Menü Kapat

Etiket: freud

Yasa, Mizah ve İroni

Yasanın klasik bir imgesi vardır. Platon bu imgenin, Hıristiyan dünyası tarafından da benimsenmiş olan eksiksiz bir ifadesini vermiştir. Bu imge, yasaya hem ilkesi hem de sonuçları açısından bakılmasını içererek bunun ikili bir durumunu belirler. İlke açısından baktığımızda, yasa ilk değildir. Yasa ikinci ve temsilci bir iktidardan başka bir şey değildir, daha yüksek bir ilkeye göre belirlenir, o da İyi’dir. İnsanlar İyi’nin ne olduğunu bilselerdi ya da ona uymayı becerebilselerdi, yasaya ihtiyaçları olmayacaktı. Yasa, İyi’nin, şöyle ya da böyle terk ettiği bir dünyadaki temsilcisidir. Bundan dolayı, sonuçları açısından baktığımızda, yasalara uymak ”en iyi”sidir, en iyi de İyi’nin imgesidir. Adil olan biri, doğduğu ülkede, yaşadığı ülkede yasalara tabi olur. Düşünme özgürlüğünü -hem İyi’yi hem de İyi için düşünme- elinde tutsa da, bunu, en iyisi için yapar. Görünüşte bu denli konformist olan bu imge, bir siyaset felsefesinin koşullarını oluşturan bir ironi ve mizahı, yasa ölçeğinin en yukarısında ve en aşağısındaki, ikili bir düşünüm genişliğini içermekten de geri kalmaz. Sokrates’in ölümü bu bakımdan bir örnek teşkil eder. Şöyle ki, yasalar kaderini mahkumun eline teslim bırakırlar ve yasaya tabiiyetinden dolayı, ondan kendilerine, üzerine düşünülmüş bir onay vermesini isterler. Yasaları, onları temellendirmek için zorunlu bir ilkeymişçesine mutlak bir İyi’ye yükselten seyirde büyük bir ironi vardır. Sanki yasa mefhumunu kendi kendine değil de, yalnızca kuvvet yoluyla ayakta tutuyormuş ve ideal olarak, daha dolaylı bir sonuca olduğu kadar, daha yüksek bir ilkeye de ihtiyaç duyuyormuş gibi. Belki de bu nedenle Phaidon’daki anlaşılması güç bir metne göre, öğrencileri ölümü sırasında Sokrates’in yanında bulunurken yüzlerinde bir gülümseme de eksik değildir. İroni ile mizah esas olarak yasa düşüncesini kurarlar. Uygulanmaları yasayla ilişkilidir ve anlamlarını buradan alırlar. İroni, yasayı sonsuzca üstün bir İyi’nin üzerini temellendirmekte sakınca görmeyen bir düşüncenin oynadığı oyundur; mizah ise, yasayı, sonsuzca daha adil bir En İyi’ye onaylatmakta sakınca görmeyen söz konusu düşüncenin oynadığı oyundur.

