Etiket: intihar

yetmez mi bu?

niçin dinginleşip dünyanın o önümüzde ferahfeza ve tatlı tatlı uzanan melankoli temaşasının tadını çıkarmayalım? nietzsche’nin “sert, katı olgusallık” dediği şeyin karşısında niçin biraz daha durmayalım? niçin kendimizi tersyüz edip nihayetinde o menfur iç ıstıraptan uzaklaştırarak, başkalarına bir hak veya görev uğruna değil de sevgiyle kucak açmak için dışarıya ve yukarıya doğru açmayalım? her birimizin kendimizi öldürmeye yetecek kudreti vardır. peki ama niçin bir sevgi edimiyle kendimizi bir başkasına veya başkalarına sunmayı, yani sahip olmadığımız şeyi vermeyi ve üzerinde gücümüzün olmadığı şeyi almayı tercih etmeyelim? kendimizin olası bir başka versiyonuna ulaşmak için, bizi örseleyen ve felce uğratan o kendinden tiksinme halinden bir nebze uzaklaşmaya niçin girişmeyelim? velhasıl bu daha cesurca değil midir? nietzsche’nin naifliğin ve zayıflığın iyimserliğine karşıt olarak kuvvetin kötümserliği dediği şey, böyle bir şeydir belki de. hakiki karamsarlar kendilerini öldürmezler. yetmez mi bu?

simon critchley – intihar üzerine notlar

Duyguların Termodinamiği : 0.Yasa

Anlamını bilmediğim çok şey var,
Bilinmeyenler ülkesinden yola çıkmış .
Her kavram biraz “şey” değil midir?
Mesela ayrılıklar neden hep kötü havalarda gerçekleşir?
Açıklasın birileri.
Peki var mı cevabı doktorların
Hasret insanın hangi organında birikir
ve ağırlaşır bedeni.
İçip içip birbirimizi arayacağımız
Yaşı geçmişiz gibi ayrılıklar
Kapımıza dayanmış.
Bir de alkol çok zamlanmış
O günlerden bu yana.
Güneş görmeyen odamda
Saksılarda yarattığım
Yalancı bahara inat
Mevsim baharda güz gibi.
Bir filmi yarısında açmışım.
Başı benden habersiz
Sonu benle biten.
Eve hırsız girmiş ama
İşemeye mecalim yokmuş sanki.
Ben kapıyı çalıyorum.
Evde de kimse yok gibi.
Ölüler var yaralılar ağır.
Ve kan grubu
Canına yandığımın sıfır rh negatifi.
Kan akıyor.
Kan akıyor, bacaklarımın arası Dicle.
Kaderleri bir.
Ve senden kalanlar,
Ol(a)mayan çocuklarımız
İsimleri belli.
(Baran belki barkın belki arin ya da arjin !)
Hava soğuk
Benim mantığım beni ısıtmıyor
Ya seninki?
………………………..
Bütün bu başıma gelenler
O kadar lirik ölemiyorum diye.
Ah bir ölsem şarap içerken
Tavandan sarkan bir iple.
Ah
Bir
Ölsem.

Aşk Hakkında Kısa Bir Yazı

Boş ve dolu süt şişeleri, dökülmüş süt, kanla boyanmış süt. Süt, kar, beyaz, ilk aşkın, saf aşkın masumiyetini, Tomek’in masumiyetini çağrıştırmak istiyor Kieslowski, Magda’ya gelince boşalan süt şişeleri Tomek tarafından dolduruluyor. Magda’dan boş süt şişesini Tomek saklayıp, ona dolu süt şişesini verirken, Magda bir başka boş süt şişesini veriyor Tomek’e.

Tomek’in röntgenciliği klasik bir röntgencilik değil, o Magda’nın mahrem olmayan parçalarını görmek istediği için gözetlemiyor, o Magda’nın yaralarını görmek istiyor, duygularındaki masumiyeti Magda’nın varlığıyla birleştirmek istiyor. Zira aşk bir yara sarma işidir, yaraları olmayanın aşık olabildiği görülmemiştir.

