bir deyişle, kuram ile pratik arasında “diyalektik” türden bir ilişki vardır – bunlar birbirlerini karşılıklı olarak belirleyip dönüştürmeli, sonra yeniden başlamalıdırlar. Buradan yola çıkılarak varılacak hatalı sonuç ise, sınıf ilişkilerindeki terimlerin diyalektik “anlar”, yani nitelik biçimleri olduğunu düşünmek olurdu. Bu Hegel’in kapattığı antik diyalektik anlayışının doruk noktasıdır: Diyalektikte “anlar” ayrıcalıklı, başlı başına “nitelikler” ve “özler” taşıyan, başka bir deyişle, “herhangi bir varoluşu” değil, “ayrıcalıklı konumları” ön plana çıkaran biçimler olarak görülürler. Böyle bir okuma, kuşkusuz Marx’a ayrıcalıklı tarihsel “anlar” olarak “sınıflar”, “egemenlik” formunda algılanan kapitalist ilişkiler, altyapılar-üstyapılar ve “hukuki”, “özsel” formlar çizdirecektir. Oysa bütün Marx’ın (genç ve yaşlı dememekle Althusser’den ayrılabiliriz) bizzat kendisinin tercih edeceğini sandığımız bambaşka bir okunuşu da mümkündür: Kapitalist ilişkilerin doğuşunu iki porte üzerinde ele almak – tarihsel bakımdan ve oluşum bakımından.