Yasanın klasik imgesinin hangi etkiler altında altüst olup ortadan kalktığı sorgulanacak olursa, bunun yasaların göreliliğinin, değişebilirliğinin keşfedilmesi sonucunda olmadığı kesindir. Zira bu görelilik, klasik imgede zaten bütünüyle biliniyor ve anlaşılıyordu; onun zorunlu bir parçasını oluşturuyordu. Gerçek neden başka yerdedir. Bunun en kesin ifadesi Kant’ın Pratik Aklın Eleştirisi’nde bulunacaktır. Kant bizzat, yönteminin getirdiği yeniliğin, yasanın artık İyi’ye bağlı olması değil, aksine İyi’nin yasaya bağlı olması olduğunu söyler. Bu, şu anlama gelir ki, yasa artık, haklılığını buradan elde edeceği üstün bir ilke üzerine temellenmek zorunda değildir, bunun üzerine temellenemez. Bu da şu anlama gelir ki, yasanın kendi değeri kendi kendisine dayanarak biçilmeli ve yasa kendi üzerine temellenmelidir, dolayısıyla kendi biçiminden başka kaynağı yoktur. Bu andan itibaren, ilk kez, başka bir spesifikasyon olmaksızın, bir nesne işaret edilmeksizin, YASA’san söz edilebilr, söz edilmelidir. Klasik imge yalnızca, İyi’nin yetki alanlarına ve En İyi’nin şartlarına göre şu ya da bu olarak belirlenmiş yasaları tanıyordu. Aksine, Kant ahlak ”yasası”ndan söz ettiğinde, ahlak sözcüğü yalnızca, mutlak olarak belirsiz kalmış olanın belirlenmesi anlamına gelir: Ahlak yasası, bir içerikten ve bir nesneden, bir yetki alanından ve şartlarından bağımsız, saf bir biçimin temsilidir. Ahlak yasası YASA, yasayı temellendirmeye muktedir bütün üstün ilkeleri dışlayacak şekilde, yasanın biçimi anlamına gelir. Bu anlamda Kant, yasanın klasik imgesinden ilk vazgeçenlerden ve bizi tamamıyla modern bir imgenin yolunu ilk açanlardan biridir. Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi’ndeki Kopernik tarzı devrimi, bilginin nesnelerini, öznenin etrafında döndürmeye yönelikti; ama Pratik Aklın Eleştirisi’nin, İyi’yi Yasa’nın etrafında döndürmeye yönelik devrimi kuşkusuz çok daha önemlidir. Kuşkusuz, dünyadaki önemli değişiklikleri dile getiriyordu. Yine kuşkusuz, Hıristiyan dünyanın ötesinden, Yahudi imana bir geri dönüşün son sonuçlarını ifade ediyordu; hatta belki de Platoncu dünyanın ötesinden, yasanın Sokrates öncesi (Oidipusçu) bir anlayışına geri dönüşü ilan ediyordu. Kaldı ki, Kant, yasa’yı, nihai bir temel haline getirerek, modern düşünceye başlıca boyutlardan birini, yasanın nesnesinin esas itibariyle gizli olduğu fikrini bağışlamıştı.

Devam

köylüler sevişemez

sosyal toplumları daha doğrusu “sosyalleştirilmiş” toplumları yönlendirmenin türlü yolları vardır. hepimiz tam ortasında olduğumuz için bu geminin, söyleyeceklerimi az çok tahmin ediyorsunuz: din, edebiyat, siyaset… insanları ortak bir düşüncede birleştirip hareket ettirecek her şey.

şimdi bütün bunların özütüne, kökenine, freudvari (çok afedersiniz) olacak şekilde dalalım.

herkesin beyninin ücra taraflarında bir “aşk” algısı vardır. cinsellik meyvesinden doğal tatlı, tatlı bir algı. güdü, arzu, koku, çikolata; sen ne dersen. tutku kişiye istek, istek kişiye amaç katar. insanın mihenk taşı denebilecek bir şekilde tam içinde yer alıp ölene kadar (bilemeyeceğim) çıkmayan, patlamanın merkezinde yer alan temel güdüdür cinsellik.

gözünüzle görebildiğiniz her şey cinselliğinize hitap etmek için inşa edilmiştir. telefonunuz, pet şişeniz, anahtarlar, binalar sokaklar, televizyonlar, oradaki modeller, markalar, ikonlar, akımlar…

40 yada 50 yıl önce, içtiğiniz şarap bardağının kenarlarında parmağınızın ucunu gezdirerek karşınızdakine bakarsanız, bu onunla yatmak istediğinizi söylerdi ona. ona sahip olmak istediğinizi. bunu itiraf edelim. herkes çılgın Amerikan rüyasını yaşamak ister. 20 yıl önce barda bir insanın yanına giderek tanışılırdı. o zamanın rüyası oydu.

cinsellik bizi yönlendiriyor. insan olduğumuz ve beynimizin kapasitelerini evrimle genişletemediğimiz müddetçe bizi yönlendirecek. bunu da itiraf edelim. bu varoluşsal güdüyü gerçekleştirmek ve isteği tatmin etmek için kendimize yeni sosyeteleri, yeni modaları ve yeni kokuları yaratıyoruz ya da var olanı güncelliyoruz bir toplum olarak. yeni platformlarda seviştiriliyoruz. bunu da doğumumuzda bütün kutsal “şeylerin” bize verdiği hediyeyi, çıplak ellerinde tutup ıslak bir ısırık alman gereken elmayı sana başka bir “şey” yediriyor. beslenmen gerekenden beslendiriliyorsun.

