Etiket: iktidar

Yorulmuşluk

Hiçbir şey değişmeyecek ama her şeyin değişme ihtimali var. Biz bu düzene dair hiçbir şeyi değiştirmek için harekete geçmiyoruz, yalnızca tikel olaylara karşı belli tepkiler getiriyoruz. Biri tecavüze mi uğramış, birisinin tek geçim kaynağı elinden mi alınmış, biz bunlara karşı çıkıyoruz artık. Bu sistemin birilerinin elinden aldıklarına, haberimiz oldukça ancak karşı çıkıyoruz, oysa bu asıl kokuşmuş düzeni bitirmemizi engelleyen şey. 

Biz tikel olaylara karşı çıkarak genel olayları onaylıyoruz, oysa ki bu tikel olaylar genel sistemin işe yaramazlığını bize gösteriyor. İnsanlar evsiz kalıyor, açlıktan ölüyor, ama biz genel sistemin hataları üzerine konuşuyoruz.

Bu sistemin entelektüelleri diyor ki evet sistem kötü; ama bunu aşacağız, ama hayır sistemin temeli belli bir grubun aç kalmasını gerektiriyor, belli bir grubun en alt tabakada kalmasını gerektiriyor. 

Bu sistem alt tabakadaki insanların ne dinlediğine ne izlediğine bile karışıyor; hayır sen arabesk dinleyemezsin, hayır sen protest dinleyemezsin, bunları dinlersen, bunları izlersen sen alt tabakadansın. Oysa bunlar bu sistemin içinde olan insanların başkaldırmaları için küçük noktalar, buralardan ancak bu insanlar nefes alabilirler.

Ancak bu meta düzenini, her şeyi satılacak bir maddeye dönüştüren düzeni başkaldırarak yıkabiliriz. Hiç kimse artık bu devrime inanmasa da, hiç kimse bu genel söyleme inanmasa bile bu hala doğru. Biz hala ezilen sınıfız. Biz hala bizi ezenlere karşı kazanacağız.

Ölüm ya da yaşam.

Artık tek seçeneğimiz bu.

Avm, Tüketim ve (Öz)eleştiriye Dair Notlar

Şu sıralar hayatımız büyük oranda Covid-19 ve etkileriyle şekilleniyor. Neredeyse ülkenin her bölgesinde uygulanan sokağa çıkma yasakları, birçok şehre giriş-çıkışın kısıtlanması, maske kullanma mecburiyeti ve sosyal mesafe gereksinimi ister istemez hepimizin hayatının bir parçası haline geldi. Karantina günleriyle birlikte sekteye uğrayan ilişkilerimizin yanı sıra tüketim pratiklerimiz de günden güne değişmekte. Her ne kadar Avm’lerin ilk açıldığı gün ziyaretçi sayısı bir milyon iki yüz bini[1] bularak kamuoyunda büyük tepkilere neden olsa da, ne yazık ki bu ülkenin tüketime/alışverişe olan yatkınlığı yalnızca Avm’lerle sınırlı değil.

Avm’lerin açılmasından sonra basına yansıyan haberlerin genelinde göze çarpan iki nokta var. İlki Avm önlerinde uzun kuyruklar oluşturan ‘doyumsuz, bilinçsiz’ tüketicilere gösterilen sert tepki(ler). İkincisi ise; parklardan, sahillerden hatta camilerden önce Avm’lerin açılmasına müsaade eden iktidara duyulan öfke. Ne var ki bu görüşlere katılıyor olmamız Avm’lerle ilgili yapılan haberlerin niteliksel bir tüketim eleştirisi barındırmasından ziyade gündelik siyasetin temsilinden ileriye gitmediği gerçeğini değiştirmiyor. Eğer Avm’lere ya da iktidar politikalarına tüketim bağlamında nitelikli eleştiriler duymak/yapmak istiyorsak öncelikle nasıl bir tüketici olduğumuza dair çözümlemelere ve ciddi bir (öz)eleştiriye ihtiyacımız var.

