Etiket: hakim bey

Bir Örgütlenme İlkesi Olarak Müzik

ANCAK BU ARADA TAZ mefhumu ışığında klasik anarşizmin tarihine geri dönelim.

“Harita kapanmadan” evvel Modern Zamanlar gibi “kaçış” komünlerine, türlü çeşit Falanster’e ve saireye hatırı sayılır miktarda anti-otoriter enerji sarf edildi. İlginç biçimde bunların bazılarının “ilelebet” değil proje tatminkâr olduğunu ispat edene dek sürmesi niyetlenmişti, Sosyalist/Ütopyacı standartlar açısından bu deneyler “fiyasko”yla sonuçlandılar ve bu nedenle de bunlar hakkında çok az şey biliyoruz.

Hududun ötesine kaçmanın imkânsız olduğu ortaya çıkınca Avrupa’da devrimci şehir Komünleri çağı başladı. Paris, Lyon ve Marseilles komünleri kalıcılık vasıfları gösterebilecek kadar uzun sürmedi ve insan bunu amaçlayıp amaçlamadıklarını düşünmeden de edemiyor. Bizim bakış açımızdan başlıca cazibe konusu Komünlerin ruhudur. Bu yıllar boyunca ve sonrasında anarşistler ayaklanmadan ayaklanmaya sürüklenerek, isyan anında tecrübe ettikleri ruhun yoğunluğunu kendi içlerinde canlı tutmaya çalışarak devrimci göçebelik pratiğine koyuldular. Aslında, Stirnerci/Nietzscheci kanattan gelen bazı anarşistler bu etkinliğin kendisini başlı başına bir amaç olarak görüyorlardı; daima bir otonom bölge işgal etmenin bir yolu, savaş ve devrimin ortasında ya da arifesinde geçit veren bir ara bölge (bkz. Pynchon’un Gravity’s Rainbow’daki ”bölge”si). Herhangi bir sosyalist devrim başarılı olduğu takdirde, buna ilk karşı çıkacakların kendileri olduğunu ilan etmişlerdi. Evrensel anarşiye varana dek durmaya niyetleri yoktu. 1917 Rusya’sında özgür Sovyetleri sevinçle karşıladılar: amaçları buydu. Ama Bolşevikler Devrim’e ihanet eder etmez, kavgaya ilk geri dönenler bireyci anarşistlerdi. Kronstadt’tan sonra, tabii ki, tüm anarşistler “Sovyetler Birliği”ni (ifadesel bir çelişki) kınadı ve yeni isyanlar arayışında yollarına devam ettiler.

Mahno’nun Ukrayna’sı ve anarşist İspanya sürekliliğe sahip olma niyetindeydi ve sürekli savaş durumunun getirdiği aciliyetlere rağmen her ikisi de belli bir yere kadar başarılı oldular: “uzun süre” devam ettiklerinden değil ancak başarılı bir biçimde örgütlenmişlerdi ve dışarıdan saldırı olmasaydı sebat edebilirlerdi. Bu yüzden, ben iki Savaş arası dönemdeki tecrübeler arasında daha ziyade delifişek Fiume Cumhuriyeti’ne odaklanacağım ki bu hem daha az bilinmektedir hem de kalıcı olma niyetinde değildi. Gabriele D’Annunzio, Dekadan şair, sanatçı, müzisyen, estet, zampara, öncü cüretkâr balon pilotu, kara büyücü, dahi ve aşağılık herif, 1. Dünya Savaşı’ndan bir kahraman olarak çıktığında emrine amade ufak bir ordusu vardı: “Arditi.” Macera peşinde ne yaptığını bilmeden, Yugoslavya’nın Fiume şehrini zapt edip İtalya’yabağışlamaya karar verdi. Metresiyle Venedik’te bir mezarlıkta gerçekleştirdiği bir ölü çağırma ayininden sonra Fiume’yi fethetmek üzere yola koyuldu ve kayda değer bir güçlükle karşılaşmadan bunu başardı da. Ama İtalya onun bu cömert teklifini geri çevirdi; Başbakan onun budala olduğunu söyledi.