Film boyunca yağan kar, sürekli geçen beyazlar içindeki adam, hepsi Tomek’in duygularının masumiyetini, saflığını temsil ediyor. Magda bu masum duyguları anlayabilecek durumda değil, o da aşkın cinsel birleşmeye kılıf bulmak için uydurulmuş bir şey olduğunu düşünüyor, belki de düşünmesi için nedenler var, Tomek’e soruyor, “Ne istiyorsun benden? Beni öpmek mi, benimle sevişmek mi, benimle gezmek mi?” Tomek hiçbirini istemiyor, şok edici bu. Saf aşkın, nesnesinden hiçbir şey talep etmediği, saf olmayan hiçbir şey talep etmediği acaba lügâtından çıkalı ne kadar oluyor Magda’nın?

Tomek’in, Magda’ya dokunduğunda boşalması ve kadının bunu Tomek’in bu anı göreceği “yücelikle” görmeyip de “İşte aşk bu, git duş al.” gibi bir tepki vermesi aslında, bir kez o saflığı kaybettiğinde insanın, bir daha o saflıkla dünyaya bakmasının ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Tomek’in dürbününün burada saf perspektifin nesneleşmiş hali olduğunu görüyorum ben. Magda’nın da o dürbünden baktığında olayları Tomek’in saf perspektifinden görebildiğini düşünüyorum. Kahve isteğini kabul ettiğinde Magda, Tomek’in yüzüne buz parçaları bastırması suratından taşan ısı için, çektiği acıyı unutmak için omzuna ütü bastıran adamı anımsatıyor bana. İki kişi farklı şeyleri unutmayı deniyor oysa, biri acıyı ötekisi ise tutkunun iç yakan, yapış yapış talepkârlığını.

Tomek, Magda’nın onu reddettiği, onu önemsiz gördüğü için intihar etmiyor, zihninde oluşturduğu masum imgenin, o ağlayan kadının, olanca saflığıyla dökülmüş sütle oynayıp gözyaşları döken kadının, aslında sandığı kişi olmadığı için zihninde yalnız kaldığından, zihninde aslında boşu boşuna bir şeyler yarattığından intihar ediyor, saf olan su, kanla karışıyor.

Kieslowski’nin kader takıntısı Maria Magdalena ile de görülebilir. Burada bir Mecdelli Meryem ve Nasıralı İsa alegorisi de görüyorum. Tomek’in saflığı ve Meryem’in günahkârlığı, saf olamayacağını düşünmesi, oysa İsa’nın onu eski saflığına kavuşturması, filmin dinsel alegorik tabanını oluşturuyor bence.

Sonuçta, saf aşk bir kez kaybedildiğinde bulunması zor olsa da, eğer istenirse, imkânsız değil. Kader hakkında hâlâ umudu olanlara, kader hakkında, kaderle, kader için masum bir film, Aşk Hakkında Kısa Bir Film.

antonin artaud – van gogh, toplumun intihar ettirdiği

download . antonin artaud – van gogh, toplumun intihar ettirdiği (.pdf)


VAN GOGH (GİRİŞ)-ANTONİN ARTAUD

Van Gogh’un akıl sağlığından söz edilebilir, o ki, hayatı boyunca sadece bir elini pişirmiş ve bundan başka da bir kez sol kulağını kesmekten öteye gitmemiştir,her gün, yeşil salçada pişirilmiş vajina ya da ana rahminden çıktığında toplanmış kırbaçlanıp azdırılan yeni doğmuş bebek organı yenilen bir dünyada.

Ve bu bir imge değildir ama bütün yeryüzü boyunca sık sık ve güncel olarak tekrarlanan ve desteklenen bir olgudur.