Sokağa çıkma yasakları açıklanmaya başladığı ilk günlerden beri Türkiye’nin tüketim haritasını anlık olarak yayınlayan bir web sitesinde [2] kısa süreli periyodlarla zaman geçiriyorum. Platform “hepsiburada, gitti gidiyor, trendyol gibi[3]” gibi satış oranı çok yüksek e-ticaret sitelerinden verilerini değil yalnızca daha küçük çapta e-ticaret sitelerinin anlık tüketim verilerini aktarmasına rağmen sonuçlar oldukça şaşırtıcı. Bijuteriden lüks yemek takımlarına süslü eşyalardan tutun renkli masa örtülerine kadar binlerce ürünün satışı saniyelik aralıklarla gözünüzün önünde beliriveriyor. Elbette satın alınan bu tüketim nesnelerinin -belirsizliğin yoğun olarak yaşandığı- zorlu karantina sürecindeki hayati gerekliliği epey tartışılır. Ancak tartışmaya açmamız gereken asıl konu; yasaklar bittiği anda soluğu Avm’de alan kitlelerin tutkusuyla, internette beğendiği bir ürünü yakın zamanda giyemeyecek olsa bile sırf indirime girdiği için sipariş veren kişilerin arzusunu aynı oranda kışkırtan sistemdir.

Günümüz insanının bu sistemde tüketime olan bağımlılığının temelleri bir türlü tatmin ol(a)mayan huzursuz dünyasını nesneler aracılığıyla ferahlatabilme umudunda aranmalıdır. Küçük de olsa bir hediyeyle kendini özel hissedebilme/hissettirebilme arzusu aynı zamanda hepimizin içinde taşıdığı modern bir yalnızlığa işaret eder. Bu boşluk hissinden çıkar sağlayan sadece büyük şirketler, iktidar(lar) yani dolayısıyla içinde yaşadığımız sistemdir. Bu ittifak kemikleşmiş bir bütündür. Kitlelerin gereksiz tüketim aracılığıyla kendilerini ilk farklı ve mutlu hissetmeye başladığı andan itibaren onları kıskacına alarak sıradan bir ‘nesne’ haline getirmekte gecikmezler. Ne yazık ki yüzyıllardır ne iktidar(lar)a ne de onun nesneleştirdiği tüketime meyilli zihinlere saldırmak bu sistemi yıkmakta başarılı olamamıştır. Yanlış anlaşılmasın, iktidarın tüketim politikalarını savunmak değil amacım ancak eğer bu sistemi değiştirmek gibi büyük iddialarımız varsa buna kitlelere hakaret etmekle veya iktidar nefreti kusmakla değil eleştiri oklarını biraz da kendimize çevirmekle başlayabiliriz.

Önceliğimiz kendini sürekli inkar edecek şekilde kurgulanmış; aynaya bakması kolay ancak kendine bakması zor olan biz modern tüketicilere sistemin parçasından ziyade ta kendisi olduğumuzu hatırla(t)mak olmalıdır. Bu da yalnızca eleştirel düşünceyle mümkündür. Eleştirel düşünce kitlelere dikta edilmesi ya da onları hor görmek için kullanılan kitlesel bir düşünce sistemi değil, bireyseldir; gücünü zihinsel bir kavrayış olmasından alan, anlamaya teşne bir idrak biçimidir, bir tercihtir! Bu tercihler bizlere sistemden soyutlanmak ya da ondan kaçmak yerine onu sarsmanın, değiştirmenin ipuçlarını verebilir.         

Herman Merville’in ‘Katip Bartleby’[4] adında çok şık bir öyküsü vardır. Ana karakter Bartleby bir anti-kahraman olarak kurgulanmıştır. Çalıştığı iş yerinde bir gün kendisine verilen tüm işleri “yapmamayı tercih ederim” cümlesiyle savuşturmaya başlayan kahramanımız bizlere günümüze kadar gelen naif ama çok güçlü bir direniş biçimi sunar. Kitabın çevirmenliğini de yapmış olan Utku Özmakas bizlere bu tercih biçimini son derece güçlü ifadelerle aktarmıştır: “Avukatlık bürosunda kâtiplik yapan Bartleby’nin naif bir reddedişle başlattığı direniş sarmalı, dünyaya dair esaslı bir bakış açısına dönüşür. Son derece basit görünen bu “tercih”in alışılmış davranışlar bütününü uğrattığı çaresizlik karşısında duyulan haz, büyük değişimlere yol açan yangınların küçük kıvılcımlarla alevlendiği gerçeğini de bir kez daha hatırlatır.”[5]Bu basit gibi görünen “yapmamayı tercih ederim” ifadesini genişletmek modern tüketim buyurganlığına nasıl bir çözüm sunabilir ?

