Etiket: futbol

jonathan wilson – futbol taktikleri tarihi

elinizdeki kitap herhangi bir tarih değil. kişisel bir bakış da değil. daha ötesi… wilson futbol taktikleri tarihini geniş araştırmalar yaparak satır satır yeniden kurmuş. kaynakçanın kendisi, kapsayıcılığıyla başlı başına bir çalışma zaten. kaynakçadaki belli başlı kitapları okusanız futbol uzmanı kesilirsiniz. kitap bu özelliğiyle futbol taktikleri tarihi çalışmalarının temel metni olma özelliğini şimdiden kazanmış bulunuyor.

bundan daha da önemlisi kitapta bütün söylediklerini olgulara, en başta da futbolun olmazsa olmazı maçlara dayandırıyor wilson. genellikle saha içinde olandan değil de olmayandan hareket eden ve yorumlarını “o top gol olsaydı, o pas şuraya atılsaydı, falanca oynasaydı, filanca oynamasaydı” gibi hiçbir zaman kanıtlamayacak önermelere dayandıran metafizikçi futbol fikriyatına yabancı bir şey tabii bu. ancak wilson bir tarihçi namusuyla saha içinde olanlardan yola çıkarak anlatıyor çözümlemelerini… başka deyişle saha içinde karşılığını bulamayacağınız hiçbir sözü yok.

bir derbi günündeyiz. futbol oyununu seven ve belirli armalara mesai harcayanların daha birçok alanında olduğu gibi eski tadı alamadığının farkındayız. şahsen kombinesini eksik etmeyen ve potansiyel deplasmanları kaçırmayan biri olarak passolig saçmalığı sonrası tribünlere veda eden kesimde yalnız olmadığımızı biliyoruz. bunun dışında endüstriyelleşmesi eleştirilen futbolun iktidarın bir oyun alanı haline gelmesi ile birlikte futbol oyununun saflığı peşinde koşanların hareket alanı gittikçe daralıyor. fakat vakti zamanında odtü’den çıkan dost bir fanzinin söylemi olan “futbol kitlelerin afyonuysa biz de bob marley’iz” demeyi sürdürüyoruz.

biraz fazla uzun bir giriş oldu ama amaç bu kadar olumsuzluk içerisinde size nefes aldıracak bir eser; futbol taktikleri tarihi. alt başlık 1-2-7’den tiki-taka ve ötesine. daha alt başlık ibrahim altınsay’ın sunumuyla. kanımca iki şey önemli, öncelikle 1-2-7 gibi bir dizilişin varlığı. gençler arasında bir anket yapılsa muhtemelen hepsinin yoktur öyle bir şey diyeceği bir diziliş ama oyunun evrimini anlatması açısından ne kadar geri gidildiğini yansıtıyor. tiki-taka’nın ise hangi takımı ifade ettiğini biliyorsunuz. diğer önemli şey ise ülkede sözüne güvendiğimiz ender futbol adamlarından ibrahim altınsay’ın bu kitabın sunumu görevini üstlenmesi. üstte alıntıladığımız bölümler kendisinin kalemi ve bizden çok daha iyi bir şekilde özetlediği kitabın anlatımı.

kendi dilimizle anlatmaya çalışırsak ise öncelikle basit bir futbol kitabı olmadığını belirtmek lazım. değişim ve gelişimlerin arkasından siyasal-kültürel değişimlere ve etkilediği toplumlara da değiniyor wilson. büyük britanya’dan hollandaya, uruguay, arjantin ve brezilya ile güney amerika’ya avusturya ve macaristan ile orta avrupa’ya ve futbolda yaşanan devrimlere de uzanıyor ve akabinde günümüze kadar geliyor. dolayısıyla aslında sürekli güncellenmesi gereken bir tarih için harika bir başlangıç olma özelliğini koruyor.

simon kuper  ise bu eseri “futbolun sahada nasıl oynandığına dair yazılmış en iyi kitap” diye özetlemiş. kendisine de katılıyor ve kitabı btirdikten sonra izlediğiniz her maça çok farklı bir gözle bakacağınızı ve oyunun saflığından çok fazla haz alacağınızı biliyoruz. bu güzel oyunun sadece güzeliklerine odaklanmanızı sağlayacak bu eser muhakkak kütüphanenizin baş köşesinde yer alması gerektiğini de ısrarla vurguluyoruz. kitabın yapımında ve yayımında emeği geçenlere teşekkürlerimizi sunuyoruz.

