Etiket: gramsci

Post-Marksizm’e Kısa Bir Giriş

Klasik Marksizm, sınıf çatışmacı tarih yorumu, diyalektik materyalist bakış açısı ve radikal duruşu ile kitlelerin dikkatini çekti. Arkasından gelen  bir çok teorisyeni etkiledi, üzerine çok fazla kafa yoruldu. Sayısız kitap yazıldı, sayısız yeni teori kendini Marx’ın savlarına temellendirdi ve birçok kez uyarlandı ve yorumlandı. Şimdi bu yorumlardan birine bakacağız. 21. Yüzyıl yorumu! 21. Yüzyıl uyarlaması, postmodern yaklaşım ya da kısaca post-marksizm diyebiliriz.

Göze çarpan bir farkla başlamak istiyorum. Post-marksistlere kadar, Marksizmin bütün yorumları, Marksizmin temel paradigmalarına dokunmadı ve genelde toplumsal modifiyelerin önüne geçmedi. Geçenler ise (Gramsci, Trotsky, Bernstein,Lenin, Mao vs.) Marksizm pastasının kremasını değiştirmekten öteye gidemedi. Marx’ın üstyapı meselesi kabul ettiği öğelerin de sınıf savaşınımında rolü olduğunu öne sürmek (örneğin, “kültür”) veya burjuva meselesi addedilen öğelerin de önemini vurgulamak (örneğin, “ideoloji”) gibi. Yine bunların dışında, o zamanlar en fazla eleştiri hedefi olan proleterya diktatörlüğü, Marksistler için çok önemliydi ve gerek Enternasyonallarde gerek Sovyet Rusya’da ve hatta Çin’de proleterya diktatörlüğü eleştirisi hoş karşılanmadı. Hatta sosyalistler içinde, proleterya diktatörlüğüne bakış açıcısı, bir nevi “turnusol kağıdı” vazifesi gördü. Marksizme gelen eleştiri ve yorumların, o zamanlar bu denli radikal ve yoğun olmamasını, postmodernitenin şart koştuğu düzenlemelere ihtiyaç olmamasının yanı sıra, bu Bolşevik despotizmine ve ortodoks Marksizm muhafazakarlığına bağlamakta hata görmüyorum. Bir nevi, köpeksiz köyde değneksiz gezen post-marksistlerin, öncekilere nazaran daha radikal oynamalarına bakalım.

Artık büyük anlatıların, büyük ideallerin ve vaadlerin zamanı olmadığı, her fikrin küçülmeye gittiği iddiasında olan post-marksistler, çok radikal, dünyayı değiştirmeye yönelik şiara da temkinli bakıyor. Bu bağlamda, Marksizm gibi, devrim, iktidar, diktatörlük, evrensellik gibi radikal paradigmalar barındıran siyasi görüşlerin de küçülmeye gitmesi bekleniyor. Ütopyalar, “tek bir doğru ya da gerçek var” düşüncesi, ‘gerçeği’ kovalama arzusu, dünyayı değiştirme fikri, insanlara cezbedici gelmiyor. Fukuyama’nın da dediği gibi, tarih bitti! Neo-liberalizm ile devletin bile minimalleştiği dönemde, proleterya iktidarı, kulağa ne kadar hoş gelebilir ki? Evrensellik düzleminde de, Miliband ve Poulantzas ayrımını örnek verebiliriz. “Peki post-marksistler, devrimden umudu kestiler mi?” sorusuna ise , net bir yanıt veremiyoruz, zira aralarında bir fikir birliği yok. Ama yüzleşmek zorunda olduğumuz katı bir gerçek var ve bu da devrimi yapması gereken sınıfla yakından alakalı.