İş yerinize daha kolay ulaşmak, ailenizle seyahat etmek için elbette bir araç satın alabiliriz ancak daha zengin gözük(ebil)mek için büyük bir borcun altına girerek hayat standardımızı düşürmek bir tercihtir. Her sene giymediğimiz eşyaları ihtiyaç sahiplerine dağıttığımızda yaşadığımız o gereksiz gururu yaşamak yerine bu yıl gardırobumuzu ihtiyacımızdan fazla eşyayla doldurmamanın hazzını tatmayı da tercih edebiliriz.  Ailelerimizin evi, vitrinleri göstermelik eşyalarla doldurmasından şikayet edip kütüphanelerimizi okumadığımız kitaplarla, evi pahalı dekoratif eşyalarla doldurmamanın bizim elimizde olduğunun farkına varabiliriz. İktidarın bin bir türlü israfından, lükse düşkünlüğünden şikayet edip her şey dahil kahvaltıların sırf ücretini peşinen ödediğimiz için tabaklarımıza aldığımız ama dokunmadığımız besinlerin çöpe gitmesine dur diyebiliriz.[6] Eğer senede yalnızca birkaç gün turistik olarak yurt dışına çıkabilmek için on iki ay boyunca borcunu ödemek zorunda kaldığınız bir kredi kartımız varsa onun borcunun yıllardır neden bitmediğini ve neden asla bitmeyeceğini düşünmeye başlayabiliriz. Yalnızca bir hafta tatil yapabilmek için neden tüm yıl boyunca çalışmak zorunda olduğumuzu ve sıklıkla sosyal medyada gezinmek, fotoğraf çekmek ve maillerimizi kontrol etmekle sınırlı olan akıllı telefonlarımızın neden maaşlarımıza uygun bütçeli olanı değil de maaşımızın üç-beş kat yüksek fiyatlı olanı tercih ettiğimizi sorgulamayı deneyebiliriz.

  © Ersin BERK / 2018 / İstanbul

Yıllar önce Türkiye’nin önemli bir mobilya/dekorasyon mağazasında çektiğim bu fotoğraf bizlere hala içinde bulunduğumuz çirkin sistem hakkında çok önemli göstergeler sunuyor. Her ne kadar bu sistemin pandemi süreciyle birlikte çeşitli yıkımlara uğrayacağı iddia edilse de bunu mümkün kılacak olan tepkisellik yalnızca irademizde, tercihlerimizde gizli. Görselde de görüldüğü gibi: Alışveriş torbamızı (hala) daha büyük sepet ile değiştirebilir ya da Katip Bartleby’nin mirasından referansla artık ‘satın almamayı (da) tercih ederek” fikrimizi gerçekten de değiştirebiliriz!   


[1] https://www.haberturk.com/avm-lere-kac-kisi-gitti-2677916-ekonomi

[2] https://canli.ideasoft.com.tr/?fbclid=IwAR19SZ7Tix1ahNPyWqPpxlNzYv7ERe4C4ilO8C7SmmIrVUj-GTuu-XDXoqs

[3] https://shiftdelete.net/en-iyi-10-alisveris-sitesi/2

[4] Herman Merville, Katip Bartleby, İstanbul, Sel Yayınları, Kasım 2019, Çev: Utku Özmakas.

[5] https://www.academia.edu/40844869/Katip_Bartleby_-_Herman_Melville

[6] https://t24.com.tr/haber/serpme-kahvalti-yilda-100-milyar-lira-israfa-neden-oluyor,839446

Bu Bir Ağıt Değildir

Le Guin’in Mülksüzler’de göstermeye çalıştığı şey aslında bir ütopyanın, klasik anlamıyla mükemmel ama şimdiki zamandaki anlamıyla ya da onun için anlamıyla mükemmel olmadığıydı. Ütopyanın mükemmel olmayışı onu ütopya olmaktan çıkarmıyordu, bilakis ütopyanın mükemmel olmayışı onu daha inanılır kılıp daha arzu edilebilir hale getiriyordu. Anarres’te kurulan anarko komünist ütopya -aslında klasik anlamıyla ütopya olmaktan uzak olan ütopya, belki de realtopia* diyebiliriz buna- mükemmelden çok uzak ve belki de hiç mükemmel olamayacak ama bu eksik haliyle bile kendi kendine yetebiliyor.

