Menü Kapat

Etiket: insan (sayfa 1 / 12)

mütecaviz

“hiçbir şeyi” anlatmanız gereken bir sabaha uyandığınızda yanı başınızda bekleyen çalar saatin ısrarından bahsetsek, soğuk ve gayet resmi bir yuvarlak masa toplantısında ütü kokan kravatınızı düzeltmek için bir bahane bulmaya başlayabilirsiniz. fakat hayatımıza bunun kadar karışık bir şekilde girmeyen gerçeklerimiz var. aşk, sevgi, para,ihtiras,gözyaşı, entrika veya komedi içermeyen ama sinirlerimizi asıl yıpratan ve bağırarak konuştuğumuz, inandırmak istediğimiz, doğru olduğunu bildiğimiz halde uzun cümleler kurarak kafamızı karıştırdığımız erişebildiğimiz bilincimizin bize bahsetmediği en yakın arkadaşı, psişe.

inanması güç. bizden beslenen, açıklarımızı bilen, uyumlu kolektif ve tamamen saydam. jung’a göre, ki daha profesyonel bir yaklaşımla bilinç dışının, bilince asla çıkmayacak bir yanı. asıl soru onun varlığı değil, hastalıkta sağlıkta iyi günde kötü günde yanımızda olan psişemizin varlığından bugüne kadar neden haberdar olmadık? ya da nefesimizi paylaştığımız bu şey gerçekten bizim gangster tarafımız mı? birkaç kelimenin altını çizerek bu rüyadan uyanmanın, çocukluğumuzda hep inandığımız perili eve girmenin aslında kötü bir fikir olmadığını görebiliriz. dillerimize pelesenk olmuş, kişiliğini kaybetmiş, aslında asil fakat düşmanlar tarafından işgal edilmiş ilk sözcük ‘ego’. bu kelime ince detaylar içeren bir da Vinci tablosu değil, aksine Leonardo di ser Piero da Vinci’nin ta kendisidir. vücudumuzun bilgi birikim ve duygu deposu, kendi İsviçre bankamız, hazinemizdir. dış sesin verdiği uyarıları, iç sesimizi dinleyerek filtre eden bir karar mekanizmasından, fazla üstüne gitmek istemiyorum fakat gerçek ile düş olanı ayırt eden psişenin bize en yakın yüzü ve küçük kısmıdır. aslında sözde tatmin edilmek dışında bizi biz yapan, birden çok işi ayıklayıp kararı bize bırakan yol arkadaşımızı biraz tanımak insanda sorgulama hissi uyandırıyor.

gerçekte insan kişiliğinin farklı yönleriyle bütünleşmek için çaba göstermez. zaten bir bütün olarak doğmuştur ve hayatı boyunca yeni boyutlar katmaya çalışır. onu bölmek isteyenlerle de bir savaş içindedir. ortak bir bilinçten beslenen bilincimizin, sakin ve kendinden emin bir şekilde egomuzda filtre ettiği ve bir isim vermekte zorlandığımız bu anda bize duygu, düşünce ve imgeleri seslerle anlatan sanata, müziğe kulak vermekten kendini alıkoymamalı sosyete insanı.

algılar anılar düşünce ve duygulardan oluşan prototipimize yakıştırdığımız maskelerimize farkında olduğumuz aşikar fakat bunu kendimize itiraf etmekte zorlandığımız ya da aksine, yüzleşip karşılaştığımız zamanlarda çıktığına inandığım bir hiç ve bir kimseyle sizi baş başa bırakıyorum.

Özgürlük (Bir Hayal Olsa Da)

İnsanın postapokaliptik fantezilerinde bile, her şey Ortaçağ’a hatta ilkel komünal bir şekle dönmüşken, hala yine de eski “yüce” halinin kalıntılarını barındırması ve kendi gözü doymazlığının kendisine getirdiği belaların bile kibrinden herhangi bir şey götürmesini engellemesi nedendir?

