Menü Kapat

Etiket: iktidar (sayfa 1 / 3)

Bu Bir Ağıt Değildir

Le Guin’in Mülksüzler’de göstermeye çalıştığı şey aslında bir ütopyanın, klasik anlamıyla mükemmel ama şimdiki zamandaki anlamıyla ya da onun için anlamıyla mükemmel olmadığıydı. Ütopyanın mükemmel olmayışı onu ütopya olmaktan çıkarmıyordu, bilakis ütopyanın mükemmel olmayışı onu daha inanılır kılıp daha arzu edilebilir hale getiriyordu. Anarres’te kurulan anarko komünist ütopya -aslında klasik anlamıyla ütopya olmaktan uzak olan ütopya, belki de realtopia* diyebiliriz buna- mükemmelden çok uzak ve belki de hiç mükemmel olamayacak ama bu eksik haliyle bile kendi kendine yetebiliyor.

Le Guin’in göstermeye çalıştığı başka bir şey ise yaşanılanın iyiliğini yani denizin sonsuz olmadığını ancak onun içine girerek görebilecek olmamız. Onun sonuna kadar yüzerek, ondan yara alarak, ellerimiz buruşarak görebildiğimizi gösteriyor. Shevek, Urras’a gitmeden önce, Anarres’in yalnızca eksiklerini görebiliyor, onu yalnızca eksikleriyle tanımlayabiliyordu ve Urras ise gizemli bir vaat edilmiş topraktı. Urras’ın gerçek yüzünü -yıkımı, açlığı, baskıyı- ancak onun içine girerek, onu sonuna kadar keşfederek anladığı ve aslında Anarres’i de tamamen anlayabilmesi için, onu zıttıyla da tamamlaması gerekecekti, Le Guin’den bekleneceği tarzda Taoist bir altmetin okunabilir buradan.

İnsanın güç isteğinin ve iktidarın, herhangi bir eşitsizliğe izin vermemesi için tasarlanan bir sistemde bile kendini evrimleştirerek, sistemin içinden çıkabileceğini gösterdi ayrıca, bu ona direnilemeyeceğini göstermiyordu ama, sadece onun hiçbir zaman yok olmayacağını gösteriyordu, sürekli iktidar yapısöküme uğratılacak ve sisteme içkin bir şekilde “doğal” olarak tekrar yapılanacaktı ama insanın yaşamı da sürekli kötünün yenilmesi, eksiğin tamamlanması, gecenin aydınlığa yerini bırakması ve tüm bunların tekrarından oluşuyordu.

Shevek’in üstünde çalıştığı fizik kuramı da adlandırılamıyor ve anlaşılamıyordu, anlaşıldığı anda elden kaçıyordu, tıpkı Tao’nun anlaşıldığı andan, adlandırıldığı andan elden çıkması gibi.

Hayatımda gördüğüm en güzel aşk ilişkisi de bu kitaptaydı -Mülksüzler- hiçbir anlaşma, hiçbir belirlilik olmadan, özgürce, sadakat sözü olmadan sadakatli, yer yurt yokken bile evi ruhunda taşıyan iki insan. “Ev, kalbin olduğu yerdir” sanırım bu aşk ilişkisi için söylenebilecek en önemli şey.

Ursula K. Le Guin demişti ki: “Kapitalizmde yaşıyoruz, o bize kaçınılamazmış gibi geliyor; Tıpkı kralların ilahi hakları gibi.”
O denizin sonunu göremeyenler için değil, onun sonuna dek yüzüp yeni bir ada keşfetmek isteyenler için yazıyordu.

Umarım Anarres’te yeniden doğarsın.

elias canetti – sinek azabı

adlandırmak, insanın büyük ve ciddi tesellisidir.

yağmur beni mutlu ediyor, sanki dünyaya kolay ve acısız gelmişim gibi.

haklarında hiçbir şey bilmediği insanları çaresizce arayıp duruyor.

yalnızca bir kuyrukluyıldızın altında kıyafet değiştiren kız.

bir insanı yok eden bir renk.

güneşte kötü ve çirkin hale gelen insanlar.
soğuğun ve karanlığın iyi geldiği insanlar.

tekrarlayarak değersizleştirme. tekrarlayarak heyecanlandırma?

hayvanlarda ulaşılamaz olan şey: onların insanı nasıl gördüğü.

