Menü Kapat

Etiket: insan (sayfa 1 / 13)

Değişimin Karanlık Yüzü ve İnanmamak

Başka insanların fikirlerini dikkate almaya yatkın olduğumuz için her seferinde yalanlara inanabiliriz, hatta bu yalanın bir savunucusu oluverebiliriz. Doğru olanlar yerine çoğunlukta olan yalanları gözden geçirmek maalesef göz atılması gereken konu. Diğer fikirleri dikkate almadığımızı düşünemeyiz çünkü çoğunlukla kendiliğinden olur ve engel olmak için herkesin farklı bir yöntemi vardır ama hepsi aynı yere çıkar. Uzaklaşmak, yalanların kaynağından uzaklaşmak huzursuzluğun ve sıkışıklığın en etkili çaresi. Bunu başaramayan insanlar mutsuz olmayı hak etmiyorlar ve herkes huzur bulmak için bölgesinden uzaklaşmayı istemeyebilir. Kendi alanını değiştirmek isteyenler, ne kadar zor olsa da bir topluluk oluşturmalılar kendilerine bu huzur için. Arayış içinde olmak birçok yönden en doğrusu oluyor –ve topluluk oluşturma konusunda da- ama içinde bulunulan düşünce şeklinin yapmakta ve desteklemekte olduğu şeye göre her şeyi daha kötüye götürebileceği de şimdilik bir gerçek ve şimdilik konu buraya doğru yol almamalı.

Küçük topluluklar büyür ve fikir ayrılıkları yüzünden eski halinden çok daha farklı bir duruma düşer ve eski destekçileri uzaklaşır, artık geriye yeni destekçilerin yeni fikirleri kalmıştır ve bu fikirler arasında  –yine- ne yazık ki her seferinde daha özüne gitmiş olan bir tanesi ile karşılaşmadım. Aslında özünden uzaklaşması sorun değilken bunun beraberinde ismi aynı tutmak büyük bir saçmalık ve hâlen büyüyor. İyi ile kötü, doğru ile yanlış söylemler, fikirler, çalışmalar beraber çok barışçıl zamanlar geçirebilirler ama düşünülmemiş ve rastgele yayınlar bu dört –aslında 2- kategoride kesinlikle bulunamaz ve dışlanmayı hak eder. Bir de böylelerinden yüce anlamlar çıkarıp her şeyin daha kötüye gitmesini sağlamak tamamı ile akılsızlığın suçu olmamalı. Geçmişten kazanılmış olanlar ve öz fikirler ile harmanlayıp ortaya çok farklı bir şey çıkarıp aynı şekilde adlandırmak ve buna olan bağlılık, ayrılık yaşama korkusu; olası sorun. Bu yeni farklı şey, kendinin eski “isim” ile aynı olduğunu iddia eder ve eğer desteklenirse o fikrin eskisi bilinmez artık. Bir de çokça destekçisi varsa şüpheye düşmek için bir neden yoktur ve bu tamamen olmasa da kısmen durağanlığın suçudur, yani akılsızlık diye bahsettiğim şey bu.

Tüm bu iç içe geçmiş kargaşa tetikleyicilerinden uzaklaşmak için yapılması gereken şey inanmamak. İnanmamayı bolca yapmak ve şeyler hakkında bir de kendimiz düşünmek. Tamamı ile katıldığımızda da düşünmek ve küçük hatalar bulup, bulduğumuz hatalara inanmamak. Abartmamak ve her şeye gerekli değeri verip insanların verdiği değeri önemsememek. Bizi içi boş ve ölümcül kargaşalardan kurtarabilecek şeylerden bazıları bunlar. Çünkü hâlen; siz işlediğiniz toplu cinayetlerle yaşayabiliyorken, ben sizin kan kokan anılarınız yüzünden acı çekiyorum.

