Etiket: hiç

Hiçliğe Övgü

Evrende önemsizliğinizi görmenize dair klasik şeyler söylemeyeceğim, bana bu yıldıztozu, evrendeki küçüklük retoriği hep pratik olanı gözden kaçırıyormuş gibi geliyor. Bunun en büyük nedeni ise her birimizin kendi tikel deneyimlerimizle, kendi biricik bakış açımızla bu küçük mavi gezegende yaşıyor olmamız. Evrende hiç önemli olmayabiliriz, büyük ihtimalle değiliz, bu gezegen de değil, yok oluşu büyük çapta hiçbir şeyi etkilemeyecektir. Lâkin kendi küçük evrenimizde bu yaşadığımız, anlam verdiğimiz, anlam alanları yarattığımız kısacası mühendisi, mimarı ve işçisi olduğumuz bu hayatta kendi önemsizliğimizi bize hatırlatmaya çalışan bu klasik naturalist açıklamalar ne de önemsiz öyle değil mi? 

Yaşadığımız çağın belli dogmalarının altında ezildiğimizin, iktidar olan söylemleri bilinçdışı bir şekilde kabul ettiğimizin farkında olmamamız çok doğal, bizden öncekiler de farkında değildi, onlar için monarşi, feodalizm, erken dönem kapitalizm çok doğaldı, doğruydu, çağın ufkuydu. Bizim için de belli düsturlar olması hiç şaşırtıcı değil elbette: “Zevk al!”, “Feda etme.” “Doğru bilgiyi veren yollar bellidir.” “Doğal olanın ötesindeki her şey bir yanılsamadır.”

Doğal ve empirik olana takıntılı hâle gelmiş bu çağda doğal olanın ne olduğu dahi sorgulanmıyor. İnsan kesin olarak doğal kabul ediliyor örneğin. Oysa var olan ve olmuş olan tüm canlılardan neredeyse hiç doğal olmayan bir yükle, bilinçle, ayrılan bu melankolik ve kaygılı hayvan gerçekten doğal mı? Doğumdan itibaren ölüme doğru geri sayım yapan, doğal olmayan yaratımlar ve kesinlikle doğal olmayan seçilimlerle belirlenen insan, doğal mıdır? 

Burada en temelinde karşı çıkmamız gereken şey ise bu çağın öğüdü olan, bir tür bilinçdışı emir hâline gelen veya getirilen “Zevk al!” emri. Niçin zevk almak bize bu kadar dayatılıyor ve neden tüm bir yaşam hedonizme övgü hâlini almış durumda? Ne yaparsak yapalım zevk almamız gerektiği bize dayatılıyor, bir partiye git, biriyle seks yap, depresyon ve melankoliden olabildiğince kaçın… Zevk almayı tercih etmeyenler, erteleyenler veya ondan uzak duranlar ise topluma artık dahil olamayan eski çağın, belki de evrimleşememiş maymunsularıdır. Elbette bunun altında bir sosyal-ekonomik nedenler bütünü olsa da, bu zevk alma etiği insanı neye dönüştürmektedir? Şarj edilmesi gereken bir robota, zevk alma yarışında yarış içinde kalması gereken bir atlete.

O hâlde zevk almayı red mi etmeliyiz? Elbette hayır. Zevk alma tanımımızı değiştirmeliyiz, zevk almak bize geç-dönem kapitalist toplumun öğrettiği bir çeşit tüketim algoritması yoluyla elde edilen nöral kodların yarattığı bedensel ve psikolojik değişiklikler olarak gelmemeli. Tüm amaç zevk almak olmamalı, durgunlukta, hiçte, hiçin içinde, yalnız başına düşünebilmeliyiz. Hiç zevkin veya acının olmadığı bir boşlukta kaldığımızda hemen kendi bilincimize bu anı atlatmak için bir şeyler tıkayan bizler, deli bir Almanın vakt-i zamanında önerdiği gibi hiçliğe bakmalıyız korkmadan, ki en sonunda hiçlik bize baktığında Budist aç-hayaletler gibi öfke içinde sonumuza çekilmeyelim.

Doğanın kendi içinde yaşaması için oluşturduğu ama doğaya uyum sağlayamayan anksiyetik maymunlar olarak, yaşamda inşa ettiğimiz gelip geçici anlamların, yapıların bizden daha öte etik emirler buyurabileceğini, bizim onlar için yaşadığımızı, tüketimin bir ibadet çeşidi ve sevabın ise zevk olduğu bir simülasyon sisteminin içinde olduğumuz yanılsamasını hiçliğin gözlerinin içine bakarak yok etmeliyiz.