aradaki her şeyi bilen filozoflar

esaslı bir not defterine sahip olmanın önemini sadece düzenli not alanlar bileceğine inananlardanım. kişinin notlarını okumak, kendisini tanımak adına kullanabilecek en muhim araçlardan biri olabilir. dolayısıyla not alınız ve not defterlerinin kıymetini biliniz hatırlatmamızı bir kere daha yapmak isteriz.

not defteri demiş iken takdir ettiğimiz insanlar listesinde yer alan elias canetti’nin not defterine de oldukça saygı duyacağımızı tahmin etmeniz zor olmayacak. sinek azabı ya da canetti’nin yıllardır aldığı notlar, daha önce yayınlanmamış aforizmalar, hatıralar, alıntılar ve düşünceler kendisin tanımaya, kendisini daha iyi anlamaya fırsat veren harika bir özet olmuş.

9 bölümlük bu eserde işlenen konuların başında dil, iktidar, ölüm ve yalnızlık geliyor. bizim her bir bölümden aldığımız notların bir kısmını yukarıda siz okudunuz. bakalım siz hangi notları alacak ve paylaşacaksınız?

sinek azabı
elias canetti
türkçesi: necati aça
Sel Yayıncılık
2017, 131 sayfa
ISBN: 978-975-570-903-1

Halk ve İktidar

Kafedeyim, oturuyorum. Kimsenin beni yargılamayacağını düşünerek. Oturup izliyorum düşüncelerin birbirlerini takip etmesini, insanların düşüncelerinin.
Biri diyor ki:
-Ben eşimin istediğini yapacağım, eşim diyor ki, işine fazla zaman ayırma.

Ötekisi diyor ki:
-Ben ailemin dediklerini yapacağım, ailem diyor ki seni bu düzende ne kurtaracak ise onu yap.

Oysa ben kendime diyorum ki ben ne istiyorsam onu yapayım ve ben bu toplulukta neyi yanlış görüyor isem onu düzeltmeye çabalayayım.

Ötekiler bunun  boşa bir çaba olduğunu düşünüyorlar, bu yaşadığım ülkenin halkının asla daha iyi yaşamayı kabul etmeyeceğini düşünüyorlar.

Oysa, o Fransız Devrimi döneminin halkı kabul eder miydi daha iyi yaşamak vaat edilmese feodalizmin yıkılmasını? Oysa 1917’de kabul eder miydi Rus halkı devrimi vaat daha iyi yaşamak olmasaydı?

Tek sorun artık daha iyi yaşama hayalinin gerçekten eyleme dökülemeyeceğinin inandırılmasıdır şu anki halka. Daha iyi yaşanamaz denir çünkü şu anki geçmişe göre en iyi ve gelecekte de en iyi yaşam stili olacaktır.

Oysa geçmişteki insanlara da o zamanki biçimler en doğrusu diye kabul ettirilmiştir, örneğin Feodal bir bey olmadan nasıl korurlardı sizi ya da kapitalist bir duygu boşaltımı ve kazanç elde edimi olmadan nasıl insanlar sınırlanırdı?

Oysa daha iyi bir gelecek elde edilebilir. Yalnızca fedakarlık olması gerekir, insanların belirli bir şeyleri feda etmesi.

Oysa daha iyi bir gelecek elde edebilir insanlık, sadece iktidarın, devletin hüküm etme aygıtlarında gizli olduğunu değil, aslında iktidarın günlük ikili ilişkilerde insanlar arasında da var olduğunu keşfedebilsin insanlar. Aslında her ilişkinin birer iktidar ilişkisi olduğunu keşfedebilmeli insanlar.

İnsanlar sadece iktidarın, iktidarın farkında olunduğunda yenildiğini, ya da iktidarın yenilemeyip ancak görmezden gelindiğinde kaybettiğini görmeliler.

Tıpkı Foucault’nun dediği gibi, iktidar baskı yapmaz, iktidar bir yerde değildir, her yerde ve her şekildedir, herkeste ve her şeydedir. Kendini özgür kılmak için insan, kendini neyin baskıladığını değil, kendini ve diğerlerini nasıl ve ne-olmayarak tanımladığını bulmalıdır. Ne-olduğumuzu ancak ne olmadığımız ile bulabiliriz zira. Normu belirlemek ve normal olanı bulmak ancak anormal olan sayesinde olabilir, bir normal ancak kendi yokluğu ile tanımlanabilir.