derbiye dönecek olursak, formamız beyaz, şortumuz siyah, oyun hareketli, vurduğumuz gol olsun.

futbol taktikleri tarihi
jonathan wilson
türkçesi: deniz arslan
ithaki 
2017, 592 sayfa

pek milli takım

gündem malum fatih terim ve arda turan’dan geçilmiyor. biz de uzun zamandır tribün dolaylarında iki kelam etmemiştik. milli takım nedir, ne kadar millidir, temsil gibi kavramları ve felsefi boyutlarına da girebilirdik ama dünkü maça dair yazı görselinde kullandığımız fotoğraf gerçekten düşündürüyor.

“türk milli takımı”nın öne çıkan güzelliği (belki de tek güzelliği) emre mor. kendisinin sevincinde mutluluk, masumiyet, saflık, umut, güzellik, gençlik her şey var. öte yandan ise önünde burak yılmaz yer alıyor. hani eşine şiddet uyguladığı için mahkemelik olan, prim alamadığı için gürültü çıkaran arkadaş. kendisinin “kol geçirme” hareketi ve ifadesi sanki günümüz türkiye’si fotoğrafı. nefret, öfke, şiddet, düşmanlık, kin her şeyi içeriyor. nerden baksan iki farklı türkiye yüzü. nerden baksan gerçeklik.

bunun dışında çevirmeninden basına, oyuncusundan halkına herkese tepkili olan bir ikili var. fatih terim ve arda turan. dün emre mor’u yere yatıp zaman geçirmesi için muhtemelen küfür içerikli şiddetli biçimde azarlayan bir fatih terim. cumhurbaşkanı tarafından korunuyor. ülke içerisinde imparator diye adlandırılıp rol model olarak öne sürülüyor. emre mor 18 yaşında bir çocuk. daha yeni başlıyor. daha yeni öğreniyor. öte yandan bu sezon reklamlarda oynadığı süre muhtemelen sahada geçirdiği süreden fazla olan arda turan maç sonunda kaptan sıfatıyla çıkıp ve “adamlığını” ortaya koyup kendisini eleştirenlerden tek tek hesap soracağım diyor. bütün ülkenin başarı kriteri olarak sınıflandırdığı rol model bu. diğer örnekleri ve yaşananları siz de biliyorsunuz.

ayrıca bu şerefli ve vatan aşığı peşinde olan arkadaşlar, primle-parayla işi olmadığını iddaa eden arkadaşlar, kendilerine sunulan 500 bin euro primi hiçbir zaman reddetmiyor. ya da aldıkları parayı yine vatan aşığı olup vatan için hayatı kaybedenlere ya da ihtiyacı olanlara dağıtma ihtiyacı hissetmiyor. kendilerinin hakkıdır ya da onlar istemediki diyenler yoktur umarım aranızda.

özetle bütün bu sporcunun zeki, çevik, ahlaklısının sevileceği öğretilmeye çalışılırken bu rol modellerinin nasıl ortaya çıktığı ayrı bir tartışma konusu. çocuklarına abartılı sevinç göstermenin iyi bir şey olmadığını, rakiplere saygı göstermenin önemini, futbolun sadece bir oyun olduğunu ve mücadelenin belirli değerler ve sınırlar kapsamında yapılması gerektiğini çocuklarına aktarmaya çalışanlara başarılar diliyoruz.

biz şüphesiz ki şampiyonada izlanda’yı destekliyoruz.

minik takım (l’equip petit)

Margatania F.C. 7 yaş altı minikler takımının oyuncuları kalelerinde 271 gol gördüler. Ancak son maçta bir gol atabildiler. Yine de çok eğlendiler, çok şey kazandılar. Miniklerin bu eğlenceli hikayesi, “minik takım” (l’equip petit) adlı 9 dakikalık bir kısa filmle anlatıldı. Filmin yapımcısı bunun bir kısa film olmadığını, yalnızca çocukların aileleriyle ve yakın dostlarla paylaşmak için hazırlandığını söylüyor ama yeterince kişiye ulaştı ve fazlasıyla ödül oldu. Her yaptığınız işten bu şekilde keyif almanız dileğiyle. Oyuna devam.