Günümüzde, sınıf kavramı belirsiz ve iç içe. Bu bağlamda, post-marksizmin sınıf ayrımı, klasik Marksizmin biraz sulandırılmış hali. Bunun temel sebebi de yükselen beyaz yakalılar. Klasik Marksizm’de fabrikada ya da madende emekçi olmayanın işçi sınıfına ait olmadığı düşünülürse,  beyaz yakalılara kolayca ‘burjuva’ diyebiliriz. Peki günümüzdeki sınıf ayrımı, “işçi değilse, o zaman burjuvadır” önermesini kaldıracak basitlikte mi? İşçi – Burjuva ikili karşıtlığına indirgenebilecek durumda mı? Klasik Marksizmde, işçi, kuvvetli, büyük pazulu, zincirlerini kıran bir figürdür. Peki, bir işçi gibi emeğini satan, üretim araçlarına sahip olmayan, çalışmak zorunda olan ve sömürülen bir beyaz yakalı, ezilen sınıf sayılabilir mi? Gelişmiş ülkelerde çalışan nüfusun %90’ı, Türkiye’de % 50’si beyaz yakalı iken bu kategorilendiremediğimiz sınıfı, devrimin neresine koyacağız?

Aslında Herkes Ezilen Olabilir.

Bir insanın sosyal statüsünün iktisadi olarak belirlendiğini savunan Marx’a karşı, Gramsci, kültürel eklemlenme ile de hegemonya sağlanabileceğini öne sürmüştü. Kültürel eklemlenme dediğimiz şey ise, ezilen sınıfın yanı sıra, bir kültürün de ezilebileceğinin kanıtıdır. Marx’ın işçi-burjuva indirgemeciliğine karşın, bir kadının erkeğe, bir öğrencinin, bir öğretmene, bir çocuğun bir ebeveyne, bir Asyalının bir beyaza, bir homoseksüelin bir heteroseksüele ve nice değişkenin birbirine karşı olan savaşınımı, post-marksizmde kendine yer bulabiliyor. Eklemlenme, her zaman yatay değil, yukarıdan aşağı ya da aşağıdan yukarı da olabiliyor. Farklı iktisadi sınıflardan bireyler, bir amaç uğruna bir araya gelebiliyor.

Konuya ilgi duyuyorsanız ve daha fazla okuma yapmak isterseniz, (Klasik Marksizmi bildiğinizi varsayarak) Gramsci’den başlamanızı öneririm.

medya, kitle ve iktidar

Medyanın özellikle günümüz iktidarının tekelinde olduğu düşünülürse, medya çalışmalarını iktidar olgusunu ele almadan değerlendirmek yanlış olur. Medyanın iktidarın en güçlü ideolojik aygıtlarından biri olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Bu durumda akla Foucault’un biyoiktidar kavramı gelir. Bilindiği üzre 18.yüzyıldan itibaren cezalandırma sistemleri değişmiş, bireylerin davranışlarının kökenini değiştirecek şekilde yeni sistemler getirilmiştir. Bu sistemdeki cezalandırıcılar, yani aslında bireyin davranışlarını iktidarın istediği biçimde şekillendirecek kurum ve kişiler hapishaneler, okullar, akademisyenler, psikologlar olmuştur. Bu gerçeği 20. ve 21. yüzyıla uyarlayacak olursak yeni değiştirme-dönüştürme kurumu medya olmuştur. Bunu yaparken iktidar, kendi ideolojisinin medya kanalıyla toplumsal pratiğe sızmasını sağlar. Marx’ın yanlış bilinç dediği şey medya üzerinden bireylere aktarılarak toplum arasında ayrılıklara neden olur. Aslında bu durumu ayrılarak bütünleşme olarak da adlandırabiliriz. Toplumu ayrıştırarak iktidarın dilediği şekilde bir bütün yaratma durumu söz konusudur. Buradaki sorunsal, medya ve iletişim teknolojilerinin nasıl işlediğidir.

19. yüzyılın başlarında sanayileşen toplumlarda bireyin yalnızlaşması, kentte güçsüzleşip manipülasyona açık hale gelmesi kitle iletişim araçlarının etkisini arttırmıştır. Fabrikalarda üretim artınca tüketimi de arttırmak için reklam ve ilanlar çıktı. Bu nedenle medyanın temeli propaganda ve ikna üzerine kuruludur. Medya işleyişindeki en önemli kavram Gramsci’nin hegemonya kavramıdır. En basit şekliyle rızanın örgütlenmesi olarak tanımlayabileceğimiz hegemonya kavramı, egemen ideolojiyi empoze ederken kişileri zorlamaz, aksine onları ikna ederek bu eylemi gerçekleştirir. Kaldı ki var olan durumun toplum tarafından çokça sorgulanmamasının temelinde de hegemonya yatar. Sorgulanmayacak şekilde, rıza alınarak ideolojiler kabul ettirilir. Buna ideolojinin doğallaştırma mekanizması denebilir. Şimdi başka bir sorunsalla, toplum içinde hegemonyanın işleyişi sorunsalıyla karşı karşıyayız.