İktidara tek direniş yolu, onun ne olduğunu değil ne olmayabileceğini bulmaktır, nerede olduğunu değil, nerede eksik olabileceğini gözetmektir. İktidara direniş, ancak iktidarın içinde olabilir, ancak kendisi ile olabilir.

Özgürlük (Bir Hayal Olsa Da)

İnsanın postapokaliptik fantezilerinde bile, her şey Ortaçağ’a hatta ilkel komünal bir şekle dönmüşken, hala yine de eski “yüce” halinin kalıntılarını barındırması ve kendi gözü doymazlığının kendisine getirdiği belaların bile kibrinden herhangi bir şey götürmesini engellemesi nedendir?

Anlatmak istediğim şu, en beter kıyamet sonrası fantezide bile yine de bir ileri teknoloji alete sahip olunması, yani yemek bulamayıp birbirlerini yiyen insanların yine de medeniyetten sıyrılmadıklarının hatta eski teknolojiyi ilerletme çabalarının var olduğunu göstermeye çalışmaları nedendir? Ya da asla bir kıyamet sonrası fantezide insanın yok oluşunun tamamen konu edilmemesi, yine en üstün varlığın insan oluşu nedendir, hala bir kıyamet sonrası fantezide bile neden hayvanlar insanın tahakkümü altındadır?

Bir post apokaliptik hayalde bile insan, ötekinin iktidarının yokluğunu hayal edemez durumdadır, bir kastlaşmaya ve hiyerarşik bir yapılanmaya çoğu fantezide yer verilir, hatta hükümetlerin gözünün doymazlığı yüzünden insan türü felaket ile karşılaşmış olsa bile yine de bir hükümetleşme görülür hayallerde, burada insan toplulukları ve bireyler arasında oluşacak doğal hiyerarşiden değil, ilkel bir bürokrasi biçiminden bahsediyorum. Çetelerin oluşumu ve erken – vergi benzeri değiş tokuş şekillerinin – daha doğrusu yapay hiyerarşinin vergi ile belki daha çok feodal şekilde altta kalanlar tarafından ödüllendirilmesi diyebiliriz – görülmesi nedendir? Neden insan devletsizliğin hayalini kuramaz ya da neden hep kendi katiline fantezilerde dahi olsa aşık olur da onun en azından küçültülmesinin dahi hayalini kuramaz?

Tarih boyunca insanlar kendi özgürlüklerinin bile kendi özgürlüklerinin bir süre boyunca tamamen üst bir yapıya devredilmesi şeklinde geleceğini iddia eden teoriler üretmiştir de, yine de devletin tamamen yok olabileceğini veya belirli boyutlara indirilebileceğini “aptalca bir ütopya” olarak görmüştür. Bu tuhaf bir sorumluluğu atma ve konformizme kaçış mıdır? Yoksa özgürlüğün en azından teoride bile var olmasına karşı yüzyıllarca geliştirilmesi istenmiş intoleransın bir dışavurumu mudur?

Doğrudur ya da yanlıştır ama dinlerin çoğunda -en azından benim bildiğim kadarıyla – devlet otoritesine saygı duyma emri ya da önerisi vardır. Ahlak sistemlerinin benim bildiğim kadarıyla pek çoğu yine kişinin devlet için var olduğunu – en azından bu coğrafyada ya da ülke tarihinde – gizliden gizliye bile olsa insan zihinlerine yerleştiregelmiştir bazen tam tersini söylerken bile bir otoriteyi onaylama vardır. Feodal dönemde de bu olmuştur lakin kapitalizme geçiş sürecinde ve kapitalist süreçte devlete başkaldırı ve bireysel özgürlükleri özendirici çalışmalar yükselmiştir. Daha sonra Marx kendi öncüllerinin bu savunusunu ayrıca kapitalistlere karşı da işçi özgürlüklerini savunurken yaptıysa ve devleti de kapitalistlerin bir aygıtı olarak gördüyse bile, bürokrasiye ve devlet otoritesine apaçık bir teşvikte bulunmuştur veya yazdıklarının bu şekilde de bir okuması yapılabilir.

En azından kendi coğrafyamızda, devletin kadir-i mutlak olduğunu söylerken yine de belirli şekillerde onun var olan bilgisizliklerinden yararlanarak bazı ayrıcalıklar elde ediyoruz, devleti savunurken onun kuyusunu kazmaya çalışıyoruz, belki de bu ikiyüzlülük, bu coğrafya insanının devletsiz bir hayat veya devletin elinin kısaldığı bir hayat hayal etmesinin olanaksızlığından gelmektedir, kim bilir.

