Etiket: guy debord

Müfredat, Rezalet ve Eğitimli Budala Üzerine

Laura’nın kütüphanesinde, Taittinger Nocturne Rosé şişesi refakatinde (SEE: GRAPES OF WRATH & THE NAME OF THE ROSE) yüz kadar sözcükten oluşan, gramer bilgisinden ve bazı telaffuz şablonlarından bihaber, hemen hiç olmayan Fransızca adabım ile; Grande Encyclopédie Larousse içerisinde “blind navigation” icra ediyorum. Parascolaire! Périscolaire… İngilizce’ye zalimce “extracurricular” olarak tercüme ediliyor. Prömiyer hedefi vasat paradigmanın yasaklanmış bölgelerini tehdit etmek olan olağandışı insan için iştah açıcı olarak. İngilizce sözcük bariz şekilde akademideki müfredat dışı aktiviteleri işaret ediyor. Fransızca sözcükler ise, daha çok okula kayıtlı olmadan, bir şekilde okul ile alakalı kişiyi tanımlıyor. Otodidakt, belki. Jill Masterton hep “tercüman zulüm tandansı” diye tabir ederdi. Zavallı kızcağız! Dürbün kullanmakta uzmandı oysa…

Who from the terror of this arm so late
Doubted his empire, that were low indeed,
That were an ignominy and shame beneath

John Milton “Paradise Lost”
Penguin Books
www.penguin.com

Quote! Milton! That measure is English epic verse without rhyme, as that of Virgil in Latin and of Homer in Greek, rejecting rhyme as an exact embellishment!

IGNOMINY! Etimoloji, Latince, ignominia. Utanç, rezalet, kötü şöhret, şerefsizlik, yüz karası olma anlamında. Bu sözcük ile adlandırırken hiç tereddüt etmeyeceğim, halen hayatta olan çok fazla insan biliyorum. Bazıları o kadar şöhretli, saygı duyulan, isimleri başarı ve fazilet sözcüklerini tanımlayan stereotipler ki; burada Debord’a (1967) müracaat ediyoruz. Filhakika, La Société du Spectacle, ihtişamı ve matematiksel olarak tutarlı kanıtlarıyla muazzam bir kuram olarak karşımıza çıkıyor. For additional proofs, see: Screen-licking young female spectators encompassing the whole Internet and their corresponding whoremongers! Laura would say: Oui mon amour, englobant! Donald Nicholson-Smith’in Zone Books tarafından basılan İngilizce’ye tercümesinin 9 ve 13 numaralı fragmanları…

IN A WORLD THAT really has been turned on its head, truth is a moment of falsehood.
THE SPECTACLE IS essentially tautological, for the simple reason that its means and its ends are identical. It is the sun that never sets on the empire of modern passivity. It covers the entire globe, basking in the perpetual warmth of its own glory.

Guy Debord “The Society of the Spectacle”
Zone Books New York
Distributed by The MIT Press

Niyeti, kastı ile sonucu, akıbeti aynı olan gösteri! Bu noktada, kendilerine küfretmemiz icap eden sefil kahramanları isimlerini belirtmeden kınıyoruz, ihbar ediyoruz ve geçersizliklerini ilan ediyoruz. Fakat tüm biyosfer bu tarz kahramanlar tarafından örülmüş olduğundan ötürü, endişe duymamak imkânsız. Beni en çok eğlendiren nutuk atma biçimlerinin birinden bahsetmem gerek. Ayaktopu oyuncuları, direktörleri ve yorumcuları ile sahtekâr politikacıların ve dizi karakterlerinin kalıplaşmış gerzek cüzzamlı diskur biçimlerini bir kenara koyarsak; bunun gerçekten büyük bir hayranıyım. Yayınevlerinin her şey son derece yolundaymış gibi kitaplarını “idiotically enthusiastic” reklamcı neşesi içerisinde piyasaya sürdükleri önsöz, arka kapak veya Instagon ile Twaddler postaları. Yaşasın edebiyat… Thenceforth, you can basically f*ck off! Totolojik tiyatronuz ile, birbirinizi ezmeden…

Eğitimli budala! Former college passman! Kütüphanedeki veya fotokopicideki ders notlarını, geçmiş midterm, final sorularını fotokopi çektirmekteki ve merkezi sinir sistemini stimüle eden ilaçlar kullanarak sabahlara kadar ders çalışıp ödev hazırlamaktaki uyumunu, çalışma hayatında da devam ettirerek şimdilerde gayretkeş (viz., clinically dependant on) Instagon, Twaddler, Facehook hesaplarının sahibi olarak boy gösteriyor. Apple Incorporated tarafından başlatılan dokunma ekranı kaydırıcısı moron çağı tüm hızıyla sürüyor!

