Etiket: insan

the turning point

steve cutts yıllar önce paylaştığımız ve yakından takip ettiğimiz güzel insanlardan. karşımızda ise wantaways’in (ken seto) müziklerini yaptığı steve’in kendi yazıp-çizip-yönettiği harika bir kısa film var: “the turning point”. yani dönüş noktası. iklim değişikliği, ekosistemin yokedilişi ve soyu tükenen türlere daha farklı bir noktadan bakıyor. insan türünün sonuna ne zaman geleceğiz?

Şehirler ve Adlarının Anlamları Üzerine.

Hepimiz ömrümüz boyunca pek çok isme aşina oluruz, insanlar gördüğü, duyduğu her şeye isim verme eğilimindedir bir şekilde, şu yazılı garip sembollerden anlamlar çıkarmanızı sağlarlar örneğin. Ancak isim vermek yalnızca bir şeyleri algılamamızı sağlamaktan çok daha fazlasıdır, bir açıdan çok daha kutsal, bir açıdan çok daha bencilce bir güdü taşır içinde. Yüzyıllar öncesinde yazılmış olan Tao Te Ching’de bundan çok güzel bahsedilmektedir:

 Gökyüzü ve yer isimsizde başlar, isim anasıdır on bin şeyin.

Gerçekliğin özünün bir bütün, daha doğrusu bir Yol olduğunu savunan bu Taoist görüşte çok naif incelikler vardır kanımca. Bir şeye isim vermek aslında yeni bir şey yaratmaktır, isim verdikçe gerçekliği saçaklandırırız, ona dokunuşumuzu ekleriz, benliğimizden birer iz bırakırız. Yalnızca bir dağ, yalnızca bir taş, yalnızca bir çiçek olmaktan çıkarlar, bizi de taşırlar artık üzerlerinde. Bu yüzden biraz bencilcedir aslında, bir çeşit sahiplenme ve kısıtlama da içerir isim vermek. Ancak evrenin kaosa doğru evrimi içinde bir başlangıç noktasıdır da var oluş için, yörüngenizden çıkmanızı engelleyen bir kısıtlamadır, bu yüzden aynı zamanda kutsaldır da. Yeni doğan bir bebeğe olsun, ya da bir şehre, ona bir isim vermek var olduğunu damgalamaktır. Bizim için bir anlamı olduğunu göstermek, onu nazikçe başlangıç çizgisine götürmektir, var olmanın kılavuzunu sunmaktır ismiyle. 

Ursula K. Le Guin da Yerdeniz Öyküleri’nde ismin bu kutsallığından etkilenerek alışılmış konuların içinde benzersiz bir felsefeyle fantastik bir dünya yaratır bize. Bu dünyada ”şey”lerin özünde sahip olduğu isimler gizlidir, herkesin birbirine seslendiği bir ad olsa da, ruhun var oluştan kimsenin bilmediği bir ismi daha vardır ve kişi kendi bile bu ismi bilmeden doğar, ve eğer isim öğrenilirse o kişi, nesne ya da hayvan üzerinde mutlak bir hakimiyete sahip olunur. İşte böyle muazzam güçleri vardır isim vermenin. Yaratılan fantastik bir dünya olmuş olsa bile günümüz tüketim toplumunda değerini yitiren ve git gide içi boşalan nickler, isimler karmaşasına da güzel bir bakış sağlamaktadır aslında.

Şimdi uzunca bir girişin ardından başlığımıza gelecek olursak anlamış olduğunuz üzere de şehirlerin isim anlamlarının derinliğine bir bakış yapacağız. Çoğunlukla herkes bir çok şehrin adını bilir ve gezdiği, gördüğü ve duyduğu bir çok yerin ismi hafızasına bir şekilde kazınır. Ancak gariptir ki çoğumuz doğup büyümüş olduğumuz şehrin bile isminin anlamını bilmeyiz, nedense daha önce hiç merak etmemişizdir. Çoğu zaman kökenlerini bilmeden, artlarındaki hikayeleri dinlemeden günlük yaşamımızda onları kullanırız. Acaba oraya ilk ayak basan insanın aklına ne gelmişti, o dağların doruklarındayken, insanın bir bakışıyla tekrardan var olan o dağlarda, hayatının belki de keşfinin heyecanıyla en yaratıcı ve duygulu olduğu anında oraya bakıp ilk ne düşünmüştü? Bazıları oldukça sıradan, bazıları şaşırtıcı derecede güzel anlamlar içerse de hepsinin ardında bir hikaye yattığı düşünülebilir.