Böylelikle, bu açıklama ne kadar çılgınca görünürse görünsün, şimdiki hayat eski adilik, anarşi, düzensizlik, sayıklama, bozukluk, kronik delilik, burjuva durgunluk, ruhsal çarpıklık (çünkü insan değil de dünya bir anormal olmuştur), istenmiş namussuzluk ve çarpıcı yalancı sofuluk, soylu her şeyin pis aşağılanması, bütünüyle, ilkel bir haksızlığın gerçekleşmesi üstüne kurulu bir düzenin talebi, sonunda örgütlü cinayet atmosferi içinde kendini korumaktadır.

Her şey kötüye gitmektedir çünkü hasta bilincin şu saatte hastalığından çıkmamakta büyük yararı vardır.

Ve böylece, çürümüş toplum, kahinlik yeteneklerinden rahatsız olduğu kimi üstün açıkgörürlüklerin araştırmalarından kendini sakınmak için psikiyatriyi keşfetmiştir.

Gérard de Nerval deli değildi ama öyle olmakla suçlandı, yapmaya hazırlandığı kimi önemli açıklamaları değersiz kılmak için,

ve suçlanmaktan başka, bir de kafasına vuruldu, bir gece kafasına fiziksel olarak vuruldu, açıklayacağı korkunç olayların belleğini kaybetmesi için, ve onlar, bu darbenin etkisiyle, onda doğaüstü düzleme geçtiler, çünkü onun bilincine karşı gizlice birleşmiş bütün toplum, o anda onların gerçekliğini unutturacak kadar güçlü oldu.

Hayır, van Gogh deli değildi, ama resimleri suda yanan ateşlerdi, atom bombalarıydı, ki görüş açıları, o çağda ortalığı kasıp kavuran diğer resimlerin yanında, ikinci imparatorluk burjuvazisinin ve III. Napoléon’unkilerin olduğu kadar Thiers’in, Gambetta’nın, Felix Faure’un polislerinin kurtçuk konformizmini ağır biçimde rahatsız edebilecek nitelikteydi.

Çünkü van Gogh’un resmi, törelerin belirli bir konformizmine değil, kurumlarınkine saldırır. Ve dış doğa bile, mevsimleriyle, gel gitleriyle ve gün tün eşitliği fırtınalarıyla, van Gogh’un yeryüzünden geçişinden sonra, aynı evrensel çekimi koruyamaz.

Dahası, toplumsal düzlemde, kurumlar parçalanmaktadırlar ve tıp da işe yaramaz ve havayla bozulmuş ceset şekline bürünür, o ki van Gogh’un deli olduğunu açıklamıştır.

Çalışan van Gogh’un açıkgörürlüğü karşısında, psikiyatri artık sadece kendilerinin de takıntıları olan ve kendileri de eziyet gören goriller sığınağıdır, onlar ki insan korkusunun ve boğulmasının en feci durumlarını dindirmek için sadece gülünç bir terminolojiye sahiptirler,
bozuk beyinlerinin layık ürünü olan.

Gerçekten, bit tek psikiyatr bile yoktur ki tanınmış bir sapkın olmasın.

Ve psikiyatrların kökleşmiş sapkınlığı kuralının hiçbir istisnayı kabul edebileceğini sanmıyorum.

Ben bir tanesini tanıyorum, isyan etmişti birkaç yıl önce, içinde bulunduğu yüce reziller ve patentli düzenbazlar grubunun bütününü toplu halde böyle suçladığımı görmek düşüncesine.

Ben, bay Artaud, dedi bana, bir sapkın değilim, ve hadi bakalım size meydan okuyorum, suçlamanızı yöneltmek için dayandığınız unsurlardan bir tekini bana gösterin, görelim.