Kitle ve iktidar olgularının epistemolojik anlamda birbirleriyle nasıl bağlar kurduğunu ve aralarındaki tahakküm ilişkilerini anlamlandırmak için incelenmesi gereken en önemli paradigma kuşkusuz dindir. Din kavramı, Aydınlanmacılara göre siyasal ve toplumsal alandan uzaklaştırılması gereken bir kavramdır. Nedeni, dini ideolojinin rahipler tarafından halka bir komplo olarak ortaya atılmış olabileceği gerçeğidir. O günden bugüne çok fazla değişmemekle beraber, din hala “halkın afyonu” olarak kullanılmaktadır. Hegemonya sağlanmak istenen kişi sayısı az olduğunda parametreler değişkenlik gösterebilir, ancak söz konusu olan kitleyse, kitleleri iktidara itaate ikna etmenin en etkili yolu dindir. İktidar, dinsel yasaların Tanrısal kaynağı olduğunu öne sürerek insanları egemenliği altına alır. Burada gerçekleşen ilk etki, insanları öldükten sonra sınırsız nimet ve güzelliğin bulunduğu yaşamın varlığına ve sonrasında ise düşünmek başta olmak üzere bir çok eylemin yasak yani günah olduğuna inandırmaktır. Nitekim günah kavramının özünde de ölüm sonrası yaşamda çekilecek acılar yatar. Aslında burada dinin bilimsel bilginin karşısında durduğunu belirten Aydınlanmacı düşünce doğrulanır. Örnek vermek gerekirse, kurban bayramında yağan yağmurların bilimsel nedenini düşünmek yerine o yağmurların sokaktaki kanı temizlemek için yağdığını düşünmek daha kolaydır. Kestirme yoldan bir sonuca varma, yanlış bilince yaslanmaktır. Ayrıca bunun Tanrısal güçler tarafından kaynaklanmadığını kimse bilmese bile akla getirmek dahi günah sayılır. Kişi, düşünmemeye Tanrısal kaynaklar aracılığıyla ikna edilir. En sonunda bu durum bizi çileciliğe götürür. Yaşadığı dünyada acı çeken insan, ölüm sonrası yaşamda bunun ödülünü alıp daha mutlu olacağına inandığı için acıyı rızayla kabullenir. Burada ise Marx’ın cümlesi doğrulanır. “Din, kendini yitirmiş ya da hiç bulamamış insanın öz bilincidir.”

Medya işleyişi ve hegemonya, toplumsal sınıflara göre değişkenlik gösterir. Altyapının medya manipülasyonundan etkilenme oranı ile üstyapının etkilenme oranı bir değildir. Altyapıda başta din kavramı olmak üzere toplumsal değerler üzerinden hegemonya sağlanırken, üstyapıda ekonomik tahakküm ve çıkar ilişkileri söz konusudur. Her iki durumda da medya, üretim ve dolayısıyla tüketim faaliyetlerini etkiler.

Medya işleyişinde diğer bir etki ise göz boyamacılıktır. Kitle iletişim araçları içerisinde göz boyamacılıkta en büyük paya sahip olan reklamlarla birlikte sahte doyum dünyası yaratılır. Bunu yaparken prodüksiyon araçları hiçbir zaman gösterilmez. Yani yaratılmış olan yapay medya ürünleri, doğalmış gibi sunularak alıcılarda yanılsama yaratır. Kitle iletişim araçlarının teknik olanakları ilerledikçe, kitle içinde bulunduğu gerçeklikten o derecede koparılır. Tüm bu yanılsamalar, yapay hayatlar üreterek insanları düşünmemeye bir kez daha sevkeder.