Anlatmak istediğim şu, en beter kıyamet sonrası fantezide bile yine de bir ileri teknoloji alete sahip olunması, yani yemek bulamayıp birbirlerini yiyen insanların yine de medeniyetten sıyrılmadıklarının hatta eski teknolojiyi ilerletme çabalarının var olduğunu göstermeye çalışmaları nedendir? Ya da asla bir kıyamet sonrası fantezide insanın yok oluşunun tamamen konu edilmemesi, yine en üstün varlığın insan oluşu nedendir, hala bir kıyamet sonrası fantezide bile neden hayvanlar insanın tahakkümü altındadır?

Bir post apokaliptik hayalde bile insan, ötekinin iktidarının yokluğunu hayal edemez durumdadır, bir kastlaşmaya ve hiyerarşik bir yapılanmaya çoğu fantezide yer verilir, hatta hükümetlerin gözünün doymazlığı yüzünden insan türü felaket ile karşılaşmış olsa bile yine de bir hükümetleşme görülür hayallerde, burada insan toplulukları ve bireyler arasında oluşacak doğal hiyerarşiden değil, ilkel bir bürokrasi biçiminden bahsediyorum. Çetelerin oluşumu ve erken – vergi benzeri değiş tokuş şekillerinin – daha doğrusu yapay hiyerarşinin vergi ile belki daha çok feodal şekilde altta kalanlar tarafından ödüllendirilmesi diyebiliriz – görülmesi nedendir? Neden insan devletsizliğin hayalini kuramaz ya da neden hep kendi katiline fantezilerde dahi olsa aşık olur da onun en azından küçültülmesinin dahi hayalini kuramaz?

Tarih boyunca insanlar kendi özgürlüklerinin bile kendi özgürlüklerinin bir süre boyunca tamamen üst bir yapıya devredilmesi şeklinde geleceğini iddia eden teoriler üretmiştir de, yine de devletin tamamen yok olabileceğini veya belirli boyutlara indirilebileceğini “aptalca bir ütopya” olarak görmüştür. Bu tuhaf bir sorumluluğu atma ve konformizme kaçış mıdır? Yoksa özgürlüğün en azından teoride bile var olmasına karşı yüzyıllarca geliştirilmesi istenmiş intoleransın bir dışavurumu mudur?

Doğrudur ya da yanlıştır ama dinlerin çoğunda -en azından benim bildiğim kadarıyla – devlet otoritesine saygı duyma emri ya da önerisi vardır. Ahlak sistemlerinin benim bildiğim kadarıyla pek çoğu yine kişinin devlet için var olduğunu – en azından bu coğrafyada ya da ülke tarihinde – gizliden gizliye bile olsa insan zihinlerine yerleştiregelmiştir bazen tam tersini söylerken bile bir otoriteyi onaylama vardır. Feodal dönemde de bu olmuştur lakin kapitalizme geçiş sürecinde ve kapitalist süreçte devlete başkaldırı ve bireysel özgürlükleri özendirici çalışmalar yükselmiştir. Daha sonra Marx kendi öncüllerinin bu savunusunu ayrıca kapitalistlere karşı da işçi özgürlüklerini savunurken yaptıysa ve devleti de kapitalistlerin bir aygıtı olarak gördüyse bile, bürokrasiye ve devlet otoritesine apaçık bir teşvikte bulunmuştur veya yazdıklarının bu şekilde de bir okuması yapılabilir.

En azından kendi coğrafyamızda, devletin kadir-i mutlak olduğunu söylerken yine de belirli şekillerde onun var olan bilgisizliklerinden yararlanarak bazı ayrıcalıklar elde ediyoruz, devleti savunurken onun kuyusunu kazmaya çalışıyoruz, belki de bu ikiyüzlülük, bu coğrafya insanının devletsiz bir hayat veya devletin elinin kısaldığı bir hayat hayal etmesinin olanaksızlığından gelmektedir, kim bilir.

Yine de belki bir gün biz de doya doya özgürlük hayal edebiliriz diye düşünmeye devam edelim, yalnızca özgürlüğün tanımının elimizde kalma tehlikesine karşı.

