Etiket: hayvan

hayvan

Hayvanların yanına vardım, onlara uzun uzun baktım.
Onlar kendi durumlarından sızlanmıyorlar, inildemiyorlar.
Onlar geceleri günahlarına ağlamak için uykusuz kalmıyorlar.
Onlar Tanrı’ya olan ödevlerinin tartışmalarıyla canlarını sıkmıyorlar.
Onların hiçbirinin gönlü doymamış, kanıksamamış değil!
Hiçbiri eşyaları elde bulundurma bunaklığında değil!
Hiçbiri bir başkasına, hiçbiri kendinden önce yaşamış binlerce benzerine kafa tutmuyor.
Hiçbiri karşısındakinden saygı beklemiyor, hiçbiri kalabalıktan yakınmıyor!

walt whitman

Bir Kü-çü-cük Aslan-cık Varmış…

Hayvanlar en eski edebiyatın içindeydiler, çok uzakta değildiler zaten: Aisopos hikâyecikleriyle insanlık durumlarına ilişkin metaforlar için zengin bir kaynak sundular. Ama Batı dünyası, sözgelimi Çin uygarlığından veya Hindulardan farklı olarak insanlarla hayvanlar arasındaki ilişkiyi “dostluk” ile “ahlâki kayıtsızlık” arasında uzanan bir yelpaze üzerine dağıttı. En üst düzeyde “hayvani” tema, Mezopotamya’dan beri gelişen, Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta ön plana çıkan bir “çoban ile sürü” teması oldu. Tuhaf kriterlere dayanılarak (çift tırnaklı olmak, yarık dudaklı olmamak vesaire) hangi hayvanın yenebileceği, hangilerinin mekruh oldukları tayin edildi. Ama her durumda, bitkilere ve hayvanlara revâ görülen muamele, uygarlıklar düzleminden bakıldığında, insanlar arasındaki ilişkilerin de kriteridir. Öyleyse edebiyatın da…

Modern edebiyatta eskiden bulunmayan bir yenilik, “iyi” ile “kötü” edebiyatlar arasında bir ayrımın, beğeni ve yargılar düzleminde yapılabilir hale gelmesidir. İşte “kötü” edebiyatı ayırdeden ölçütlerden birisi, “evcil hayvanlarla” insanca bir ilişkiyi dile getirmeye çabalayıp durmasıdır -özellikle çocuk edebiyatının önemli bir kesimi, hayvanları “evcil” olarak tasarlar, vahşi dünyaya yumuşak bir geçişe olanak vermez. Bunun en iyi örneği, Melville’in Moby Dick’inin “çocuklar için” uyarlanmasında, vahşi dünyanın, beyaz balinanın göz kamaştırıcı çılgınlığının ya da köpekbalıklarıyla gemi aşçısının o harika konuşmasının çıkarılmasıdır. Robinson Crusoe, “evcil” ile “vahşi” arasında keskin bir ayrım yapar; ancak sonuçta bütün vurgu her hayvanın evcilleştirilmesi, insan çevresinin (tek başına bir insan olsa bile) parçası kılınması gerektiği düşüncesidir. Tarzan edebiyatı ise “kötü” edebiyatın en katlanılabilir örneklerini sunar; tüm bir vahşi ve yalnız yaşayan hayvanlar silsilesi, kendilerine ait duygulanış tarzlarını terkederek, kahramanın sözünün etrafında hizaya gelirler…