Tarihsel bakımdan kapitalizm kuşkusuz bir başlangıca, bir büyüme ve gelişme dönemine sahiptir. Bununla beraber, hemen anlaşılabilir ki, “tarihsel” bakımdan bir geçicilikle damgalanması mümkündür. Su değirmenini feodal, buhar makinesini ise kapitalizmin bir metaforu olarak ele almak bir zamanlar modaydı. Oysa bunları yalnızca birer “metafor” olarak kabul etmek hem eksik hem de sakıncalı görünüyor. Bütün bu benzetmeler dizisinin mantığı eninde sonunda suya bağlandığına göre, soyutlamayı biraz daha büyük bir cesaretle ilerletmemiz gerekir: Bir sel baskınıyla karşı karşıyayız ve çağdaş kapitalizm bize baskın sahnelerinden başka bir görüntü sunmuyor: Önce fiziksel-iklimsel anlamda seller var – bir deprem dalgasının yoksul Filipin toplumlarını binlerce onbinlerce insan kaybıyla ve büyük bir mal kaybıyla vurması ile ABD’nin Miami’sinde birkaç ölüme yol açan kaza dışında olsa olsa basına ve TV kanallarına güzel görüntüler bahşetmesi aynı şiddette de olsalar, aynı deprem dalgasıyla karşı karşıya olmadığımız izlenimini uyandırır. Bu fark nereden gelmektedir? Uzun uzun tarihsel süreçlerin gelişiminden, kapitalist dünya ekonomisinin oluşmaya başlamasıyla birlikte azgelişmişlik olgusunun ortaya çıkışından bahsetmeyi sonraya bırakmayı öneriyorum. Çünkü bütün bu konular ancak sonradan ele alınacak konulardır gerçekten. Şimdilik, kapitalizme ilişkin yukarıda andığımız metaforun hiç de uygun olmadığını, daha doğrusu, bunun bir metafor olarak kabul edilmesinin hiç de uygun düşmediğinin altını çizmek istiyorum. Bu benzetmeyi bir metafor halinde tutmak, doğrudan doğruya şöyle bir yanlış anlamaya yol açacaktır: Feodal toplum, temel üretim aracı olarak su değirmenine bağlıdır; üretim araçlarının niteliğinin değişmesi, bir toplumsal oluşumdan başka bir toplumsal oluşuma geçişin temel süreçlerinden biri olduğuna göre, su değirmeninin teknolojik başatlığını yitirerek yerini, sanayi toplumunun ve “Devriminin” gelişiminde başat bir rol oynayan buhar makinasına terk etmesi gerekir. Teknolojik indirgemecilik olarak eleştirilebilecek böyle bir bakış, tek kelimeyle benzetmeyi bir metafor olarak algılamaktan daha doğrudur – ama asla yeterli olduğu söylenemez. Bu yüzden, bütün bu metaforik yaklaşımları ve indirgemeleri dışlayabilecek güçte bir mefhumun ortaya atılması zorunluluk kazanıyor. Evet, feodal toplumun su değirmeniyle çok yakın ve içsel bir ilişkisi vardır. Toplumsal kuvvetler ve iktidarlar değirmenlerin denetimini ve korumasını ellerinde tutmak zorundadırlar. Osmanlı toprağında da, “su başlarında bıyık buran sipahiler” vardır. Evet, değirmene hayat veren sudur. Ancak unutulmaması gereken bir nokta, suyun başedilmez güçleriyle çıldırdığı anların da bulunduğudur. Bir toplum her şeyden fazla sel baskınlarından korkar – ölümden korkmaz, ölümden sonraki hayattan, ya da kuşakların ebediliğinden, Tanrı’nın krallığının bir gün geleceğinden bahsedilebilir. Hastalıklardan, salgınlardan da korkmaz, hatta Ortaçağ kültüründe çok yaygın olabildiği üzere, büyük salgınlar zıvanadan çıkmış neşe kültürlerinin doğmasına olanak sağlayabilirler. Seyrelmek, azalmak gibi tehlikeler ise feodal örgütlenmeye sahip toplumları olsa olsa rahat ettirir: Emeğin kitlesel sömürüsü ve yoğunlaşması henüz çok uzaklardadır ve iktidarın icraatı geniş nüfuslar üzerinde seyretmez. Evet, kesinlikle emin olabiliriz ki, bir toplum en çok bir sel felâketinden korkar. Çünkü sel, toplumsal gövdenin üzerinden akıp geçmekte, ayakları altındaki zemini aşındırarak alıp götürmektedir. En kötüsü, akıp gidenin ne olduğu da pek bilinmemektedir. İki çare düşünülebilir önce: Taşkınları düzenleyerek zararları en aza indirmeye çabalamak. İki nehrin arasındaki Mezopotamya’da, Nil deltasında, İndüs vadisinde ya da Muson yağmurlarının tepeden tırnağa yıkayıp durduğu uzak Çin’de birkaç bin yıl önce bu tedbirler alınmıştır. İkinci çare, kuşkusuz, büyük bir panikle sel baskınını kovmaya, bastırmaya çalışmaktır. Bu ise, aynı toplumların Nuh Tufanı türünden efsanelere neden bu kadar düşkün olduklarını açıklayan yarı-mitolojik bir mirası dışavurmaktadır: Akışlar artık denetlenemez bir güce erişmişlerdir ve Tufan pek yakındır. Birinci çare henüz mümkün olduğu dönemde düzen, en az zararla yeniden kurulmakta, toplumsal mekanizmaların işleyişi rahatlamaktadır. Oysa bir zaman gelir, baskın her türlü zemini, toprağı bile akışı boyunca alıp götürecek güce erişir. At sürüleri bozkırda başıboş kalırken, ne idüğü belirsiz, çoluk çocuk, askere benzemeyen ve yırtık pırtık elbiselerinin sırtlarında haç şekli çizili kalabalıklar, genç bir devleti kendi mülkü olarak inşâ etmeye çalışan Kılıç Arslan’’ın karşısına dikiliverirler. Çölün karşı kıyısından Tatarlar sökün edip gelirler. İş artık zordur; hatta tam bir felâkettir. Sel, bir toplum için en korkulacak olaydır.

Toplumlar, bu yüzden her türlü kodlanmamış akışı kodlamak zorunda hissederler kendilerini: Ortaçağın sapkınlık akışları, para ve faiz akışları, büyük ısraflar… Dinsel kuralların her yerde “ısrafı” ve “aşırılığı” en büyük günâhlar arasında kabul etmeleri kolayca anlaşılabilir. Çünkü bu küçük akışlar, kodlanmamış olarak kaldıkları ölçüde, gün gelir büyük bir tufan içinde biraraya gelebilirler. Sel baskını ölümden de kötüdür, çünkü ölümden sonra bir hayat mümkünken, tek bir varlık bile, akışın sonunda nereye varacağından emin olamaz.