İnsan yok etmeyi tekrardan öğrenmelidir. İnsan, intiharı yeniden öğrenmelidir, zevkin yokluğunda verilen bilinmez boşluğa düşme kararını kendisine aldırabilen o gücü yeniden keşfetmelidir. 

İnsan yıkmaktan, acıtmaktan ve acı çekmekten korktuğu sürece, günlük acılarla kendini tatmin edecek ancak. 

Zevk robotlarının kendini astığı, yıkıntılar arasından yükselen kıyamet-sonrası bir geleceğe övgülerimi sunuyorum.

İnsanın Sonu

Biz, insanlık en baştan beri katillerimizin peşinden gideriz. Biz, bizi en dibe sürükleyenleri, kendi çobanımız olarak görürüz, zira biz en üstte olanlarız, biz yaratılanların en yücesiyiz ve bizden üstün ne olabilir ki?

Yaratılmışların en yücesi olan insan, dünyayı yok etmeye en eğilimli olandır, zira dünya onun için yaratılmıştır, onun hizmetine sunulmuştur ve başka hiçbir canlının bu mavi nokta üstünde söz hakkı yoktur.

İnsan, kendi çıkarları nedeniyle en çok kendi türünü ve başka türleri yok eden varlıktır, zira dünya kendisi için kurulmuştur ve sırf bu neden yaptıklarını doğrular niteliktedir, o insan, dünyanın sahibidir.

O insan ki inandığı doğruluğu sorgulanabilecek şeyler için kendi türünü ve daha da ötesi başka türleri öldürür, sırf kendi var ettiği şeylerden daha fazlasını elde edebilmek için.

İnsan kendi yaratmıştır, parayı, toprağı, madenleri birer sosyal statü belirteci olarak, ve kendi bunlar için kendiyle savaşır sırf kendi anlamlandırdığı şeyler için, kendisi kendi anlamlandırdığı şeyler dolayısıyla kendi türünden varlıklardan üstte olmak için daha fazlasını elde etmek ister.

İnsan budur, kendisi güçlü olmak ister, kendisi güçlü değilken güçlülere ateş püskürür, kendisi zayıf iken ise zayıfların fazla çalışmadığını söyleyecek kadar da ikiyüzlüdür.

Hangimiz güçlüyüz oysa, hangimiz kendi hayatımızdaki çelişkileri alt edebiliyoruz, hangimiz kendimizi ve kendi türümüzü yenebiliyoruz?

İnsan budur, kendisi güçlü olmak ister, kendisi güçlü değilken güçlülere ateş püskürür, kendisi zayıf iken ise zayıfların fazla çalışmadığını söyleyecek kadar da ikiyüzlüdür.

Hangimiz kendimizi aşabiliyoruz? Her birimiz kendi türümüzden birilerinin belirlediği sınırları aşmak için uğraşan tekilleriz. Artık yapacak hiçbir şeyimiz yok, sadece izimiz kalsın istiyoruz ve izlerimizi küreselleştiremedikçe birer hiç olmaya devam edeceğiz.

Ey insan ki kafandaki bir kiloluk hamurla sendin en güçlüsü canlıların, neden kendini öldürmeye çalışıyorsun?

Kayıp

Yaşadıklarıma anlam biçmek çok zor. Hatta bir anlam verilebileceğini bile düşünmüyorum. Sanki tümümüz bu anlamı kaybetmişiz de arıyormuşuz fakat yine de bulamıyormuşuz gibi gözüküyor.

Terk edildim, sevildim, sevdim ve tersi de başıma geldi, sevdiğimle sevgim hakkında hiç konuşmadan farklı konularda da konuştum, lakin ne olabilirdi ki bu çağda? Konuştuk, bir şeyler üretip, yok ettik ve hiçbir şey değişmedi. Terk-i diyar yapan sevdicek terk etti, bir sürü felsefi teorem oluşturduk lakin hiçbiri bizim bulantımıza çare olmadı. Kapandık, lakin kendimizin bildiği tek bir şifreye açıktık, oysa O, bu şifreyi bile girmeyecek kadar kendini beğenmişçe hareket etti, tıpkı türevleri gibi..

Biz ise, yaranmak için, bu düzende yolumuzu bulmak, varlığımızı sürdürmek için çalıştık, lakin ne sürdürebildik  ne de nihai amacımız mutluluğa ulaşabildik. Biz bunun sonu olmadığını bilenlerdik, hayat sadece belli bir süre gülüp, bedelini, mutluluklarımızın bedelini bizden alan bir tefeciydi. Her mutluluğun bir geri dönüşü vardı, hayat bize her mutluluk verdiğinde bir tefeci gibi geri kalanını bizden alıyordu, mutluluğun her saniyesi ödenecek bir borçtan başka bir şey değildi.