Nietzsche’nin bir asırdan fazla vakit önce incelediği “bugünün insanının kıymeti” (Der Europäer von Heute) problemi şimdi daha akut bir vaziyette geçerli. Hastalık bir sonraki nesle, fark edilmesi çok zor fakat kati bir artış ile aktarılıyor. Şimdinin bebekleri, otuz yıl sonra, adap, terbiye ve kavrayış bakımından otuz yıl önceki dedelerine kıyasla, çok daha fazla sakatlık sahibi olacaklar. Daha beşikten ayrıldıktan sonra derhal ebeveynlerinin dokunma ekranlarıyla paralize oluyorlar. Otuz yaşına geldiklerinde yakınsayacakları obje: bok çuvalı! Dolayısıyla, fetüs sıçış manifoldu kavramı devreye giriyor. Bu modern ilerleme düşüncesi, sadece metaların görsel kod olarak daha “pseudo-aesthetical” olması bahsinde geçerli olan hata dolu bir fikir. Şüphesiz bilim ve teknoloji ileriye gidiyor. Şüphesiz ayrıksı olmak babında, çok kıymetli, kimseyle uzlaşmayan bireylerin (Die Vorherbestimmung zum Labyrinth) meydana gelmesini tetikleyebiliyor aygıt. Fakat ortalıkta nümayişe katılan, fikir belirten, postalayan müşterek bireyin kıymeti… Rezalet! RETURN: IGNOMINY!

Now we are bound to study an important concept. FALLACY! Etymology, Latin, fallacia. Classical Latin, fallacia, deceptive behaviour, deceit, trick, in post-classical Latin, also (in logic) deceptive or misleading argument, error, mistake! 1967’de sanatın artık ölü olduğunu iddia eden Monsieur Debord (aslında ölü olan insan ırkıydı) 1988’de yayınladığı yorumlar ile modern toplumun sefaleti ve köleliğini ihbar ederken yine etkisiz hale getirilmesi imkânsız bir bomba gibi. Yine ona müracaat etmekten çekinmiyoruz. Translation into English, Malcolm Imrie! Fragment XV!..

MORE than a century ago, A.-L. Sardou’s Nouveau Dictionnaire des Synonymes français defined the nuances which must be grasped between: fallacious [fallacieux], deceptive [trompeur], impostrous [imposteur], inveigling [séducteur], insidious [insidieux], captious [captieux]; and which taken together constitute today a kind of palette of colours with which to paint a portrait of the society of the spectacle. It was beyond the scope of his time, and his specialist experience, to distinguish with equal clarity the related, but very different, meanings of the perils normally expected to be faced by any group which practises subversion, following, for example, this progression: misguided, provoked, infiltrated, manipulated, taken over, subverted. Certainly these important nuances have never been appreciated by the doctrinaires of ‘armed struggle’.

Guy Debord “Comments on the Society of the Spectacle”
Verso London New York
www.versobooks.com

Seductive illusory commodity spectacle of today’s human is certainly obnoxious. Its fragile utopia, compelling to neutralize it, is ever-ecstatic love-making! For this bodily satisfaction, catharsis of accumulated depression in urban vertigo-launching maps; is late-capitalist totalitarian form of desire. And it is external to touch screen swiper moron subepoch, a temporary exit from automated purgatory; for it dissipates the stress of screens! Hence, the trapping triangle with vertices: home, work and sex! Next time, we will study deep into desolate bourgeois principles, the commodity character of art, quote from Marx and Moretti, have ice cold beer on the beach without traces of antinomy and at worst, eat spaghetti with mushroom. Here is my verse entitled PROPHYLACTIC CONQUEST! See you next time, you juvenile fellows trapped in time! Best wishes…

PROPHYLACTIC CONQUEST
As the eagle surmounts the obscure hurricane
An exception mirrors the potent cataclysmic strike
I enforce death and overpower the enemy
As the predator dimension provides my wings
Empyreal glory stimulates my robust intellect
Possessed with outstanding alloys of chaos
I annihilate ignominy and ignite my prophylactic conquest!
*
Hazard; vulgar and exposed in extreme
Conceals itself in celestial hierarchy above
Mankind; prey in my talons, an epistemic stalemate
With their prolix random modes of discourse
Ignorant, mythomaniac and brutally biogenic
I hereby propel my army of prophylactic conquest
And pledge my supreme twilight!