İşte size bunlardan bir kaçı:

  • himalaya: karın terketmediği topraklar
  • sahra: ıssız, sessiz yer
  • kilimanjaro: ışıldayan dağ
  • alaska: denizin çarptığı kıyı
  • lizbon: güvenli liman
  • netherlands: alçak topraklar
  • beirut: kuyular (biraz hayal kırıklığı oldu .-.)
  • bağdat: tanrının hediyesi
  • semerkant: taş kent
  • sibirya: balta girmemiş ormanlar
  • ural: aydınlık gece
  • angkor wat: tapınaklar şehri
  • addis ababa: yeni çiçek 
  • viyana: parlak, çarşı 
  • bangkok: akarsuda yer alan köy 
  • buenos airnes: hafif rüzgar, güzel hava
  • katmandu: tanrının yeri
  • hong kong: hoş kokulu liman
  • kuala lumpur: nehirlerin birleştiği yer
  • singapur: aslanların merkezi
  • mississippi: zamanın değiştiği yer
  • niagara: suların şimşeği
  • montevideo: bir dağ görüyorum 
  • bakü: rüzgar vuran şehir 
  • nairobi: soğuk sular diyarı 
  • oslo: tanrıların çayırı
  • manama: rüyalar diyarı 
  • canberra: buluşma noktası 
  • kopenhag: tüccarların limanı 
  • bo: senindir 
  • lautoka: mızrak darbesi
  • vatikan: kâhin şehri 
  • dar es selaam: huzur evi
  • palmira: çölün gelini
  • philadelphia: kardeş sevgisi
  • ganj: hazine

Hiçliğe Övgü

Evrende önemsizliğinizi görmenize dair klasik şeyler söylemeyeceğim, bana bu yıldıztozu, evrendeki küçüklük retoriği hep pratik olanı gözden kaçırıyormuş gibi geliyor. Bunun en büyük nedeni ise her birimizin kendi tikel deneyimlerimizle, kendi biricik bakış açımızla bu küçük mavi gezegende yaşıyor olmamız. Evrende hiç önemli olmayabiliriz, büyük ihtimalle değiliz, bu gezegen de değil, yok oluşu büyük çapta hiçbir şeyi etkilemeyecektir. Lâkin kendi küçük evrenimizde bu yaşadığımız, anlam verdiğimiz, anlam alanları yarattığımız kısacası mühendisi, mimarı ve işçisi olduğumuz bu hayatta kendi önemsizliğimizi bize hatırlatmaya çalışan bu klasik naturalist açıklamalar ne de önemsiz öyle değil mi? 

Yaşadığımız çağın belli dogmalarının altında ezildiğimizin, iktidar olan söylemleri bilinçdışı bir şekilde kabul ettiğimizin farkında olmamamız çok doğal, bizden öncekiler de farkında değildi, onlar için monarşi, feodalizm, erken dönem kapitalizm çok doğaldı, doğruydu, çağın ufkuydu. Bizim için de belli düsturlar olması hiç şaşırtıcı değil elbette: “Zevk al!”, “Feda etme.” “Doğru bilgiyi veren yollar bellidir.” “Doğal olanın ötesindeki her şey bir yanılsamadır.”

Doğal ve empirik olana takıntılı hâle gelmiş bu çağda doğal olanın ne olduğu dahi sorgulanmıyor. İnsan kesin olarak doğal kabul ediliyor örneğin. Oysa var olan ve olmuş olan tüm canlılardan neredeyse hiç doğal olmayan bir yükle, bilinçle, ayrılan bu melankolik ve kaygılı hayvan gerçekten doğal mı? Doğumdan itibaren ölüme doğru geri sayım yapan, doğal olmayan yaratımlar ve kesinlikle doğal olmayan seçilimlerle belirlenen insan, doğal mıdır? 

