Menü Kapat

Etiket: hayat (sayfa 1 / 3)

hayatın geometrisi

Felsefenin büyük kitaplarının harikulade bir özelliği, hem “sokaktaki insan”ın okuyup anlayabileceği, hem de yalnızca işin “jargonundan” haberdar olan uzmanların, yani felsefecilerin başedebileceği iki ayrı düzlemde yazılmış olmalarıdır. Yayın dünyamıza üçüncü kez sessizce giren Spinoza’nın Ethica’sı işte bu tür kitaplar arasında belki de tarihsel önemi en yüksek olanlardandır. Sokaktaki insanın anlayabilmesi bütün teknik okuma zorluklarına karşı, yalnızca mümkün değil, zorunludur, çünkü orada yalnızca ve yalnızca –herkesin doğal olarak “fikir sahibi” olduğu– “günlük hayattan”, “yaşam pratiğinden”, “tutkulardan”, “imgelemden” ve “bireysel ya da kollektif” yaşamdan bahsediliyor. Buna karşın, ilk bakışta sokaktaki okuyucuyu belki de dehşete düşürebilecek sunuluş biçimi (Öklid geometrisi gibi, tanımlar, belitler, önermeler halinde düzenlenmiş “geometrik” bir sunum), sürekli olarak Tanrı’dan, Tözden, Sıfatlardan bahsedilmesi okurun cesaretini kırabilir. Oysa Spinoza’nın resmettiği “hayatın geometrisi”ydi –fikirlerin ve duygulanışların gündelik yaşamımızda olduğu kadar bütün varoluş hallerimizde (en mistik alanlara varıncaya dek) birbirlerini kovalayıp durdukları, birbirlerini etkiledikleri ve belirledikleri. Böyle bir yaşam portresi modern dünyamıza o kadar uygundur ki, Spinoza’yı günümüzün, hatta geleceğimizin filozofu olarak kabul etmek zorunda kalırız. Ve fikirlerin bir örgütlenmesi olarak felsefe geometrik bir yönteme bu yüzden ihtiyaç duyar –fikirlerden yeni fikirlerin türeyişi… Böylece eğer “geometrik sunuş”ta bir aykırılık görünüyorsa çözüm de hazırdır –Spinoza yöntemini ne kadar matematikleştirirse o kadar yetkin bir şekilde günlük bireysel yaşamın içine dalmaktadır…

Spinoza, eserinin ilk anlarından itibaren Tanrı’dan, Töz’den, Özler dünyasından filan bahsedip durur: ilginçtir, ne kadar Tanrıdan bahsederse çağdaşları ve ardılları tarafından o kadar “tanrıtanımazlıkla” suçlanmaktadır; ruhtan, tinden ne kadar bahsederse, o kadar “maddecilikle” suçlanmaktadır… Spinoza’yı ilk “modern” filozof olarak algılamanın yanlış olabilir, buna karşın ona ilk “laik filozof” diye tanımlayabiliriz: Bahsettiği Tanrı ne uhrevi dinlerin Tanrısıdır ne de sanıldığı gibi, Descartes gibilerine daha uygun düşen “felsefi Tanrı”. Tek bir cümleyle ifade edersek, Spinoza Tanrısı, ezeli-ebedi ve bitimsiz bir üretim kudretidir; her şeyin kendisinden çıkabildiği bir varoluşun sonsuz akışıdır. Spinoza böyle bir Tanrıya mutlak bir ihtiyaç duyar; çünkü dar, sonlu ve belirsiz bir “öznellikle” başlayan bir felsefe (Bacon ile Descartes’ı, bir de Platon, Aristo gibi eskileri kastettiği anlaşılabilir) bize olsa olsa dar ve belirsiz “kavramlar” kazandıracaktır –Tıpkı Rönesans ressamlarının yepyeni biçimleri (çoğul perspektifler), yepyeni renk ve temaları serbest kılmak üzere, insan kalabalıklarının kısıtlı dünyasının “üstünde” yer alan ilahi dünyayı işlemeye girişmelerinde olduğu gibi, Spinoza’nın felsefesinde biçim bulan Tanrı da, kavramların büyük bir güçle fışkıracağı bir kaynak haline gelecektir –bir kavramlar jeneratörü… Dolayısıyla uhrevi dinlerin “kudreti krallarınkine benzetilen” Tanrısı’ndan çok uzaktır –nefret eden, intikamcı, ya da bağışlayıcı, sanki insan tutkularıyla bezenmiş… Bizzat kendisi doğa olduğu için doğal bir zorunlulukla eyler… Ve bu Tanrı, Spinoza bu konuda son derecede açıktır, pekala bilinebilir ve tıpkı bir üçgenin iç açılar toplamının dikaçılı bir üçgene eşit olduğu gibi kesin bir zorunlulukla ıspat edilebilir: Tanrı bir “inanç” ilkesine değil, “bilinebilirlik” ilkesine bağlıdır –kısacası o inanılacak bir merci değil, bilinecek bir varoluştur. Spinoza, yalnız ve yalnız bu açıdan “tanrıtanımaz”dır.