D’Annunzio, hışımla, bağımsızlık ilan etmeye ve bunu nereye dek sürdürebileceğini görmeye karar verdi. Anarşist dostlarından biriyle beraber, müziği Devlet’in temel ilkesi olarak ilan ettikleri Anayasa’yı kaleme aldılar. Donanma (ki asker kaçakları ve Milanlı anarşist denizcilik sendikacılardan oluşuyordu) kendisini, bir zamanlar yerel açık deniz adalarında yaşayan ve Venedik ve Osmanlı gemilerini yağmalayan, uzun süredir kayıplara karışmış korsanlara ithafen Uscochi olarak adlandırdı. Modern Uscochi, vahşi hücumlarında başarılı oldu: pek çok İtalyan ticaret gemisi birdenbire Cumhuriyet’e bir gelecek sağlamış oldu: sandıklar dolusu para! Sanatçılar, bohemler, maceraperestler, anarşistler (D’Annunzio Malatesta’yla mektuplaşıyordu), mülteciler ve Devletsiz muhacirler, homoseksüeller, askeri züppeler (üniformaları üzerine korsan kuru kafası ve çapraz kemik işlenmiş siyah kumaştandı – daha sonra bu SS’ler tarafından çalındı) ve her nevi acayip reformcu (Budistler, Teosofistler ve Vedantacılar da dahil) yığınlar halinde Fiume’de boy göstermeye başladı. Parti asla bitmiyordu. D’Annunzio her sabah balkonundan şiirler ve manifestolar okuyordu; her akşam bir konser veriliyordu ardından da havai fişek gösterileri. Hükümetin bütün faaliyeti bundan ibaretti. On sekiz ay sonra, şarap ve para suyunu çekip de İtalyan donanması nihayet çıkageldiğinde ve Belediye Sarayı’na bir kaç top atışı yaptığında kimsede direnecek takat yoktu.

D’Annunzio, pek çok başka İtalyan Anarşisti gibi sonradan faşizme çark etti – aslında Mussolini (eski Sendikalist) bizzat kendisi şairi bu yolda ayarttı. D’Annunzio hatasını fark ettiğinde artık çok geçti: çok yaşlanmıştı ve hastaydı. Ama Il Duce onu gene de öldürttü – bir balkondan iterek – ve sonra da bir “şehit”e dönüştürdü. Fiume’ye gelince, her ne kadar özgür Ukrayna ya da Barselona’nın ciddiyetindenyoksun olsa da bize arayışımızın bazı veçheleri hakkında bir şeyler öğretmesi muhtemeldir. Bir bakıma bu, son korsan ütopyasıydı (ya da tek modern örnek) – başka bir yöndense, belki de neredeyse ilk modern TAZ’dı.

İnanıyorum ki Fiume’yi 1968 Paris ayaklanmasıyla (ve de yetmişlerin başlarındaki İtalyan kent isyanlarıyla) ve Amerikan karşı-kültür komünleri ve bunların anarko-Yeni Sol etkilenimleriyle karşılaştırırsak bazı benzerliklerin farkına varabiliriz, örneğin: – estetik teorinin önemi (bkz. Situasyonistler) – ayrıca “korsan ekonomi” denebilecek bir durum, toplumsal aşırı üretim fazlasının alabildiğine ötesinde yaşamak – ve hatta rengârenk askeri üniformaların popülerliği – ve de devrimci toplumsal değişim olarak müzik mefhumu – ve son olarak paylaştıkları süreksizlik ve harekete, biçim- değiştirmeye, başka evrenleri, dağ başlarını, gettoları, fabrikaları, sığınakları, terk edilmiş çiftlikleri ve hatta başka gerçeklik düzlemlerini yeniden mesken tutmaya hazır ve nazır oluş. Ne Fiume’de, ne Paris’te, ne de Millbrook’ta kimse yeni bir Devrimci Diktatörlük dayatmaya çalışmıyordu. Dünya ister değişsindi ister değişmesin. Bu esnada mühim olan harekete devam etmek ve alabildiğine yaşamaktı.

1919 Münih Sovyeti (ya da “Konsey Cumhuriyeti”) bazı TAZ özellikleri gösteriyordu, her ne kadar – pek çok devrim gibi – beyan edilmiş amaçları tam olarak “geçici” olmasalar da. Kültür Bakanı olarakpage55image16835392 Gustav Landauer’in ve Ekonomi Bakanı olarak Silvio Gessell’in ve şair/oyun yazarı Erich Mühsam ve Ernst Toller, Ret Marutt (romancı B. Traven) gibi başka anti-otoriterlerin ve aşırı özgürlükçü sosyalistlerin katılımı Sovyet’e bariz bir anarşist hava kattı. Senelerce kendini yalıtarak Nietzsche, Proudhon, Kropotkin, Stirner, Meister Eckhardt, radikal mistikler ve Romantik halk filozoflarının muazzam bir sentezi üzerine çalışan Landauer daha baştan Sovyet’in kaderinin ne olacağını biliyordu; tek umudu anlaşılabilecek kadar uzun sürebilmesiydi. Sovyet’in şehit düşmüş kurucusu Kurt Eisner, şairlerin ve şiirin devrimin temelini oluşturması gerektiğine yürekten inanıyordu. Bavyera’nın büyük bir kısmını anarko-sosyalist bir ekonomi ve topluluk deneyi için ayırma planları yapılmıştı. Landauer, Özgür Okul sistemi ve Halk Tiyatrosu teklifleri kaleme almıştı. Sovyet’i destekleyenler, az çok işçi sınıfının en fakir kesimi ve Münih’in bohem mahalleleriyle ve de Wandervogel (neo-Romantik gençlik hareketi), Yahudi radikaller (Buber gibi), Dışavurumcular ve diğer marjinallerle sınırlı kalmıştı. Bu nedenle tarihçiler Sovyet’i “Kahvehane Cumhuriyeti” saymakta ve Almanya’nın Savaş sonrası devrim(ler)indeki Marksist ve Spartakist katılıma nazaran değerini küçümsemektedirler. Komünistler tarafından alt edilen ve en nihayetinde okült/faşist Thule Cemiyeti etkisi altında kalan askerlerce katledilen Landauer bir aziz olarak anılmayı hak ediyor. Ne var ki bugünlerde anarşistler bile onu yanlış anlayıp “sosyalist bir hükümet”e kendini “satmakla” suçlama eğiliminde. Sovyet bir yılcık bile sürmüş olsaydı onun güzelliğinden söz açıldığında göz yaşlarımızı tutamazdık – ama o Bahar’ın ilk çiçekleri daha solmamışken, şiirin geisti ve ruhu hunharca ezildi ve biz de onu unuttuk gitti. Kültür Bakanı, çok yakında okul çocuklarının Walt Whitman’ın eserlerini belleyeceği kehanetinde bulunan bir şehrin havasını solumuş olmanın nasıl olabileceğini bir düşünüverin. Ah ki bir zaman makinemiz olsaydı…