profil fotoğraflarımız var. güncellemelerimiz, check-in lerimiz var, birbirimizi beğendiğimiz yada beğenmediğimiz siteler var.

yaşayanların sustuğu, yaşamayanların konuştuğu bir dünyayız.

müzik sustuğunda ışıkları aç.

the century of the self – 2002

İstediğim şeyler gün geçtikçe istemeye eğitilmiş olduğum şeylermiş gibi görünmeye başladı.

the century of the self, adam curtis yapımı harika bir bbc belgesel serisi. genel olarak sigmund freud, anna freud ve edward bernays’ın şirketlerin ve hükümetlerin insanları analiz ettiği, yönettiği ve kontrol ettiği yöntemlere olan etkisini anlatıyor.

belgesel 4 bölümden oluşuyor;

  1. happiness machines
  2. the engineering of consent
  3. there is a policeman inside all our heads: he must be destroyed
  4. eight people sipping wine in kettering

her insan evladının izlemesi gereken belgesel listelerinin en ön sıralarında yer alan bu belgeseli eşe dosta izletmeyi de ihmal etmeyin. beyin yıkamanın, halisünasyonların, manipülasyonların, kitlesel kontrolün ya da özetle big brother’ın tarihçesi.

Babama göre demokrasi muhteşem bir kavramdı. Ama etraftaki bütün kitlelerin güvenilir bir karar verebileceğine inandığını sanmıyorum. Çok kolay bir şekilde onlar yanlış kişiye oy verebilir, yanlış şeyi isteyebilirdi. O yüzden yukarıdan yönlendirmek gerekiyordu onları. Bir bakıma aydınlanmış despotizm diyebiliriz. İnsanların arzularına ve fark edilmemiş özlemlerine, böyle şeylere hitap ediyorsunuz. En derin arzularına, en derin korkularına dalıp, onları kendi amaçlarınız uğruna kullanabiliyorsunuz.” Ann Bernays (Edward Bernays’in kızı)

the century of the self . türkçe altyazılı;
the century of the self . english

wilhelm reich

asıl açıklanması gereken aç insanın neden çaldığı ya da sömürülenin grev yaptığı değil; neden aç insanların çoğunun çalmadığı ve sömürülenlerin çoğunun greve gitmediğidir.

wilhelm reich, psikiyatri tarihinin en radikal isimlerden biri. amerikada makaleleri sansüre tabii tutulan, bir sene de hapiste yatan psikiyatrist. freud’la bir çok ortak çalışma yürütmüş, onu etkilemiş, ondan etkilenmiş. cinsellik açısından sağlık bir cinsel hayatın ve orgazm olmanın en büyük mutluluk kaynağı olduğunu söylemiş, akıl hastalıklarını bastırılan cinselliğe ve dürtülere bağlamış. orgazm esnasında yayılan orgon adını verdiği ve çoğu insanın tanrı dediği bir ilkel kozmik enerji keşfettiğini söylemiş. sağlıklı bir hayat için gerekli olduğunu düşündüğü bu enerjinin atmosferden toplanarak depolanması amacıyla telefon kulübesi boyutlarında olan orgone enerji akümülatörü’nü icat etmiş. nezle, iktidarsızlık ve kanser gibi hastalıkları tedavi ettiğini düşündüğü bu buluşu gazetelerde “seks kutuları” adıyla yayımlamış. dinle küçük adam adlı harika bir kitap yazmış. kitapları ve makaleleri sansürlenmiş, hapse atılmış, 60 yaşında kalp krizi sonucu ölmüş, yüzyılımızda yaşamış kıyıda köşede kalmış güzel insanlardan.

kerouac ve burroughs’un bir çok yazısında kendisine gönderme yaptığı ve saygı duruşunda bulunduğu bilgisini de sosyal ortamlarda kullanabilirsiniz. ama tavsiyemiz dinle küçük adam’dan başlayıp kendisini biraz tanımanız.