Devam

werner herzog – 24 hayat dersi

sinemacılar için yazılmış ama genelleme yapılmasında bir sakınca görmüyoruz.


  1. Her zaman girişken ol, ilk adımı sen at.
  2. Eğer istediğin şansı yakalamana sebep olacaksa bir geceyi hapishanede bile geçirebilirsin.
  3. Sen bütün köpeklerini sal, bir tanesi avıyla birlikte dönecektir.
  4. Asla sorunlarının içinde kaybolma, umutsuzluk özel ve kısa tutulmalıdır.
  5. Hatalarınla yaşamayı öğren.
  6. Müzik bilgini, eski ve modern edebiyat anlayışını genişlet.
  7. Ellerinin arasındaki film son yaşamın son parçası olabilir, onunla etkileyici bir şeyler yap.
  8. Bir filmi tamamlamamanın hiçbir bahanesi olamaz.
  9. Yanında her zaman cıvata keskisi taşı.
  10. İçinde yer edinmiş eski korkaklığı engelle.
  11. İzin alma, af dile.
  12. Kaderini kendi ellerine al.
  13. Bir manzaranın iç dokusunu okumayı öğren.
  14. İçindeki ateşi yak ve bilmediğin yönlerini aydınlat.
  15. Dümdüz ilerle, asla yolundan sapma.
  16. Manevra yap ve yanlış yönlendir ama her zaman ulaştır.
  17. Reddedilmekten korkma.
  18. Kendi sesini yarat.
  19. İlk gün, artık dönüşün olmadığı gündür.
  20. Film teorisi dersinden kalmak bir sinemacı için onurdur.
  21. Şans sinemanın yaşam kaynağıdır.
  22. Gerilla taktiği en iyisidir.
  23. Eğer gerekliyse intikam al.
  24. Arkandaki ayıya (tehlikeye) alış.

Hayatta Ne Kadar Yaşıyoruz?

Hayatta bazen gerçekten yaşadığımızı bazen de yalnız hayatta olduğumuzu hissederiz. Acaba yaşamak nedir? Hayatta ne kadar yaşıyoruz?

Günlerimizin bazı saatleri canlı, bazıları ise cansız geçer. O halde canlı geçen saatleri canlı, cansız geçenleri ise cansız yapan nedir?

Böyle bir soruya cevap vermekle gerçek hayatın ne demek olduğunu anlayabilir misiniz?

Bir iş, bir vazife başardığım zaman, mesela bir makale yazdığım, resim yaptığım veya dairede çalıştığım sırada yaşadığımı hissediyorum. Sanat bana hayat veriyor. İlgi çekici bir roman, duygu dolu şiirler, resimler, opera parçaları, güzel binalar ve bilhassa köprüler sanatkarlık duygularımı harekete geçiriyor. Dağları, denizi, yıldızları gördüğüm zaman, bir bitki gibi sadece hayatta olmadığımı anlıyor yaşadığımı hissediyorum.