Adolf Loos – Süs ve Cürum

İnsan embriyosu hayvan krallığının tüm gelişmiş aşamalarından geçerek rahimdedir. Doğum anında insanın duygularıyla yeni doğmuş bir köpeğin duyguları birbirine eşittir. Çocukluğu insanlık tarihine uygun bir biçimde, tüm dönüşümleri takip ederek geçer. 2 yaşındayken bir papua yeni Gineli, 4 yaşındayken bir cermen, 6 yaşındayken sokrates, 8 yaşındayken voltaire gibidir. 8 yaşındayken 18. yüzyılda keşfedilen menekşe renginin farkına varır çünkü menekşe rengi menekşe rengi olmadan önce mavidir ve mor kırmızıyı sulandırmıştır. Bugün fizikçiler renkleri çoktan bir isme sahip olan güneşin izgesinde göstermekte, bunu onaylamaktadırlar fakat gelecek nesillere saklanmıştır.

Çocuk ahlakdışı bir kavramdır. Papua yeni Gineli olmak da bize göre öyle. Papualı düşmanlarını boğazlar ve onları yutar. Suçlu değildir. Eğer modern bir adam düşmanını boğazlayıp yutarsa o suçlu ya da yozlaşmıştır. Papualının dövmeleri, kayığı, küreği kısacası ulaşabileceği her şey içindedir. Suçlu değildir. Vücuduna dövme yaptıran modern adamsa suçlu ve yozlaşmıştır. Hapishane sakinlerinin yüzde sekseninin dövmesi vardır. Dövmesi olanlar henüz içeri tıkılmamış gizli suçlular ve yozlaşmış aristokratlardır. Eğer dövmeli birisi özgürlük için ölüyorsa, bu yalnızca birkaç yıl sonra işleyeceği cinayeti işlemediği anlamına gelir.

Birinin yüzünü süsleme dürtüsü ve ulaşabileceği her şey güzel sanatlardan gelir. Bu resmin parazitidir. Bütün sanatlar erotiktir.

Olmaktan gelen ilk süs, haç, erotik bir kökene sahiptir. İlk sanat işi, sanatçının ilk sanatsal hareket olarak kirlettiği ilk duvar, onu sahip olduğu aşırılıktan kurtarmak içindir. Yatay bir çizgide: kadının uzanması. Dikey bir çizgide: adamın kadının içine girmesi. Bunu yaratan adam Beethovenla aynı dürtülere sahip, onun 9. senfoniyi yaratırken deneyimlediği aynı zevki tadıyor.

Ama çağımızın içsel dürtülerini tatmin etmek için duvarları erotik sembollerle kirleten adamı suçludur ya da yozlaşmıştır. Belli ki dürtüsü adamın üstesinden gelmektedir: uygun umumi yerlere kendilerini şiddetle ifade etmeleri yozlaşmanın belirtisi. Birisi bir ülkenin kirletilmiş tuvalet duvarlarına bakıp değerini ölçebilir. Çocuklarla bu normal bir şeydir: ilk sanatsal dışavurumları duvarlara erotik semboller karalamaktır. Fakat bir papualıda ve bir çocukta normal olan bu şey modern adamda yozlaşmanın bir belirtisidir. Diğer gözlemi de yapıp dünyaya açıkladım: kültürün evrimi, günlük kullanılan objelerden süsleri kaldırmakla eş anlamlıdır. Dünyayı yeni bir zevkle tanıştırmayı düşünmüştüm: ama bu bana teşekkür olarak geri dönmedi. Bunun yerine hüzünle ve umutsuzlukla karşılaştı bu fikir. Bir daha süsün üretilmemesi için ne yapılmalıydı. Ne! Yalnız mıyız 19. yüzyılın insanları, herhangi bir zencinin yapabileceği bir şeyi yapabilecek kapasiteye sahip miyiz ya da bizden önceki insanlar yapmışlar mıydı?

İnsanlığın daha önceki yüzyıllarda yarattıkları süssüz objeler ilgisizce atıldı ve parçalandı. Şarlmayn dönemindeki hiçbir marangoz tezgâhına sahip değiliz. Her dönemin kendi üslubu vardır: neden bizim dönemimiz bir üslubu reddeden tek dönem? Burada “üslup” süs anlamı taşıyordu. “sızlanma. Bak! Bizim dönemimizi önemli kılan şey yeni süsler üretememe kapasitesizliğimizdir. Biz bunları geçip süssüz bir bölgede mücadele ettik. Bak, zaman geçiyor, gerçekleştirilecekler bizi bekliyor. Yakında şehrin sokaklarında ısınacak beyaz duvarlar gibi! Kutsal Kudüs, kutsal kent, cennetin başkenti! İşte böyle gelecek gerçekleştirebileceklerimiz bize.” diyorum.