HAKİM BEY
“T.A.Z. GEÇİCİ OTONOM BÖLGE, ONTOLOJİK ANARŞİ, ŞİİRSEL TERÖRİZM”

Hap Haline Getirilmiş Şekliyle Ontolojik Anarki

Hiçbir şey, “şeylerin hakiki doğası” şeklindeki bir kesinliğe dayandırılamayacağından, (Nietzsche’nin dediği gibi) bütün projeler ancak “hiçlik üzerine kurulabilmek”te. Yine de bir proje olmalı –kendimizi “hiçlik” kategorisi içine kıstırmama çabasındayız çünkü. Hiçlikten bir şey yapacağız: bir Ayaklanma, “Şeylerin Doğasının şu veya bu olduğu” iddasındaki herşeye karşı bir isyan. Uyuşamıyoruz; gayri tabîyiz; Yasanın -Kutsal Yasa, Doğa Yasası, ya da Toplumsal Yasa, istediğinizi seçebilirsiniz- gözünde hiçliğin de aşağısındayız. Değerlerimizi hiçlikten çıkaracağız, ve bu keşif eylemiyle sürdüreceğiz hayatımızı.

Hiçlik üzerine enine boyuna düşünürken, tanımlayamasak da, paradoksal şekilde (sadece metaforik de olsa) onun hakkında bir şeyler söyleyebiliriz: bir “kaos” olarak görünür bize. Hem kadim bir mit olarak hem de “yeni bilim” olarak, kaos, projemizin yüreğinde yatar. Koca yılan (Tiamat, Piton, Leviathan), Hesiodos’un ilksel Kaos’u, Paleolitik devrin engin uykusu üzerine yayılır -kralların, rahiplerin, düzen, tarih, tahakküm ve yasanın aktörlerinin henüz ortaya çıkmamış olduğu bir zamana. “Hiçlik” bir surete bürünür -Hun-Tun’un pürüzsüz ve çarpıcı özelliği olmayan yumurta ve sukabağı imgesi gibi, oluş-olarak-kaos, aşırılık-olarak-kaos, hiçliğin bir şeylere doğru cömert fışkırışı.

Aslında, kaos yaşamdır. Bütün bu darmadağınlık, bütün bu renk başkaldırısı, bütün bu protoplazmik aciliyet, bütün bu devinim –kaostur. Buradan bakıldığında, Düzen, ölümün, kesintinin, kristalleşmenin, yaban bir sessizliğin kılığına bürünür.

Anarkistler yıllardır “anarkinin kaos olmadığı”nı söyler dururlar. Anarkizm bile sanki doğal bir yasanın arayışında, maddeye içkin bir ahlaksallığın, bir entelekyanın [bireysel olgunluğa erme –ç.n.] ya da varlığın-amacının peşindedir. (Bu noktada Hristiyanlardan farklı durumda değildirler, Nietzsche’nin de inandığı gibi -hınçlarının derinliğinde radikalleşebilirler ancak). Anarkizm “devletin ilga edilmesi gerek”tiğini söyler, ama bunun yerine daha radikal bir düzen biçimi tesis etme niyetiyle. Bunun karşısında Ontolojik Anarkizm, hiç bir “devlet”in kaos içinde “var” olamayacağını,
(belirlenmeden kalan) kaos dışındaki bütün ontolojik iddiaların geçersiz olduğunu, ve bu yüzden yönetime dair her tür çabanın imkansızlığa mahkum olduğunu söyler. “Kaos hiç bir zaman ölmemiştir.” Kutlama amacıyla saf bir “varoluşsal özgürlük” içinde doğrudan ve kendiliğinden biçimde tahayyül etmediğimiz ve üretmediğimiz her “düzen” biçimi yanılsamadan ibarettir.