Le Guin’in göstermeye çalıştığı başka bir şey ise yaşanılanın iyiliğini yani denizin sonsuz olmadığını ancak onun içine girerek görebilecek olmamız. Onun sonuna kadar yüzerek, ondan yara alarak, ellerimiz buruşarak görebildiğimizi gösteriyor. Shevek, Urras’a gitmeden önce, Anarres’in yalnızca eksiklerini görebiliyor, onu yalnızca eksikleriyle tanımlayabiliyordu ve Urras ise gizemli bir vaat edilmiş topraktı. Urras’ın gerçek yüzünü -yıkımı, açlığı, baskıyı- ancak onun içine girerek, onu sonuna kadar keşfederek anladığı ve aslında Anarres’i de tamamen anlayabilmesi için, onu zıttıyla da tamamlaması gerekecekti, Le Guin’den bekleneceği tarzda Taoist bir altmetin okunabilir buradan.

İnsanın güç isteğinin ve iktidarın, herhangi bir eşitsizliğe izin vermemesi için tasarlanan bir sistemde bile kendini evrimleştirerek, sistemin içinden çıkabileceğini gösterdi ayrıca, bu ona direnilemeyeceğini göstermiyordu ama, sadece onun hiçbir zaman yok olmayacağını gösteriyordu, sürekli iktidar yapısöküme uğratılacak ve sisteme içkin bir şekilde “doğal” olarak tekrar yapılanacaktı ama insanın yaşamı da sürekli kötünün yenilmesi, eksiğin tamamlanması, gecenin aydınlığa yerini bırakması ve tüm bunların tekrarından oluşuyordu.

Shevek’in üstünde çalıştığı fizik kuramı da adlandırılamıyor ve anlaşılamıyordu, anlaşıldığı anda elden kaçıyordu, tıpkı Tao’nun anlaşıldığı andan, adlandırıldığı andan elden çıkması gibi.

Hayatımda gördüğüm en güzel aşk ilişkisi de bu kitaptaydı -Mülksüzler- hiçbir anlaşma, hiçbir belirlilik olmadan, özgürce, sadakat sözü olmadan sadakatli, yer yurt yokken bile evi ruhunda taşıyan iki insan. “Ev, kalbin olduğu yerdir” sanırım bu aşk ilişkisi için söylenebilecek en önemli şey.

Ursula K. Le Guin demişti ki: “Kapitalizmde yaşıyoruz, o bize kaçınılamazmış gibi geliyor; Tıpkı kralların ilahi hakları gibi.”
O denizin sonunu göremeyenler için değil, onun sonuna dek yüzüp yeni bir ada keşfetmek isteyenler için yazıyordu.

Umarım Anarres’te yeniden doğarsın.

elias canetti – sinek azabı

adlandırmak, insanın büyük ve ciddi tesellisidir.

yağmur beni mutlu ediyor, sanki dünyaya kolay ve acısız gelmişim gibi.

haklarında hiçbir şey bilmediği insanları çaresizce arayıp duruyor.

yalnızca bir kuyrukluyıldızın altında kıyafet değiştiren kız.

bir insanı yok eden bir renk.

güneşte kötü ve çirkin hale gelen insanlar.
soğuğun ve karanlığın iyi geldiği insanlar.

tekrarlayarak değersizleştirme. tekrarlayarak heyecanlandırma?

hayvanlarda ulaşılamaz olan şey: onların insanı nasıl gördüğü.

aradaki her şeyi bilen filozoflar

esaslı bir not defterine sahip olmanın önemini sadece düzenli not alanlar bileceğine inananlardanım. kişinin notlarını okumak, kendisini tanımak adına kullanabilecek en muhim araçlardan biri olabilir. dolayısıyla not alınız ve not defterlerinin kıymetini biliniz hatırlatmamızı bir kere daha yapmak isteriz.

not defteri demiş iken takdir ettiğimiz insanlar listesinde yer alan elias canetti’nin not defterine de oldukça saygı duyacağımızı tahmin etmeniz zor olmayacak. sinek azabı ya da canetti’nin yıllardır aldığı notlar, daha önce yayınlanmamış aforizmalar, hatıralar, alıntılar ve düşünceler kendisin tanımaya, kendisini daha iyi anlamaya fırsat veren harika bir özet olmuş.