Espir Ali Siyenç Kılıç

Amsterdam Bildirgesi

  1. SİTÜASYONİSTLER kültürde ve hayatın anlamı sorusunun ortaya çıktığı her yerde, gerici güçlere ve ideolojilere karşı çıkmak için her fırsatı değerlendirmelidir.
  2. Hiç kimse, Sitüasyonist Enternasyonel üyeliğini basit bir ilke anlaşması olarak görmemelidir; bütün katılımcıların asıl faaliyeti, pratikte ve kamusal alanda, disiplinli eylemin gerekliliğiyle, ortak olarak sunulan perspektiflerle ilgili olmalıdır.
  3. Tekil ve kolektif yaratıcılık olasılığı, bireysel sanatların ayrışmasında zaten açıklanmıştır. SE onlar yenilemek için herhangi bir girişimin haklılığını ortaya koyamaz.
  4. SE’in asgari programı, üniter bir şehirciliğe uzanması gereken ve bu ortamlarla ilgili yeni davranış biçimlerini araştıran bütünleşik ortamların geliştirilmesidir.
  5. Üniter şehircilik, insan çevresini bilinçli olarak her alandaki en gelişmiş kavramlara göre yeniden yaratan karmaşık, devam eden faaliyet olarak tanımlanmaktadır.
  6. Barınma, trafik ve boş zamanı değerlendirme sorularına çözüm, yalnızca günlük yaşam düzeyinde tek bir sentetik hipotezde birleştirilen sosyal, psikolojik ve sanatsal perspektiflerle ilgili olarak düşünülebilir.
  7. Bütün estetik düşüncelerden bağımsız olarak üniter şehircilik yeni bir kolektif yaratıcılığın meyvesidir; bu yaratılış ruhunun gelişimi, üniter şehirciliğin ön koşuludur.
  8. Bu gelişmeye uygun ortamların oluşturulması, bugünün yaratıcılarının acil görevidir.
  9. Bütün araçlar, üniter bir eylemde bulunmaları şartıyla kullanılabilir. Sanatsal ve bilimsel araçların koordinasyonu, onların çekirdeklerinin birleşmesine yol açmalıdır.
  10. Bir durumun inşası, geçici bir mikro ortamın ve birkaç kişinin hayatında eşsiz bir an için olayların oyununun düzenlenmesidir. Üniter şehircilik içinde, genel, nispeten daha kalıcı bir ambiyansın inşasından ayrılamaz.
  11. İnşaa edilmiş bir durum, daha özgür bir toplumda, hem oyunda hem de ciddiyette, üniter şehirciliğin durumların inşaasının vazgeçilmez temeli olduğu gibi, üniter şehirciliğin bir aracıdır.

Constant & Guy Debord
Amsterdam, 10 November 1958
çeviri ve yorum: etilen

Guy Debord’un Sineması

Burada amacım Guy Debord’un sinema alanındaki poetikasının, ya da daha doğrusu kompozisyon tekniğinin bazı yönlerini tanımlamak. “Sinematografik eser” teriminden bilhassa kaçınıyorum, çünkü bizzat Debord bu sözcüğün kendi durumuna uygulanamayacağı konusunda bizi uyarıyor. In girum imus nocte et consumimur igni’de (1978) “hayat hikayeme bakılırsa, sinematografik bir eser yaratamayacağım apaçık belli olur” diye yazıyor. Zaten yalnızca sanat eseri kavramının Debord’un durumunda uygun kaçmayacağını sanmakla kalmıyorum, özellikle günümüzde, edebi olsun, sinematografik olsun, ya da başka bir alanda olsun eser denen şeyleri çözümlemeye giriştiğimiz her defasında, bizzat eser süresinin sorgulanmasının gerekip gerekmediğini soruyorum kendime. Kendi başına sanat eserini sorgulamak yerine neler yapılabileceği ile nelerin yapılmış olduğu arasındaki ilişkinin sorulması gerektiğini düşünüyorum. Bir defasında, kendisini bir filozof olarak kabul etmeye yeltendiğimde (hala da öyle düşünüyorum) Debord bana “ben bir filozof değilim, bir stratejistim” demişti. Kendi zamanını bütün hayatını stratejiye adayacağı bitimsiz bir savaş olarak gördü. İşte bu yüzden sinemanın bu strateji içinde ne gibi bir yeri olduğunu sormak gerektiğini düşünüyorum. Neden sinema ve Isou’da olduğu gibi Durumcular için çok önemli olan Şiir, ya da dostlarından biri. Asger Jorn gibi resim değil?

