Menü Kapat

Etiket: insan (sayfa 1 / 13)

PENGUEN KALABALIĞI

Beyaz yakalı siyah ceketli kalabalık, penguen kalabalığı, sessiz bir kalabalıktır. Yaşamakta olduğumuz günlük amaçlarımızın ilerisine doğru ses getirici  adım atmadığımız bu günlerde sessizliği en çok kalabalıklarda duyumsuyorum. Hem kulağım ile hem de gözlerimle. Neden ellerim ile değil dersem bu sorunun cevabını makineleşmiş üretime yüklediğim suçta bulurum. Kulağıma ve gözlerime gelince ise kulaklarımın işittiği hızlı bir şekilde bayatlamış, moronlaşmış katı bir düzen duyuyorum. Tekrarlayan saat sesleri, şehrin aynı durağında aynı anonslar, kahve evlerinde çalınan yani yaşamın içinde her yerde karşımıza çıkan (bir zamandan sonra duyumsanmayan) sesler. Her yeni güne rağmen bu sesler günümüzün içinde sanki evvelden önce var olmuş gibiler. Birinci kalabalık kendisini gizliden gizliye yerleştirmiş, davranışlarımızı sanki yemek için zile koşullanmış köpek gibi değiştirmeye başlamış. Duyulan bütün sesler artık sessizliğin içine gömülmüş durumda. Sessizlik, gerçek sessizlik şehirlerden pılını pırtını toplayıp uzaklaştı arkadaşlar. Önceden kukla insanları konuşturanlar şimdi makineleri konuşturuyorlar, hem de gözlerimizin içine bakarak. Bu düzenin en can alıcı tanığı olarak gözlerim,sadece masumane işini yerine getiriyor. Mevcut olan dünyamızda gözlerimiz şehirde daimi olarak gerçekleştirdiğimiz hareketlerimiz, eylemlerimiz ve edimlerimiz durumunda gözlerimiz nasıl kulağımız ses kaydedici, gözlerimiz de kamera gibi işliyor. Şehrin daimi döngüsünün içinde bizler,insanlar, her türlü renkteki gömlek yakalılar, tam odak noktasında kendimizi buluruz. Her şeyin odağında olan insan, kalabalığın içinde kendine ait olanın algısını sessizlikte anlar ve sessizlik yardımıyla ayırt eder. Peki insan şehrin daimi olarak kullanılan alanında neye sahiptir? Mimarları ve şehircileri düşündüren ve aidietlik sorusu soran bu sorunun cevabına sessizliktir diyorum. Kulağımıza ve gözümüze bulaşmış sessizlik. Kalabalık sadece bunun katalizörü. İnsan en güzel manzaraları hep sessiz hayal eder. Hayallerinde görmek istedikleri, duymak ve hissetmek istediklerinden fazladır. Artık ulaşım araçları sessizlik için en uygun kalabalıktır. Bir o kadar sessiz yerlerden biri de sergi salonlarıdır elbet. İnsanın durağanlık halinde kendi kafasındakiler ile meşgul olacağı için yaratılan sessizlik bahsettiğim sessizlik değildir. Diğer yandan metro ve otobüs insanları için düşünürsek eğer, bu insanların gözleri her bir saniyede yeni kareler çeker, neredeyse hepsini unutur ama aklında sadece belirli kareler kalır. Seçilmiş kareler belkide bireysel hislerimizi en iyi anlatacak,sohbet ederken kullandığımız kelimelerden bile daha iyi açıklayacaktır. Kendisine ait olan bu görüntüler üzerinde düşünmek bile lafın gelişi diyebileceğim yapay sessizliğin içinde gerçekleşecektir.

UFAK TEFEK FAŞİZM VE ELEŞTİRİ KABULÜ

Ben, herkesin içinde hazırda bekleyen ve bir olayla veyahut ufak bir tartışmayla ortaya çıkan faşizme inanıyorum. Sosyalist bir partinin ya da örgütün sözcüsü sizi ─ sadece görünüşünüzden dolayı yozlaşmış olarak yaftalayabilir ya da tırnak içindeki kendilerini entelektüel diye tanımlayan insanlar ufak bir eleştiri karşısında peygamber havalarına bürünebiliyorlar tabiri caizse.