Sonuç olarak medya, tüm bu saydıklarımı yaparken amacı, iktidarın ideolojisini yani egemen ideolojiyi meşrulaştırmaktır. Egemen ideolojinin yeniden ve yeniden üretimi, dış dünyayla birey arasında duvar örülmesine neden olurken, bunu da o duvarların hergün biraz daha fazla yıkıldığına, kişilerin giderek özgürleştiklerine inanmalarını sağlayarak yapar.

futbol x anarşi

Zapatista bölgesindeki, Aguascalientes’de, iki uzun ahşap yatakhanenin arasında, ağı olmayan, bel vermiş direklerden oluşan kalelerle futbol oynadık. Top sık sık binaların çatısına gidiyordu. Böyle olunca top taca çıkmış sayılmıyor, top yuvarlanıp geliyor ve saçakların altında topu kapma mücadelesi sürüyordu. Çılgın anlardı, gerçek değil gibiydi, çünkü benim gibi ziyaretçilere yabancı gelen bir yoksulluğun orta yerinde top oynuyorduk, hatta askeri uçaklar olağan uçuşlarını yapıyordu. Meksika’daki bu yabancı alanda bazılarımız, ziyaretçiler ve ev sahipleri, yüzeysel de olsa en azından samimi bir şekilde birbirimizle tanıştık. Futbol, koşullara uyarlanarak oynandı, dil, değer ve hatta kondisyon farklılıklarını aşarak aramızda bağlar kuruldu. Yüksek rakımdan dolayı zor anlar yaşadım.

Futbol sahasının, sosyal alanla örtüşmesinde güçlü yönler vardır. İlki tarihseldir; bir sosyal etkinlik mekanıdır. Ulusal, sınıfsal ve daha küçük toplumsal kimlikler, futbol sahasında ve çevresinde tutkuyla dışa vurulur. İkincisi, kolektif bir oluşumdur; gruplar toplum içinde olduğu gibi sayısız bçimlerde şekillenir. Futbol, takımlar, fan klüpler, holigan çeteleri ve ötesi gibi yakın ilişki gruplarını ortaya çıkaran güçlü duygulara neden olur. Üçüncüsü, üsluptur; bireylerin ve ait oldukları toplulukların veya toplumların benzersiz olduklarını ifade eden yollardır, bu en çok oyun üsluplarında ortaya çıkar. Belki de en tanınmış olanı Brezilya, bir Afro-Brezilya savaş sanatı olan capoeria’dan geliştirilmiş olduğu çok açık olan akıcı bir oyun sergiler. Dördüncü ve en önemlisi ise, futbol sahasının sosyal olanı karakterize eden karşılıklı yardımlaşmayı yeniden üretmesidir; insanlar spora şevkle katılır, onu ve kendilerini yeniden tanımlar.

Burada, futbolu romantikleştirmek ve entellektüelleştirmek peşinde değilim.Futbola (veya herhangi bir oyuna), insanların felsefelerinin, politikalarının ve umutlarının gerçek bir karışımı olarak bakılabileceğini düşünüyorum. Bu onu güç ilişkilerinin üretildiği önemli bir yer yapar. Sahada güç isimlendirilir, paylaşılır, yarıştırılır ve hissedilir. Gücün dağılımı düdük çalana kadar asla düzene girmez. Sporun biçim ve örgütlenmeye ait geniş alanlarında anarşist bir atağa ihtiyacımız var. Topu tekmelemek, sokağa barikat kurmak veya bir kooperatif kurmak kadar anarşist kılınabilir.