işçi hareketlerinin futbolun tarihsel gelişim sürecine etkisi

Günümüzde bir oyun ve bedensel aktivite dışında futbol, sosyal dokuya ilişkin bir anlamlandırma ve gösterge aracı olarak birçok araştırmaya konu olmuştur. Bu çalışmada, modern futbolun erken dönem tarihsel süreci, işçi sınıfı kültürünün gelişimi paralelinde, literatür tarama yapılarak farklı bir boyutu ile ele alınmıştır. Çalışmanın amacı, modern futbolun ortaya çıkışı ve gelişiminde önemli bir unsur olan işçi sınıfı ve futbol ilişkisini incelemek, toplumsal yapıya ve üretim biçimine bağlı olarak gelişen sporun, işçi sınıfı arasında popüler olan futbol branşı ile özdeşleşmesinin boyutlarını ortaya koymak ve ilgili literatüre kaynak sağlamaktır. Sonuç olarak; futbolun tarihsel durumunun ve gelişiminin tamamıyla anlaşılmasının ancak geçmişin işçi sınıfı ve gündelik hayat kültürüyle bağlantısının araştırılmasıyla mümkün olduğu, dünya genelinde modern futbolun ortaya çıkışında, kurumsallaşmasında ve yayılmasında, Sanayi Devrimi ile gelişen işçi hareketlerinin rolünün oldukça fazla olduğu, futbolun sınıfsal mücadelede etkin bir araç olarak kullanıldığı söylenebilir. Sosyoloji alanında yapılan araştırmalar, sosyal yaşamın oluşumu ve devamlılığında, spor ve politikanın çeşitli şekillerde bağlantılar oluşturduğunu ortaya koymuştur. Toplumsal yapıya ve üretim biçimine bağlı olarak gelişen spor, kapitalistleşme süreciyle birlikte gelişmeye ve değişmeye başlamıştır. Sanayi Devrimi ile hızlanan sanayileşme ve kentleşme olgusu, işçi sınıfının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Kapitalist sınıf, işçi sınıfının sportif etkinliklerini kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışmıştır. Bu süreçte, modern manada futbolun da doğuşu ve gelişiminde Sanayi Devrimi ile beraber gelen şehirleşmenin etkisi büyüktür. Dünyadaki siyasal/ekonomik sistemlere göre şekillenen spor, tarihsel gelişim süreci içerisinde iktidarlar tarafından halkı kontrol etmek üzere kullanılmıştır. Örneğin “İmparatorluk” döneminde her ulusun işçi sınıfından insanlar Roma’ya akın ediyordu. Bu sınıfın doğuracağı tehlikelerin bilincinde olan imparatorlar bunları etkisiz hale getirmek ve şehirde tutmak için ekmek dağıtarak karınlarını doyuruyor, spor oyunları düzenleyerek eğlence gereksinimlerini gideriyordu. Baskı altında ezilen kitlelere imparatorluğun verdiği ekmek ve eğlence lütfu ile, sosyal ve politik hoşnutsuzluğu en güzel şekilde savuşturuyordu. 1800’lü yılların sonlarına doğru spor, işçi sınıfı arasında yaygınlık kazandı. İş günlerinin ve iş saatlerinin azalması bunda başlıca rolü oynadı. Sosyal düzelmeler, işçi sınıfına anlamlı bir şekilde geçirebileceği bir boş gün sunmuştu. İşte bu aşamada soylular, kriket ve tenis oynamayı sürdürürlerken proleterya futbolu geliştirmeye başladı. Bu yönden bakıldığında futbol, soyluların uzantısı olan kolej amatörlüğüne karşı demokratik bir devrimdir. Özellikle İngiltere?de futbolun gelişiminin ve tarihsel durumunun tamamıyla anlaşılması, ancak geçmişteki işçi sınıfı ve onun gündelik hayat kültürüyle bağlantısının araştırılmasıyla mümkün olacaktır. İngiltere’de 1750’lerde başlayan Sanayi Devrimi ile futbol, köylü gençlerin geniş alanlarda oynadığı kuralsız bir oyun olmaktan çıkmıştır. Dokuma atölyelerinde işçi olarak çalışmaya başlayan köylü çocukları, kentlerin dar sokaklarında boy göstermeye başladılar. 1880’lere gelindiğinde, İngiltere’de futbolun orta sınıftan ziyade işçi sınıfının en önemli eğlencesi olduğu görülmektedir. Futbolun İngiltere?de yayılması iç jeopolitik bağlamda demiryolları/demiryollarında çalışan işçiler sayesinde olmuştur. 1920’li yılların sonundan başlayarak siyasi coğrafya demiryolu ağıyla örülmüştür. “Bir istasyon bir futbol sahası”, kural budur. İngiltere’de bazı futbol kulüpleri iş kollarına göre taraftar bulmaktadır, bu takımlar; Liverpool ve Southampton (Woolston Tersanesi-Liman), Sheffield (Bıçak Üreticileri), West Ham United (Thames Demir İşletmeleri), Nottingham Forrest, Derby Country ve Blackpool (Kömür), Manchester United (Dokuma) ve Arsenal’dir. (Woolwich’deki Royal Arsenal-Kraliyet Silah ve Cephane Fabrikası). Sanayi Devrimi ile birlikte başlayan toplumsal değişme ve gelişmeler, bir yandan işçi örgütlenmeleri yoluyla sporun örgütlenmesini ve yayılmasını hızlandırırken, diğer yandan spor sayesinde işçi örgütlenmesinin kurumsallaşmasına ve gelişmesine katkı sağlamıştır.Verilen örneklerden hareketle; Sanayi Devrimi’nin futbolun kurumsallaşmasında bir milat olduğu, İngiltere’nin ve özellikle işçi sınıfının futbolun beşiği, İngiliz sermayesi ve İngiliz işçilerinin futbolun dünyaya yayılmasında önemli bir etken olduğu, değişik ülkelerdeki ilk futbol kulüplerinin işçi ve/veya işçi bölgelerinin takımları olduğu söylenebilir. Bu çalışma ile, modern futbolun ortaya çıkışında, kurumsallaşmasında ve yayılmasında, Sanayi Devrimi ile gelişen işçi hareketlerinin rolü ve sınıfsal mücadelede kullanılması ortaya konulmaktadır.