Sanıyorum bu sinemayla tarih arasındaki sıkı bağda gizli. Bu bağ nereden geliyor ve bu hangi tarih?

Bu durum imajın özgül işlevine ve derinden tarihsel karakterine bağlıdır. Burada önemli olsalar da detaylara çok fazla dalmak gerekmiyor. İnsan yalnızca kendi başına imajlarla ilgilenen tek varlıktır. Hayvanlar da imajlara çok ilgi duyarlar, ama yalnız mecbur kaldıkça. Bir balığa dişisinin imajını gösterebilirsiniz, sperm salacaktır. Bir kuşu tuzağa çekmek için kendi cinsinden başka bir kuşun imajını gösterin, bu gerçekleşecektir. Ama hayvan bir imajın karşısında olduğunu fark ettiğinde bütün ilgisini kaybeder. Oysa insan öyle bir hayvandır ki, imajları bir kez tanıdığında başlı başına onlara ilgi duymaya başlar. İşte bu yüzden resimle ilgilenir, sinemaya gider. Buradaki özgül bakış açımızdan insanın tanımlarından biri sinemaya giden hayvan olabilirdi. İnsan bir kez gerçek varlıklar olmadıklarının farkına vardığında imajlara ilgi duymaya başlar. Diğer bir nokta ise, Gilles Deleuze’ün gösterdiği gibi, sinemadaki imajın (üstelik yalnız sinemada değil, genel olarak modern zamanlarda) artık hareketsiz bir şey, bir arketip, yani tarih-dışı bir şey olmadığıdır: imajın bizzat kendisi hareketli bir kesit, bir hareket-imaj olarak dinamik bir gerilimle yüklenmiştir. Sinemanın kökeninde hareket yüklü imajlar olarak yatan Marey ve Muybridge fotoğraflarında çok iyi görülebilir bu dinamik yük. Benjamin’in de diyalektik imaj adını verdiği, onun için tarihsel deneyimin esas unsuru olan şeyde gördüğü de işte böyle bir yüktü. Tarihsel deneyim imajla olur ve imajlar bizzat tarih yüklüdürler. Resimle ilişkimizi de bu bakımdan ele alabiliriz: resimler hareketsiz imajlar değildirler, daha çok elimizde olmayan bir filmin hareket yüklü karelerinden ibarettirler. Onları bu filme iade etmek gerekir (burada Aby Warburg’un projesini hatırlayın).

(daha&helliip;)

Sınıf Savaşı Oyunu: The Game of War

Guy Debord 1972’de Sitüasyonist Enternasyonal’i dağıttıktan sonra kendisini tüketen takıntılardan biri icat ettiği masa oyunuydu. Almanca’da “Kriegspiel”, Fransızca’da “Le Jue de la Guerre”, İngilizce’de “War Game” bizde de hadi “Savaş Oyunu” diyebileceğimiz bu oyun Debord’un askeri teorisyen Carl von Clausewitz okumalarına dayanıyordu. İngiliz grup “Class Wargames” bu oyunun amacını şöyle tanımlıyor:

Debord için The Game of War sadece bir oyun değildi – insanların Fordist bir toplum içerisinde yaşamlarını nasıl sürdürmeleri gerektiğine dair bir kılavuzdu. Bu oyunu oynayarak, devrimci aktivistler gösteri toplumunun baskılarına karşı nasıl savaşmaları ve kazanmaları gerektiğini öğrenebilirlerdi.

