Etiket: kadıköy

Zbigniew Preisner: Dekalog

Zbigniew Preisner ya da Van Den Budenmayer

Kıbrıs’ta yaşadığım dönemlerde o kadar çok boş vaktim vardı ki; kendimi film izlemeye ve kitap okumaya adamıştım. İzlediğim her filmde ise en önemli unsuru müzik olarak belirliyordum. Bir müziğin en ufacık bir sahneyi berbat edeceğini bildiğim gibi, unutulmayacak etkiler yaratacağına da inanıyorum. İşte Zbigniew Preisner’i böyle keşfettim. Kieslowski’nin filmlerinden tanıdığım, Dekalog serisiyle unutulmayacak garip bir yolculuk hali.

Van Den Budenmayer, Kiewslowski’nin filmlerinde yaşamış bir besteci, sanki tarihte var olmuş gibi hissettiriyor ismi. Oysa böyle biri yok, hatta olmadığını kabul etmeyenler bile var. Oxford Üniversitesi Ansiklopedisi editörleri bu konu hakkında Preisner ile görüştüklerinde bu bestecinin kim olduğunu sormuşlar, Preisner de bunu uydurduğunu belirtmiş; ancak pek inanmamışlar.

Veronica’nın İkili Yaşamı’nda çalan Concerto En Mi Mineur, Van Den Budenmayer’in eseri olarak filmde yer alırken eski bir yüzyıla gidiyormuş gibi hissedersiniz. Deliliğin iki dünya arasında sıkışmış haline benzemektedir. Olmayan bu besteciyle kendisini var eder Preisner; başka bir zamandan gelmiş gibi hissettirir.

Dekalog Serisi ve Preisner’in Melankolisi

Dekalog serisi on filmden oluşuyor ve bu filmler bize on emiri anlatıyor. İlk bölümde kullanılan müzikler ise; distopik bir dünyayı ve sonsuz mutsuzluğu çağrıştırıyor bana. Müziklerinde sıkça duyduğumuz pan flüt özellikle huzuru ve yeni bir başlangıcı hissettirse de devamında gelen tiz tonlar yeniden ölümün kaçınılmaz olduğunu gösteriyor. Felsefe ve tarih eğitimi görmüş bir besteci var karşımızda, yaptığı müzikler de filmlerin dilini çok güzel yansıtıyor. Filmleri izlemeden, müzikleri dinlemiş olsaydım muhtemelen yine aynı şeyi düşünürdüm: uyuşmuş ve kaybolmuş insanın geçmişte, şimdide ve gelecekte yolculuğu.

İkinci bölümde her şey sakinleşiyor. Yaylılar yavaş yavaş süzülüyorlar, araya giren piyano sanki soru soruyormuş gibi hissettiriyor. Bir kadının ve bir adamın neden böyle olduğuyla alakalı bir soru. Yaylılar da her şeyi anlatan rolüne bürünüp kabullenişi anlatıyorlar.

Üçüncü bölümde Preisner, insanın yalnız kalmak istememesini ikincide olduğu gibi sürdürüyor. Her şey daha bitmiş değil, devam etme gücünü gösteriyor. Aslında belirli dakikalarda yaylıların yavaşlaması belki de geri dönüşü olmayan bir hissi çağrıştırsa da elbette bir çıkış yolu olacaktır diyorlar; yüz üstü düşerken son anda birine tutunmak gibi.

Dördüncü bölümde bize anlatılan “Aileni Seveceksin” cümlesidir. Bir babayla kızı arasındaki ilişkiyi bir müzikle nasıl aktarabilirsiniz?
Preisner bunu bir merdivenden çıkar gibi anlatıyor, düzenli bir şekilde devam eden iki nota tırmanışı ve yavaşlığı anlatırken yine kemanın tiz tonlarda dolaşması bir tür anlaşmazlığı gösteriyor. Bir bütün olarak bildiğiniz zaman dinlediğiniz bu sesler size daha anlamlı geliyor.