Pekala, yanılsamalar öldürebilir. Cezalandırmaya dair imgeler Düzen’e kabuslar yaşatır. Ontolojik Anarki, uyanmamız ve kendi günümüzü yaratmamız gerektiğini söyler – Düzene dair hayalleri görkemli, şiddet kasılmalarıyla yayılan, o uyuyan irin dolu devin, Devletin gölgesinde bile olsa.

Yaratma edimimizi destekleyen yegâne önemli güç arzudur görünürde, ya da Charles Fourier’nin “Tutku” dediği şey. Hesiodos’un (Yeryüzü ve Yaşlı Gece’nin yanında) ilk tanrıları olan Kaos ve Eros’un kozmogenetik cazibe halkası dışında herhangi bir insan edimi gerçekleşmez.

Tutku’nun mantığı her tür “devlet”in imkânsız olduğu, arzuya ait olanlar dışında her türlü “düzen”in yanılsama olduğu sonucuna varır. Var olmak değil oluş; ve bu yüzden tek geçerli yönetim tarzı aşk’a ya da “cazibe”ye ait olandır. Durağan ve incecik bir akılcılık tülünün ardında, Uygarlık, yalnızca arzunun değer üretebileceği hakikatini kendisinden saklamaya çalışır. Ve bu yüzden Uygarlığın değerleri arzunun reddi üzerine temellenir.

Düzen’i, arzunun yeniden-üretimi aracılığıyla üretmeye girişen kapitalizm aslında kıtlık’ın üretiminden alır kökenini, ve kendini ancak, birşeyi gerçekleştirmeme, olumsuzlama ve yabancılaşma içinde yeniden üretebilir. Gösteri çözülmeye başladığında (bozuk çalışan bir Sanal Gerçeklik programında olduğu gibi) Meta’nın etsiz kemiklerini göz önüne serer. İrlanda peri masallarındaki transa geçmiş halde Öteki Dünya’yı ziyaret eden ve doğaüstü meyvelerden beslenen gezginler gibi uyanırız mahmur alacakaranlıkta, ağzımızda küllerle.

Denetim Medyası ve her şeyden öte dil aracılığıyla sahte bir ikilik yayılır: Birey karşısında Topluluk, Kendi karşısında Öteki. Melek Hermes-ortam- Mesajı İletendir (Haberci). İletişimselliğin her biçimi meleksi olmalıdır; dilin kendisi de meleksi olmalıdır, ve bir tür kutsal kaos. Ne ki, kendini çoğaltan bir virüs kapmıştır; ayrılığın sonsuz kristaline ve bizim Hiçkimbabayı öldürebilmemizin önüne set çeken gramere bulanmıştır.

Kendi ve Öteki birbirini tamamlar ve bütünler. Mutlak Kategori, Ego, Toplum yoktur -var olan sadece kaotik, karmaşık bir ilişki ağıdır ve bir de o “Tuhaf Cezbedici”, oluşun akışı içinde yankılar ve kalıplar meydana getiren cazibenin kendisi.

Değerler bu girdabın içinden yükselir –kıtlık yerine bolluk üzerine temellenen, meta yerine armağana dayanan, bireyin ve topluluğun sinerjik ve karşılıklı zenginleşmesine bağlı değerler; ölüm değil yaşamla alâkalı olduğu için, Uygarlığın ahlâk ve etiğinin her açıdan tersine işleyen değerler…

“Özgürlük, psiko-kinetik bir beceridir” –yoksa soyut birşeyin ismi değil. Bir süreçtir, “durum” değil; devinimdir, bir yönetim biçimi değil. Ölümün Memleketi ise organik ve canlı olan her şeyi dehşet içinde bırakan kusursuz Düzen’den anlar sadece – Düşüş Uygarlığının neden ölümün sükunetiyle bu kadar flört ettiğini de açıklar bu durum. Babil ve Mısır’dan 20. yüzyıla uzanan gücün mimarisini, nekropolisin höyüklerinden ayrıştırmak pek mümkün değildir.

Göçebelik ve Ayaklanma bize, Ontolojik Anarki’nin önerdiği gündelik yaşama dair olası modeller sunar. Uygarlık ve Devrim’in kristalleşmiş yetkinlikleri, Savaş, ya da yaşlı ve yorgun Babil Üçkağıtçılığının yalanları, kıtlık miti gibi kılıklarda karşımıza çıktığında yüzümüzü çeviririz. Bedevi gibi biz de dış görünüş mimarisinin gözden kaybolma mekanlarıyla dolu bir yeryüzü- seçeriz. Komün gibi, kutlamanın akışkan mekânlarını tercih ederiz biz ve risk alırız –Çalışma Prizmasının (ya da Zindanının), Kayıp Zaman iktisadının, sentetik bir geleceğe dair nostaljik ağızların buz gibi soğuk artıklarının tersine.