Aşık olmak, arkadaş sevmek, yaşamaktır. Biriyle bir münakaşa yaparken, hoşsohbet kimselerle konuşurken yaşadığımı hissediyorum. Tehlikede olduğum, mesela yüksek bir dağa tırmandığım zaman yaşama duyum sadece hayatta olmak duygusunu yeniyor. Acı duyduğum zaman gerçekten yaşıyorum. Açık havada gezdiğim, denizde yüzdüğüm, güzel yerlerde yürüdüğüm zaman yaşadığımı hissediyorum. Açken lezzetli bir yemek yemek, sıcak bir günde susayınca kaynaktan buz gibi bir su içmek, açık havada geçen yorucu bir günden sonra uyumak, rüya görmek ve içten gelen kahkahalar savurmak yaşamaktır.

Buna karşı, sıkıcı işlerle uğraşırken, mesela hesap yaparken, ticari mektuplara cevap verirken, tıraş olurken, giyinirken, alışveriş yaparken sadece hayatta olduğumu hissediyorum. Sıkıcı kimselerle konuşmak, her gün aynı yolları, binaları, odaları, eşyaları görmek yaşamak değildir. Bir şeye kızdığım veya biriyle kavga ettiğim zaman yaşamaktan uzaklaştığımı hissediyorum.

Yapmayı sevdiğim veya sevmediğim şeyler, yaşamakla sadece hayatta olmanın farkını açıkça gösteriyor. Bununla beraber insan, canlılığını ve neşesini koruyarak, sıkıcı bir çevrede de yaşadığını hissedebilir. Bunun gibi, insan tıraş olurken şarkı söyleyebilir, giyinmekten ve bulaşık yıkmaktan zevk alabilir.

Bir haftanın kaç saatini gerçekten yaşadığınızı hesaplarsanız bunun sadece tüm haftanın sadece dörtte biri olduğunu görürsünüz. Bu zamanı zevk verici bir işle uğraşmak, pazar gezintilerine çıkmak, lezzetli bir yemek yemek, güzel bir kitap okumak, tiyatro ve sinemaya gitmek ve arkadaşlarla konuşmakla geçirin.

Yaşama hislerimiz, çevremizdekilerin yaşam hisleri ile kuvvetlenir.

Stuart Chase

21.yy İnsanı

Asma yaprakları arasında için için mutlu davranan fakat ufak bir veledin oyununa konu olup hayatı alt üst olan uç uç böcekleri, her zaman benim hassas noktalarımdan biri olmuştur. Olayların kaotikliği her hangi bir canlı için huzurun merkezinde olamaz. Asma yapraklarında gezinen bir böcek ya da anne karnında bir cenin hayattan bıkmaz, bıkamaz. İnsanoğlunun düşünme yeteneği rakiplerine bağlı olarak gelişim gösterir. Global ekonomisi tıkır tıkır işleyen ve gezegen kaynaklarını tekel haline getirip kullanan tek canlı türü olduğumuz için rakipsizliğin cezasını daha çok ahlaksızlık ile ödemek zorunda kaldık.

Evrenin gizemi, ilk canlının meydana gelmesi ya da bunun gibi en önemli sorular sıradan bir vatandaş için doların yükselmesinden daha önemli değil. Hem niye olsun ki herkes bir gün köşeyi dönebilir ama dünyayı o mu kurtaracak?

Yerleşik hayatın bize getirisi olan vatandaşlık ve devlet olgusu, insanoğlunun en muhteşem özelliğinin kaybolmasına sebebiyet verdi; MERAK!

Hayatın her noktasında sorunlar vardır, bugün ulaştığımız 21.yy dünyasında var olan her şey sorunları çözme yeteneğimizin bir sonucudur; ancak görmezden gelinir. Hayat dediğimiz bu zaman çizgisi her zaman düz gitmeye meyillidir. Çıkışa ya da inişe geçmesi sizin sorunlar karşısında başarınıza bağlıdır. Hayatın insanoğlu ile bir alıp veremediği yok – HAYAT tarafsızdır.

Kişisel gelişim zırvalarını ele alalım. Temelde paraya ya da şöhrete ihtiyacı olan bireyin kendi tecrübelerini kaleme alması veya farklı yöntemlerle kitleye ulaştırması ve ruhunda yaşam isteği namına hiçbir şey kalmayan, çözümü başkalarının tecrübesine dayanarak ulaşmayı deneyen bireylerin başvurduğu son dönemlerin popüler konularından birisi. Şahsi düşüncem kişisel gelişim mevzusunda arzuladığı hayatı yaşayan ve sorunlarını çözen kişiler yalnızca bu işi satabilen kişiler, satın alanlar değil. Yani sorunlarını bir şekilde çözebilen kişiler, çözülmesini bekleyenler değil.