Aslında spor ve toplumsal sınıflar arasındaki ilişkiyi toplara bakarak saptamak çok kolay. Top küçüldükçe sınıfsal konum yükselir.

kaynak: http://dokuman.tsadergisi.org/dergiler_pdf/2010/2010-Nisan/1.pdf

 

futbol x anarşi

Zapatista bölgesindeki, Aguascalientes’de, iki uzun ahşap yatakhanenin arasında, ağı olmayan, bel vermiş direklerden oluşan kalelerle futbol oynadık. Top sık sık binaların çatısına gidiyordu. Böyle olunca top taca çıkmış sayılmıyor, top yuvarlanıp geliyor ve saçakların altında topu kapma mücadelesi sürüyordu. Çılgın anlardı, gerçek değil gibiydi, çünkü benim gibi ziyaretçilere yabancı gelen bir yoksulluğun orta yerinde top oynuyorduk, hatta askeri uçaklar olağan uçuşlarını yapıyordu. Meksika’daki bu yabancı alanda bazılarımız, ziyaretçiler ve ev sahipleri, yüzeysel de olsa en azından samimi bir şekilde birbirimizle tanıştık. Futbol, koşullara uyarlanarak oynandı, dil, değer ve hatta kondisyon farklılıklarını aşarak aramızda bağlar kuruldu. Yüksek rakımdan dolayı zor anlar yaşadım.

Futbol sahasının, sosyal alanla örtüşmesinde güçlü yönler vardır. İlki tarihseldir; bir sosyal etkinlik mekanıdır. Ulusal, sınıfsal ve daha küçük toplumsal kimlikler, futbol sahasında ve çevresinde tutkuyla dışa vurulur. İkincisi, kolektif bir oluşumdur; gruplar toplum içinde olduğu gibi sayısız bçimlerde şekillenir. Futbol, takımlar, fan klüpler, holigan çeteleri ve ötesi gibi yakın ilişki gruplarını ortaya çıkaran güçlü duygulara neden olur. Üçüncüsü, üsluptur; bireylerin ve ait oldukları toplulukların veya toplumların benzersiz olduklarını ifade eden yollardır, bu en çok oyun üsluplarında ortaya çıkar. Belki de en tanınmış olanı Brezilya, bir Afro-Brezilya savaş sanatı olan capoeria’dan geliştirilmiş olduğu çok açık olan akıcı bir oyun sergiler. Dördüncü ve en önemlisi ise, futbol sahasının sosyal olanı karakterize eden karşılıklı yardımlaşmayı yeniden üretmesidir; insanlar spora şevkle katılır, onu ve kendilerini yeniden tanımlar.