Burada en temelinde karşı çıkmamız gereken şey ise bu çağın öğüdü olan, bir tür bilinçdışı emir hâline gelen veya getirilen “Zevk al!” emri. Niçin zevk almak bize bu kadar dayatılıyor ve neden tüm bir yaşam hedonizme övgü hâlini almış durumda? Ne yaparsak yapalım zevk almamız gerektiği bize dayatılıyor, bir partiye git, biriyle seks yap, depresyon ve melankoliden olabildiğince kaçın… Zevk almayı tercih etmeyenler, erteleyenler veya ondan uzak duranlar ise topluma artık dahil olamayan eski çağın, belki de evrimleşememiş maymunsularıdır. Elbette bunun altında bir sosyal-ekonomik nedenler bütünü olsa da, bu zevk alma etiği insanı neye dönüştürmektedir? Şarj edilmesi gereken bir robota, zevk alma yarışında yarış içinde kalması gereken bir atlete.

O hâlde zevk almayı red mi etmeliyiz? Elbette hayır. Zevk alma tanımımızı değiştirmeliyiz, zevk almak bize geç-dönem kapitalist toplumun öğrettiği bir çeşit tüketim algoritması yoluyla elde edilen nöral kodların yarattığı bedensel ve psikolojik değişiklikler olarak gelmemeli. Tüm amaç zevk almak olmamalı, durgunlukta, hiçte, hiçin içinde, yalnız başına düşünebilmeliyiz. Hiç zevkin veya acının olmadığı bir boşlukta kaldığımızda hemen kendi bilincimize bu anı atlatmak için bir şeyler tıkayan bizler, deli bir Almanın vakt-i zamanında önerdiği gibi hiçliğe bakmalıyız korkmadan, ki en sonunda hiçlik bize baktığında Budist aç-hayaletler gibi öfke içinde sonumuza çekilmeyelim.

Doğanın kendi içinde yaşaması için oluşturduğu ama doğaya uyum sağlayamayan anksiyetik maymunlar olarak, yaşamda inşa ettiğimiz gelip geçici anlamların, yapıların bizden daha öte etik emirler buyurabileceğini, bizim onlar için yaşadığımızı, tüketimin bir ibadet çeşidi ve sevabın ise zevk olduğu bir simülasyon sisteminin içinde olduğumuz yanılsamasını hiçliğin gözlerinin içine bakarak yok etmeliyiz.

İnsan yok etmeyi tekrardan öğrenmelidir. İnsan, intiharı yeniden öğrenmelidir, zevkin yokluğunda verilen bilinmez boşluğa düşme kararını kendisine aldırabilen o gücü yeniden keşfetmelidir. 

İnsan yıkmaktan, acıtmaktan ve acı çekmekten korktuğu sürece, günlük acılarla kendini tatmin edecek ancak. 

Zevk robotlarının kendini astığı, yıkıntılar arasından yükselen kıyamet-sonrası bir geleceğe övgülerimi sunuyorum.

Codex Mortemicus

Yollarda fazla olmasını istediğim tek araç tipi cenaze araçlarıdır. İnsan ölümü hatırladıkça insani olan ne varsa ona yaklaşır, ölüm insanı insan yapan ve insanı insan olmaktan alıkoyan tek şeydir. İnsanlar var oluşlarını kar – zarar ekonomisine göre anlamlandırmaya başladıklarında insanlıktan uzaklaştılar, mikro-şirketlere dönüştüler, günah borca, sevap kâra, ölüm iflasa dönüştü. 

Bu elbette neoliberalizmin ortaya çıkışıyla yaşanmadı ama onun ortaya çıkışı içimizde kalıp hala hissedebilen, insani duygularını korumaya çalışan ufak kırıntıları da sözleşmeli işçilere çevirdi. Artık insanlar hiç ödeyemeyecekleri borçlarla doğuyor ve öyle de ölüyorlar, tıpkı teolojilerdeki gibi. Günahlı doğuyoruz ve bu kozmik günahı asla telafi edemeyiz, bu günahı işleyen de biz değiliz üstelik, sadece bunun içine doğduk ve seçme şansımız da yoktu. 