Kesinlikle Yasak Olmayacaklar

Elbette kimsenin belli bir noktası olmaması gerekiyor ancak bir ideolojiye sahip olmasına rağmen başka bir tanesinin de özelliklerini gösterip diğerinin yaşam şeklini beğenir ise o, ne değişken olur, ne de sabit. Böyle ideolojiler çok fazla ve her ne kadar tüm hepsinin yaslandığı duvar sağlam olmasa da en dayanıksız olanları işte bu aradaki insanları barındıranlardır. Böyleleri hem her şeyi mahveder hem de gizlice kendilerine zarar verirler. Tahmin edilemeyecek sonuçları olabilir bu tutarsızlığın ve aslında oluyor da gözlerimizin önünde. Kendini analiz etmeden ötekine karşıtlığı ile kargaşa yaratanlar kargaşadan zevk alırlar, kendini ait hissettiği toplum adına bir savaş başlattığı için. Ancak ne için? Toplumun buyruğu böylesine önemliyken özgür olunmaz ve özgürlükte delik açılır. Ardından gelen uzun süreçte özgürlüğün alışılmadık tanımlarıyla savaşılır. Eğer giderse böylece, özgürlük artık tek ve doğrusal olmaz toplum için. Engeller gerçekten görüldüğünden daha zorlayıcı olabilirler ve çoğunlukla öyle olurlar. Arada yaşayan toplum, gelişime bir engeldir.

İnsan için alışmak zorlayıcı ve uzun bir süreç değilken engeller ile yaşamaya alışmak aynı şekildedir diyebiliriz. Bize karşı yapılan her kötülük zamanla alışkanlık hâlini alır, bazen de kötülüğe karşı gelmek alışkanlık halini alır (kinizm). Kötülük karşı gelinmesi gereken bir şey değildir ve kötülük tanımlananın aksine zarar vermek değildir. Kötülük her şeydir ve her şey, bir şeye göre küçük de olsa kötülük içerir. Kötülük karşıttır ve karşıtı yok etmek değil de onunla yaşamak gerekir. Tabii burada karşıt toplum ile aradaki toplumun ayrımını çok iyi yapmak gerekir.

Aklımıza ne oldu?

C.G. Jung

Carl Gustav Jung, 1959 yılında BBC’de yayınlanan Face to Face programının konuklarından biri olur. John Freeman’ın sorularına tüm içtenliğiyle cevap vermekle kalmayıp savaşın her biçiminin bir düşünme biçiminin dışavurumu olduğunu ve insanın içindeki kötülükle yüzleşmesi gerektiğini bir kere daha hatırlatır.

John Freeman: 1930’larda çoğunlukla Alman hastalarla çalıştığınız zamanlarda İkinci Dünya Savaşı’nın muhtemelen başlayacağını tahmin etmişsinizdir. Bugünün dünyasına baktığınızda Üçüncü Dünya Savaşı’nın geleceğini hissediyor musunuz?

C.G. Jung: Bu konuda kesin bulgularım yok. Ama insanın gördüğü şeyin ne olduğunu bilmediğine dair bulgular var. Söylemesi çok güç, çünkü rüyalar, çünkü insanların rüyaları kaygılarla dolu.Ancak bunun bir dünya savaşına işaret ettiğini söylemek çok güç. Eskiden çok daha kolaydı. İnsanlar savaşı düşünmezdi ve bu yüzden rüyaların anlamı çok daha belirgindi. Artık günümüzde öyle değil. Neyi işaret ettiğini tam bilemediğimiz kaygı ve korkularla doluyuz. Psikolojik durumumuzda büyük bir değişimin eşiğindeyiz. Kesin olan bu.

John Freeman: Neden?

C.G. Jung: Çünkü var olan tek gerçek tehlike insanın kendisidir. İnsan en büyük tehlikedir ve gülünç bir biçimde bunun farkında değiliz. İnsan hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. İnsanın aklı incelenmeli. Çünkü olacak bütün kötülüklerin kaynağı biziz.

 

Sosyal Endikasyon

​Gülümse. Çizgiyi bozma. Mimiklerinin aslını kalbinde hissetmesen de olur. Sokaktaki çocuğa elma şekeri verdiğinde yüzündeki kir temizlenir mi sanıyordun? Peki bir kırmızı balonun mağrur hüznünü anlayabilir misin ruhunla? En iyisi hiç konuşma.

Bu konuşmanın felsefesi bir insanlık trajedisine dayanıyor. Maskeler…

Çocukken ufacık şeyler bile mutlu ederdi hepimizi. Gülmek çok kolaydı ve bir o kadar da güzeldi. Kimse sahtelikler peşinde koşmuyordu o zamanlar. Sonra birileri büyüdü. Büyüdü ve büyümeyenlere maskeleriyle oyunlar oynamaya başladı. İnandırıcıydı da her şey. Sonra elma şekerinin elması kurtlu çıktı, kırmızı balon patladı. Büyümeyenler, bu maskelerin etiyolojisini araştırmaya başladı. İnsan neden bu denli sahteydi? Ne diye yüze gülümseyip arkadan konuşmaya başlardı? Kütüphaneler tarandı, insanlığın hazin tarihinin eski cilt kitapları bulundu, arandı, tarandı. Cevap komikti. Sosyal endikasyon.