9 bölümlük bu eserde işlenen konuların başında dil, iktidar, ölüm ve yalnızlık geliyor. bizim her bir bölümden aldığımız notların bir kısmını yukarıda siz okudunuz. bakalım siz hangi notları alacak ve paylaşacaksınız?

sinek azabı
elias canetti
türkçesi: necati aça
Sel Yayıncılık
2017, 131 sayfa
ISBN: 978-975-570-903-1

Halk ve İktidar

Kafedeyim, oturuyorum. Kimsenin beni yargılamayacağını düşünerek. Oturup izliyorum düşüncelerin birbirlerini takip etmesini, insanların düşüncelerinin.
Biri diyor ki:
-Ben eşimin istediğini yapacağım, eşim diyor ki, işine fazla zaman ayırma.

Ötekisi diyor ki:
-Ben ailemin dediklerini yapacağım, ailem diyor ki seni bu düzende ne kurtaracak ise onu yap.

Oysa ben kendime diyorum ki ben ne istiyorsam onu yapayım ve ben bu toplulukta neyi yanlış görüyor isem onu düzeltmeye çabalayayım.

Ötekiler bunun  boşa bir çaba olduğunu düşünüyorlar, bu yaşadığım ülkenin halkının asla daha iyi yaşamayı kabul etmeyeceğini düşünüyorlar.

Oysa, o Fransız Devrimi döneminin halkı kabul eder miydi daha iyi yaşamak vaat edilmese feodalizmin yıkılmasını? Oysa 1917’de kabul eder miydi Rus halkı devrimi vaat daha iyi yaşamak olmasaydı?

Tek sorun artık daha iyi yaşama hayalinin gerçekten eyleme dökülemeyeceğinin inandırılmasıdır şu anki halka. Daha iyi yaşanamaz denir çünkü şu anki geçmişe göre en iyi ve gelecekte de en iyi yaşam stili olacaktır.

Oysa geçmişteki insanlara da o zamanki biçimler en doğrusu diye kabul ettirilmiştir, örneğin Feodal bir bey olmadan nasıl korurlardı sizi ya da kapitalist bir duygu boşaltımı ve kazanç elde edimi olmadan nasıl insanlar sınırlanırdı?

Oysa daha iyi bir gelecek elde edilebilir. Yalnızca fedakarlık olması gerekir, insanların belirli bir şeyleri feda etmesi.

Oysa daha iyi bir gelecek elde edebilir insanlık, sadece iktidarın, devletin hüküm etme aygıtlarında gizli olduğunu değil, aslında iktidarın günlük ikili ilişkilerde insanlar arasında da var olduğunu keşfedebilsin insanlar. Aslında her ilişkinin birer iktidar ilişkisi olduğunu keşfedebilmeli insanlar.

İnsanlar sadece iktidarın, iktidarın farkında olunduğunda yenildiğini, ya da iktidarın yenilemeyip ancak görmezden gelindiğinde kaybettiğini görmeliler.

Tıpkı Foucault’nun dediği gibi, iktidar baskı yapmaz, iktidar bir yerde değildir, her yerde ve her şekildedir, herkeste ve her şeydedir. Kendini özgür kılmak için insan, kendini neyin baskıladığını değil, kendini ve diğerlerini nasıl ve ne-olmayarak tanımladığını bulmalıdır. Ne-olduğumuzu ancak ne olmadığımız ile bulabiliriz zira. Normu belirlemek ve normal olanı bulmak ancak anormal olan sayesinde olabilir, bir normal ancak kendi yokluğu ile tanımlanabilir.

İktidara tek direniş yolu, onun ne olduğunu değil ne olmayabileceğini bulmaktır, nerede olduğunu değil, nerede eksik olabileceğini gözetmektir. İktidara direniş, ancak iktidarın içinde olabilir, ancak kendisi ile olabilir.

Özgürlük (Bir Hayal Olsa Da)

İnsanın postapokaliptik fantezilerinde bile, her şey Ortaçağ’a hatta ilkel komünal bir şekle dönmüşken, hala yine de eski “yüce” halinin kalıntılarını barındırması ve kendi gözü doymazlığının kendisine getirdiği belaların bile kibrinden herhangi bir şey götürmesini engellemesi nedendir?