Neden? Niçin? Nasıl? Gibi sorular 21.yy insanını pek bağlamaz. Toplumsal statü sonuçla ilgilenir. Bu yüzden toplum içinde bireysel kararlar ile yaşayan canlılarız biz. Dünyanın yok olma tehlikesi, canlıların neslinin tükenmesi, 21.yy insanını niçin ilgilendirsin? Elbet bir keriz çıkar, bakarsın dünyayı bile kurtarır ama seni kurtarmaz, seni zengin etmez. Bu yüzden hep arayış içindedir günümüz insanı.

Dolar 3.5 olur mu?

Hayal Et!

Doğduk ve henüz hayal gücü olan birer tehdit olarak dünyaya geldik. Çocuk olmanın bile başlı başına bir mutluluk kaynağı olduğu, hatta yaşamın, kız çocuklarının saçlarından yapıldığı, hayal etmenin tüm dünyayı değiştirebileceği bir çağ idi. Çünkü hayal gücü bu dünyayı değiştirebilirdi! Çocuk işçiliğini engelleyebilir, geliri eşit bölüştürebilir, gündüzleri sömürülmeyi; geceleri aç yatmayı önleyebilirdi.

Belirli şeyler karşılığında belirli meblağları ödemeyi taahhüt eden ebeveynlerimizin evlerinde büyütüldük. Çitlerle çevrilen araziler, karşılığı faiz olan borçlar bizim geleceğimiz için alınmıştı. Anladıkça sıkıcı olmaya başlıyordu yaşam! Bir düzeni farkında olmadan yaşatan ve muhafaza eden bireylerin -ecek -acak kipleriyle süslediği zaman diliminin nesnesi olarak çağa evriliyor, pamuk şekerin masumiyetini kaybediyorduk.

İnsanlar dünyanın düzenli ve güvenli bir yer olması için yıllarca çalıştılar. Ama hiç kimse bunun ne kadar sıkıcı olabileceğinin farkında değildi. Bütün dünyanın parsellendiğini, hız limitleri konduğunu, bölümlere ayrıldığını, vergilendirildiğini ve düzenlendiğini, bütün insanların sınavlardan geçirildiğini, fişlendiğini, nerede oturduğunun, ne yaptığının kaydının tutulduğunu düşünün. Hiç kimseye macera yaşayacak bir alan kalmadı, satın alınabilenler hariç. Lunaparka gitmek gibi. Film izlemek gibi. Ama bunlar yine de sahte heyecanlardı. Dinozorların çocukları yemeyeceğini bilirsiniz. Büyük bir sahte afetin olma şansı bile oy çoğunluğuyla ortadan kaldırıldı. Gerçek afet veya risk ihtimali olmadığından, gerçek kurtuluş şansı da ortadan kalkmış oldu. Gerçek mutluluk yok. Gerçek heyecan yok. Eğlence, keşif, buluş yok.   –  Chuck Palahniuk

Büyüdük… Sistemin, uyanık olduğumuz her dakika, dikkatimizi başka yerlere çekmekle meşgul olduğu, tamamen zapt olduğumuzdan emin olmak istediği zamanlarda; önceleri güçlü ve sihirli bir sese sahip olan hatıraların, bir yaştan sonra iyi ya da kötü fark etmeksizin, sahiplerine acı verdiği çağları gördük. Artık neyi, nasıl, ne kadar tüketeceğimizi öğrenirken, sokağın karşısına geçmek istediğimizde; güvendiğimiz insanların ellerine ihtiyaç duymadığımız zamanlardı. Kitlesel tüketim için kitlesel olarak dizayn edildik!