Anneler çocuklarıyla borç terimleriyle konuşmaya başladılar, hapishaneler borçlularla doldu, zira Tanrılar kurban istiyordu, tıpkı Musa’nın kavmini Mısır’dan kurtardığı gibi bizi kendi doğamızla buluşturmuştu kapitalist makine. 

Oysa sahi, kim kime borçluydu? Zaman içinde unutulan bir sorudur bu. Aztekler öldürüldü, zira kendilerinden malları çalındıktan sonra hırsızlarına borçlanmışlardı, Şili’deki onlarcası gibi. Devlet aygıtının güvenle işleyebilmesinin yolu, borçlu olmasında yatıyordu, devlet vatandaşa borçluydu ve vatandaş onun borcunu bilinmeyen bir zamanda bilinmeyen bir şekilde ödeyeceğine güvenerek borç vermeye devam ediyordu. Tıpkı kesilen kurbanlar gibi. Tanrı ne hakla insanların kendilerine borçlu olduğunu iddia eder? Tıpkı bir tefeci gibi önce borçlanmak zorunda bırakmış sonra da borcunu ödemesi için borçlusuna baskı yapmamış mıdır? Yaratılmayı talep etmemiş insanları yaratıp, onlardan onları yarattığı için ibadet, kurban, bitmek bilmez ritüeller talep etmemiş midir? 

Adam Smith’in Görünmez El‘i teolojik bir taban barındırır kendinde, tıpkı İslami düşünürlerin Allah’ın piyasayı sürekli ayarladığını düşünmesi gibi. Tanrı tıpkı tekelleşmiş bir kapitalisttir, sürekli yayılma ve büyüme ihtiyacı duyar, geri çekilmeleri ve başarılı zamanları olur, önünde sonunda bu büyüme onun iflasına yol açacak olsa da büyümeye, alt-markalar yaratmaya ihtiyacı vardır. 

Borçlarınızdan kurtulun, borç dilinden, borç hissinden, talepten. Hiç kimse, hiç kimseye hiç bir şey borçlu değildir, olmamalıdır. Tıpkı birbirine güvenen insanlar arasında borç diye bir şeyin söz konusu olmaması gibi. Şirketlerde sevgiye yer yoktur, sevgi kâr getirmeyen bir yatırımdır, sevgi mutualisttir. Aşk, bir yatırımcı diliyle anlatılmaya en yatkın duygu gibi gözükür ama aşkın sermaye piyasalarıyla ne ilgisi vardır? Aşk hiçbir kâr beklenmeden sunulmuyorsa özü itibariyle hala aynı şey olarak kalır mı? 

Ölümlü olduğunuzu hatırlayın, birilerinin alacaklısı olmak için fazla fanisiniz.

Ölümlü olduğunuzu hatırlayın, bir gezegeni ve içindekileri öldürmek için fazla gençsiniz.

Ölümlü olduğunuzu hatırlayın, bir şirket gibi sürekli genişlemek için fazla küçüksünüz.

Ölümlü olduğunuzu hatırlayın, kâr odağı gütmek için fazla insansınız.

Unutmayın, hiç kimseye borçlu değilsiniz, Tanrı’ya bile.

Ve unutmayın, hiç kimse size borçlu değil, ölmekten kurtardığınız karınca bile.

zamanın sonuna yolculuk

içinde yaşadığımız dönemde değer verilen ya da ne kadar önemli olduğu düşünülen konuların aslında bu gezegende herhangi bir öneminin olmadığını çoğu zaman dikkate almıyoruz. evet belki insan ömrüne kıyaslandığında diğer görüş daha ağır basabilir ama kanımca unutulmaması ve odaklanılması gereken bu kadar kısa süre içerisinde insanlık tarihinde vermiş olduğumuz tahribat. rakamlarla konuşuyor olacaksak;

dünya 4.6 milyar yaşında. bunu 40 yıla ölçekleyecek olursak, insanlar bu dünyada 4 saattir yaşıyor. endüstri devrimi 1 dakika önce başladı ve o dakika içerisinde biz dünyadaki yağmur ormanlarının %50’sinden fazlasını yok ettik.

birazdan izlemenizi tavsiye ettiğimiz bu harika video ise bu anlattıklarımızın harika bir görsel özeti. hafızalarınızda yer edinmesi ve gerçekten önemli olan şeylere vakit ayırmanız dileğiyle.