Neyse ki akış, dünyada kodlanabilen tek şeydir de. Unutmayalım ki, fikirler akışlardır: Herakleitos “aynı nehre bir kez daha giremeyiz” demesinin ardından ekliyordu: “üstümüze başka başka sular geldikçe, hem biziz, hem değiliz.” Sorunun bir zaman sorunu olmasından çok, bir akış sorunu olduğu besbellidir. Yine unutmayalım ki, arzular akışlardır; davranışlar akışlardır; zaman ve olaylar akıp geçerler. Ve hepsinin kodlanması gerekir: Saçlar uzadığında iki şey yapılabilir; Orta Asya göçebelerinde yaygın olan örgü modelleri, İslam uygarlığında vaazedilen örtü, yani tesettür modeli. Bu iki estetik model birbirleriyle buluşup karışabilirler de. Kadın saçı bir akıştır; değişik kodlar tarafından kesilerek düzenlenir – bu yüzden genç bir kızın saç kodu vardır; bir dulun saç kodu vardır; evli bir kadının saç kodu vardır ve bunlar aynı modeller değildirler. Yapısalcılığın bu türden kültürel kodlara eğildiğinde göremediği tek şey, kodların kendi başlarına, soyut yapılar olarak var olmadıkları, kodlanan bir şeyin, yani akışların bulunması gerektiğidir. Haçlı Seferleri’ndeki akış da, başarıya erişildikçe yerleşikleşme adına yeniden kodlanır: Kaleler ve ruhani rejimler kurulur, Ortaçağın bütün hiyerarşik modelleri Levanten toplumlar arasında yeniden yürürlüğe konulur. Bir şey daha eklemek gerekir; modeller “özgürlük alanları” açabildikleri kadar, onları boğabilirler de. Şimdilik bilinmesi gereken esas sorun, her şeyin akış olduğu (maddelerin akışı, insanların akışı, paranın akışı) ve bu akışın pekâlâ fiziksel bir akış olduğudur.

Asya toplumlarından bahsettiğinde Marx ve onu takip eden Wittfogel, akışları kodlamanın çok özgün bir türüne değinirler: Hidrolik toplumlar, yani baraj, set ve suyolu toplumları. Bu toplumlar, öyle olmalarının bir an öncesinde sanki ilkel toplumlar gibidirler: Gördükleri her akışı kodlarlar – müzik kuş ötüşlerinin kodlanması, sağaltma, beden üzerinde ve içinde gizlenen (bazı düşünceler yüzeyde olan şeylerin gizlenmiş olabileceğini düşünebilecek kadar yeteneklidirler) şeytani akışların kodlanması, üretim Muson yağmurlarının ardlarında bıraktığı birikintilerin ve akıntıların kodlanmasıdır. Toplumlar bunları kodlayamayacak bir ana geldiklerinde bir anda dev bir makine başgösterir – tıpkı göklerden, tepeden inmiş gibidir. Baskına yol açabilecek bütün akışları bir anda kodlayarak yeniden düzenleyecek ve her şeyi yerleşik, neolitik yaşama yeniden kavuşturacaktır. Meşrûiyet tamdır, çünkü kodlama eylemiyle “aynı anda” gerçekleşmiştir. Gerçekten de Marx, Asya toplumları üzerine yazarken, hep bir “aynı andalık”tan bahsetmektedir. Asya toplumlarının “tarihe dahil olmayışlarının” özü budur. Asya toplumu tezini reddeden bazı yorumcularının bu tezleri Asya toplumlarının feodal toplumlardan farklılaşması sorunu etrafında tartışmaya girişmeleri tam anlamıyla bir anlayışsızlık ve felâket olmuştur. Marx karşıtlaştırmayı feodalite ile Asya toplumu arasında değil, Asya toplumu ile kapitalizm arasında yapmaktadır. Bu açıdan, feodalitenin de kapitalizm ile karşıtlığı zaten esas bildik konular arasında bulunduğundan, önümüze açılan perspektif şudur: Asya toplumları ile feodalite, karşıt olmak şöyle dursun, kapitalizmin oluşuna karşı iki çaredirler. Çarelerden birisi, feodalite, Asya toplumlarına göre daha önce başarısızlığa uğrayarak darmadağın olmuştur, hepsi bu. Asya toplumlarının boyun eğişi ise çok daha sonraları, emperyalizm ve kolonyalizmin gelişmesiyle birlikte gerçekleşmiştir…

Birikim, Aralık 1997, sayı 104
Ulus Baker

Codex Mortemicus

Yollarda fazla olmasını istediğim tek araç tipi cenaze araçlarıdır. İnsan ölümü hatırladıkça insani olan ne varsa ona yaklaşır, ölüm insanı insan yapan ve insanı insan olmaktan alıkoyan tek şeydir. İnsanlar var oluşlarını kar – zarar ekonomisine göre anlamlandırmaya başladıklarında insanlıktan uzaklaştılar, mikro-şirketlere dönüştüler, günah borca, sevap kâra, ölüm iflasa dönüştü. 