Burada, futbolu romantikleştirmek ve entellektüelleştirmek peşinde değilim.Futbola (veya herhangi bir oyuna), insanların felsefelerinin, politikalarının ve umutlarının gerçek bir karışımı olarak bakılabileceğini düşünüyorum. Bu onu güç ilişkilerinin üretildiği önemli bir yer yapar. Sahada güç isimlendirilir, paylaşılır, yarıştırılır ve hissedilir. Gücün dağılımı düdük çalana kadar asla düzene girmez. Sporun biçim ve örgütlenmeye ait geniş alanlarında anarşist bir atağa ihtiyacımız var. Topu tekmelemek, sokağa barikat kurmak veya bir kooperatif kurmak kadar anarşist kılınabilir.

Futbol nasıl anarşist olabilir? Başlangıç olarak diyebiliriz ki futbol ve anarşizm varolduğundan beri anarşistler futbol oynamışlardır. 20. yüzyılın başlarında aralarındaki ilişki oldukça açık biçimde varolmuştur. Şimdilerde “Argentinos Juniors” olarak bilinen takımın adı eskiden “Şikago Şehitleri”ydi ve Buenos Aires’deki anarşist bir kütüphanede başka bir takım da kurulmuştu. Ve güvenle tahmin edebiliriz ki, 1937’de Kuzey Amerika’da “Cumhuriyet” için para toplamak amacıyla tura çıkan bazı Barselona takımları kendilerini kendi şehirlerinin anarşistleriyle özdeşleştiriyorlardı. Paris’te 1968 Mayısı’nda greve giden profesyonel oyuncular kendi paylarına düşen özgürlüğü talep ederken öğrencilerden ve işçilerden çok mu farklıydılar? St. Pauli’nin anti otoriter taraftarları, politikayı stadyum duvarlarının arkasında bırakabilirler mi, veya bir mitingden, bir protestodan önce futbolu unutabilirler mi? Eğer birçok mekan ve eylem esasen anarşist çağrışımlıysa, o zaman furbolun da eski bir anarşist cephesi vardır.

İnsanların maça olan sevgileri, özgürlüğe ve adalete olan sevgilerine dönüştürülmüştür; 1942’de Dinamo Kiev takımı gibi, ülkeleri bağımsızlık savaşı verirken Fransız takımlarını terk eden Cezayirli futbolcular gibi, veya ırkçılığa, hırsa ve faşizme karşı çıkan Ruud Gullit gibi beyaz olmayan Avrupalı futbolcuların yaptığı gibi. İnsanlar değerlerini, kimliklerini ve arzularını maç aracılığıyla yeniden üretirken, futbolu daha fazla bir şeye doğru esnetirler. Chumbawamba futbola olan tutkusundan dolayı kendi web sitesinden bir gençlik takımı olan Wetherby Athletic’i desteklediğini açıklar. Ki onların da politikliği takım üniformalarını süsleyen “anarşist” kelimesinden dolayıdır.

Politika, futbolda sapmalar veya kazalar olarak ortaya çıkmaz. İnsanların maçla etkileşiminin bir parçasıdır. Spor, Dünya Kupası finallerindeki bir maçta da, asi Meksika’daki engebeli bir sahada oynanan maçta da biçimini korur. Oyuncuları, temel kuralları ve hedefleri aynıdır. Spor, insanların bu temel unsurlar etrafında bir araya gelme biçimlerine göre değişir. Güney Amerika’nın Barras Bravas’ı; Avrupa’nın holiganları, ultraları ve karnaval fanatikleri: Fanatikliğin bu provokatif uzantıları, futbol sahasından yeni enerjik kültürel oluşumların ortaya çıkabileceği hissini veriyor. Stadyumları hemen doldurmasak bile bugün aynısı anarşistler arasında da meydana geliyor.

Anarşist futbol, son yıllarda şaşırtıcı olmayan bir şekilde, bir isim, üslup veya örgüt olmaksızın ortaya çıktı. Birleşik Devletler orta-Atlantik bölgesinde insanlar Anarşist Futbol Ligi olarak maç yapıyorlar. Batı kıyısında, anarşistler ve diğerleri bir isim olmaksızın maç yapıyorlar. Orta-batı’da Arsenal, Riot (isyan), Swarm (arı oğulu) takımları Anarşist Futbol Birliği olarak maç yapıyorlar. Sonuncusu minumum anlamda bir birlik, federasyon veya şebeke biçiminde. Bazıları haftada bir, bazıları yılda bir biraraya geliyor. Maçlar bir veya iki saat sürüyor. Önce, şimdi ve sonra meydana gelenler bir ana çerçevenin tayin edilmesini gerektirmiyor. Anarşistlere özgü bir tarzla, futbol, sporun tarihini tekrarlıyor, kolektif politika ve tutku sahada birbiriyle kaynaşıyor.