Ütopyacı bir şiirselik arzularımızı kavramamıza yardımcı olur. Ütopyanın aynası bize, hiç bir pratik siyaset anlayışının, hiç bir sistematik felsefenin evrilemeyeceği türde bir eleştirel teori kazandırır. Ama ütopyayı “yer-olmayan bir yer” olarak tasarlamakla kendisini sınırlayıp “arzunun imkansızlığı”na ağıt düzen bir teoriye ayıracak zamanımız yok. Olağanüstünün gündelik hayata nüfuz edişi –“durumların yaratılışı”-, “bedensel maddi ilkeler”in, düşlem ve yaşadığımız anın canlı dokusunun gereğidir.

Bu aciliyetin farkında olan birey, (Stirner’in bütün soyutlamalara getirdiği tanımla) “Hortlaklar”ın hipnozundan uyanarak, haz çemberini bir nebze genişletebilir; ne var ki daha fazlası “suç” aracılığıyla elde edilebilir; ve Kendini cinsellik sayesinde ikiye katlamasıyla daha da fazlası. Stirner’in “Kendine Sahip Olanlar Birliği”nden Nietzsche’nin “Hür Ruhlar” çevresine ve Fourier’nin “Tutkusal Dizi”sine uzanan bir şekilde, kendimizi ikiye katlamamız ve Öteki sayesinde yeniden ikiye katlamamız, topluluğun erosu dahilinde artar, çoğalır.

Böylesi bir topluluğun etkinlikleri, zavallı PostModernci piçlerin de bildiği üzere, Sanat’ın yerini alacaktır. Karşılık beklemeyen yaratıcılık ya da “oyun” ve armağan değiştokuşu, metaların yeniden-üretimi olarak Sanat’ın eriyip gitmesini sağlayacaktır. “Dada epistemolojisi” her tür ayrışımı silecek ve yaşam ve güzelliğin ayrıştırılamayacağı ruhsal bir paleolitizmi doğuracaktır. Yüksek Tarih, Sanat’ı her zaman için kamufle etmiş ve bastırmış ama yaşamlarımızdan tam anlamıyla silememiştir. Hoş bir örnek: yorgancılık imecesi – genellikle bu çevreyle bağlantılı olan birine armağan olarak benzersiz, yararlı ve güzel bir nesne üretmek amacıyla bir araya gelmiş, hiyerarşik olmayan yaratıcı bir kolektif tarafından gerçekleştirilen kendiliğinden bir model.

Dolayımsız örgütlenmenin ödevi bu tür çevrelerin genişletilmesidir. Yaşamım ne kadar çok Çalış/Tüket/Geber çemberinden çıkar ve “imece” iktisadına (geri)döndürülebilirse, haz halma ihtimalim o kadar artar. Kurumların kan emen enerjilerini safdışı bırakma çabası riskler de içerir. Ama riskin kendisi hazza dair doğrudan bir deneyim sağlar, bütün başkaldırı anlarında, her uyanış anında, yoğun macera zevkinde görüldüğü üzere: Ayaklanma’daki kutlayıcı nitelik, Festival’in başkaldıran doğası…

Ama bireyin yalnız başına uyanışı ile başkaldıran kolektifliğin birbirine kuvvet veren geçmişi yeniden hatrlaması arasında “proje”mize potansiyel sunan geniş bir toplumsallık yelpazesi yer alır. Kimi, benzer iki ruhun tesadüfe dayanan, kısa karşılaşmalarından daha uzun sürer; kimisi tatil gibidir; bazıları da korsan ütopyalar gibi. Hiçbiri uzun sürmez –ama bunda da bir sorun yok zaten. Dinler ve Devletler süreklilikleriyle övünürler –biliriz ki gevezeliğin ötesine geçmez…; ölümdür kastettikleri.

“Devrimci” kurumlara gereksinimimiz yok. “Devrimden Sonra” hâlâ sürüklenmeye devam edebiliriz ve intikam siyasetinin neden olduğu doku sertliğinden de sıyrılırız böylece. Bunun yerine aşırı olanı, tuhaf olanı ararız –bizim için olası yegâne norm da budur zaten. Eğer şu an belirli “devrimci” hareketleri destekliyorsak, “iktidarı aldıkları”nda onlara ilk “ihanet” edenler de biz olacağız kuşkusuz. Hepsinin ötesinde, güç bizim için kahrolası bir öncü parti anlamına gelmez.