Bu elbette neoliberalizmin ortaya çıkışıyla yaşanmadı ama onun ortaya çıkışı içimizde kalıp hala hissedebilen, insani duygularını korumaya çalışan ufak kırıntıları da sözleşmeli işçilere çevirdi. Artık insanlar hiç ödeyemeyecekleri borçlarla doğuyor ve öyle de ölüyorlar, tıpkı teolojilerdeki gibi. Günahlı doğuyoruz ve bu kozmik günahı asla telafi edemeyiz, bu günahı işleyen de biz değiliz üstelik, sadece bunun içine doğduk ve seçme şansımız da yoktu. 

Anneler çocuklarıyla borç terimleriyle konuşmaya başladılar, hapishaneler borçlularla doldu, zira Tanrılar kurban istiyordu, tıpkı Musa’nın kavmini Mısır’dan kurtardığı gibi bizi kendi doğamızla buluşturmuştu kapitalist makine. 

Oysa sahi, kim kime borçluydu? Zaman içinde unutulan bir sorudur bu. Aztekler öldürüldü, zira kendilerinden malları çalındıktan sonra hırsızlarına borçlanmışlardı, Şili’deki onlarcası gibi. Devlet aygıtının güvenle işleyebilmesinin yolu, borçlu olmasında yatıyordu, devlet vatandaşa borçluydu ve vatandaş onun borcunu bilinmeyen bir zamanda bilinmeyen bir şekilde ödeyeceğine güvenerek borç vermeye devam ediyordu. Tıpkı kesilen kurbanlar gibi. Tanrı ne hakla insanların kendilerine borçlu olduğunu iddia eder? Tıpkı bir tefeci gibi önce borçlanmak zorunda bırakmış sonra da borcunu ödemesi için borçlusuna baskı yapmamış mıdır? Yaratılmayı talep etmemiş insanları yaratıp, onlardan onları yarattığı için ibadet, kurban, bitmek bilmez ritüeller talep etmemiş midir? 

Adam Smith’in Görünmez El‘i teolojik bir taban barındırır kendinde, tıpkı İslami düşünürlerin Allah’ın piyasayı sürekli ayarladığını düşünmesi gibi. Tanrı tıpkı tekelleşmiş bir kapitalisttir, sürekli yayılma ve büyüme ihtiyacı duyar, geri çekilmeleri ve başarılı zamanları olur, önünde sonunda bu büyüme onun iflasına yol açacak olsa da büyümeye, alt-markalar yaratmaya ihtiyacı vardır. 

Borçlarınızdan kurtulun, borç dilinden, borç hissinden, talepten. Hiç kimse, hiç kimseye hiç bir şey borçlu değildir, olmamalıdır. Tıpkı birbirine güvenen insanlar arasında borç diye bir şeyin söz konusu olmaması gibi. Şirketlerde sevgiye yer yoktur, sevgi kâr getirmeyen bir yatırımdır, sevgi mutualisttir. Aşk, bir yatırımcı diliyle anlatılmaya en yatkın duygu gibi gözükür ama aşkın sermaye piyasalarıyla ne ilgisi vardır? Aşk hiçbir kâr beklenmeden sunulmuyorsa özü itibariyle hala aynı şey olarak kalır mı? 

Ölümlü olduğunuzu hatırlayın, birilerinin alacaklısı olmak için fazla fanisiniz.

Ölümlü olduğunuzu hatırlayın, bir gezegeni ve içindekileri öldürmek için fazla gençsiniz.

Ölümlü olduğunuzu hatırlayın, bir şirket gibi sürekli genişlemek için fazla küçüksünüz.

Ölümlü olduğunuzu hatırlayın, kâr odağı gütmek için fazla insansınız.

Unutmayın, hiç kimseye borçlu değilsiniz, Tanrı’ya bile.

Ve unutmayın, hiç kimse size borçlu değil, ölmekten kurtardığınız karınca bile.

Bu Bir Ağıt Değildir

Le Guin’in Mülksüzler’de göstermeye çalıştığı şey aslında bir ütopyanın, klasik anlamıyla mükemmel ama şimdiki zamandaki anlamıyla ya da onun için anlamıyla mükemmel olmadığıydı. Ütopyanın mükemmel olmayışı onu ütopya olmaktan çıkarmıyordu, bilakis ütopyanın mükemmel olmayışı onu daha inanılır kılıp daha arzu edilebilir hale getiriyordu. Anarres’te kurulan anarko komünist ütopya -aslında klasik anlamıyla ütopya olmaktan uzak olan ütopya, belki de realtopia* diyebiliriz buna- mükemmelden çok uzak ve belki de hiç mükemmel olamayacak ama bu eksik haliyle bile kendi kendine yetebiliyor.