Fakat hala bunun olmasına izin vermeyen ifritler var. insanlık hala süsün köleliği altında inliyor. İnsan, Papuadan farklı olarak erotik duygular üretmesin diye süs yapmakta oldukça ilerledi, dövmeli bir yüz estetiği arttırmadı, tersine azalttı da. İnsan, sade bir sigara kutusunu satın alarak zevkini buldu ve bunda ilerledi, süslü olanla fiyatı aynı olsa da. Kıyafetleriyle mutluydular ve maymunlar panayırındaymış gibi altın örgülerle ve kırmızı kadife pantolonlarıyla memnun oldular. “bakın, Goethe’nin öldüğü oda rönesansın tüm görkeminden çok daha görkemlidir ve bir parça mobilya müzelerin oymalı, kakmalı parçalarından çok daha güzeldir. Goethe’nin dili Peignitz çobanının süslemelerinden çok daha anlamlıdır.” diyorum.

Devam

Sonnet 107

Uzun zamanlar öncesinde, batının medeniyet’e kestiği biletlerle çıktığımız yolculuğa devam etmekteyiz.

Üstünlüğünü, kalıp yargıları ve varsayımları realize ederek, ilkel davranış tarzlarını kendi menfaati yönünde yorumlayarak, zulmedici eylemlerini legal hale getirip, prensiplerini, Darwin’in doğal seçilimi açıklayan “yaşam mücadelesinde uygun ırkların korunması” ifadesine monteleyen, sosyal darwinizm adı altında; çatışmayı, yok etmeyi savunup, hayatta kalan insan topluluğunun daha yüksek düzeylere evrilmekte olduğunu kabul eden anlayışın, gittikçe gerginleşen, oldukça büyümüş ve ısınmış balonunun içinde hep birlikte yol almaktayız.

Beyaz adamın yükünü al, soyunun en iyilerini gönder
Git, çocuklarını sürgüne mecbur kıl,
esirlerinizin ihtiyaçlarını karşılamak için
Ağır koşum takımları altında beklemek için, çırpınan vahşi halkın üzerinde-
Henüz yakaladığın asık yüzlü insanların, yarı şeytan ve yarı çocuk.

Kipling’in beyaz adamı insan doğasını kendi davranış standartlarının tekbiçimliliğinde sınırlandırır, yarattığı uygarlık formuna adapte olamayanlar “faydalanılamayan” askısına dizilir, normlara uyumsuz “anormaller” olarak damgalanırlar. Elliot Aranson; “Siyahları eğitimden yoksun bırakmamızı haklı çıkaracaksa onların aptal olduğunu düşünmek işe yarar ve kadınları elektrik süpürgesine bağlı tutmak istiyorsak, onların ağır ve sıkıcı domestik işlere biyolojik olarak hazırlanmış olduklarını düşünmek işe yarar.” (1976) derken tam olarak batının bu “kendi kılıfına uyduran” mantalitesini ve yarattığı illüzyonu açıklar.

Sığındığı kalıp yargılara; sömürü ve gaddarlıklarını, ön yargılarını haklılaştırmak adına yalnızca ilkellere değil, günümüze dek tekeline alabildiği tüm toplulukları dahil etmiştir beyaz adam. Kendi kültürüne denk ve uygun hale getirdiği insanlar da “rahat” olmak adına, ortamın beklediği ve sağlayacağı tatmin yönünde hedeflere sahip olmuşlardır. Bu insanlar; en erken postmodernistlerden, “insan insanın kurdudur” varsayımıyla yola çıkıp, içgüdüsel olarak kötücül bulduğu insanların, güdülmeden bir arada yaşayamayacaklarına, içlerinden hepsinden güçlü ve büyük tek bir canavar çıkarıp, o canavara itaat eden bir toplumu, kaosa karşı tiranlığı savunan, böylelikle gerçek barışın elde edilebileceği sanrısındaki Hobbes’un tanımıyla  “pasif senaristlerdir.”