Beşinci bölümde “Öldürmeyeceksin” başlığı başımızda bir bilgenin insanlara seslenişi gibidir. Sakince başlayan her şey büyük bir çığlığa dönüşür. Bir cinayeti anlatan müzik, içimize korku salar ve artık geri dönüşü olmayan bir yola girdiğimizi gösterir. Araya giren ayıplar nitelikteki çığlık, vurulan davullar, şimdi yargılanma zamanı geldiğinin işaretçisidir. Beşinci filmin son partında Preisner, yozlaşmışlığın, kokuşmuşluğun bir düzen olduğunu kabul ettirir.

Altıncı bölümde müzik durulmuştur. Aşkı görürüz dinlediğimiz seslerde; saf ve gerçek bir hissin karşılık bulduğu kişide aynı anlama gelmediğini Preisner bir dürbünle kadını gözetleyen adamın aklının içinden aktarır dinleyiciye. Oysa hiçbir zaman beklediğimizin karşılığı aynı olmayacaktır. Aşkına istediği karşılığı bulamayan adam bileklerini keser ve altıncı bölümün son partında baştan beri sakinliğini koruyan yaylılar uzaklardan koşup gelen atlar gibi isyan ederler, araya flüt girer ve bütün bunlar melankolik bir beynin aynadaki karşılığıdır.

Onuncu bölüme kadar düzenli bir şekilde filmin ritmine uygun giden Preisner benim için filmin önüne geçmiştir müzikleriyle, özellikle onuncu bölümün son partında artık sonun geldiğini görmekteyiz. Bu uzun serüvenin son filmi komediyle biter. Aslında komik olanın bir yerde de trajikliğe göz kırpması gibidir. Preisner, bütün bu komedinin hazin ve süregelen olduğunu sertçe basılan piyanonun sesinde ve bir kadının usulca haykırışıyla sonlandırır. 

Elli iki dakikadan oluşan Dekalog albümü baştan sona dinlendiğinde filmi izlemeseniz bile size melankolik uzun bir filmi izliyormuş gibi hissettirecektir. Çünkü film müzikleri yapmanın yanı sıra karşımızdaki bestecinin sorgulamaktan ve anlatmaktan başka bir şey yapmadığını duyacaksınız.

UFAK TEFEK FAŞİZM VE ELEŞTİRİ KABULÜ

Ben, herkesin içinde hazırda bekleyen ve bir olayla veyahut ufak bir tartışmayla ortaya çıkan faşizme inanıyorum. Sosyalist bir partinin ya da örgütün sözcüsü sizi ─ sadece görünüşünüzden dolayı yozlaşmış olarak yaftalayabilir ya da tırnak içindeki kendilerini entelektüel diye tanımlayan insanlar ufak bir eleştiri karşısında peygamber havalarına bürünebiliyorlar tabiri caizse.

Aslında toplum – kabul ettiği kötülüğe ve haksızlığa karşı; lakin bu cümleleri edenlerin haksızlık yaptığı gerçeğini maalesef değiştirmiyor. Anlayabiliyorum – insanların fikirleri değişebilir; fakat bu fikirler bir anda faşizmden sola kayınca bana garip geliyor. Zamanında darbe destekçisi olabilirken – zaman geliyor ─ tutsak bir yazar için romantik cümleler yazılabiliyor. Bunların riyakârlığını tabii ki kişi hiçbir zaman kabul edemiyor.

Peki, edebiyat dünyasındaki cüretkâr tacizci yazarlar, şairler ve editörler ne olacak? Ya da her konuda hassasiyet gösteren en ufak bir kelimede cinsiyetçi – homofobik diye yargılanıp asılmanız? Bu durumlar artık normal olarak karşılanıyor.

Ufak milliyetçilikler ve nefret suçları zararsız gibi geliyor kulağa; ancak öyle değil: ‘Araplardan nefret ediyorum – türbanlılardan nefret ediyorum – Kürtler ’den nefret ediyorum – ibnelik yapmayın ─ Adam ol ─ karı gibi davranma ─ ya onlara saygı duyuyorum ama…’’ gibi uzayıp giden bir liste var. Biliyorum ki ben de yapıyorum bunu ─ İskenderun gibi çok sesli bir yerde büyümeme rağmen Kıbrıs’ta ve İstanbul’da geçirdiğim ve hala geçirmekte olduğum zamanlar beni farkında olmadan benzer cümleleri kurar hale getirmiş. Yukarıda darbe destekçisi diye suçladığım çakma entelektüel arkadaşlardan farklı değil benim yaptığım şey de ─ çünkü milliyetçilik, az ya da çok diye sınıflandırılmamalıdır bence.