Yine de belki bir gün biz de doya doya özgürlük hayal edebiliriz diye düşünmeye devam edelim, yalnızca özgürlüğün tanımının elimizde kalma tehlikesine karşı.

post-truth

post-truth geçtiğimiz sene oxford sözlüğü tarafından yılın kelimesi seçilmişti. bu yıl da popülerliğini kaptırmayacak gözüküyor. türkçe’de gerçek ötesi / gerçek sonrası diye çevrilmesinde biz sakınca görmüyoruz. post-truth nedir peki diye soranlara kısaca kamuoyunun görüşünü şekillendirmede objektif gerçeklerden ziyade duygu ve kanaatlerin etkinli olduğu durumlar diyoruz. yani bariz yalanlar üzerine kurulu siyaset diyoruz. aa türkiye işte dediğinizi de biliyoruz. en güzel örneklerinden biri mesela sokak röportajlarında “resmi gazetede yayınlandı” denildiğinde “yok öyle bir şey inanma” diyecek hale gelmiş akp seçmenleri. en çok gündeme geldiği zamanlar ise muhtemelen trump tartışmasının etkisiyle miting/gösterilerdeki katılımcı sayısı.

havuz medyası dışındaki iletişim kaynaklarına açıksanız duymuş olabileceğiniz gibi popüler tartışma konusu dün yapılan adalet mitingi üzerinde dönen katılımcı sayısı tartışmaları. i. melih gökçek’in miting öncesi alan dolarsa 87.500 kişi olur  diye hesap yaptığı, dilipak soyadlı enteresan 603bin takipçisi olduğunu gördüğüm enteresan şahısın 55.000×4=110.000 matematiğiyle olayı geliştirdiği, ardından istanbul valiliğinin 175.000 olarak açıkladığı rakamlar geldi iktidar cephesinden. muhalefet tarafı da 2 milyon ile 3 milyon arasında gidip gelenler olmak ile birlikte 1.6 milyon civarında resmi açıklama yaptılar kendi tercihleriyle. güvenilir görünen kaynak “harita ve kadastro mühendisleri odası” en az 1.5 milyon dedi. öte yandan aynı alanda yapılan mitinglerde yandaş basının ve iktidarın 2.5-3 milyon gibi rakamlar kullandığı da belgeleriyle ortada. objektif yorumlara ve mantıklı bulduğum hesaplamalara bakıldığında ise 750.000 civarında bir katılım vardı.

bu kadar gereksiz detaydan sonra varmak istediğimiz nokta neden bu rakamları tartışıyoruz. neden bu rakamlar bu kadar önemli hala geliyor. neden bu kadar fazla yalan var. soru işaretlerini kendinize saklayın. bu yalanların yeni bir durum olduğuna inanmıyorum. geçmişte iletişim kanalları sınırlıyken gazete/radyo/tv aracılığıyla bir şekilde kontrol edilen yalanların toplumsal düzlemde doğrulanması oldukça zordu. günümüzde ise sosyal medya ve getirileri ile yalanları gizlemek artık o kadar kolay değil. fakat iktidarlar alışkanlıklarını sürdürüyor ve yalanlar ne kadar tekrarlanırsa gerçek olur düsturundan hareketle bildiğiniz troller aracılığıyla en azından sorgulamayan zihinleri ikna etmeye çalışıyorlar. peşlerinden gelen kitle ile başarısız olduklarını söyleyemeyiz. dikkati dağıtmanın en kolay yolu bu, herkes adalet mitinginin anlam ve öneminden ziyade sayılara odaklanmaya devam ediyor. kimse adalet’i ve yapılan yanlışları konuşmuyor.

bunlar muhtemelen sizin de farkında olduğunuz şeyler ve odaklanılması gereken nokta bu durum ile nasıl başa çıkılacağı. teyit.org gibi oluşumlar bunu biraz aşmaya çalışıyor fakat yeterli olduğunu düşünmüyorum. özellikle paralı trol ordularıyla başa çıkma imkanları yok. kendileriyle aynı yapıda bu işe mesai ayırmayan insanlar olmadığı sürece benzer durum önümüzdeki dönemde de devam edecek gibi gözüküyor. özellikle twitter’ın bu oluşumları engelleme çabalarının ne kadar başarısız olduğu ortada. yaratıcı çözümlere ihtiyaç var. belki bu yazının yorumlarında bir şeyler üretebiliriz. siz ne dersiniz?