Lakin biz, bir kere yüzümüze gülsün diye yaşadığımız kimilerinin kader kimilerinin yaşam diye tanımladığı bu şeyi, sonuna kadar kararlı idik, oysa sonuna götürecek kadar gücümüz var mı idi?

Biz umut dolu fakirleriz, ve kaybettiğimizi kabullenemeyecek kadar gururluyuz, oysa kaybettik ve hiçbir şey düzelmeyecek.

Çağımıza Bir Ağıt

Hiçbir şey değişmedi ve hiçbir şey değişmeyecek. Süleyman’ın deyişi ile, artık bu dünyaya yeni bir şey gelmeyecek. Dönüşüm tamamlanacak ve hayat bir döngü, sonsuz bir dönüş halini alacak her birey için, hepimiz yaşadıklarımızı saniyesi saniyesine tekrar edeceğiz, seslerimiz yok olmayıp sonsuzda yankılanacak tekrar tekrar.

Toplumlar manipülasyona maruz kalmaya devam edecekler, mikro ve makro iktidar savaşları insanlık kendini yiyip tüketene dek devam edecekler. Biz ise, içine atıldığımız absürde bir anlam bahşedebilmek için ölene dek kendimizi yiyip bitireceğiz, acılar çekeceğiz, rüşvet olarak gülümsemeler elde edeceğiz.

Hayat bir tefecidir, mutlulukları verip, borcunu üstüne katlayarak alır. Mutluluklarımız karşılıksız değil, sonsuz bir diyalektik içindedir, tıpkı hayatın sonsuz bir döngü, bir çember oluşturması gibi. Yeni olduğunu düşündüğümüz her şey önceden vardı, unutuşun melekleri ağzımıza bir miktar bal çaldı.

Her şey ucuz ve gösterge halinde, her yerde bilgi çokluğu ve anlam yokluğu hüküm sürüyor artık. İçtiğim tütün bile kendisi değil, ibadet edilen tanrı bile, kendisi olduğunu reddedecektir var ise, ibadet edilenin. Kendi keyfimize göre dönüştürüyoruz her şeyi, kendi keyiflerine göre dönüştürüyor artık insanlık her şeyi.

Artık insanlığı hiçbir şey değiştiremez, yaptığımız beyin fırtınaları, entelektüel mastürbasyon haricinde bir şey değil. Tüm düzen kurulmuş, sistem insanları eleyip, eritiyor ve sistem kendi varlığını yadsıma üzerine kurulu iken, onu maddesel halde gördüğünü kanıtlayanlar bile kanıtladıklarının gerçekliğini nasıl kanıtlayabileceklerini bilmiyorlar.

Fikirler geliştirilmiyor, oluşturulmuş fikirlere tapınıyoruz artık. Oluşturulmuş fikirlere kendi benliğimizi teslim ediyoruz, fikir oluyoruz. Çırılçıplak, yürüyen, beyni olan fikirler oluyoruz.

Bir şeyler elde etmek için bir şeyleri feda ediyoruz.

İmanı, iman edilecek tanrıya değil, eskiden iman etmişlere iman olarak görüyoruz. İbrahim’e ağlıyoruz, fakat İbrahim’in imanını yönelttiği nesne-özne varlığa iman etmiyoruz. Müminliğin ikilemi, iman etmek istemeden, iman etmekte müminler. Absürdü imansızlık olarak niteleyip, tanrının yaratımının kökenindeki absürdü reddediyor müminler.

Ve aşklar, aşklar sadece öteki aşkları unutmak üzere, eski aşkların üstüne kurulmuş simülasyonlar. Gülünesi aşklar.

Bengi – dönüş, sürüyor ve sürecektir de.

hiç’i düşünürken

insan kendini boşlukta hisseder mi
boşluk kendini insanda hisseder mi
söyle gülüm sen beni HİÇte gördün mü?
– T. D –

Sana Hiç’in türküsünü söyleyemem, sana Hiç’i koklatamam,
seni Hiç’te göremem, ben Hiç’te olmadığım sürece.
Yaşamın sırrı Hiç’teyse eğer, Hiç olmalısın gülüm, ölüpte dirilmelisin,
çünkü ölüm sırra açan kapıdır.

1.