Sorun hayvanlarla sürdürülecek ilişkinin “insanca” olması gerektiği düşüncesinden çıkmaktadır. Aynı ilişki, belki de “hayvanca” olabilir yine de -Kaptan Ahab’ın, Kafka’nın hayvanlarını (Dönüşüm), Jack London’ın, Faulkner’ın hayvanlarını iyi bir edebiyatın kriterleri olarak anımsamak yeterlidir. Bu hayvanlar sürü hayvanları gibi değildirler, ya yalnız başlarına yaşarlar ya da sürülerine -Moby Dick’de olduğu gibi- ihanet ederler. Beyaz balinayla karşılaşmak uğruna Kaptan Ahab da tayfalarına ve gemisine ihanet etmek zorundadır -ölüme dek… Edebiyat böylece “hayvanlar dünyası”nı anlatmayı bırakarak, sıradan natüralizm içinde yepyeni bir natüralizm çizgisini harekete geçirir: Hayvanların edebiyatta varolmasının nedeni, D. H. Lawrence’daki gibi, insanlara evcil aynalar, ahlâki-estetik kriterler sunmak değildir artık, insan varoluşunun ve dilinin kaybolduğu, hayvan duygulanışlarıyla donatıldığımız bir vahşet türüdür. Bu vahşet, Kafka’da olduğu gibi, başka, akıl edilmemiş bir vahşetin -aile ilişkilerinin, her türden evcilliklerin, bürokrasinin ve Devlet’in vahşetinin karşısında bulacaktır kendini. Hayvanlaşmış insan, edebiyatta ne bir fantezi ne de “realizm efektinin denenmesi”dir -zaten olduğumuz, olabileceğimiz, olmayı asla bırakamayacağımız bir durumdur; zaten kendimize benzettiğimiz bir kediye, bir köpeğe dönüşmeyiz, bir hamamböceğine, bir kaplumbağaya dönüşürüz… Hayvanlarla bir ilişkimiz olacaksa, bunun hayvanlardan insanlığı öğrenmek türünden bir metaforla işlenmesi zorunlu değildir -orada, hayvanlardan hayvanlığı öğreniriz.

(daha&helliip;)

ferit edgü – giden bir kedinin ardından

burada zaman olmadığı için geçen bir şey yok. geçmeyen bir şey de yok.
pazartesi yok. cuma yok. yok bile yok.

gençliğinde varoluşçulukla ilgilenmiştin. buraya geldiğinde yokoluşçulukla ilgilenebilirsin. şimdiden hazırlan.

bizler için öte dünya, orası, sizlerin yaşadıkları dünya.
orada yiyip içip, okuyup yazıp, sevişip mevişip, yaşayıp gidiyorsunuz.
bizlerse buradan sizleri seyrediyoruz, sessiz kahkahalar atarak.

gene yaşadın: zındıklar burada tümüyle özgür, ne karışanları var, ne görüşenleri.
müminler ise sürekli tartışıp kavga ediyorlar.

burada düşünmek yok. çünkü düşünelecek,
yorumlanabilecek konu yok.
ama düşünceye yakın bir şeyler var. örneğin, yalnızsın, ama yalnızlık duygusu yok.
zaten için de yok, dışın da.

bedensiz de yaşamak oluyormuş.

hepsi yalanmış: ne cennet var burada, ne cehennem.

ferit edgü 1950’lerden beri bireyler ile ilgilenen bir insan. yıllar geçtikçe de bütün bu olgunluğunu ustalıkla anlatmaya devam ediyor desek yeterince klişe edebiyat dergisi yorumu yapmış oluruz ki bilenler bunu hiç sevmediğimizi bilir. giden bir kedinin ardından 3-5 cümle üzerinden pek kısa hikayeler ile felsefecilerin 500-600 sayfada anlattıklarını anlatabilen bir eser kanımızca ki bu da yeterince iyi olduğunu ve okumanız gerektiğini yansıtmaya yetiyor. zira bu kitapta anılar var. öyküler var. denemeler var. eski günler, yeni geceler var. insanlar var. hayvanlar var.
hayvana dönüşmüş insanlar var. doğu var. batı var. kısacası ölüm ve yaşam var.

giden bir kedinin ardından
ferit edgü
Sel Yayıncılık
2015, 120 sayfa
ISBN: 978-975-570-725-9

 

ilgililer için sık güncellenmese de gayet faydalı bir eser

hayvan özgürlüğü

Bir önceki sergimde bir hayvanı sömürerek kazandığım parayla hayvan sömürüsü hakkında yeni bir sergi hazırladım.

banksy new york’ta @ bigumigu