Etiket: john berger

bir zamanlar bir yaşam diliminde

Saman balyalarını bağladığım tarlanın kuzeyine düşen az ilerideki alçak bir tepede başladı her şey. Bu tepede kendi kaderine bırakılmış üç armut ağacı vardı, ikisi yapraklarla kaplı, biriyse grileşmiş gövdesiyle çıplak ve ölüydü. Arkalarında kocaman, ak bulutlu mavi bir gökyüzü vardı.

Daha önce hiç dikkatimi çekmemiş bu küçük görüntü, birden gözüme çarpıp mutlu etti beni. Sokakta yürürken görülebilecek tanımadık, hatta hiç çekici olmayan, ama bir nedenle, yaşanan bir hayatı sergilediği için belki, insana hoş gelen bir yüz görmüş gibi olmuştum.

Hemen sonra izlendiğim duygusuna kapıldım. Bir an, tepede bir insanın durduğunu, ya da bir çocuğun armut ağaçlarından birine tırmandığını sandım. Ölü ağaç iki canlı ağacın arasında öyle duruyordu. Ortada kimsecikler yoktu.

Bir insan bir hayvanı ürküttüğünde ya da tam tersi olduğunda, bakışların izlediği yol bir an öteki şeylerin hepsini dışlar. Şöyle ki, olay bir hayvan ve bir insan arasındaysa, ortada genellikle bir var olma eşitliği vardır. Oysa bu kez eşitsizlik olduğunu seziyordum. Yani beni izleyen manzara parçasından daha az var oluyordum.

Armut ağaçları şimdi daha değişik görünüyorlardı. Her dalın eklemi görülebilir hale gelmişti, her yaprağın nasıl kıpırdadığını görebiliyordum. (Tüm akşamüstü boyunca kuzey ve güney rüzgarları hafif, yumuşak bir soluktan az daha uzun esintilerle birbirleriyle yarış edip durmuşlardı.) Armut ağaçları altındaki toprak bile değişmişti.

Seninle karşılaşıncaya kadar gerçekleşmekte olan bu değişimi adlandırmaktan acizdim. Bugün ilerlemiş yaşımda koyduğum ad ise: aşkın içe işleyişi.

Her şey akıntıya kapılmıştı. O üç armut ağacı. o alçak tepe. vadinin öbür ucu, biçilmiş tarlalar, orman. Dağlar daha yüksek, ağaç ve tarlalar daha yakındı. Görülebilir her şey bana yaklaşıyordu. Daha doğrusu her şey durmuş olduğum yere sürükleniyordu, çünkü ben artık orada değildim. Her yerdeydim, vadinin karşısındaki ormanda olduğum kadar ölü ağacın içinde, dağ yakasında olduğum kadar saman balyalarını bağladığım tarladaydım.

John Berger’ın Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü kitabından alıntıdır.

Bourdieu ve Berger: Bir Temsil Olarak Kadınlık

Fransız sosyolog Pierre Bourdieu, Eril Tahakküm’de şunları söyler:

Kadınları, varlığı (esse), algılanan-varlık (percipi) olan sembolik nesneler halinde oluşturan eril tahakküm, onları daimi bir bedensel güvensizlik, hatta sembolik bağımlılık halinde tutmak gibi bir etkiye sahiptir: her şeyden önce başkalarının bakışı tarafından var edilir ve o bakış için var olurlar, yani sıcakkanlı, çekici ve el altındaki nesneler olarak. Onlardan “kadınsı”, yani güler yüzlü, sempatik, dikkatli, itaatkâr, ağırbaşlı, ölçülü olmaları beklenir, hatta kendi kendilerini geri plana atmaları. “Dişilik” olarak isimlendirilen, gerçek ya da hayali eril beklentilere bir tür boyun eğmeden başka bir şey değildir çoklukla, özellikle de ego’nun büyütülmesi konusunda. Sonuç olarak, başkalarının (ve sadece erkeklerin de değil) bakışına yönelik bağımlılık ilişkisi, varoluşlarının yapıtaşı haline gelmeye başlar. Sürekli olarak başkalarının bakışı altında olmaları nedeniyle, zincirlenmiş oldukları gerçek bedenle, yaklaşmak için bitmek bilmeyen bir çaba harcadıkları ideal beden arasındaki uçurumu durmadan deneyimlemeye mahkûmdurlar. Kendilerini oluşturmak için başkasının bakışına ihtiyaç duydukları için, kendi pratiklerinde sürekli olarak bedensel görünümlerine, bedenlerini taşıma ve sunum biçimlerine ne kadar paha biçileceğini sezme çabasıyla yönlendirilirler.