PENGUEN KALABALIĞI

Beyaz yakalı siyah ceketli kalabalık, penguen kalabalığı, sessiz bir kalabalıktır. Yaşamakta olduğumuz günlük amaçlarımızın ilerisine doğru ses getirici  adım atmadığımız bu günlerde sessizliği en çok kalabalıklarda duyumsuyorum. Hem kulağım ile hem de gözlerimle. Neden ellerim ile değil dersem bu sorunun cevabını makineleşmiş üretime yüklediğim suçta bulurum. Kulağıma ve gözlerime gelince ise kulaklarımın işittiği hızlı bir şekilde bayatlamış, moronlaşmış katı bir düzen duyuyorum. Tekrarlayan saat sesleri, şehrin aynı durağında aynı anonslar, kahve evlerinde çalınan yani yaşamın içinde her yerde karşımıza çıkan (bir zamandan sonra duyumsanmayan) sesler. Her yeni güne rağmen bu sesler günümüzün içinde sanki evvelden önce var olmuş gibiler. Birinci kalabalık kendisini gizliden gizliye yerleştirmiş, davranışlarımızı sanki yemek için zile koşullanmış köpek gibi değiştirmeye başlamış. Duyulan bütün sesler artık sessizliğin içine gömülmüş durumda. Sessizlik, gerçek sessizlik şehirlerden pılını pırtını toplayıp uzaklaştı arkadaşlar. Önceden kukla insanları konuşturanlar şimdi makineleri konuşturuyorlar, hem de gözlerimizin içine bakarak. Bu düzenin en can alıcı tanığı olarak gözlerim,sadece masumane işini yerine getiriyor. Mevcut olan dünyamızda gözlerimiz şehirde daimi olarak gerçekleştirdiğimiz hareketlerimiz, eylemlerimiz ve edimlerimiz durumunda gözlerimiz nasıl kulağımız ses kaydedici, gözlerimiz de kamera gibi işliyor. Şehrin daimi döngüsünün içinde bizler,insanlar, her türlü renkteki gömlek yakalılar, tam odak noktasında kendimizi buluruz. Her şeyin odağında olan insan, kalabalığın içinde kendine ait olanın algısını sessizlikte anlar ve sessizlik yardımıyla ayırt eder. Peki insan şehrin daimi olarak kullanılan alanında neye sahiptir? Mimarları ve şehircileri düşündüren ve aidietlik sorusu soran bu sorunun cevabına sessizliktir diyorum. Kulağımıza ve gözümüze bulaşmış sessizlik. Kalabalık sadece bunun katalizörü. İnsan en güzel manzaraları hep sessiz hayal eder. Hayallerinde görmek istedikleri, duymak ve hissetmek istediklerinden fazladır. Artık ulaşım araçları sessizlik için en uygun kalabalıktır. Bir o kadar sessiz yerlerden biri de sergi salonlarıdır elbet. İnsanın durağanlık halinde kendi kafasındakiler ile meşgul olacağı için yaratılan sessizlik bahsettiğim sessizlik değildir. Diğer yandan metro ve otobüs insanları için düşünürsek eğer, bu insanların gözleri her bir saniyede yeni kareler çeker, neredeyse hepsini unutur ama aklında sadece belirli kareler kalır. Seçilmiş kareler belkide bireysel hislerimizi en iyi anlatacak,sohbet ederken kullandığımız kelimelerden bile daha iyi açıklayacaktır. Kendisine ait olan bu görüntüler üzerinde düşünmek bile lafın gelişi diyebileceğim yapay sessizliğin içinde gerçekleşecektir.