Örneğin Anarşist Futbol Birliği, varsayımsal, önerilebilir bir anarşist çalışma biçimi olarak ele alınabilir. Bu, bir grup insanın aşındırdığı toprak parçası üzerinde yapılan bir evirmeceden fazla bir şey de olmayabilir veya gerçek, geniş ama gizil bir anarşist güç de olabilir. Birliğin Şikago örgütü, görünürde aralarında en örgütlü olanıdır (telefon listesi, uniformalar, program vs.), maça çıkma sıklıkları, arkadaşlık dereceleri, politik inançları geniş bir çeşitlilik gösteren bireylerden oluşur. Birliğin dışında, Portland, Berkeley ve San Fransisko gibi şehirlerde çeşitlilik içeren bir bütünlük içinde kuralsız maçlar yapılmaktadır. Etkinliklerdeki bu dağılım anarşizm ve futbolun karşılıklı bir yeniden tanımlanmasına işaret etmektedir. Her biri bir diğeriyle birleşerek değişime uğramaktadır. Anarşist maçlar futbolu, Nike, Büyük Futbol Ligi ve Uluslararası Futbol Birlikleri Federasyonu’nun (FIFA) pompaladığı metalaşmadan ayrı tutmaktadır. Ve anarşizme başka bir canlılıkta kültürel oluşum, yeni bir ifade biçimi kazandırmaktadır.

Kültürel oluşum nedir? Sınırsız hayal gücü, tanımlamak istediğim şey için kaçınılmaz bir terim olabilir. Bu acele bulup ortaya attığım bir terim değil. Lisedeyken Profane Existence’ı keşfedip, muazzam kara blokların fotoğraflarını gördüğümde, böylesi bir kolektif eyleme katılmanın inanılmaz bir duygu olduğunu hayal etmiştim. Birkaç yıl sonra Körfez Savaşı’na karşı bir yürüyüşte umulmadık bir biçimde kara bloğa katıldım. Oltaya yakalandım. O zamana kadar anarşistlerle olan bağım ve özdeşleşmem bir tereddüt taşıyordu, ama böylesi belirsiz görüntüler ve ortaklaşmanın böylesi uçup giden anları düzeyin artmasını sağladı. Futbol sahasında ortaya çıkan bütün değiş tokuş, işbirliği ve yakınlaşmalar, özdeşleşmenin ve sadakatin aynı işlevlerine hizmet edebilir.

Anarşist futbol kolektif kimlikleri takımlar aracılığıyla ifade edebilir, özellikle anarşist idealleri hayata geçirdikleri ve kolektif becerileri inşa ettikleri anlamda. Pozisyonlar ve stratejiler üzerinde antrenör olmaksızın karara varmak, baskı olmaksızın antrenman yapmak, her beceri düzeyinden oyuncu kullanmak; anarşistlerden başka kim bunların üstesinden gelebilir? Doğrudan eylemlerimizde kullandığımız iletişim becerilerini ve diğer ortak becerilerimizi neden futbolda kullanmayalım? Destek olmak deneyimli futbolcuların bildiği bir şeydir. Oyuncular, sahada topu savunmadan uzakta tutmak veya topun ileriye gitmesini sağlamak için takım arkadaşlarının pas verebilecekleri yerde durarak onlara destek olurlar. Bu teknik, yoldaşlarınızın nerede durdukları ve ne yapabilecekleri konusunda uyanık olmanızı gerektirir. Gayrimeşru çalışmalar sırasında, bu tür beceriler hareketleri hızlandırır, sağlamlaştırır ve güvenli kılar. Futbol oyunundaki birçok şey bizim taktiklerimizi besleyebilir ve bunun tersi de mümkündür. Bir kadın takım arkadaşım bu karşılıklı ilişkiyi şöyle tanımlamıştı, “Topa vuruyoruz. Koşuyoruz. Tepeliyoruz. Kaçıyoruz.”

