hayvan

Hayvanların yanına vardım, onlara uzun uzun baktım. Onlar kendi durumlarından sızlanmıyorlar, inildemiyorlar. Onlar geceleri günahlarına ağlamak için uykusuz kalmıyorlar. Onlar Tanrı’ya olan ödevlerinin tartışmalarıyla canlarını sıkmıyorlar. Onların hiçbirinin gönlü doymamış, kanıksamamış değil! Hiçbiri eşyaları elde bulundurma bunaklığında değil! Hiçbiri bir başkasına, hiçbiri kendinden önce yaşamış binlerce benzerine kafa tutmuyor. Hiçbiri karşısındakinden saygı beklemiyor, hiçbiri kalabalıktan

Bir Kü-çü-cük Aslan-cık Varmış…

Hayvanlar en eski edebiyatın içindeydiler, çok uzakta değildiler zaten: Aisopos hikâyecikleriyle insanlık durumlarına ilişkin metaforlar için zengin bir kaynak sundular. Ama Batı dünyası, sözgelimi Çin uygarlığından veya Hindulardan farklı olarak insanlarla hayvanlar arasındaki ilişkiyi “dostluk” ile “ahlâki kayıtsızlık” arasında uzanan bir yelpaze üzerine dağıttı. En üst düzeyde “hayvani” tema, Mezopotamya’dan beri gelişen, Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta

ferit edgü – giden bir kedinin ardından

burada zaman olmadığı için geçen bir şey yok. geçmeyen bir şey de yok. pazartesi yok. cuma yok. yok bile yok. gençliğinde varoluşçulukla ilgilenmiştin. buraya geldiğinde yokoluşçulukla ilgilenebilirsin. şimdiden hazırlan. bizler için öte dünya, orası, sizlerin yaşadıkları dünya. orada yiyip içip, okuyup yazıp, sevişip mevişip, yaşayıp gidiyorsunuz. bizlerse buradan sizleri seyrediyoruz, sessiz kahkahalar atarak. gene yaşadın: