Etiket: isa

Aşk Hakkında Kısa Bir Yazı

Boş ve dolu süt şişeleri, dökülmüş süt, kanla boyanmış süt. Süt, kar, beyaz, ilk aşkın, saf aşkın masumiyetini, Tomek’in masumiyetini çağrıştırmak istiyor Kieslowski, Magda’ya gelince boşalan süt şişeleri Tomek tarafından dolduruluyor. Magda’dan boş süt şişesini Tomek saklayıp, ona dolu süt şişesini verirken, Magda bir başka boş süt şişesini veriyor Tomek’e.

Tomek’in röntgenciliği klasik bir röntgencilik değil, o Magda’nın mahrem olmayan parçalarını görmek istediği için gözetlemiyor, o Magda’nın yaralarını görmek istiyor, duygularındaki masumiyeti Magda’nın varlığıyla birleştirmek istiyor. Zira aşk bir yara sarma işidir, yaraları olmayanın aşık olabildiği görülmemiştir.

Film boyunca yağan kar, sürekli geçen beyazlar içindeki adam, hepsi Tomek’in duygularının masumiyetini, saflığını temsil ediyor. Magda bu masum duyguları anlayabilecek durumda değil, o da aşkın cinsel birleşmeye kılıf bulmak için uydurulmuş bir şey olduğunu düşünüyor, belki de düşünmesi için nedenler var, Tomek’e soruyor, “Ne istiyorsun benden? Beni öpmek mi, benimle sevişmek mi, benimle gezmek mi?” Tomek hiçbirini istemiyor, şok edici bu. Saf aşkın, nesnesinden hiçbir şey talep etmediği, saf olmayan hiçbir şey talep etmediği acaba lügâtından çıkalı ne kadar oluyor Magda’nın?

Tomek’in, Magda’ya dokunduğunda boşalması ve kadının bunu Tomek’in bu anı göreceği “yücelikle” görmeyip de “İşte aşk bu, git duş al.” gibi bir tepki vermesi aslında, bir kez o saflığı kaybettiğinde insanın, bir daha o saflıkla dünyaya bakmasının ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Tomek’in dürbününün burada saf perspektifin nesneleşmiş hali olduğunu görüyorum ben. Magda’nın da o dürbünden baktığında olayları Tomek’in saf perspektifinden görebildiğini düşünüyorum. Kahve isteğini kabul ettiğinde Magda, Tomek’in yüzüne buz parçaları bastırması suratından taşan ısı için, çektiği acıyı unutmak için omzuna ütü bastıran adamı anımsatıyor bana. İki kişi farklı şeyleri unutmayı deniyor oysa, biri acıyı ötekisi ise tutkunun iç yakan, yapış yapış talepkârlığını.

Tomek, Magda’nın onu reddettiği, onu önemsiz gördüğü için intihar etmiyor, zihninde oluşturduğu masum imgenin, o ağlayan kadının, olanca saflığıyla dökülmüş sütle oynayıp gözyaşları döken kadının, aslında sandığı kişi olmadığı için zihninde yalnız kaldığından, zihninde aslında boşu boşuna bir şeyler yarattığından intihar ediyor, saf olan su, kanla karışıyor.

Kieslowski’nin kader takıntısı Maria Magdalena ile de görülebilir. Burada bir Mecdelli Meryem ve Nasıralı İsa alegorisi de görüyorum. Tomek’in saflığı ve Meryem’in günahkârlığı, saf olamayacağını düşünmesi, oysa İsa’nın onu eski saflığına kavuşturması, filmin dinsel alegorik tabanını oluşturuyor bence.

Sonuçta, saf aşk bir kez kaybedildiğinde bulunması zor olsa da, eğer istenirse, imkânsız değil. Kader hakkında hâlâ umudu olanlara, kader hakkında, kaderle, kader için masum bir film, Aşk Hakkında Kısa Bir Film.

geceyarısı kitapları

kitapları genelde tek nefeste okumayı ve okurken bölünmemeyi tercih edenlerdenim. verilmek istenilen mesajın ve kitap ile okuyucu arasında kurulan bağın gündelik hayat kaygıları ile bölünmesi kanımcı etkiye ciddi anlamda azaltıyor. kitap uzunluğu bunu başarma konusunda ciddi bir öneme sahip olmak ile birlikte sel yayıncılık geceyarısı kitapları isimli yayın dizisi burada yardımcı olan ve takdir ettiğimiz tarafta. eserlerin seçilmişliği, uzunluğu ve tasarımı ile kitaplıkta özel bir yerde durmayı hakediyor. son dönemde okuma fırsatımız olan bu diziden 3 eser okuyacaklarınız listenizde ön plana çıkabilir.


Francis Picabia – Sonradan Görme İsa

felsefemizin bizi inandırdığından
çok daha az
şey vardır
dünyada.

bildiğiniz gibi dada denilince akla gelen isimlerden biri francis picabia. sonradan görme isa ise dadacılığın en önemli metinlerinden biri olarak görülüyor. 1920 yılından gelen ama bir şekilde güncelliğini koruyup sizi kışkırtmaya ve rahatsız etmeye devam ediyor. otoriteyi reddediyor olsak da bu metini şiddetle önermekte bir sakınca görmüyoruz.

sonradan görme isa

honore de balzac – sarrasine

engeller yüreğimdeki aşkı körüklüyor.

bu sefer biraz daha geri gidiyoruz zira balzac bu eseri 1830’da yayınladı. öykü içinde öykü barındıran farklı kurgusuyla, aşk, cinsel kimlik ve sanatsal yaratının doğası, hadımlık ve yazıldığı yıla göre değerlendirildiğinde oldukça çarpıcı bir eser. fransızcası okunduğunda eminim çok daha farklı bir etki yaratacaktır. edebiyat tarihçilerine duyrulur.

sarrasine

emile zola – kim nasıl ölüyor?

para ölümü zehirlediğinde, ölümden ancak öfke doğar. tabutların üzerinde dövüşülür.

ülkemizin mağlum gündeminde maalesef farklı şekillerde olmak ile birlikte ölümler ciddi bir yer kaplıyor. fakat daha da üzücü olan zola’nın 1883 tarihinde bahsettiği eşitsizliğin hala ve etkisini fazlaca hissettirecek devam ettirmesi. paranın ve gücün egemen olduğu bir dünyada aristokrat, burjuva, esnaf, işçi ve köylü ailelerinin ölüm döşeği, cenaze töreni ve yas sahneleri… üstüne sözümüz yok.

kim nasıl ölüyor?