kralın adamları

Dil sorunu, varolan yabancılaşmayı ortadan kaldırmaya çalışan güçlerle, onu sürdürmeye çalışanlar arasındaki mücadelenin odağında bulunur ve bu mücadelenin yer aldığı alanların hiçbirinden ayrılamaz. Kirlenmiş havanın içinde yaşadığımız gibi, dilin de içinde yaşıyoruz. Mizahçılar ne derse desin, sözcükler oyun oynamıyor. Ne de, düşleri saymazsak eğer, Breton’un sandığı gibi sevişiyorlar. Sözcükler iş yapar: yaşamın egemen örgütlenme biçimi adına iş görürler. Ama yine de tümüyle otomatikleşme-mişlerdir. Bilgilendirme (Information) kuramcıları için üzücüdür bu ama, kendi başlarına «bilgi verici» değildir sözcükler; en ince hesapları bile altüst edebilecek güçlere sahiptirler. İktidarla birlikte varolurlar ve onunla ilişkileri —hem modern hem de klasik anlamıyla— proleterlerin iktidarla ilişkilerine benzer. Hemen hemen sürekli çalıştırılırlar; kendilerinden her türlü anlamın ve anlamsızlığın sıkıp çıkarılabilmesi için tam gün sömürülürler; yine de, bir bakıma, temel olarak tuhaf ve yabancı kalırlar.

İktidar sözcüklerin çarpıtılmış, resmi anlamlarını öne sürer hep; deyim yerindeyse, bir giriş kartı taşımak zorunda bırakır onları; içlerinden bazılarının fazla mesai yaptığı üretim sürecin deki yerlerini belirler ve sonunda ücretlerini de öder. Sözcüklerin kullanımına ilişkin olarak Lewis Carroll’un Humpty Dumpty tipi oldukça doğru bir saptama yapar: «sorun, hangisinin usta atanacağı — hepsi bu». Bu alanda sorumluluk yüklenmiş bir işveren olarak Humpty Dumpty, çok çalıştırdığı sözcüklere fazla mesai ödediğini de belirtir. Biz, sözcüklerin başkaldırması diye bir şey olduğunu, işbaşını terkedebildiklerini, açıkça direndiklerini de anlamalıyız. Baudelaire’den Dadacılara ve Joyce’a kadar bütün modern edebiyatta belirgindir bu; toplumun genel devrimci bunalımının bir göstergesidir.

İktidarın denetimi altında dil, her zaman, sahici duyuş ve yaşantıdan başka bir şeyi gösterir. Zaten, toptan bir karşılaşma ve sorgulamayı mümkün kılan da budur. Dilin örgütlenmesi öyle bir karışıklık içine düşmüştür ki, iktidarın dayattığı iletişim bir sahtekârlık ve aldatmaca olarak çıkar karşımıza. Henüz başlangıç halindeki bir sibernetik iktidar, bundan böyle bilgilendirmenin tek mümkün iletişim yolu olmasını sağlamak amacıyla dili kendi denetlediği makinelerin denetimi altına sokmak için boşuna uğraşmaktadır. Bu alanda bile çeşitli dirençler belirmektedir: elektronik müzik (çok sınırlı ve bulanık kalsa da) makineleri dilin lehine saptırarak egemenlik ilişkisini tersine döndürmeye yönelik bir çaba olarak görülebilir. Ama gerçek muhalefet çok daha genel, çok daha radikaldir. İster eskiden olduğu gibi sanat biçiminde, isterse modern bilgilendirmecilik biçiminde olsun, her türlü tek yönlü «iletişim»in karşısındadır. Her türlü ayrışmış biçimiyle iktidarı ortadan kaldıracak bir iletişime çağırır insanları. İletişimin olduğu yerde devlet yoktur.

İktidar, çalıntı mallarla beslenir. Kendisi hiçbir şey yaratmaz, varolanı korur sadece. Sözcüklerin anlamını o yaratıyor olsaydı, ortada şiir kalmaz, sadece yararlı «malumat» olurdu. Muhalefet kendini dille ifade edemezdi; her türlü yadsıma ancak dilin dışında, sözcükleri anlamlarından soyan ve bir harfler yığınına indirgeyen bir malzemeyle yapılabilirdi ancak. Dilin devrimci an’ından (moment’inden) başka nedir ki şiir? Tarihin devrimci anlarından ve kişisel yaşamın tarihinden ayrılabilir mi hiç?

Devam

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.