Aslında toplum – kabul ettiği kötülüğe ve haksızlığa karşı; lakin bu cümleleri edenlerin haksızlık yaptığı gerçeğini maalesef değiştirmiyor. Anlayabiliyorum – insanların fikirleri değişebilir; fakat bu fikirler bir anda faşizmden sola kayınca bana garip geliyor. Zamanında darbe destekçisi olabilirken – zaman geliyor ─ tutsak bir yazar için romantik cümleler yazılabiliyor. Bunların riyakârlığını tabii ki kişi hiçbir zaman kabul edemiyor.

Peki, edebiyat dünyasındaki cüretkâr tacizci yazarlar, şairler ve editörler ne olacak? Ya da her konuda hassasiyet gösteren en ufak bir kelimede cinsiyetçi – homofobik diye yargılanıp asılmanız? Bu durumlar artık normal olarak karşılanıyor.

Ufak milliyetçilikler ve nefret suçları zararsız gibi geliyor kulağa; ancak öyle değil: ‘Araplardan nefret ediyorum – türbanlılardan nefret ediyorum – Kürtler ’den nefret ediyorum – ibnelik yapmayın ─ Adam ol ─ karı gibi davranma ─ ya onlara saygı duyuyorum ama…’’ gibi uzayıp giden bir liste var. Biliyorum ki ben de yapıyorum bunu ─ İskenderun gibi çok sesli bir yerde büyümeme rağmen Kıbrıs’ta ve İstanbul’da geçirdiğim ve hala geçirmekte olduğum zamanlar beni farkında olmadan benzer cümleleri kurar hale getirmiş. Yukarıda darbe destekçisi diye suçladığım çakma entelektüel arkadaşlardan farklı değil benim yaptığım şey de ─ çünkü milliyetçilik, az ya da çok diye sınıflandırılmamalıdır bence.

Sadece kadın çalışan isteyen işverenler, şair olduğunu söyleyerek sosyal medyadan kadınlara sevişme teklifi yapanlar, yine sosyal medyada anarşist olup, kapalı kapılar ardında devlet destekçiliği yapanlar, gay olanlar; ancak diğer yandan transfobik olanlar ─ alçak gönüllü ve erdemli olmayı marifet gibi gösterip insanları aşağılayan kendini feminist, aydınlıkçı, solcu, tiyatrocu diye tanıtanlar ve daha niceleri var olmaya devam ediyorlar.

Her şeyin ötesinde ─ çevremdekilerle ettiğim sohbetler neticesinde, aslında hepimiz böyleyiz: Gizli milliyetçilikler, ufak faşizan davranışlar – göstermelik bilgi, etiket olarak sunulmuş alçakgönüllülük, hata ve eleştiri kabul etmemek ─ nefret söylemlerini eleştirmek; fakat küfürlerde bunu dilimizden eksik etmemek.

Hepimiz bir diğerimizden çok farklı değiliz ─ önemli bir yayınevinin editöründen – queer edebiyat basan yayıncıdan veyahut sosyalist olarak kendini tanımlayan bir başka kafe sahibinden, oyuncudan, üniversitede akademisyen olarak görev yapan birinden.

Neden bir şeyi yüceltirken bir başka şeyi aşağılama ihtiyacı hissediyoruz?
Neden eleştirdiğimiz herhangi bir şeye karşı hakaret etmemiz gerekiyor?
Neden öz-eleştiri kelimesi hayatımızda sadece somut olarak var olamıyor?
Neden birini taciz etmeyi hak görüyoruz kendimizde ve bunu taciz olarak kabul edemiyoruz?
Neden unvanımız ─ davranışlarımızı meşru kılsın?

Nedenler ve cevapları hepimizin aklında, dilinde ve klavyelerimizle sosyal medyada parmaklarımızın ucunda. İster kabul edin isterseniz katıksız bir şekilde inkâra başvurun; lakin hepinizin aynası aklınızın içinde hazır ve nazır halde bekliyor sizi – dönüp ve bakın.