…dinle küçük adam!

sana ‘küçük adam’, ‘sıradan insan’ diyorlar; yeni bir çağ, ‘sıradan insan çağı’ başladı diyorlar. bunu söyleyen “sen” değilsin küçük adam. onlar söylüyor bunu; büyük ulusların başbakanları, koltuk kapmış işçi liderleri, kentsoylu ailelerin tövbe etmiş evlatları, devlet adamları söylüyor, filozoflar söylüyor. geleceğini eline verirken, geçmişinden ise hiç bahsetmiyorlar.

korkunç bir geçmişin mirasçısısın sen küçük adam. mirasın, avucunun içinde alev alev yanan bir elmastır. bunu sana söyleyen, benim. beni dinle.

her doktor, her ayakkabıcı, teknisyen ya da eğitimci, işini doğru dürüst yapmak ve yaşamını kazanmak için eksikliklerini bilmelidir. bir kaç on yıldır, şu yeryüzünde yönetici rolü oynamaya başlamış bulunuyorsun. insanlığın geleceği, senin düşüncelerine ve senin yapacağın şeylere bağlı. ama öğretmenlerin ve efendilerin, aslında nasıl düşündüğünü ve gerçekte ne olduğunu söylemiyorlar sana. seni kendi geleceğine egemen olma yetisi verebilecek yönde eleştiren ve bu eleştiriyi dile getirme yürekliliğini gösteren tek kişi yok. yalnız tek bir anlamda “özgürlüğüne sahip”sin sen; kendi yaşamını yönetmeyi öğrenmeme ve kendini eleştirmeme özgürlüğüne.

şöyle bir yakınmayı hiç duymadım senin ağzından: “gelecekte kendimin ve dünyamın efendisi olmak yolunda yürütüyorsunuz beni, peki. ama insanın nasıl kendi kendisinin efendisi haline geleceğini anlatmıyorsunuz hiç, düşünce ve davranışlarımdaki yanlışları bana söylemiyorsunuz.”

yönetimi elinde tutan kişilerin, “küçük adamı” yönetmelerine izin veriyorsun. ama sen, hiç sesini çıkarmıyorsun. yönetimi elinde tutan güçlülere, ya da kötü niyetli güçsüz adamlara seni temsil etme yetkisini veriyorsun. her seferinde aldatıldığını anlıyorsun, ancak bunu anladığında, iş işten geçmiş oluyor.

Ölmek’te Olan Adam: Schnitzler

Freud’un Viyana Üniversitesi’nden arkadaşı ve kendisi için “ruh eşim” dediği, Stanley Kubrick’in son filmi “Gözleri Tamamen Kapalı / Eyes Wide Shut”ın esin kaynağı olan “Dream Novella”nın yazarı Arthur Schnitzler’in “Ölmek / Sterben” adlı kitabı, 2013 yılının son aylarında Dedalus Kitap bünyesinde Zeynep Tuğçe Özcan tarafından Türkçe’ye çevrildi.  Bir süre aklımı kurcalayan bu kitaba dair bir şeyler yazmam gerektiğini bilmeme rağmen kısmet bugüne imiş. Etilen’deki bu ilk yazımı umarım hoş karşılarsınız.

Felix ve Marie adında bir çift sevgilimiz vardır Ölmek’te. Marie, Felix’e delilercesine aşık, Felix ise ölümcül bir hastalığa yakalanmış ve bir yıl sonra öleceğini öğrenmiştir. Bundan sonrasında ise hikaye, Felix’in iyileşmesi uğruna yapılan eylemlere dayanarak ilerliyormuş gibi görünse bile, bilinmezlik ile kurduğu ilişki sayesinde gerilim romanlarına yaraşır ölçüde okurun duyumsamalarına yaslanarak kendi kurgusunu aşar ve bir yoğunluk üretir: erotik bir yoğunluk.