Anlatmak istediğim şu, en beter kıyamet sonrası fantezide bile yine de bir ileri teknoloji alete sahip olunması, yani yemek bulamayıp birbirlerini yiyen insanların yine de medeniyetten sıyrılmadıklarının hatta eski teknolojiyi ilerletme çabalarının var olduğunu göstermeye çalışmaları nedendir? Ya da asla bir kıyamet sonrası fantezide insanın yok oluşunun tamamen konu edilmemesi, yine en üstün varlığın insan oluşu nedendir, hala bir kıyamet sonrası fantezide bile neden hayvanlar insanın tahakkümü altındadır?

Bir post apokaliptik hayalde bile insan, ötekinin iktidarının yokluğunu hayal edemez durumdadır, bir kastlaşmaya ve hiyerarşik bir yapılanmaya çoğu fantezide yer verilir, hatta hükümetlerin gözünün doymazlığı yüzünden insan türü felaket ile karşılaşmış olsa bile yine de bir hükümetleşme görülür hayallerde, burada insan toplulukları ve bireyler arasında oluşacak doğal hiyerarşiden değil, ilkel bir bürokrasi biçiminden bahsediyorum. Çetelerin oluşumu ve erken – vergi benzeri değiş tokuş şekillerinin – daha doğrusu yapay hiyerarşinin vergi ile belki daha çok feodal şekilde altta kalanlar tarafından ödüllendirilmesi diyebiliriz – görülmesi nedendir? Neden insan devletsizliğin hayalini kuramaz ya da neden hep kendi katiline fantezilerde dahi olsa aşık olur da onun en azından küçültülmesinin dahi hayalini kuramaz?

Tarih boyunca insanlar kendi özgürlüklerinin bile kendi özgürlüklerinin bir süre boyunca tamamen üst bir yapıya devredilmesi şeklinde geleceğini iddia eden teoriler üretmiştir de, yine de devletin tamamen yok olabileceğini veya belirli boyutlara indirilebileceğini “aptalca bir ütopya” olarak görmüştür. Bu tuhaf bir sorumluluğu atma ve konformizme kaçış mıdır? Yoksa özgürlüğün en azından teoride bile var olmasına karşı yüzyıllarca geliştirilmesi istenmiş intoleransın bir dışavurumu mudur?

Doğrudur ya da yanlıştır ama dinlerin çoğunda -en azından benim bildiğim kadarıyla – devlet otoritesine saygı duyma emri ya da önerisi vardır. Ahlak sistemlerinin benim bildiğim kadarıyla pek çoğu yine kişinin devlet için var olduğunu – en azından bu coğrafyada ya da ülke tarihinde – gizliden gizliye bile olsa insan zihinlerine yerleştiregelmiştir bazen tam tersini söylerken bile bir otoriteyi onaylama vardır. Feodal dönemde de bu olmuştur lakin kapitalizme geçiş sürecinde ve kapitalist süreçte devlete başkaldırı ve bireysel özgürlükleri özendirici çalışmalar yükselmiştir. Daha sonra Marx kendi öncüllerinin bu savunusunu ayrıca kapitalistlere karşı da işçi özgürlüklerini savunurken yaptıysa ve devleti de kapitalistlerin bir aygıtı olarak gördüyse bile, bürokrasiye ve devlet otoritesine apaçık bir teşvikte bulunmuştur veya yazdıklarının bu şekilde de bir okuması yapılabilir.

En azından kendi coğrafyamızda, devletin kadir-i mutlak olduğunu söylerken yine de belirli şekillerde onun var olan bilgisizliklerinden yararlanarak bazı ayrıcalıklar elde ediyoruz, devleti savunurken onun kuyusunu kazmaya çalışıyoruz, belki de bu ikiyüzlülük, bu coğrafya insanının devletsiz bir hayat veya devletin elinin kısaldığı bir hayat hayal etmesinin olanaksızlığından gelmektedir, kim bilir.

Yine de belki bir gün biz de doya doya özgürlük hayal edebiliriz diye düşünmeye devam edelim, yalnızca özgürlüğün tanımının elimizde kalma tehlikesine karşı.