Devam

insan olmak

O halde, insan kalmaya bak. Temel mesel, insan olmak. Bu ise kararlı, dürüst ve neşeli olmak demek, evet, herkese ve her şeye rağmen neşeli olmak, çünkü sızlanmak zayıfların işidir.

John Berger

kedi gibi ol!

* Bağımsız ol. Kediler kimseye hesap vermez. Kimse kedileri bir yere sürükleyemez. Sen de özgürlüğünü önemse ve sadece istediğin için izin ver.

* Solo hareket et. Kediler arkadaş severler ama kalabalıklara ihtiyaç duymazlar. Yalnız zaman geçir. Başkalarını takip etmeye, popüler olanın peşinden gitmeye gerek yok.

* Ellerine iyi bak. Kediler dünyayı patileriyle tanırlar. Kabul ve reddedişleri patileriyle olur. Ellerin senin fırçan, aletin, antenin. Ellerin güçlü olmalı.

* Kendine iyi bak. Kediler, olabilecekleri en mükemmel hale ulaşmak için, gün boyu saatler harcarlar. Kendilerini temizleyerek güzelleşirler. Sen de kendine özen göster.

* Uykunu önemse. Kediler uykuyu sever çünkü uykuda yenilenirler. Sen de uyuma saatlerini düzenle; metabolizmanın, hormonlarının ve düşüncelerinin güçlü olması için uykunu al.

* Sabah rutinini unutma. Uyan, gerin, esne, güneşlen ve kahvaltını yap. Tıpkı kedilerin yaptığı gibi. Tüm bu rutinlerden sonra güne hazırsın demektir.

* Duygularını dışa vur. Kediler duygularını vücut diliyle ve miyavlama çeşidiyle dışa vururlar. Yemek için miyavlar, oyun için dışarı çıkarlar. Sevildiklerinde mırlar, kızdıklarında tırmalarlar. Sen de hissettiğin duyguları çevrendekilerle paylaş. Kendini gizleme.

* Azimli ol. Bir kedi istediği her şeyi elde eder. Pat pat vurarak, ciyak ciyak miyavlayarak, sevimlilik yaparak ya da üstüne oturarak. Sen de istediğin her şeyi elde edebilirsin.

* Yargılama. Kediler yargılamaz, sadece memnun olmadıkları insanları ya da ortamları terk ederler. Yoksa büyük kediler olmadığımızı anladıklarında bizden çoktan kaçmaları gerekirdi.

* Keyif yap. Güneşin tadını en çok kediler çıkarır. Yemekleri ilk onlar tadarlar. Yumuşak bir yatak ya da ışıklar kadar sevdikleri şeyler yoktur. Oyun oynarlar, dinlenirler ve uyurlar. Sen de hayatın sürprizlerine açık ol, heyecanını kaybetme ve yeni tatları dene.

* Esnek, kıvrak ve zarif ol. Kediler doğuştan yogidir. Yükseklere zıplayabilir, dar yerlerden geçebilir, bir kutuya sığabilirler. Bu yüzden kendinle barışık ve enerjik ol. Yığılıp kalma, canlan biraz

* Hayır demeyi bil. Hayır demek zordur ama kediler bunu başarır. Reddetmek senin en doğal hakkın. Sınırlarını tanı ve onlara saygı duy. Sınırlarına saygı duymayanları da o sınırların gerisinde tut.

* Her şeyi bir deneyim olarak gör. Kediler yaptıkları şeylerden pişman olmazlar ama ders çıkarırlar. Çıkardığın derslerle olgunlaşacaksın.

* Sakin ve huzurlu ol. Kediler bir sonraki anı planlamakla uğraşmaz, an’ın tadını çıkarır. Elinde “şimdi”den başka bir zaman dilimi yok. Sen de hayatı bir kedi bilge gibi yaşa. Yani çabalamayarak, stressiz, hırs ve güç odaklı olmadan.

* İlham ver. Hareketlerinle, sözlerinle, varoluşunla insanları etkile. Belki farkında değilsindir ama birileri bir yerlerde seni örnek alıyordur. Güzelliğe bir katkın olsun. Tıpkı kediler gibi.

Semra Uygun
Karga Mecmua #116

*karga mecmua okuyun

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.