Biraz önce de söylediğim gibi, Ölmek bir aşk ilişkisini içerir. Hatta Felix için ‘Ölüm Hastalığı’na yakalanmıştır diyebilirim; Schnitzler karşı çıkmayacaktır çünkü kitapta da Felix’in hastalığının ne olduğundan bahsetmez: Felix bir yıl sonra hastalığı sebebiyle ölecektir sadece. Fakat bu bilgi başlı başına kitabı yorumlayabilmeyi sağlayamaz keza sadece bu tarz bir edebi fikirle, bu kitap da yazılabilmiş olamazdı. Felix’in ‘Ölüm Hastalığı’na yakalandığına yakalandığını iddia etmemi sağlayan semptomları, Schnitzler, kurgu içerisine yerleştirdiği ‘boşluk anları’ aracılığıyla sunuyor. Bu açıdan Schnitzler’in sinematografik bir yazın yakaladığı söylenebilir; fakat bu acele dile getirilmiş bir beyan olur.

Boşluk anlarının genel özelliğine baktığım zaman, bunların suçluluk duygusu ile doğrudan bağlantılı olduğunu görüyorum ve bu suçluluk duygusunun olması gerektiği gibi olmamış eylemler sonucu ortaya çıktığını, yani bir çeşit ‘günah’ eylemler sonucu ortaya çıktığını düşünüyorum. Felix’in sevince karşılık geliştirdiği haz düşüncesinin neden olduğu eksilmelere karşı duyulan bu suçlulukların giderilişini, Schnitzler’in yine aynı ekseriyette haz oyunları ile çözmesi, böylece de günahı, hazzın koşulu konumuna getirmesi, düşüncemi destekliyor gibi görünüyor. Örnek verecek olursam, sandalda gençlerle bakıştıktan sonra suçluluğa kapılan Marie, Felix’in yanına vardığında olduğundan daha şehvetli biri gibi davranıyor ya da Felix, Marie’nin yokluğunda, terkedilmiş olma ihtimalinin kendi davranışları sonucu olduğunu düşündüğü için kapıldığı suçluluk duygusuna, Marie’ye daha arzu dolu cümleler kurma yolunda bir çözüm buluyor. Buna ek olarak, “…iyileşmenin verdiği sevinç, mağrur veda sahnesindeki hazzın önüne geçti” sözü Schnitzler tarafından yine bir boşluk anının ardından Felix’in hislerini aktramak için söyleniyor. Buradan hareketle Schnitzler’e göre sevincin yaşayanlara, hazzın ise ölmekte olanlara ait olduğunu söyleyebilirim. Bu nedenle, tüm bu boşluk anlarının ölmek ile yaşamak arasında diferansiyel bir bağ kurduğünu iddia edebileceğimi düşünüyorum. Yaşayan her varlığın da ölmekte olduğu düşünüldüğünde kendi içinde paradoksal görünen bu düşüncenin çözümü, Schnitzler’de insanın kendi yaşamını ölecek olması üzerinden kurmayla aştığını düşünüyorum. Fakat bu düşünce bundan daha fazlasını söylüyor. Felix, kendisi öldükten sonra dünyadaki her şeyi Marie’ye miras bıraktığını söylüyor ve bundan bir şekilde haz duyuyor. Marie’nin sevinçlerine ise kesinlikle tahammül edemiyor. Schnitzler, bu ikilemde, bizlere hazzın olumlayıcılık özelliği taşıdığını, sevincin ise parçalayıcı olduğunu göstermeye çalıştığını düşünüyorum. Fakat bu haz, sevincin bireye ait oluşundaki otonomluğa karşıt olarak, ortaklaşmanın çıkarlarına dayalı işlemesinden dolayı olumlayıcıdır.