Mesela bir sevgililer gününü ele alalım. Zavallı zat, sevgilisini mutlu etmek için değil, hiç değil; sadece ve sadece toplum tarafından benimsenmek için hediye almak durumunda kalıyordu. Önemli olan, ‘nasılsın’ gibi ufak ama dünyalara değecek bir kelime değildi insanlar için. Önemli olan, bir şeyleri bir şekilde yapmış olmaktı. Gülümsemiş olmak, hediye almış olmak, sırtını sıvazlamış olmak… Tüm hareketler sıkıcı bir zorunluluk haliyle yapılıyordu. İçtenlik ve samimiyet, öğle namazını mütakip kılınan cenaze namazıyla ebedi istirahatgahına uğurlanmıştı. Artık bize de helvalarını yemek düşer, ne yapalım. Ölüyü diriltebilir mi insan? Bunun için uğraşıp didinmenin ne gibi bir anlamı olabilir?

Artık öyle bir yalanın ortasındayız ki, gerçekten yüz güldürmek için söylenen bir güzel söz beklemenin aşırı bir beklenti içinde olma, fazla derin düşünme ya da romantik hayallere dalma olarak nitelendirildiği bir hayatı yaşıyoruz. Yaşamak değil de bitkisel hayat daha doğru bir tanımlama olabilir. Sosyal endikasyonlar uğruna yaşıyor, yaşıyor ve hiç sorgulamıyoruz. Sorgulamıyor, düşünmüyor, durmadan konuşuyoruz. Boş boş konuşuyoruz, diğerlerini üzmek ve narsistik benliğimizi biraz daha doyurabilmek uğruna her şeyi yapıyoruz. İçimizden gelmeden yaptığımız tüm o konuşmaların ve davranışların ortasında, maskemizi takınıp sahte bir kahkaha patlatıyoruz. Sosyal endikasyonlara boyun eğip yaptıklarımızın cezasını büyümeyenlere çektiriyoruz, onları da kirletiyoruz, bütün güzellikleri yok etmeye çalışıyoruz. Yok edilenler yok etme arzusuyla yanıp tutuşmaya başlıyor. Yeni kurbanlar aranıyor. Kirlenenler kirletiyor ve bu döngü hızla devam ediyor. Ve insanlık her geçen gün biraz daha kirleniyor. En azından sussak… Konuşmasak ve döngüyü bir yerde kırsak. Sosyal endikasyonlara maruz bırakmasak bu saf kalpleri. Ya en başından kırmızı balon uzatmasak küçük bir çocuğa ya da hakiki bir balonun ömür boyunca patlamayışının sorumluluğunu üstlensek… Bir yüz güldürme eyleminin bu denli zor olabildiği, düşünülmesinin fazla incelik olarak nitelendirildiği bir dünyaya bir çöp de biz atmasak… Fena mı olur?

Korku Hakkında

İnsan ve düşünce, yazdıklarımız ve rüyalarımız, psikiyatrinin bizle ilgili tanımladığı şeyler ve evrenin içindekiler – tüm bunlar çeşitlilik gösteren, cevaplarını ilahi veyahut bilimsel olarak vereceğimiz sorulardır.

Peki, rüyanın tanımı tamamen başka bir dünyaya aitse ve bedenimizde kabul ettiğimiz ruh, aslında sadece beyin ise; bu neyi değiştirecektir? Belki bir şizofrensiniz ya da manik depresif ne fark eder ki? Hepsini sizin için tanımlamış bir alan var. Bu insanlar bu verilere birçok araştırmalarla ve deneylerle ulaşmışlar. Komik olansa; bütün bu düşünsel hastalığa inanmak zorunda mıyız?

Muhtemelen bunu hayatımızdan tamamen çıkartamayız; lakin geliştirebiliriz. Dünyanın en iyi konuşabilen insanı; eğer isteseydi iyi bir psikiyatr ya da psikolog olabilir miydi? Çağının ilerisinde rüyalar görebilen bir insan harika bir fantastik, bilim-kurgu yazarı veyahut bir kahin olabilir miydi? Ya da oldular mı? Sanırım bu bilgilerin hepsine tamamı ile sahip değiliz.