Futbol nasıl anarşist olabilir? Başlangıç olarak diyebiliriz ki futbol ve anarşizm varolduğundan beri anarşistler futbol oynamışlardır. 20. yüzyılın başlarında aralarındaki ilişki oldukça açık biçimde varolmuştur. Şimdilerde “Argentinos Juniors” olarak bilinen takımın adı eskiden “Şikago Şehitleri”ydi ve Buenos Aires’deki anarşist bir kütüphanede başka bir takım da kurulmuştu. Ve güvenle tahmin edebiliriz ki, 1937’de Kuzey Amerika’da “Cumhuriyet” için para toplamak amacıyla tura çıkan bazı Barselona takımları kendilerini kendi şehirlerinin anarşistleriyle özdeşleştiriyorlardı. Paris’te 1968 Mayısı’nda greve giden profesyonel oyuncular kendi paylarına düşen özgürlüğü talep ederken öğrencilerden ve işçilerden çok mu farklıydılar? St. Pauli’nin anti otoriter taraftarları, politikayı stadyum duvarlarının arkasında bırakabilirler mi, veya bir mitingden, bir protestodan önce futbolu unutabilirler mi? Eğer birçok mekan ve eylem esasen anarşist çağrışımlıysa, o zaman furbolun da eski bir anarşist cephesi vardır.

İnsanların maça olan sevgileri, özgürlüğe ve adalete olan sevgilerine dönüştürülmüştür; 1942’de Dinamo Kiev takımı gibi, ülkeleri bağımsızlık savaşı verirken Fransız takımlarını terk eden Cezayirli futbolcular gibi, veya ırkçılığa, hırsa ve faşizme karşı çıkan Ruud Gullit gibi beyaz olmayan Avrupalı futbolcuların yaptığı gibi. İnsanlar değerlerini, kimliklerini ve arzularını maç aracılığıyla yeniden üretirken, futbolu daha fazla bir şeye doğru esnetirler. Chumbawamba futbola olan tutkusundan dolayı kendi web sitesinden bir gençlik takımı olan Wetherby Athletic’i desteklediğini açıklar. Ki onların da politikliği takım üniformalarını süsleyen “anarşist” kelimesinden dolayıdır.

Politika, futbolda sapmalar veya kazalar olarak ortaya çıkmaz. İnsanların maçla etkileşiminin bir parçasıdır. Spor, Dünya Kupası finallerindeki bir maçta da, asi Meksika’daki engebeli bir sahada oynanan maçta da biçimini korur. Oyuncuları, temel kuralları ve hedefleri aynıdır. Spor, insanların bu temel unsurlar etrafında bir araya gelme biçimlerine göre değişir. Güney Amerika’nın Barras Bravas’ı; Avrupa’nın holiganları, ultraları ve karnaval fanatikleri: Fanatikliğin bu provokatif uzantıları, futbol sahasından yeni enerjik kültürel oluşumların ortaya çıkabileceği hissini veriyor. Stadyumları hemen doldurmasak bile bugün aynısı anarşistler arasında da meydana geliyor.

Anarşist futbol, son yıllarda şaşırtıcı olmayan bir şekilde, bir isim, üslup veya örgüt olmaksızın ortaya çıktı. Birleşik Devletler orta-Atlantik bölgesinde insanlar Anarşist Futbol Ligi olarak maç yapıyorlar. Batı kıyısında, anarşistler ve diğerleri bir isim olmaksızın maç yapıyorlar. Orta-batı’da Arsenal, Riot (isyan), Swarm (arı oğulu) takımları Anarşist Futbol Birliği olarak maç yapıyorlar. Sonuncusu minumum anlamda bir birlik, federasyon veya şebeke biçiminde. Bazıları haftada bir, bazıları yılda bir biraraya geliyor. Maçlar bir veya iki saat sürüyor. Önce, şimdi ve sonra meydana gelenler bir ana çerçevenin tayin edilmesini gerektirmiyor. Anarşistlere özgü bir tarzla, futbol, sporun tarihini tekrarlıyor, kolektif politika ve tutku sahada birbiriyle kaynaşıyor.