Geçici Otonom Bölgeler’de (Autonomedia, New York, 1991) “özgürlük” uğrağının ucuşkan doğasına ve belirsizliğine vurgu yapan “gözden kaybolma olarak güç istenci” hakkında bir tartışması vardı. Elinizdeki metin dizisinde (ilk olarak New York’taki Radio Sermonettes’de sunulmuş ve sonrasında anarkist Libertarian Book Club tarafından basılmıştır) bu kez yeniden-ortaya çıkma uygulamaları ve buna bağlı olarak örgütlenme sorunu üzerine yoğunlaşılmıştır. Topluluğun bir estetik teorisi (bir sosyolojisi ya da siyaseti değil) üzerine kurulu bu girişim metinde kurumsallaşmaya yönelik bir reçeteden ziyade, özgür ruhlara yönelik bir oyun olarak sunulmuştur. Araca ve yabancılaşma mekanizmasına dönüştürülmüş bir topluluk anlayışı yerine ayrışmanın aşılmasına adanmış Dolayımsız topluluk anlayışı önerilmektedir. Bu kitap kutlu kardeşlik üzerine bir düşünsel deney olarak nitelenebilir; daha fazlasını da talep etmemektedir. Her şeyden önce, kimi guru ve komiser adaylarının hilelerinde olduğu gibi “ne yapılması gerektiği”ni biliyor rolünü oynamamaktadır. Mürid edinmek gibi beklentisi yoktur; yakılmayı tercih eder -ve öykünme yerine kurban edilmeyi! Aslında “diyalog” denen şey ile de pek alâkası yoktur; okuyucu yerine işbirliğine girişecek komplocuları tercih eder. Konuşmayı sever ama konuşmayı çalışmaktan çok bir tür kutlama olarak algıladığı içindir bu.

Ve bu kitap ile sessizlik arasında sadece sarhoşluk yer alır.
(Vernal Equinox 1993)

Hakim Bey
Çeviren: Erden Kosova

4. TEBLİĞ: Dünyanın Sonu

ANARŞİST ONTOLOJİ İŞTİRAKİ resmen “Dünyanın Sonu”ndan bunaldığını beyan ediyor. 1945’ten bu yana kanonik türevi bizleri Karşılıklı Muhakkak İmha korkusuyla sindirmekte ve süper kahraman politikacılarımız (ölümcül Yeşil Kriptonit’le baş edebilecek yegâne kişiler) karşısında ağlayıp sızlanan köleliğimiz için kullanılageldi. Yeryüzündeki tüm yaşamı yok edebilecek bir yol icat etmiş olmamızın anlamı ne? Pek bir şey değil. Bunu kendi bireysel ölümlerimizi müşahede etmekten kaçabilmek için düşledik. Iskartaya çıkarılmış bir ölümsüzlüğün ikiz görüntüsü işlevi görecek bir simge yarattık. Çatlak diktatörler gibi kendimizle beraber her şeyi Abis’in derinliklerine götürme fikrine bayılıyoruz.

Kıyamet’in gayrı-resmi versiyonu, Son’a ve de Sağ Kalanların (ya da Vahyin 144.000 Seçilmiş kişisinin) İkilik histerisi sefahatlerinde, baştan çıkarıcı şeytanla sonsuz nihai yüzleşmelerde, kendilerini tatmin edecekleri Felaket sonrası bir İrem bağına duyulan şehvet dolu bir özlem içeriyor.

Rene Guenon’un hayaletini gördük, kadavramsı ve başında bir fesle (Mumya’daki Ardis Bey rolündeki Boris Karloff gibi) Kültür ve Kozmos’un ölümü için yüksek sesle vızıldayan karasinek şarkıları çalan bir No Wave Endüstriyel-Noise Rock cenaze grubunun başında: patetik nihilistlerin elitist fetişizmi, “cinsellik- sonrası” entellerinin öz-tiksintileri.

Her hoparlörden yayılan bu kasvetli baladlar, Konsensüs dünyasındaki her okul kitabı ve televizyondan paranoyak beyin dalgaları gibi hücum eden Gelişim ve Gelecek hakkındaki yalanlar ve beylik sözlerin ikiz görüntüsünden başka ne ki? Modern Binyılcıların ölüm içgüdüsü, Tüketici ve İşçi Cennetleri’nin sahte sıhhatinden cerahat gibi akıyor.

Tarihi beyninin iki yarım küresiyle de okuyabilen herkes bilir ki an be an bir dünya sona ermektedir – zamanın dalgaları artlarında yalnızca zaten ölmekte ve yaprak dökümünde olan kusurlu bir hafızanın, kapanıp taşlaşmış bir geçmişin işi bitik kuru anılarını bırakır. Ve an be an bir dünya doğmaktadır – bedenleri hissizleşmiş felsefecilerin ve bilim adamlarının bahane üretip durmalarına rağmen – tüm olanaksızlıkların onarıldığı, pişmanlık ve önsezinin halihazırdaki tek bir holografik psikometrik jestte yokluğa gömüldüğü bir şimdide.