Le Guin’in göstermeye çalıştığı başka bir şey ise yaşanılanın iyiliğini yani denizin sonsuz olmadığını ancak onun içine girerek görebilecek olmamız. Onun sonuna kadar yüzerek, ondan yara alarak, ellerimiz buruşarak görebildiğimizi gösteriyor. Shevek, Urras’a gitmeden önce, Anarres’in yalnızca eksiklerini görebiliyor, onu yalnızca eksikleriyle tanımlayabiliyordu ve Urras ise gizemli bir vaat edilmiş topraktı. Urras’ın gerçek yüzünü -yıkımı, açlığı, baskıyı- ancak onun içine girerek, onu sonuna kadar keşfederek anladığı ve aslında Anarres’i de tamamen anlayabilmesi için, onu zıttıyla da tamamlaması gerekecekti, Le Guin’den bekleneceği tarzda Taoist bir altmetin okunabilir buradan.

İnsanın güç isteğinin ve iktidarın, herhangi bir eşitsizliğe izin vermemesi için tasarlanan bir sistemde bile kendini evrimleştirerek, sistemin içinden çıkabileceğini gösterdi ayrıca, bu ona direnilemeyeceğini göstermiyordu ama, sadece onun hiçbir zaman yok olmayacağını gösteriyordu, sürekli iktidar yapısöküme uğratılacak ve sisteme içkin bir şekilde “doğal” olarak tekrar yapılanacaktı ama insanın yaşamı da sürekli kötünün yenilmesi, eksiğin tamamlanması, gecenin aydınlığa yerini bırakması ve tüm bunların tekrarından oluşuyordu.

Shevek’in üstünde çalıştığı fizik kuramı da adlandırılamıyor ve anlaşılamıyordu, anlaşıldığı anda elden kaçıyordu, tıpkı Tao’nun anlaşıldığı andan, adlandırıldığı andan elden çıkması gibi.

Hayatımda gördüğüm en güzel aşk ilişkisi de bu kitaptaydı -Mülksüzler- hiçbir anlaşma, hiçbir belirlilik olmadan, özgürce, sadakat sözü olmadan sadakatli, yer yurt yokken bile evi ruhunda taşıyan iki insan. “Ev, kalbin olduğu yerdir” sanırım bu aşk ilişkisi için söylenebilecek en önemli şey.

Ursula K. Le Guin demişti ki: “Kapitalizmde yaşıyoruz, o bize kaçınılamazmış gibi geliyor; Tıpkı kralların ilahi hakları gibi.”
O denizin sonunu göremeyenler için değil, onun sonuna dek yüzüp yeni bir ada keşfetmek isteyenler için yazıyordu.

Umarım Anarres’te yeniden doğarsın.

GABRIEL GARCIA MARQUEZ MUZ CUMHURİYETİ’NİN NERESİNDE OTURUR?

Giriş notu: Bu bir “Amerika’yı şirketler yönetiyor hajum!” yazısı değildir.

Büyüyen ve değişen ekonomi elbette bir şeyleri değiştirecektir ve değiştirmiştir de. Bu değişim insanın sosyal yaşamından tutun, yeme şekillerine, devlet politikalarından iklime vesaireye kadar dayanır. İnsanoğlu yüzyıllarca mal alıp satmış, pazarlar ve hammadde için rekabet etmiştir. Fakat 19. ve 20. yüzyıllarda bu durum çok daha sert bir hal almıştır. Artık ticaret sayesinde zengin olmak “Tanrı’ya yakınlık” derecesini belirler duruma gelmiştir.

20. Yüzyılda “şirket çıkarları” artık “ulusal çıkarlarla” eş değer kabul edilmeye başlanmıştır. Nitekim Birleşik Devletler ve Britanya bu savı destekler nitelikte birçok iş yapmışlardır. Artık bilinen dünyada bu saklanması zor bir gerçek; her ne kadar bazı çevreler bu konular için “komplo teorisi” terimini kullansalar da bunlar rüştünü ispatlamış kalemler tarafından da dile getirilmekte.