Futbolun teknik olmayan yönleri özellikle uzun vadede kolektif politik çabalarımızı pekiştirebilir. Örneğin, stratejik bir örgütlenme ilkesi olarak yakınlaşma fikri -karşılıklı güvene dayanan küçük gruplar içinde politik eylemlerde bulunan insanlar- anarşistlerin buluşudur, fakat gerçekleştirilmesi zordur. Sürekli birlikte futbol oynamak somut bir yakınlaşma duygusunu sağlayabilir. Maçı oluşturan tüm iletişim ve işbirliği, karşılıklı bir güven ve anlayış duygusu halinde kristalize olur. Bir kez yaşandıktan sonra başka bağlamlarda daha kolay hayata geçirebilecek bir duygudur bu. Birkaç kişinin, katkılarının toplamının yaratabileceğinden daha büyük bir etki yaratması ne güzel bir şeydir. Bunu politikada yeterince görmüyorsak da en azından futbolun iyi örneklerinde bulabiliriz.

1990’da Dünya Kupası yarı finalinde Kamerun’un İngiltere karşısında zafere yaklaştığı bir anda, yakınlaşma gerçek ve görünür bir şekle büründü. Kamerun’u bir gol öne geçiren atak, yalnızca en iyi takımlardan birini rezil etmekle kalmayıp, çok akıllıca bir şekilde gerçekleştirildiği için nefes kesiciydi. Kamerun’un oyunu hem duru bir güzelliğe hem de güçsüz bir takımın başarısına sahipken, yakınlaşmanın nasıl da somut ve şiirsel olabileceğini gösteriyordu. Yakınlarda gerçekleşen bir Şikago Arsenal maçında, takım arkadaşlarımızdan birinin basit bir pası diğer takımı şaşırttı ve takımımızın ani bir karşı atağa geçmesini sağladı. Birkaç pastan sonra, rakiplerimiz kadar bizi de şaşırtacak bir biçimde gol attık. Devrimin değilse bile direnişin böylesi bir fırsatlar zincirinin sonucunda gerçekleşebileceğini hayal etmez miyiz? Maçın büyüsü devrimci hayal gücüyle temas halindedir, şiir ve sanat gibi: Değişim duygusuna ve imgelemine yol açar.

Elbette futbol herkesin hoşuna gitmez. Ama sanat ve başka kültürel ifade biçimleri de öyle. Peki evrensel bir çekiciliği yoksa devrim için ne işe yarayacak ki? Bu soru bize sporu kullanmak veya onu ıskartaya çıkarmak gibi ikili bir seçenek sunmuyor. Maç değiştirilebilir. Sadece maçı kazanmak mantığından öte bir takım uyumu ve takım becerisi inşa edebiliriz. İnsanların eğlenmesini sağlayabiliriz, hatta maç yapmayanların bile. Politik mücadelenin bir parçası olarak futboldaki potansiyel, sporun tekrar herkese açık kılınmasında gizlidir.

Beceri paylaşımı ve yakınlaşma içselleştirilmelidir. Futbol sahasında oyuncular hızlarını ve adımlarını yeni oyunculara göre ayarlamalıdır. Maç akıcı doğasıyla buna izin verir; hücum oyuncuları top sürmekten ziyade paslaşmaya ağırlık verebilir, savunma oyuncuları ise rakiplerini kontrol altında tutmaya konsantre olabilir. Genel nitelikteki bu tavsiye cinsiyet söz konusu olduğunda daha da ağırlık kazanır. Kadınlar her bir takımda rol almalıdır ve bütün maço davranışlar sahadan uzak tutulmalıdır. Profesyonel maçlarda ortak bir davranış olarak oyuncular için kullanılan cinsiyetçi aşağılamaların yerini “Erkeklik yapma, pas ver!” gibi bir şakalaşmanın aldığını gördüğümüz gün büyük bir gün olacaktır.

Sonuca gelirken sade olmakta yarar var: Futbol, özünde basit bir oyundur ve anarşizm özünde basit bir istektir. Sporun temel kolaylığı onu dünya çapında yaygınlaştırmış ve bizi de beraberinde sürüklemiştir. En harika yanlarından biri oyun sırasında yeni biriyle tanışmamız veya oyun sonrasında bir akşam yemeğinde, barda ilişkilerimizi güçlendirmemizdir. Aslında futbol sahası oynamak için bir buluşma yeriyse insanların bir araya gelmekten hoşlandığı bir mekan olmaya kadar da genişleyebilmelidir. Anarşi burada başlayabilir, en azından tomurcuklanır. Bir golün atılmasında veya bir takımın antrenman yapmasında öz-örgütlenme fikri görünür kılınabilindiği sürece anarşizmin işi hiç de zor değildir. Futbolla anarşizmi bir araya getirmek doğal ve ortak-yaşamsal bir şeydir. Futbol sahası, Gramsci’nin deyişiyle “insani sadakatin büyük açık hava krallığı” bizim kılınmalıdır.