Örneğin Anarşist Futbol Birliği, varsayımsal, önerilebilir bir anarşist çalışma biçimi olarak ele alınabilir. Bu, bir grup insanın aşındırdığı toprak parçası üzerinde yapılan bir evirmeceden fazla bir şey de olmayabilir veya gerçek, geniş ama gizil bir anarşist güç de olabilir. Birliğin Şikago örgütü, görünürde aralarında en örgütlü olanıdır (telefon listesi, uniformalar, program vs.), maça çıkma sıklıkları, arkadaşlık dereceleri, politik inançları geniş bir çeşitlilik gösteren bireylerden oluşur. Birliğin dışında, Portland, Berkeley ve San Fransisko gibi şehirlerde çeşitlilik içeren bir bütünlük içinde kuralsız maçlar yapılmaktadır. Etkinliklerdeki bu dağılım anarşizm ve futbolun karşılıklı bir yeniden tanımlanmasına işaret etmektedir. Her biri bir diğeriyle birleşerek değişime uğramaktadır. Anarşist maçlar futbolu, Nike, Büyük Futbol Ligi ve Uluslararası Futbol Birlikleri Federasyonu’nun (FIFA) pompaladığı metalaşmadan ayrı tutmaktadır. Ve anarşizme başka bir canlılıkta kültürel oluşum, yeni bir ifade biçimi kazandırmaktadır.

Kültürel oluşum nedir? Sınırsız hayal gücü, tanımlamak istediğim şey için kaçınılmaz bir terim olabilir. Bu acele bulup ortaya attığım bir terim değil. Lisedeyken Profane Existence’ı keşfedip, muazzam kara blokların fotoğraflarını gördüğümde, böylesi bir kolektif eyleme katılmanın inanılmaz bir duygu olduğunu hayal etmiştim. Birkaç yıl sonra Körfez Savaşı’na karşı bir yürüyüşte umulmadık bir biçimde kara bloğa katıldım. Oltaya yakalandım. O zamana kadar anarşistlerle olan bağım ve özdeşleşmem bir tereddüt taşıyordu, ama böylesi belirsiz görüntüler ve ortaklaşmanın böylesi uçup giden anları düzeyin artmasını sağladı. Futbol sahasında ortaya çıkan bütün değiş tokuş, işbirliği ve yakınlaşmalar, özdeşleşmenin ve sadakatin aynı işlevlerine hizmet edebilir.

Anarşist futbol kolektif kimlikleri takımlar aracılığıyla ifade edebilir, özellikle anarşist idealleri hayata geçirdikleri ve kolektif becerileri inşa ettikleri anlamda. Pozisyonlar ve stratejiler üzerinde antrenör olmaksızın karara varmak, baskı olmaksızın antrenman yapmak, her beceri düzeyinden oyuncu kullanmak; anarşistlerden başka kim bunların üstesinden gelebilir? Doğrudan eylemlerimizde kullandığımız iletişim becerilerini ve diğer ortak becerilerimizi neden futbolda kullanmayalım? Destek olmak deneyimli futbolcuların bildiği bir şeydir. Oyuncular, sahada topu savunmadan uzakta tutmak veya topun ileriye gitmesini sağlamak için takım arkadaşlarının pas verebilecekleri yerde durarak onlara destek olurlar. Bu teknik, yoldaşlarınızın nerede durdukları ve ne yapabilecekleri konusunda uyanık olmanızı gerektirir. Gayrimeşru çalışmalar sırasında, bu tür beceriler hareketleri hızlandırır, sağlamlaştırır ve güvenli kılar. Futbol oyunundaki birçok şey bizim taktiklerimizi besleyebilir ve bunun tersi de mümkündür. Bir kadın takım arkadaşım bu karşılıklı ilişkiyi şöyle tanımlamıştı, “Topa vuruyoruz. Koşuyoruz. Tepeliyoruz. Kaçıyoruz.”

Futbolun teknik olmayan yönleri özellikle uzun vadede kolektif politik çabalarımızı pekiştirebilir. Örneğin, stratejik bir örgütlenme ilkesi olarak yakınlaşma fikri -karşılıklı güvene dayanan küçük gruplar içinde politik eylemlerde bulunan insanlar- anarşistlerin buluşudur, fakat gerçekleştirilmesi zordur. Sürekli birlikte futbol oynamak somut bir yakınlaşma duygusunu sağlayabilir. Maçı oluşturan tüm iletişim ve işbirliği, karşılıklı bir güven ve anlayış duygusu halinde kristalize olur. Bir kez yaşandıktan sonra başka bağlamlarda daha kolay hayata geçirebilecek bir duygudur bu. Birkaç kişinin, katkılarının toplamının yaratabileceğinden daha büyük bir etki yaratması ne güzel bir şeydir. Bunu politikada yeterince görmüyorsak da en azından futbolun iyi örneklerinde bulabiliriz.