Düşünün, insan kimyasal mıdır yoksa karmaşık ruhani bir varlık mı? Bir şeyleri bazen olmadan önce hissedebilmek ilahi bir güç müdür yoksa enerji mi? Sınırlı düşünce yapımızla her şeyi tek bir güce ya da bazı güçlere bağlamak bizim yardıma muhtaç olduğumuzu mu göstermektedir? Korkunç kabuslar, uyku ve uyanıklık arasında görülen garip şeyler, cinler, şeytanlar, deccal ve ateş – işte aklımızın karıştığı – korkunun verdiği etki ve bizim buna karşı olan tepkimizden ötürü güce sığınma ihtiyacı.

Devam

mütecaviz

“hiçbir şeyi” anlatmanız gereken bir sabaha uyandığınızda yanı başınızda bekleyen çalar saatin ısrarından bahsetsek, soğuk ve gayet resmi bir yuvarlak masa toplantısında ütü kokan kravatınızı düzeltmek için bir bahane bulmaya başlayabilirsiniz. fakat hayatımıza bunun kadar karışık bir şekilde girmeyen gerçeklerimiz var. aşk, sevgi, para,ihtiras,gözyaşı, entrika veya komedi içermeyen ama sinirlerimizi asıl yıpratan ve bağırarak konuştuğumuz, inandırmak istediğimiz, doğru olduğunu bildiğimiz halde uzun cümleler kurarak kafamızı karıştırdığımız erişebildiğimiz bilincimizin bize bahsetmediği en yakın arkadaşı, psişe.

inanması güç. bizden beslenen, açıklarımızı bilen, uyumlu kolektif ve tamamen saydam. jung’a göre, ki daha profesyonel bir yaklaşımla bilinç dışının, bilince asla çıkmayacak bir yanı. asıl soru onun varlığı değil, hastalıkta sağlıkta iyi günde kötü günde yanımızda olan psişemizin varlığından bugüne kadar neden haberdar olmadık? ya da nefesimizi paylaştığımız bu şey gerçekten bizim gangster tarafımız mı? birkaç kelimenin altını çizerek bu rüyadan uyanmanın, çocukluğumuzda hep inandığımız perili eve girmenin aslında kötü bir fikir olmadığını görebiliriz. dillerimize pelesenk olmuş, kişiliğini kaybetmiş, aslında asil fakat düşmanlar tarafından işgal edilmiş ilk sözcük ‘ego’. bu kelime ince detaylar içeren bir da Vinci tablosu değil, aksine Leonardo di ser Piero da Vinci’nin ta kendisidir. vücudumuzun bilgi birikim ve duygu deposu, kendi İsviçre bankamız, hazinemizdir. dış sesin verdiği uyarıları, iç sesimizi dinleyerek filtre eden bir karar mekanizmasından, fazla üstüne gitmek istemiyorum fakat gerçek ile düş olanı ayırt eden psişenin bize en yakın yüzü ve küçük kısmıdır. aslında sözde tatmin edilmek dışında bizi biz yapan, birden çok işi ayıklayıp kararı bize bırakan yol arkadaşımızı biraz tanımak insanda sorgulama hissi uyandırıyor.

gerçekte insan kişiliğinin farklı yönleriyle bütünleşmek için çaba göstermez. zaten bir bütün olarak doğmuştur ve hayatı boyunca yeni boyutlar katmaya çalışır. onu bölmek isteyenlerle de bir savaş içindedir. ortak bir bilinçten beslenen bilincimizin, sakin ve kendinden emin bir şekilde egomuzda filtre ettiği ve bir isim vermekte zorlandığımız bu anda bize duygu, düşünce ve imgeleri seslerle anlatan sanata, müziğe kulak vermekten kendini alıkoymamalı sosyete insanı.

algılar anılar düşünce ve duygulardan oluşan prototipimize yakıştırdığımız maskelerimize farkında olduğumuz aşikar fakat bunu kendimize itiraf etmekte zorlandığımız ya da aksine, yüzleşip karşılaştığımız zamanlarda çıktığına inandığım bir hiç ve bir kimseyle sizi baş başa bırakıyorum.

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.