Kamusaldık; diğerimizin kapısının önünü de süpürürken, ruhumuzun ana karasından koparılıp, başkalarının “anamal”ını artırmak için yeniden örgütlendirildik; bir sistemin sürekliliği için hazırda tutulan yedek ordunun “tükenmez” kalemiydik…

Karşılık beklemeden, yalnızca yapmış olmaktan keyif aldığımız ve kendimizi iyi hissettiğimiz iyilikler vardı; “fayda”yı öğrendik… Çöldü “fayda”, ve biz, faydadan yapılma bir çölde, kendi çölümüzü bekleyen bir çadıra dönüştük.

Yaşlandık… Biz, derin bilginin ve büyünün gömülü hazinelerini işaret eden sonsuz bir varlık; biz, ormanın, bereketin ve derinliğin ruhuyduk. Yaradılışa ihanet ettik, özümüzü sakladık, yabancılaştık ve kaybettik! Saklı kayıplar gibi aramızda ama görünmeden yaşamak zorunda bırakılmış insanlar haline getirildik.

Bu hayatı ve mekaniğini duyumsamamızı sağlayan; sanatı, sanatçıyı ve eserlerini yaktık, tüm yaşamın işleyişine mana katan duyguyu yok ettik (Film önerisi: Equilibrium, Fahrenhayt 451), robotize olmuş toplumlara dönüştürüldük (Prozac Nation).

Ölüyoruz; o yoldaki biziz ve bir mesafeyi kaplıyoruz. Haz için hızlanıyor ve süreksiz mutlu oluyoruz. Yapraklarında geçmişin adları yazmayan unutuş ağacının tohumları zihnimize ekilirken; dokunuşun adını unutuyor, gecenin adını unutuyor, kelimeleri unutuyor ve insan olmayı unutuyoruz. Şimdi o ağacın gölgesinde kendi gölgemizi bekliyoruz.

Biz televizyon izleyerek, milyonerler, sinema tanrıları, rock yıldızları olacağımıza inanarak büyüdük ama olamayacağız…Hepimiz heba oluyoruz…Bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor ya da beyaz yakalı köle olmuş…Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşindeyiz…Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz… Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız…Bir amacımız yok; ne büyük savaş ne de büyük bir buhran yaşadık…Bizim savaşımız ruhani savaş… Ve bunalımımız kendi hayatlarımız…   –   Chuck Palahniuk 

Bildiğimiz tüm insanların ortak çabası olan bizler; ancak hayal gücümüz tükendiğinde “dünya” için bir tehdit olmayacağız. O zamana kadar; daha yeşil bir gezegenin, adil ve eşit olan herhangi bir yerinde, aç kalan kimsenin olmadığı bir sokağında, herkese eşit yağan yağmur damlalarının altında, gökyüzünün saçlarımıza değmesini hayal edeceğiz…

Hayatım sıkıcı ve değersiz olabilir ama en azından benim hayatım; fabrikada üretilmiş, ikinci el, kalitesiz bir hayat değil. – Chuck Palahniuk

tarkovsky – sanat üzerine

daha önce sanat ve hayatın anlamı bölümünü çevirip paylaştığımız, tarkovsky’den yine ufuk açıcı sorular ve düşünceler. derinlerde bakış açınızı kaybetmeyiniz.

sanatı – ya da herhangi bir konsepti – tanımlamadan önce, daha geniş bir soruya cevap bulmalıyız: insanın dünya üzerinde yaşamının anlamı ne? belki de kendimizi manevi olarak geliştirebilmek için burdayız. eğer bizim yaşamımız bu manevi zenginleştirmeye yönelik ise … sanat oraya ulaşmak için bir araçtır. bu, tabii ki, benim hayatı nasıl tanımladığım ile alakalı. sanat, insana bu süreçte yardımcı olmalı.

bazıları sanatın diğer bütün entelektüel aktiviteler gibi dünyayı anlamaya yardımcı olduğunu söylüyor. ben bilme ihtimali olduğumuza inanmıyorum, neredeyse agnostik sayılırım. bilgi bizi hayatın temel amacından uzaklaştırıyor. ne kadar çok bilirsek, o kadar az biliyoruz: daha derinlere daldıkça, ufkumuzu daraltıyoruz. sanat insanın kendi manevi yeteneklerini zenginleştiriyor ve böylece insan kendisinin sınırlarını aşıp “özgür irade” diye adlandırdığımız şeyi kullanabilmesini sağlıyor.

 

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.