İnsan varoluş putlarını ardında bıraktığı an, Tek’in seyrine başlar. O andan itibaren dünyaya atılmışlığını, köksüzlüğünü, şekilsizliğini, adsızlığını anlayacak. Bu bilinçle hareket eden Tek’in yaşamı, sahici nitelik kazanır. Sahicilikte Tek, Hiç ve Hiç’ten kopan Varlık’la yüzleşecektir. Hiç’i ve Varlık’ı bir arada kavrayacaktır. Burada duyacağı kaygı insan yaşamında daima var olacaktır. Kaygı, kriz ve bulantı gelip geçeci değil, sürekli olandır. Ancak bulantı insana sahici yaşamın olduğunu anımsatır. Tek, buradan yola çıkarak yaşama karşı sorumluluk duyar ve onu düzenleyerek karmaşadan kurtararır. Neticede kendisiyle birlikte tüm varolanları bu bilinçle adlandırır. Sahi olan içinden geldiği hiçliğine geri dönerek yaşamı kurar. (Bu hiç onun doğduğu yerdir.) Buradaki yapıcılık yıkıcılığın tersi değil; ikisi içiçedir. İyi-Kötü ötesidir.

2.

Genelin acısı bir düşünce acısıdır; bir hayaletin acısı. Genel, aynı zamanda »sıradan insan«dır. Sıradanlık Man’ın en açık ifadesidir. Sıralar halinde yürüyen ve düşüncelerin egemenliğindeki genel, Ben’in yüzkarasıdır. Sahi olan, genel ölünce doğar. Genelin ölümü sahi olanın doğuşudur -işte!

Biricik, Man’ın karşısında duran, karşıt olandır. Biricik, Hiç’e dönen ve Hiç ile yaratandır. Tek, ancak biricikliğinde yaratıcı hiçliğine geri döner: Tek, biricikleşir, işte. Genel, Ben’in biriciklik duygusunu kırmaya, zayıflatmaya yönelir, çünkü genel, biricik olandan korkar. Genel, korkuya düşmanca davranır. Korku, geneli düşünceden düşünceye iter ve taştan taşa vurur: birinin egemenliğinden alıp bir diğerininkine sürükler. Oysa kendi meselemi kendim üstlenir ve biricikliğim üzerine kurarsam, o zaman meselem geçici ve ölümlü bir yaratıcının meselesidir. Dolayısıyla söyleyebileceğim tek şey vardır ki, o da ancak şu sözcüklerde ifade bulabilmektedir: Meselemi Hiç’e bıraktım. Meselesini Hiç’e bırakan kişi, bir akış olan zaman içinde Hiç ile Varlık’ın kesiştiği noktada vukuu bulan boş alanın kâhinidir (sahibidir).

3. »Varoluşçu zangoç«un ızdırabı

Man sadece toplumsal yaşamda vardır, toplum onun nasıl yaşaması gerektiğini önceden belirler. Bu yaşam, genel olanın mekanıdır. Buna dolayısıyla »genel mekan« ya da »genel alan« diyebiliriz. Man aynı zamanda belirli olandır, onlar gibi; Man toplumun simgesidir, toplumun kendisidir. O, bir genel alan iken, aynı zamanda bir »onlar alanı«dır.

Tek, Varlık’ın dayanılmaz ağırlığı altında Hamlet-sorusunu kasvetler içinde soracak: Niye Hiç yok da, bir şey var? Tek’in asıl sorusu -bu. Bu soruya korku, tasa ve cansıkıntısı eşlik ediyor. Tek’e sonsuz bir uçurum duygusu veren Hiç-sorusu iç sıkıntısının dışa yansımasıdır. O daima Tek’ledir.

Issız, terkedilmiş ve tenha bir yerde olmanın duygusunu kim bilmez. Modern çağda korku filmleri izleyenler bu duyguyu daha iyi anlar. Tüm evren tenha ve karanlıklarla çevrilidir, Tek’in attığı her adım uçurumla sonuçlanabilir. Ancak Man kendini işte bu Hiç’e bıraktığı an, çok şey kazanabilir: aldatmacalardan sıyrılmanın, tanrılardan arınmanın tek yolu Hiç’te olmaktır. Varlık’a erişmek için bu kasvet göze alınmaya değer. Varlık’ın gizine erişmenin tenhalı, kasvetli yolu Tek’in kendisidir. Yaşam Tek’e iki olanak sunar: asıl olan ve tersi. Varoluş böylece belirlenmiş olarak karşımıza çıkar. Dünya-içinde-olmak bu iki seçenekle sınırlıdır.

(daha&helliip;)