1990’da Dünya Kupası yarı finalinde Kamerun’un İngiltere karşısında zafere yaklaştığı bir anda, yakınlaşma gerçek ve görünür bir şekle büründü. Kamerun’u bir gol öne geçiren atak, yalnızca en iyi takımlardan birini rezil etmekle kalmayıp, çok akıllıca bir şekilde gerçekleştirildiği için nefes kesiciydi. Kamerun’un oyunu hem duru bir güzelliğe hem de güçsüz bir takımın başarısına sahipken, yakınlaşmanın nasıl da somut ve şiirsel olabileceğini gösteriyordu. Yakınlarda gerçekleşen bir Şikago Arsenal maçında, takım arkadaşlarımızdan birinin basit bir pası diğer takımı şaşırttı ve takımımızın ani bir karşı atağa geçmesini sağladı. Birkaç pastan sonra, rakiplerimiz kadar bizi de şaşırtacak bir biçimde gol attık. Devrimin değilse bile direnişin böylesi bir fırsatlar zincirinin sonucunda gerçekleşebileceğini hayal etmez miyiz? Maçın büyüsü devrimci hayal gücüyle temas halindedir, şiir ve sanat gibi: Değişim duygusuna ve imgelemine yol açar.

Elbette futbol herkesin hoşuna gitmez. Ama sanat ve başka kültürel ifade biçimleri de öyle. Peki evrensel bir çekiciliği yoksa devrim için ne işe yarayacak ki? Bu soru bize sporu kullanmak veya onu ıskartaya çıkarmak gibi ikili bir seçenek sunmuyor. Maç değiştirilebilir. Sadece maçı kazanmak mantığından öte bir takım uyumu ve takım becerisi inşa edebiliriz. İnsanların eğlenmesini sağlayabiliriz, hatta maç yapmayanların bile. Politik mücadelenin bir parçası olarak futboldaki potansiyel, sporun tekrar herkese açık kılınmasında gizlidir.

Beceri paylaşımı ve yakınlaşma içselleştirilmelidir. Futbol sahasında oyuncular hızlarını ve adımlarını yeni oyunculara göre ayarlamalıdır. Maç akıcı doğasıyla buna izin verir; hücum oyuncuları top sürmekten ziyade paslaşmaya ağırlık verebilir, savunma oyuncuları ise rakiplerini kontrol altında tutmaya konsantre olabilir. Genel nitelikteki bu tavsiye cinsiyet söz konusu olduğunda daha da ağırlık kazanır. Kadınlar her bir takımda rol almalıdır ve bütün maço davranışlar sahadan uzak tutulmalıdır. Profesyonel maçlarda ortak bir davranış olarak oyuncular için kullanılan cinsiyetçi aşağılamaların yerini “Erkeklik yapma, pas ver!” gibi bir şakalaşmanın aldığını gördüğümüz gün büyük bir gün olacaktır.

Sonuca gelirken sade olmakta yarar var: Futbol, özünde basit bir oyundur ve anarşizm özünde basit bir istektir. Sporun temel kolaylığı onu dünya çapında yaygınlaştırmış ve bizi de beraberinde sürüklemiştir. En harika yanlarından biri oyun sırasında yeni biriyle tanışmamız veya oyun sonrasında bir akşam yemeğinde, barda ilişkilerimizi güçlendirmemizdir. Aslında futbol sahası oynamak için bir buluşma yeriyse insanların bir araya gelmekten hoşlandığı bir mekan olmaya kadar da genişleyebilmelidir. Anarşi burada başlayabilir, en azından tomurcuklanır. Bir golün atılmasında veya bir takımın antrenman yapmasında öz-örgütlenme fikri görünür kılınabilindiği sürece anarşizmin işi hiç de zor değildir. Futbolla anarşizmi bir araya getirmek doğal ve ortak-yaşamsal bir şeydir. Futbol sahası, Gramsci’nin deyişiyle “insani sadakatin büyük açık hava krallığı” bizim kılınmalıdır.

Carlos Fernandez