Carlos Fernandez

o değil de

“o değil de” yıllardır aklımızda olan ama sonunda birilerinin vakit ayırıp hazırladığı -biz bunları konuşurken aslında ne oluyor?- platformu. başlangıç için başarılı gözüküyorlar. umarız güncel tutmayı da başarırlar. o değil de’lerin en ünlüsü “fado, futbol ve fiesta” bilinen ama “fado, futbol ve fatima” olan hikayeyi de ibrahim altınsayın ağzından aşağıda dinleyebilirsiniz. gözlerinizi açık tutun.

o değil de

3F’nin 100 yıllık tarihi 

Pekiyi, Portekiz ve Salazar’dan söz edilince hemen akla gelen ‘3F’ye ne olmuş?

Hemen belirteyim, bizde bu 3F ‘fado, futbol ve fiesta’ biliniyor ya, aslı öyle değil. ‘Fado, Futbol ve Fatima’ aslı.

Hikâyeyi bilirsiniz. Salazar iktidarı ele geçirince bütün sendikaları ve sivil örgütleri kapatıyor, ifade ve örgütlenme özgürlüğünü halkın elinden alıyor. “Emekçiler ne yapacak şimdi” sorusuna verdiği cevap ise “Onlar da 3F ile idare etsinler” gibisinden bir şey. Başka bir versiyonu da, “Ben Portekiz’i 3F ile 36 yıl yönettim”.

‘Fado’nun sözcük anlamı ‘kader’… Hüzünlü, yanık bir müzik. Belli ki Müslüman Mağriplilere dayanan kökleri var. Bugün de en iyi Fado’nun Lizbon’da Mağriplilerin kurduğu Alfama semtinde dinlenmesi rastlantı olmasa gerek… Elbette Fado müziği zamanla değişmiş. Günümüze uygun versiyonlarını söyleyen sanatçılar var. Portekiz müziği de Brezilya ezgileriyle ve çağdaş müzik akımlarıyla çeşitlenmiş. Kısacası, Portekizliler artık sadece Fado dinlemiyor.

‘3F’deki, eğlence ve şenlik anlamındaki Fiesta hiç aklıma yatmamıştı öteden beri… Portekiz’de pek ‘her bahanede fiesta’ geleneği olduğu söylenemezdi. Dünya nimetlerinden el etek çekmeyi ve sürekli ibadet etmeyi ön gören bir devletin, insanların içlerinden geldiği gibi gülüp dans ettiği bu tür şenlikleri toplumu uyutmak için kullanması düşünülemezdi…

Fatima ise Salazar’ın 3F’sine cuk oturuyor. Katoliklerin hac yeri olan bir kasaba Fatima. 1917’de burada üç çocuğun Meryem Ana’yı gördüklerini söylemesi ve bunun kilise tarafından bir şekilde onaylanması üzerine önemi ve çekiciliği daha bir artıyor. (Mucizeye göre Meryem Ana çocuklardan birine üç sır vermiş. Üçüncü Sır, Ağca’nın Papa’yı vuracağıymış.)

Herkesin inancı kendini ilgilendirir ama devlet dini temeline alınca artık o başka bir şey oluyor… Elbette Katolikler bugün de Fatima’ya akıyor. Orada bir hac sektörü gelişmiş. Ancak bugün Portekiz Anayasası sadece inanç, düşünce ve ifade özgürlüğüne dayanıyor.

Ya Futbol… Evet Portekiz’de de hayatın sıkı bir parçası olan futbol Salazar zamanında, özellikle Benfica’nın Avrupa’da başarılı olduğu 1960’larda devletin propaganda ve kitleleri oyalama aracı olarak kullanılmış. İşin garibi o dönemin efsane ismi, halkın insan yerine konulmadığı sömürgelerden, Mozambik’ten gelen Eusebio.

Ne var ki 1910’da da 1974’te de devrimi kutlayanların boynunda futbol takımlarının atkıları olduğu da bir gerçek. Şimdi Salazar rejimi yok ama futbol başka biçimlerde, başka sorunlarla varlığını sürdürüyor… Eusebio yine saygıyla anılıyor. Portekiz futbol tarihini anlatan kitaplar onun resmiyle açılıyor.