Oyunun faydasına ve devrimci potansiyeline çok inanan Debord 1977 yılında limitli sayıda Kriegspiel setlerini üretmesi için Jeux Stratégiques et Historiques’i (Stratejik ve Tarihi Oyunlar) kurdu. 10 yıl sonra, Debord ve eşi Alice Becker, Kriegspiel üzerine bir kitap yayınladı Le Jeu de la Guerre. Debord başka bir kitabında oyun hakkındaki görüşlerini özetlemişti;

Zamanın nehrindeki girdabın yüzeyinde, sadece strateji teorisyenlerinde değil aynı zamanda çatışma anılarında ve tarihin vurguladığı sayısız diğer parçalanmada savaşa oldukça ilgi duyuyorum. Savaşın sadece tehlike ve hayal kırıklığı hatta yaşamın çok daha fazla olumsuz  tarafında yer aldığı konusunda bilinçsiz değilim. Fakat bu durum, benim ona karşı duyduğum ilgiyi azaltmıyor.

Ve bu yüzden savaşın mantığı üzerinde çalıştım. Üstelik, uzun zaman önce, hareketlerinin temellerini oldukça basit bir tahta oyunu üzerinde sunumda başarılı oldum: çekişen güçler ve iki tarafın her birinin faaliyetlerine dayatılan çelişkili gereklilikler. Bu oyunu oynadım ve hayatımın zor koşullarında, ondan dersler aldım – ayrıca bu hayat için oyunun kurallarını kendim belirledim ve onları takip ettim. Kriegspiel’in sürprizleri tükenmez görünüyor; ve korkarım ki bu insanların faydalandığını kabul etme cesareti göstereceği tek işim olabilir. Bu tür dersleri iyi bir şekilde kullanıp kullanmadığım sorusuna verilecek cevabı ise başkalarına bırakıyorum.

Oyunu nerede bulabilirim diyenler için Class War Games imdadımıza yetişiyor. Tahtaları, parçaları ve savaş haritalarını indirmeniz mümkün. Sitede aynı zamanda Class Wargames: Ludic subversion against spectacular capitalism isimli kitaba da ücretisz ulaşmanız mümkün. bunun yanında diğer radikal masa oyunlarına da göz atabilirsiniz. kendilerinin güzellikleri bunlarla sınırlı değil ayrı yaklaşık yarım saatlik Kriegspiel’in kurallarını anlatan bir film hazırlamışlar onu da aşağıda izleyebilirsiniz.

okumaya devam etmek isteyenler için cabinet magazine’de yayınlanmış güzel bir makale de mevcut; the game of war: an overview

doğru.

Gerçek anlamda altüst edilmiş dünyada doğru, bir yanlışlık anıdır.”

Guy Debord – Gösteri Toplumu (La Société du Spectacle, 1967)

Edouard Leve – Otoportre

…Okuduğum kitapları sayarken, hile yapıp bitmemiş kitapları da sayarım. Kaç kitap okuduğumu asla tam olarak bilmeyeceğim. Raymond Roussel, Charles Baudelaire, Marcel Proust, Alain Robbe-Grillet, Antonio Tabucchi, Andre Breton, Olivier Cadiot, Jorge Luis Borges, Andy Warhol, Gertrude Stein, Gherasim Luca, Georges Perec, Jacques Roubaud, Roberto Juarroz, Guy Debord, Fernardo Pessoa, Jack Kerouac, La Rochefoucauld, Baltasar Gracian, Roland Barthes, Walt Whitman, Nathalie Quintane, Kutsal Kitap, Bret Easton Ellis benim için önemlidir. Marcel Proust’u Kutsal Kitap’tan daha çok okudum. Nathalie Quintane’i Baltasar Gracian’a yeğlerim. Guy Debord benim için Roland Barthes kadar önemlidir. Roberto Juarroz beni Andy Warhol’dan daha az güldürür. Jack Kerouac bana Charles Baudelaire’den daha çok yaşama isteği verir…

Edouard Leve, 1 Ocak 1965’te doğdu, 15 Ekim 2007’de intihar etti. Otoportre’sini kesinlikle nefes almadan yazdığını biliyoruz, şahsen merak ettiğim ne kadar sürede yazdığı. O nefes almadan yazdığı için sizin de aynı şekilde okumanız gerekiyor ki bunu biz söylemesek de yapacaksınız zaten. İsterseniz kendinizi bulun, isterseniz neden intihar ettiğini anlamaya çalışın, isterseniz ilham alın, isterseniz çok sevin, isterseniz nefret edin ama bizce bu nev-i şahsına münhasır eseri muhakkak okuyun.

Otoportre
Edouard Leve
Çeviren: Orçun Türkay
Sel Yayıncılık
2015, 112 sayfa
ISBN: 978-975-570-721-1