(daha&helliip;)

albert camus – sisifos söyleni

Uyumsuzluk, anlaşıldığı andan sonra bir tutkudur, tutkuların en can alıcısıdır. Ama tutkularımızla yaşayabilecek miyiz, yaşayamayacak mıyız, yüreğimizi bir yandan coştururken, bir yandan da yakacak olan derin yasalarını benimseyecek miyiz, benimsemeyecek miyiz, işte tüm sorun bu.

albert camus’u anlatmaya gerek yok, doğrudan “sisifos söyleni”ne girelim. kitap II. dünya savaşı sırasında yayımlanıyor. savaşın etkisi ile birlikte intihar, yaşam ve uyumsuzu anlatıyor. sisifos ise bilmeyenler için yunan mitolojisinden. homeros’a göre ölümlülerin en bilgesi. tanrıları kızdırması sonucu kayayı dağın tepesine çıkarmakla cezalandırılan arkadaş ama tam tepeye vardığı anda taş bir şekilde aşağı yuvarlanıyor. camus da bu kısır döngüdeki trajediyi her deneyenişinde tekrar düşeceğini bile bile çıkarma gayreti olarak görüyor. en büyük uyumsuz kahraman sisifos hatrına okunmadan vazgeçilmemesi gereken eserlerden. sizindir.

download – albert camus / sisifos söyleni – .pdf

İntihar

Hayatta kalabilmek için düşünceyi yitirmek zorundaydı. Elini, fazlaca dönebilen bileğini, kafatasının arkasına sallandırdı ve saç derisinin altına saklanmış küçük metal plakayı kaldırarak bilinmezin dünyasından bir kablo kesti. Zilyon çekirdekli beynini tek tuşla otomatik hale getirdi. Yarı otonom bir robot olan Octav insan olabilmenin gücüne en çok yaklaşabilmiş makineydi.

Octav bir insan görüşünüşüyle 25’inde yakışıklı bir iş adamı tipinde kahve makinesiyle benzer devrelere sahip metallik aksamlardan oluşan bir “şey”di. Kim bilir belki çoğu insandan daha fazla insan olmuştu, yalnızca “aşk” ona uzak bir tanımdı. Rutin işleri vardı Octav’ın. Akşamdan biriken çöpleri dışarı köpeği Rutie ile sabah koşusunda atar, terlemediği için duş alma gereksinimi duymaz, kahvaltı yapmaz ve ardından sistemin köle kıyafetlerini giyer Rutie’yi kapatır ve işe giderdi. Evet, Rutie’ye de sevgi besleyecekseniz bir ütü makinesine de sevgi duyabilirsiniz. O kadar sıcakkanlıdır ki Rutie, canım robot Rutie’m. Üstün güçleri yoktu Octav’ın, He-man, Batman ve Pacman misali. Uçamazdı, yumrukları da o kadar kuvvetli değildi. Ona şirketin tahsis ettiği son model Mercedes’iyle gider gelirdi işe. Park etmeden evvel hayranlarından biri olan kadın güvenlikle selamlaşıp içeri daldığı vakit gözler üzerindeydi elbet. İnsanın hükmedemediği her vasfa tam yüzdeyle sahip çıkıp kullanabilen bir kapasite düşünün bir de asıl görevi yıkım olan zilyon insan. Octav kendini kapamadan önce son baktığı şey bir küre buluttu. Ona göre bir küreydi o bulut kütlesi, hesaplayabilip eninden bir de yükseklik katmıştı hayal edip. Üzerine bir şehir inşa etmişti; insan elinin değemeyeceği tüm iyi robotlar ülkesi. Octav’ın yaratıcısı “kötülük” olmayan bir şey yarattığı için pişmandı. Hayalgücü vermişti ona, sevmeyi öğretmişti. Yalnızca aşk yoktu hayatında. Ofisteki tüm kızlar birer kahve ikram ederlerdi ona, o iki ilgili ve pür dikkat dinleyen, değer veren gözleri görebilmek için. Bunun dışında robotumuz sekreterinden su dahi istememiştir. Yemek de yemezdi zaten. Zorda kalsa şayet, iş yemeği ya da kızların ısmarladığı kahveler vesaire karın bölgesindeki mekanizmadan onları çöpe dökmesi yeterliydi.

(daha&helliip;)