John Berger ise Görme Biçimleri’nde aynı konuya şöyle yaklaşır:

Kadın olarak doğmak, erkeklerin mülkiyetinde olan özel, çevrelenmiş bir yerde doğmak demektir. Kadınların toplumsal kişilikleri, böylesine sınırlı, böylesine koşullandırılmış bir yerde yaşayabilme ustalıklarından dolayı gelişmiştir. Ne var ki bu, kadının öz varlığının ikiye bölünmesi pahasına olmuştur. Kadın hiç durmadan kendisini seyretmek zorundadır. Hemen hemen her zaman kendi imgesiyle birlikte dolaşır. Bir odada yürürken ya da babasının ölüsünün başucunda ağlarken bile ister istemez kendisini yürürken ya da ağlarken görür. Çocukluğunun ilk yıllarından başlayarak hep kendi kendisini gözlemesi, bunun gerekli olduğu öğretilmiştir ona. Böylece kadın içindeki gözleyen ve gözlenen kişilikleri, kadın olarak onun kimliğini oluşturan ama birbirinden ayrı iki öge olarak görmeğe başlar. Kadın, olduğu ve yaptığı her şeyi gözlemek zorundadır. Erkeklere nasıl göründüğü, onun yaşamında başarı sayılan şey açısından son derece önemlidir. Kendi varlığını algılayışı, kendisi olarak bir başkası tarafından beğenilme duygusuyla tamamlanır.

Erkekler kadınlara karşı belli bir tutum edinmeden önce onları gözlerler. Bu yüzden bir kadının bir erkeğe görünüşü, kendisine nasıl davranılacağını da belirler. Bu süreci bir ölçüde denetleyebilmek için kadın bunu kabul etmeli ve benimsemelidir. Kadın benliğinin gözleyici yanı, gözlenen yanını öylesine etkiler ki sonunda tüm benliğiyle başkalarından nasıl bir tutum beklediğini gösterir. Böylece kadının, bir eşi daha bulunmayan bu kendi kendini etkileme süreci onun kişiliğini oluşturur. Her kadının varlığı, kendi içinde nelere ‘izin verilip nelere verilemeyeceğini’ düzenler. Eylemlerinin her biri —amacı ya da dürtüsü ne olursa olsun— o kadının kendisine nasıl davranılmasını istediğini gösteren birer simgedir. Bir kadın tutup bardağı yere atarsa bu o kadının kendi kızgınlığını nasıl ele aldığını, bu yüzden başkalarından nasıl bir davranış beklediğini gösterir. Erkek aynı şeyi yaparsa bu, yalnızca onun öfkesini dışa vurmasıdır. Kadın güzel bir fıkra anlatırsa bu, onun kendi içindeki fıkracıya nasıl davrandığını, elbette fıkracı bir kadın olarak başkalarından ne beklediğini gösteren bir örnektir. Fıkra anlatmak için fıkra anlatmak ancak erkeğin yapacağı bir şeydir.

Bunu şöyle yalınlaştırabiliriz: Erkekler davrandıkları gibi, kadınlarsa göründükleri gibidirler. Erkekler kadınları seyrederler. Kadınlarsa seyredilişlerini seyrederler. Bu durum, yalnız erkeklerle kadınlar arasındaki ilişkileri değil, kadınların kendileriyle ilişkilerini de belirler. Kadının içindeki gözlemci erkek, gözlenense kadındır. Böylece kadın kendisini bir nesneye —özellikle görsel bir nesneye— seyirlik bir şeye dönüştürmüş olur.

eduardo galeano – hikâye avcısı

Yabancı

Barcelona’nın Raval semtinde yayınlanan bir gazetedeki imzasız yazıda şöyle diyordu:
“tanrın yahudi, müziğin zenci, araban japon, pizzan italyan, gazın cezayirli, kahven brezilyalı, demokrasin yunan, rakamların arap, harflerin latin.
ben senin komşunum. sen bana yabancı mı diyorsun?”

bazı kitapları içeriğinden bağımsız sadece yazarına güvenerek okuyabilirsiniz. bizim için bu listenin başlarında eduardo galeano geliyor. kendisinin daha önce bizce kült olması gereken tepetaklak adlı eserini paylaşmıştık. şimdi elimizde hikaye avcısı kimliğine bürünmüş bir galeano var ve siz çoktan bu kitaptan taksici ve aile kavgaları adlı hikayeleri okudunuz.