Aslında bir yönden bakılırsa devletlerin ve şirketlerin enerji gibi sektörler için elini pis işlere bulaştırması mantıklı duruyor ama bunu bir de “meyve sektörü” açısından ele alırsak durum garipleşiyor. Bir meyve şirketi neden elini kirletme gereği duyar? Kapitalist bir mantıkla tek bir cevabı var: “kârını devam ettirmek.”

Bahsini yukarıda geçirdiğim şirket ülkemizde “çikita muzları”yla tanınan hatta adına şarkılar yazılan “Doyle Food” şirketi. Şirket kötü şöhretinden olacak birçok defa isim değiştirmiş bir dönem adı “Chiquita Brands International” olduğu için ülkemizde bu şekilde tanınmıştır. Ama biz burada onun adının “United Fruit Company” olduğu dönemle ilgileneceğiz.

(daha&helliip;)

Son Tüketim Tarihi

Bu faşizmin yükselişe geçtiği, ölümün biz sıradan insanlar için, sıradan olmayanlara göre çok daha normalleştirildiği bu dönemde, çağın insanında psikolojik sorunların yükselişe geçmesini şaşırtıcı bulmuyorum, bu bana, Sanayi Devrimi’nin ilk dönemlerinde işçilere devlet ve burjuvazi tarafından uygulanan politikaların devamı gibi geliyor.

Foucault, Deliliğin Tarihi’nde Viktoryen dönemlerde tımarhanelerin nasıl işgücü yaratmak amacıyla kullanıldığını yazıyordu, tımarhaneler de adeta bir fabrika görevi görebiliyordu, lümpen vatandaşların işgücü malzemesi edildiğine dair bulgularını sıralıyordu.

Bizim çağımız, aşırı hızlı bilgi akışının sağlandığı, bilgi ve iletişim ağının korkunç derecede hızlandığı ve tüm dünyayı kapladığı bir dönem, bu dönemde ne vakit kaybına izin var ne de kişilerin ruh hallerinin bu hızlı makineyi yavaşlatmasına izin var. Bu nedenle, eski dönemlerde uygulanan politikaların modernize edilip, bilimle güçlenip portatif hale getirilmiş versiyonlarının uygulandığını düşünüyorum.

Aşırı yoğun ve bireyin kendisine hiç vakit ayıramadığı bu çağda bireylerin ruhsal sıkıntılar yaşamasının kaçınılmaz olacağının apaçık olduğunu düşünüyorum. İşverenlerin ve yöneticilerin de bunu rahatlıkla sezebileceğini düşünüyorum, ayrıca özellikle psikanalitik yapıyla birlikte bireylerin arzu, haz ve fetişlerin açığa çıkıp, iktidar yapılanmalarının kontrolü altında yayıldığını düşünürsek de bu politikaların planlanmasının pek de zor olacağını sanmıyorum.

Sonuç olarak, antidepresan, uyarıcı ve birçok diğer kimyasalla bireylerin duygudurumlarının, enerjilerinin kontrollü bir şekilde yönetilmesi fikri -tabii her psikiyatrik vaka ve psikolojik sorunun buna dahil olduğunu söylemek aptalca olacaktır- bana aşırı distopik gözükmüyor.

Biz bu sistemin içinde, son tüketim tarihi olan, harcanabilir ve yeri kolayca dolacak varlıklarız. Bu nedenle kariyere veya benzerlerine fazla anlam yüklemek bence birey açısından yıkıcı olacaktır.

Çizimlerimi yaparken içine günlük yaşamdan resimler koyuyorum, özellikle şiddet barındıran savaş konulu fotoğraf gazeteciliğinden, kapitalizmin dünyanın dört bir yanında neden olduğu yıkımdan. Çizimlerim bunların dışında bizim toplumumuzun depresyonu hakkında konuşur. Emekçi sınıfın yıkımı gerçekleşti, tüketildi. İnsanlar, böylesine şiddet barındıran bir toplumda, kolektif değişim umudundan yoksun bir şekilde, bireysel var oluş savaşı veriyorlar.

jeremy profit enteresan bir arkadaş. kendisini erman akçay’ın futuristika’da yayınlanan söyleşisi sayesinde tanımıştık – siz de tanıyın istedik. çizimlerinde ciddi anlamda şiddete odaklanmış vaziyette. şiddeti gündelik hayatın içerisine konumlandırması da güzel sorular sorduruyor. buyrun çizimler sizin;

jeremy profit
jeremy profit – tumblr