Sadece kadın çalışan isteyen işverenler, şair olduğunu söyleyerek sosyal medyadan kadınlara sevişme teklifi yapanlar, yine sosyal medyada anarşist olup, kapalı kapılar ardında devlet destekçiliği yapanlar, gay olanlar; ancak diğer yandan transfobik olanlar ─ alçak gönüllü ve erdemli olmayı marifet gibi gösterip insanları aşağılayan kendini feminist, aydınlıkçı, solcu, tiyatrocu diye tanıtanlar ve daha niceleri var olmaya devam ediyorlar.

Her şeyin ötesinde ─ çevremdekilerle ettiğim sohbetler neticesinde, aslında hepimiz böyleyiz: Gizli milliyetçilikler, ufak faşizan davranışlar – göstermelik bilgi, etiket olarak sunulmuş alçakgönüllülük, hata ve eleştiri kabul etmemek ─ nefret söylemlerini eleştirmek; fakat küfürlerde bunu dilimizden eksik etmemek.

Hepimiz bir diğerimizden çok farklı değiliz ─ önemli bir yayınevinin editöründen – queer edebiyat basan yayıncıdan veyahut sosyalist olarak kendini tanımlayan bir başka kafe sahibinden, oyuncudan, üniversitede akademisyen olarak görev yapan birinden.

Neden bir şeyi yüceltirken bir başka şeyi aşağılama ihtiyacı hissediyoruz?
Neden eleştirdiğimiz herhangi bir şeye karşı hakaret etmemiz gerekiyor?
Neden öz-eleştiri kelimesi hayatımızda sadece somut olarak var olamıyor?
Neden birini taciz etmeyi hak görüyoruz kendimizde ve bunu taciz olarak kabul edemiyoruz?
Neden unvanımız ─ davranışlarımızı meşru kılsın?

Nedenler ve cevapları hepimizin aklında, dilinde ve klavyelerimizle sosyal medyada parmaklarımızın ucunda. İster kabul edin isterseniz katıksız bir şekilde inkâra başvurun; lakin hepinizin aynası aklınızın içinde hazır ve nazır halde bekliyor sizi – dönüp ve bakın.

Bu yazıda, özellikle kişi ve kurumlar aşağılanmamıştır. Tek bir kişi bile alınganlık gösteriyorsa ─ muhtemelen o da buradaki kişilerden biridir.

robonima – robotape 1.0

Sizlere “ses” emanet etmeye, kendi dünyamızı “ses” yoluyla anlatmaya devam ediyoruz.

son dönemde etrafta gördüğümüz kolektif işlerin sayısı çoğaldı. toplum olarak saçma sapan günler geçirdiğimiz bir dönemde gülümsemek için yeterli sebebi veren bu çalışmalara ise saygımız sonsuz. bunun son örneğini ise kendilerini sanatçı kolektifi olarak konumlandıran robonima yapmış ve kendilerinin ilk ortak ürünü olan “robotape 1.0″ı paylaşmış.

robonima tarihine baktığımızda 2015 yılında gramafonia (önder kılınç)’ın girişimlerini görüyoruz. başarılı sonuçlanan bir girişim ki sanat dalı gözetmeksizin 30’u aşkın yerli sanatçlıyla omuz omuza durmuşlar. katılım gösteremediğimiz 22 Aralık 2015 COOP lansmanın da kuvvetle muhtemel pek eğlenmişlerdir ki devam etsinler. unutmadan albümün kapak tasarımını büşra üzgün mastering’ini utku tavil üstlenmiş, listede ise pek çok tanıdık isim mevcut; 2/5BZ, siyasiyabend omuz verenlerden Murat Mrt Seçkin, kargamecmua, hakan tamer, deniz pınar gibi gibi…

albüme erişim noktasında ise an itibariyle soundcloud yardımınıza koşuyor. yakında bandcamp hesabından da satışa sunacaklarmış. neyleyim dijitali diyenler ilk baskının kalan kopyalarına kadıköy – vintage records’dan ulaşabilir. siz aşağıdan dinleyerek ve facebook sayfasından takip ederek yola koyulun. ellere sağlık!

robonima  . facebook

Etilen Sunar: Samsara // kargART gösterim

Kargart gösterimlerine belgeselden devam ediyoruz.