Bu yazıda, özellikle kişi ve kurumlar aşağılanmamıştır. Tek bir kişi bile alınganlık gösteriyorsa ─ muhtemelen o da buradaki kişilerden biridir.

Seyyarlık tanıdıklık

Sokaklarda seyyar satıcılardan çok seyyar toplayıcılar gördüm. Bir dakika durup betimleyelim. Şehir parkının içinde bir elinde ahşap tezgahı diğer elinde hasır bir sepet taşıyarak ağır aksak yürüyen insanlar gezer. Bu sırada sahip oldukları birbirinden farklı malları sergilerler. Durgun ağaç dalları arasında öten kuşların sesine seyyar satıcıların sesi de eklenir. Geri kalan herkes yaya halinde şehir parkı ve şehir parkını çevreleyen bulvar arasında yürüyüp parkı kendi doğasına bırakır. Kendi doğasında kuşlar, ağaçlar, kamelyalar ve seyyar satıcılar vardır. Her gün, her saat, biraz daha insan aynı amaçla parkın içinden seyyar satıcının yanından geçer.

Bir diğer açıdan baktığımda,seyyar satıcının parkın doğal ortamının önemli parçası olarak öne çıkması dikkatimi çeker. Sadece ticaret insanı olarak kendini tanımlamayıp, bulunduğu mekanı da tanımlar. Böylelikle kuş sesini duyup ve yaya geçişini gözlediğim şehir parkı ve birçok kamusal alan seyyar satıcılarla birlikte kimliğe, dokuya ve tanıdıklığa bürünür. Açık kamusal alanlar yollarla, ağaçlarla ne kadar çevrelenmişse ve heykellerle kamusallaştırılmışsa, seyyar satıcılarla insancıllaştırılmıştır sanırım. İnsanı diğer şeylerden tanıdıklık yarattığı için ayırırım.

Bir meydandan bir caddeye,bir sokaktan dört yol ağzına kadar kaldırım üstünde yollarına devam ederler. İnsanlar anlamasa da gelip geçerken şehir duvarlarından,sokak kaldırımlarından; izler alıp bırakırlar. Seyyarlık kendi kendini tanıtır her yerde. Açık ve anlaşılırdır seyyar. Seyyar kendini insanlara sesiyle tanıtır. Görme duyusunun yanında duyma duygusunu da ekleyerek evinde oturan insana bir an için dışarıyı hatırlatır ve tanımlar. Bu eylemin kısa zaman aralığında gerçek dünya için bildiri aracı olduğunu düşünürüz… Eski zamanlarda saati anlamak için seyyarların at arabalarının şehirden ayrılışını dinleyen Romalılar gibi… Bir heykelin konuşan haline benzetiyorum. Heykelsi oluşu bıraktığı sürekli iz ve tanım ile örtüşse bile, seyyarın sahip olduğu hareket eylemi, kendisini yerden bağımsız, özgün tanımlayıcı kavramlara dönüştürür. Bu özgünlük şehirlerin ve sokakların özgün dokusunu, tanıdıklığını belirginleştirir.

Aslında şehir seyyarı sessizce öz-deyişler söyler farkında olmadan. İnsanların gözünde hiç boş kalmayan sokaklarla tanıtır kendisini.

Kendi kendine kediler

Kedileri sevip sevmediğimi bilmiyorum. Sadece sokağın köşesini döndüğünde kedilerin insana dönüştüklerini düşünürüm…

İlk defa kendini ısıtmak isteyen bir sokak kedisinin ayakkabılarımın önünde belirişine tanık olmuştum. Kılları dökülmüştü bizim gibi. Donuk derisi ve benleri okunabiliyordu. Yaz gecelerinin serinliğinde büyümemişti sanırım. Isıtmak için kucağıma aldım ama montumun içine kadar sokulmasına izin vermemiştim. O da tırnaklarını soğuk keten montumun üzerine takıp durdu. Durması için konuşamazdım değil mi? Kucağımda titremeye başladı. Eldivenimi çıkarıp sol elimle sırtının sadece üçte birini örttüm. Bir saat kadar ikimizde hareketsiz kaldık. Isınıp kemikleri kucağımda hareket etmeye başladığında sol elimin altından öylece kayıp parkın kaldırımlarına atladı. Yavaş yavaş sokak lambasının arkasından gidince gördüm. Yırtık kazaklı, yamalı pantolonuyla yorulmuş bir gezgindi.