Evrenin “normatif” geçmişi ya da geleceğin ısıl-ölümünün bizim için anlamı en fazla Gayri Safi Milli Hasıla ya da Devlet’in ortadan kalkması kadar olabilir. Tüm İdeal geçmişler, henüz gerçekleşmemiş olan tüm gelecekler sadece tamamen canlı mevcudiyetimizin farkındalığını engeller.

Kimi tarikatlar dünyanın (ya da “bir” dünyanın) zaten sona ermiş olduğuna inanıyor. Yehova Şahitleri için bu 1914’te gerçekleşti (evet dostlar, şu anda Vahiy Kitabı’nda yaşıyoruz). Kimi şarkiyatçı gizemcilere göre bu, 1962’deki Gezegenlerin Büyük Kesişimi esnasında gerçekleşti. Fiore’li Joachim Üçüncü Çağı, Baba’nın ve Oğul’un Çağlarının yerini alan Kutsal Ruh’un Çağı’nı ilan etmişti. Alamut’tan II. Hasan, Büyük Diriliş’i (Kıyamet), ahirin zahir oluşunu, yeryüzü cennetini ilan etmişti. Kafir zaman Orta Çağ’ın sonlarında sona erdi. O zamandan beri meleklere özgü zamanda yaşıyoruz –pek çoğumuz bundan haberdar değil, o kadar.

Daha radikal bir Vahdetçi duruş alacak olursak: Zaman aslında hiç başlamadı. Kaos asla ölmedi. İmparatorluk asla kurulmadı. Ne şimdi ne de hiçbir zaman geçmişin köleleri ya da geleceğin teminatı olmadık. Dünya’nın Sonu’nu emrivaki olarak gerçekleşmiş ilan etmeyi öneriyoruz; tam tarihi mühim değil. 1650 yılında Ranterlar Binyılın kendi nefsine, kendi merkeziyetine ve tanrısallığına uyanan her bir ruha şimdi geldiğini biliyorlardı. “Neşelen, hemcinsim,” diye selamlaşırlardı. “Her şey bizim!”

Başka türlü bir Dünya’nın Sonu’nun zerresini dahi istemem. Bir oğlan sokakta bana gülümser. Kara bir karga pembe bir manolya ağacında oturur, orgon bir lahzada şehrin üstünde birikip boşalırken gaklar… yaz başlar. Aşığınız olabilirim… ama Binyılınıza tüküreyim.

HAKİM BEY / T.A.Z. GEÇİCİ OTONOM BÖLGE, ONTOLOJİK ANARŞİ, ŞİİRSEL TERÖRİZM

suç

HİÇBİR YASANIN hükmü altında adalet sağlanamaz – kendiliğinden doğayla uyumlu amel, adil amel, dogmayla tarif edilemez. Bu dosyalarda savunulan suçlar benliğe ya da ötekine karşı değil ancak Fikirlerin zehirli Taht ve Taçlar biçimindeki dokunaklı billurlaşmalarına karşı işlenebilir.

Yani, doğaya ya da insanlığa karşı işlenmiş suçlar değil yasanın hükmüne göre suçlardır. Nefsin/doğanın peçesinin açılıp ortaya çıkarılması bir insanı er ya da geç bir hayduda dönüştürecektir – başka bir dünyaya adım atıp bir hain, mülhit, sürgün ilan edildiğini görmek üzere mevcut olana geri dönmek gibi. Yasa FDA ( Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi) -onaylı mor mühürlü standart ölü etten farklı bir ruha bir oluş haline denk düşmenizi bekler – ve siz doğayla uyum içinde davranmaya başlar başlamaz Yasa boğazınıza çöküp sizi boğar – o halde mübarek liberal orta sınıf şehidini oynamayı kesin – bir suçlu olduğunuzu kabul edin ve öyleymiş gibi davranmaya hazırlıklı olun.

Paradoks: Kaos’u kucaklamak entropiye meyletmek değil yıldızlar misali bir enerjiye, tez elden bir zarafet motifine zuhur etmektir – sultanların, müftülerin, kadıların ve sırıtıp duran cellatların leş kokan piramitlerinden alabildiğine farklı kendiliğinden bir organik nizam.

Kaos’un ardından Eros gelir – mutlak Bir’in hiçliğinde malum olan temel nizam. Aşk yapıdır, sistemdir, köleliğin ve uyuşturulmuş uykunun lekesini taşımayan yegane kanundur. Onun manevi güzelliğini bir gizli kapaklılık füsusunda, bir tevatür bahçesinde muhafaza etmek için düzenbaz ve madrabaz olmalıyız.