Baraka ve Koyaanisquatsi gibi filmlerin yönetmeni Ron Fricke’in son uzun metrajı olan Samsara 25 ülkede 100 farklı bölgede çekilmiş bir belgesel. Tıpkı diğer yapımları gibi müzik ve görsellik üzerine yapılmış, her biri ayrı bir güzellikte görüntüler geçidi. Konuşma veya herhangi bir yorum olmayan yapım 2012 yılında oldukça az salonda gösterime girmişti.

102 dakikalık göz ve kulak banyosuna hazır olun.

Ücretsizdir. Ayrıca gelenler yine ücretsiz farklı süprizlere sahip olabilir;

Ele Geçirip Saptırma-05

Samsara / Ron Fricke / A.B.D. / 102 dakika

Etilen Sunar: Samsara // kargART gösterim

Etilen Sunar: “Joy Division” // kargART gösterim

Etilen kargART salonunu işgale devam ediyor. Şubat ayında Grant Gee’nin 2007 yapımı Joy Dision belgeseli ile perdemizi aydınlatacaklar.

Yetmişli yılların sonunda Manchester’ın kurşuni havasından yükselen Joy Division’ın hikayesini tv görüntüleri, fotoğraflar, haber bültenleri ve Genesisi P-Orridge, Pete Shelley ve Anton Corbjin gibi tanıkların anlatımları ile belgeleyen yapım görselliği ile de Joy Divison’ın yarattığı sese sadık kalmayı başarıyor.

Joy Division / Grant Gee / 2007 / 93’ / İngiltere

Gösterim ücretsizdir, Etilen’in gösterim sırasında, öncesinde, sonrasında çeşitli materyaller dağıtma hakkı saklıdır ve evet 18 yaş sınırı vardır…

facebook . Etilen Sunar: “Joy Division” // kargART gösterim

ask it why

ask it why’ın daha evvel rashit ile yaptıkları kadıköyden hareketler splitini sizlerle paylaşmıştık. muhtemelen bunu bilmiyordunuz, bir yandan indirmeye başlayın kendilerini. bir de moral bozukluğu ve 31 filmi vardı kendilerini andığımız. fakat bugünkü konumuz bunlar değil.

birileri bir güzellik yapmış ve kendilerinin bütün kayıtlarını soundcloud’a yüklemiş. yine muhtemelen bilmediğiniz için aşağıdaki linkten yol alabilirsiniz;

grup hakkında tarihi bilgilendirmeler yapmadan da geçmeyelim;

1992’de s.a.d. adı altında kuruldu. ilk hardcore topluluklarımızdandır. ilk demoları “parental advisory” 1993 yılında çıktı. fransa’da plak olarak basılan “sevdasız hayat ölümdür” (1994) adlı bir toplama albümde, yine fransa’da yayınlanan “kadıköy’den hareketler” (1996) adlı bir split plakta yer aldılar. bu splitte yer alan çalışmalar ülkemizde, radical noise’la paylaştıkları “sevdasız hayat” (1998) adlı split kasette de yer almıştır.

tayga soysaltürk:vokal
vedat kıyıcı:gitar
fernando mundoz:bass gitar
ozan aktuna:davul

ayrıca grubun kendi adını taşıyan şarkısının sözleriyse şöledir:

ask it why for your rights
ask it why to learn the reason
ask it why,you’ll realize
you do not know,what’s goin’ on
why police? religion?
why penis in vagina?
ask it why for your rights
ask it why to learn the reason
ask it why if you have doubts
by this way you’ ll have decision
why dying? you know where
we’re going? heaven,hell…