Evimde oturmuşken göbeğime çöküp başını kucağıma sinmiş kedileri rahatsız etmesem de kendine has bıyıkları olanların aldığı kokudan titreyerek kedimi yerinden sıçratıyor. Biraz zamanla tanıyorum kedileri ve dönüştükleri şeyleri. Sakince arka ayaklarını yere değmeden bir kez daha ön ayakları üzerinde zıplayarak odayı terk ediyor. Görülmesi gereken bir denge göstergesi. Kucağımdan zıplarken kavradığı karnımda açık yaralar bıraktı. Alışabileceğim hareketlerden bir tanesi. Huysuzca halıya zıpladıktan sonra yakalayamazdım artık. Kollarımın ulaşıp tarayabileceği mesafeyi çoktan geçti. Odada oluşan sessizliğin ve hareketsizliğin tadını çıkarıp kalkacaktım bende. Kalkıp aramaya gidecektim kediyi. Sakince diğer odaya girip özel yaşamını görecektim. Halının üstüne uzanmış, yalnız kalmak isteyen, vücudunda kalan gecenin yorgunluğunu dışarı salan öğrenciydi.

Kedilerin, sokak kedilerinin çırılçıplak dolaştığı kaldırımlarda insana dönüştüklerini hayal ederim. Evsiz kediler şehrin ışıkları altına ve karton kutuların içinde evsiz insanlara yanaşır yeraltı treni çıkışını kontrol eder. Yukarı kim çıkıyor aşağıya kim iniyor, dikkatlice insanları izler. Durağa gelen otobüslere kulak verir ve yanından gelip geçen insanlara rağmen kartonunu tırmalamaya devam eder. Gece olunca devriye gezen bekçinin arkasından işer. İş çıkışı sokakta yürürken merak ederim, sokakta insanlarla beraber yürüyen bir sokak kedisi, kendine has mırıldanışı ile, sürtüne sürtüne geçip sokak sanatçısı gibi izini bıraktığı ne kadar çok duvar vardır!

Her gün insanın gibi davranan bu kedileri tanımayı ve dönüştükleri şeyleri hep merak ederim.

Değişimin Karanlık Yüzü ve İnanmamak

Başka insanların fikirlerini dikkate almaya yatkın olduğumuz için her seferinde yalanlara inanabiliriz, hatta bu yalanın bir savunucusu oluverebiliriz. Doğru olanlar yerine çoğunlukta olan yalanları gözden geçirmek maalesef göz atılması gereken konu. Diğer fikirleri dikkate almadığımızı düşünemeyiz çünkü çoğunlukla kendiliğinden olur ve engel olmak için herkesin farklı bir yöntemi vardır ama hepsi aynı yere çıkar. Uzaklaşmak, yalanların kaynağından uzaklaşmak huzursuzluğun ve sıkışıklığın en etkili çaresi. Bunu başaramayan insanlar mutsuz olmayı hak etmiyorlar ve herkes huzur bulmak için bölgesinden uzaklaşmayı istemeyebilir. Kendi alanını değiştirmek isteyenler, ne kadar zor olsa da bir topluluk oluşturmalılar kendilerine bu huzur için. Arayış içinde olmak birçok yönden en doğrusu oluyor –ve topluluk oluşturma konusunda da- ama içinde bulunulan düşünce şeklinin yapmakta ve desteklemekte olduğu şeye göre her şeyi daha kötüye götürebileceği de şimdilik bir gerçek ve şimdilik konu buraya doğru yol almamalı.