Birilerinin yapacağı devrimle zihinleriniz durulana dek sağ kalıp beklemeyin, anoreksi ve blumia ordularına yazılmayın – halihazırda özgürmüşsünüz gibi davranın, olasılıkları hesaplayın, ortaya çıkın, Düello Yasası’nı hatırlayın – Ot Tüttürün/Tavuk Yiyin/Çay İçin. Her insan kendi asma ve incir ağacına sahiptir (Yedinci Çember Kuran’ı, Noble Drew Ali) – Mağribi pasaportunuzu gururla taşıyın, çapraz ateş arasında kalmayın, sırtınızı sağlama alın – ama risk alın, eklemleriniz kireçlenmeden dans etmeye başlayın.

Ontolojik anarşizmin doğal modeli çocuk çetesi ya da banka soyguncuları çetesidir. Para bir aldatmacadan ibaret – bu macera onsuz da mümkün – yağma ve ganimet toz olup gitmeden harcanmalı. Gün, Kıyamet Günüdür – güzelliğe harcanan para simyayla iksire dönüştürülecek. Melvin amcamın dediği gibi, aşırılan karpuz daha lezzetli olur. Dünya şimdiden gönlün arzusuna göre yeniden inşa edilmiştir – ama tüm kira kontratları uygarlığın elinde ve silahların çoğu da öyle. Yabani meleklerimiz yasayı ihlâl etmemizi talep ediyor çünkü ancak yasak alanda ortaya çıkıyorlar. Eşkıya. İçreklik yogası, yıldırım akını, define hazzı.

Hakim Bey
T.A.Z.  GEÇİCİ OTONOM BÖLGE, ONTOLOJİK ANARŞİ, ŞİİRSEL TERÖRİZM

hakim bey – t.a.z.

– KAOS ASLA ÖLMEDİ
– kesinlikle dert edecek hiçbir şey yok.
– iblisler asla yıldızlara bekçilik etmedi
– eros asla sakal bırakmadı
– sana yalan söylediler
– iyi ve kötüye dair fikirlerini sana yutturdular
– rahipler yerine şamanlar, lordlar yerine ozanlar, polis yerine avcılar
– şuracıkta seni öpecek olsaydım buna terör eylemi derlerdi
– gece yarısı şehri uyandıralım.
– ACAYİP DANSLAR ETMEK GEREK
– Suç olarak sanat; sanat olarak suç
– uygarlığın geleceği KAOS’un umurunda bile değil
– duyguların dengesizliği değil tanrısallaştırılması
– müslümanlar İslam’ı anlasaydı putperest olurlardı.

t.a.z. – temporary autonomous zone kısaltması. geçici otonom bölge diyoruz dilimiz. kitap içerisinde yanına ontolojik anarşi, şiirsel terörizm’de geliyor. hakim bey tarafından yazılan kitabımız zaman, mekan ve hayal gücünün herhangi bir otoriteden bağımsız olarak hayat bulabildiğini gösteriyor. hakim bey’in kim olduğunu bilmeyenlere kendisinin asıl adının peter lamborn wilson olduğunu verelim, amerikalı anarşist abimiz. kendisinin daha önce korsan ütopyaları kitabından bir alıntısını da paylaşmıştık. hakim bey mahlasını bir fars şairinden almış.  kuramlarının ve çözümlemelerinin birincil kaynağı hassan sabbah önderliğinde kurulan haşhaşiler oluşturmuş. bundan sonrası sizin indirip okumanız ve eş-dostunuz ile paylaşmanızdan ibaret.

download hakim bey – t.a.z (.pdf)

korsan ütopyaları

şalupanı geri alman izin vermeyecekleri için üzgünüm, çünkü bana avantaj sağlamadıkça birisine tek bir kötülük bile yapmak istemem. lanet olsun şalupaya, onu batırmalıyız, oysa onun sana faydası olabilir. sen ve zenginlerin kendi güvenlikleri için yaptıkları kanunlarla yönetilmeye boyun eğen diğer herkes sinsi birer köpek yavrusu olmanıza rağmen; çünkü korkak kancıkların hilekarlıkla elde ettiklerini başka türlü korumaya cesaretleri yoktur; ama hepinizin canı cehenneme: o hilebaz keratalar sürüsünün topuna lanet olsun ve onlara hizmet eden, bir avuç kaz yürekli dangalak olan sizlere de lanet olsun. bize suçlamalarda bulunuyorlar, aramızda sadece şu fark olduğu halde: onlar fakirleri yasanın örtüsü altında soyuyorlar, oysa biz zenginleri kendi cesaretimizin koruması altında yağmalıyoruz. o zaman bir iş için bu hainlerin peşine takılmaktansa bizden biri olman daha iyi olmaz mı?

sen şeytani bir vicdan hergelesisin, ben ise özgür bir prensim ve denizlere açılmış yüz gemisi ve 100.000 adamlık bir ordusu olan bir adam kadar bütün dünyaya savaş açma hakkım var; ve vicdanım bana şunu söylüyor: amirlerin canları çektiğinde kendilerini güvertenin üzerinde bir oraya bir buraya tekmelemelerine izin veren bu tip ağlayıp sızlayan eniklerle tartışılmaz.

hakim bey