bu kelimenin her anlamıyla ustalık eseri olan kitabı galeano 2015 yılında aramızdan ayrılmadan tamamlamış fakat sağlık durumu nedeniyle yayınlanması sonrasına kalmış. muhtemelen sağlık sorunları dolayısıyla ölüm teması biraz daha fazla işlenmiş ama bu umutsuzluk içeren bir durum değil aksine bütün dünyanın saçmalıklarından, tutarsızlıklarından, eşitsizliğinden bahsederek ve john berger’in “dünyanın vicdanı” isimlendirmesinin hakkını vererek umudumuzu kaybetmemiz gerektiğini vurguluyor.

sanıyorum bize sadece kitabı okumak ve mücadeleye devam etmek kalıyor. kendisinin istediklerini de paylaşmanız dileğiyle;

İstedim, İstiyorum, İsterdim

Güzellik içinde yürüyeyim.
Güzellik olsun önümde
ve arkamda güzellik
ve altımda
ve üstümde
ve etrafımdaki her şey güzellik olsun
bir güzellik yolu boyunca
ve güzellikle sona ersin.

Hikâye Avcısı
Eduardo Galeano
Türkçesi: Süleyman Doğru
Sel Yayıncılık
2017, 262 sayfa
ISBN: 978-975-570-888-1

insan olmak

O halde, insan kalmaya bak. Temel mesel, insan olmak. Bu ise kararlı, dürüst ve neşeli olmak demek, evet, herkese ve her şeye rağmen neşeli olmak, çünkü sızlanmak zayıfların işidir.

John Berger

john berger – a’dan x’e

umutla beklenti arasında büyük fark var. ilk başta süreyle ilgili olduğunu düşünmüştüm, umudun daha uzaktaki bir şeyi beklemek olduğunu. yanılmışım. beklenti bedene ait, umutsa ruha. fark bu. ikisi birbiriyle temas ediyor, birbirini tetikliyor ya da yatıştırıyor. ama her birinin hayali farklı. bir şey daha öğrendim. bir vücudun beklentisi bir umut kadar uzun sürebilir. seninkini bekleyen benim vücudumun mesela. sana iki kere müebbet verdikleri anda onların zamanına inanmayı bıraktım.

şahsen saygı duyduğum güzel insanlar listesinde en üst sıralarda yer alan john berger’in yine en başarılı işlerinden biri a’dan x’e. kurtarılmış mektuplar başlığıyla yayınlanan bu roman devrimci terörist bir örgütün kurucularından olmakla suçlanıp müebbet hapse mahkum olan xavier’ye yıllar boyu sevgilisi tarafından gönderilmiş olan mektuplardan oluşuyor. aşk, sevgi, umut, beklenti, hayaller, gerçekler, hepsi ve hiçbiri. sevgiyle tavsiye ederiz. okumadan geçmeyiniz.

Sayın yetkili

https://etilen.net/john-berger-adan-xe/ adresli sitenizde 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu hükümlerine aykırı olarak şirketimize ait lisanslı ürünlere yer verildiği saptanmıştır. Listelediğiniz eserin ve şirketimize ait varsa diğer eserlerin 72 saat içerisinde kaldırılmasını, kaldırıldığının tarafımıza bildirilmesini ve haklarımızın gelecekte benzer şekilde ihlal edilmemesini rica ederiz. Aksi takdirde yasal yollara başvuracağımızı bildiririz.

john berger – a’dan x’e (.pdf) ini üstteki bildirim çerçevesinde etilen sosyeten indiremezsiniz. ama mektup yazabiliriz size ve kendilerine.
bu arada duck duck go‘nun güzel bir arama motoru olduğundan bahsetmiştik değil mi?

kent ve şiddet

ancak bir kentin sokaklarında, bir tür acı çekerek yaşamış olan biri, kaldırım taşlarının, kapı eşiklerinin, tuğlaların, pencerelerin ne anlama geldiğini fark edebilir. sokak düzeyinde -araçların dışında- bütün modern kentler şiddet dolu ve trajiktir. kitle iletişim araçlarında ve polis raporlarında sık sık sözü edilen şiddet, kısmen bu daha kesintisiz ama göz ardı edilen, daha eski şiddetin yansımasıdır. sokakların içinde yaşamış ve yaşamakta olanların yakın tarihlerini bile silen (ezen) -trafiğin simgelediği- gündelik zorunluluğun doğurduğu şiddet.

– john berger