Küçük topluluklar büyür ve fikir ayrılıkları yüzünden eski halinden çok daha farklı bir duruma düşer ve eski destekçileri uzaklaşır, artık geriye yeni destekçilerin yeni fikirleri kalmıştır ve bu fikirler arasında  –yine- ne yazık ki her seferinde daha özüne gitmiş olan bir tanesi ile karşılaşmadım. Aslında özünden uzaklaşması sorun değilken bunun beraberinde ismi aynı tutmak büyük bir saçmalık ve hâlen büyüyor. İyi ile kötü, doğru ile yanlış söylemler, fikirler, çalışmalar beraber çok barışçıl zamanlar geçirebilirler ama düşünülmemiş ve rastgele yayınlar bu dört –aslında 2- kategoride kesinlikle bulunamaz ve dışlanmayı hak eder. Bir de böylelerinden yüce anlamlar çıkarıp her şeyin daha kötüye gitmesini sağlamak tamamı ile akılsızlığın suçu olmamalı. Geçmişten kazanılmış olanlar ve öz fikirler ile harmanlayıp ortaya çok farklı bir şey çıkarıp aynı şekilde adlandırmak ve buna olan bağlılık, ayrılık yaşama korkusu; olası sorun. Bu yeni farklı şey, kendinin eski “isim” ile aynı olduğunu iddia eder ve eğer desteklenirse o fikrin eskisi bilinmez artık. Bir de çokça destekçisi varsa şüpheye düşmek için bir neden yoktur ve bu tamamen olmasa da kısmen durağanlığın suçudur, yani akılsızlık diye bahsettiğim şey bu.

Tüm bu iç içe geçmiş kargaşa tetikleyicilerinden uzaklaşmak için yapılması gereken şey inanmamak. İnanmamayı bolca yapmak ve şeyler hakkında bir de kendimiz düşünmek. Tamamı ile katıldığımızda da düşünmek ve küçük hatalar bulup, bulduğumuz hatalara inanmamak. Abartmamak ve her şeye gerekli değeri verip insanların verdiği değeri önemsememek. Bizi içi boş ve ölümcül kargaşalardan kurtarabilecek şeylerden bazıları bunlar. Çünkü hâlen; siz işlediğiniz toplu cinayetlerle yaşayabiliyorken, ben sizin kan kokan anılarınız yüzünden acı çekiyorum.

Kesinlikle Yasak Olmayacaklar

Elbette kimsenin belli bir noktası olmaması gerekiyor ancak bir ideolojiye sahip olmasına rağmen başka bir tanesinin de özelliklerini gösterip diğerinin yaşam şeklini beğenir ise o, ne değişken olur, ne de sabit. Böyle ideolojiler çok fazla ve her ne kadar tüm hepsinin yaslandığı duvar sağlam olmasa da en dayanıksız olanları işte bu aradaki insanları barındıranlardır. Böyleleri hem her şeyi mahveder hem de gizlice kendilerine zarar verirler. Tahmin edilemeyecek sonuçları olabilir bu tutarsızlığın ve aslında oluyor da gözlerimizin önünde. Kendini analiz etmeden ötekine karşıtlığı ile kargaşa yaratanlar kargaşadan zevk alırlar, kendini ait hissettiği toplum adına bir savaş başlattığı için. Ancak ne için? Toplumun buyruğu böylesine önemliyken özgür olunmaz ve özgürlükte delik açılır. Ardından gelen uzun süreçte özgürlüğün alışılmadık tanımlarıyla savaşılır. Eğer giderse böylece, özgürlük artık tek ve doğrusal olmaz toplum için. Engeller gerçekten görüldüğünden daha zorlayıcı olabilirler ve çoğunlukla öyle olurlar. Arada yaşayan toplum, gelişime bir engeldir.

İnsan için alışmak zorlayıcı ve uzun bir süreç değilken engeller ile yaşamaya alışmak aynı şekildedir diyebiliriz. Bize karşı yapılan her kötülük zamanla alışkanlık hâlini alır, bazen de kötülüğe karşı gelmek alışkanlık halini alır (kinizm). Kötülük karşı gelinmesi gereken bir şey değildir ve kötülük tanımlananın aksine zarar vermek değildir. Kötülük her şeydir ve her şey, bir şeye göre küçük de olsa kötülük içerir. Kötülük karşıttır ve karşıtı yok etmek değil de onunla yaşamak gerekir. Tabii burada karşıt toplum ile aradaki toplumun ayrımını çok iyi yapmak gerekir.

Aklımıza ne oldu?

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.