Buna ek olarak daha ileri gitmeden önce üzerinde durulması gereken bir husus daha var ki, bu da ölmekte olanın neden Felix olduğudur; yani ölmekte olanın neden kadın değil de, erkek olduğu. Metni biraz daha indirgemek gerekiyor. Ölmek sadece bir aşk ilişkisini içermez, bir kadın ile bir erkek arasındaki bir aşkı içerir. Bu nedenle kitabın teması ölmektir. Erkeğin mevcudiyeti, kadının karşısında daimi bir şekilde ölmektedir. Felix, hiçbir zaman o kadını, Marie’yi ele geçiremeyecektir, bu nedenle de ondan, kendisi ile beraber ölmesini, intihar etmesini talep eder; söz verdirir. Kadının kendi isteğiyle aşkı uğruna canına kıydığı, aşık olduğu adam yerine ölümü tercih ettiği birçok mitolojik öyküde ve antik anlatıda yer almasına rağmen Felix söz verdirerek, kadının bunu gerçekleştirebilmesine izin vermez. Onun elindeki yaşamı kendisi almak istemektir çünkü anca bu şekilde, kadının varlığını sona erdirebilir. Bu durum, mitolojik bir içgüdüye işaret eder: kadın, hem oradadır hem de orada değildir, yakalanamaz, ele geçirilemez; rahminde sonsuzluğu taşır ve bu nedenle erkeğin zamanla yitip gidecek olan sınırlı gücünü hiçe sayar, yüzüne vurur. Bu nedenle kadının söz ile bağlanması gerekir; fiziksel yaptırımın mitolojik içgüdüye karşı bir değeri söz konusu değildir. Kadın anca söz ile, yasa ile erkeğe bağlayabilir. Erkeğin bulduğu çözüm budur. Felix de bunu yapmaya çalışır. Sadece onun ölmesini istemez; onun aşkı uğruna kendini öldürmesi sonsuzluğunu sürdürmesi anlamına gelecektir, bu nedenle Marie’nin kendisine söz verdiği için ölmesini ister. Çünkü asıl öldürmek istediği, bir başka deyişle ele geçirmek istediği ‘mutlak dişil’dir. Blanchot, erkeğin gönüllü olarak aşk çemberinin dışında kaldığını söylerken, bu nedenle haklıdır. Onun bir türlü sahip olamadığı bir kadından çok, bir türlü sahip olamadığı bir yaşam vardır: kendini teşhir eden bir yaşam. Erkek, kendinden olmayan bu yaşamı ise yakışıksız bulur, bitirmek, sona erdirmek ister. Baştan çıkarılmayı kabullenemez çünkü Tanrının nihai yansıması olan ‘istenç özgürlüğü’nü yitirmekten korkar; ‘sevmeme özgürlüğü’nü elinde tutmak ister. Fakat yine de öleceğini bilir çünkü ölmek için varolduğunun bilincindedir. Yasanın varolmasının ikinci nedeni budur; çünkü aksi durumda erkek, yine kadını kontrol edemeyeceğinin ve ‘sevmeme özgürlüğü’nü yitireceğinin farkındadır. Bu durum haz ile sevincin tali yüzlerini ortaya çıkartır; haz dile getirildiğinde sona erer; çünkü kadın dile getirilen bu eylemlerin daha fazla parçası olamayacaktır, sevincin sürebilmesi için ise teşhire ihtiyacı vardır fakat bu sefer de erkek teşhire dayalı bir yaşam süremeyeceği için onun önünü almak isteyecektir.

Yazının sadece bir kitap eleştirisi olarak kalmasını istediğim için sonlandırmak istiyorum. Daha fazlası şu sözlerinden sonra Schnitzler’e ihanet etmek olacaktır: “…dünya üzerinde ölmüş olan bütün büyük kimseler, geride kalanlara yol gösterme hususunda kendilerini sorumlu hissettikleri için ölmekte olan kişinin psikolojisi yanlış anlaşılıyor.” Fakat yine de şunu söylemek gerekir, kitabın erotik yoğunluğu Schnitzler’in bu cümlesinde yatmaktadır. Schitzler, temas ettiği tüm asimetrik ilişkiler bir yana, ölüm ya da ölüm düşüncesini taşıyan bir erkeği yazmak yerine, ölmekte olan bir erkeği yazdığı için deneyimin seksüel yorumlanışındaki erotizm olgusu ile örtüşür ve bu sayede kitabına erotik bir atmosferi hakim kılar.

başkaldırısal çare

freud’un sedirine uzanıp ‘humor’u bize açıklamasını istediğimizde, denkleştirebildiğimiz sonuç şu: kişi, dış baskıların hışımı karşısında kend-özünü hırpalattırmamak için, hatta yitirmemek için ‘humor’u bir savunma mekanizması olarak kullanmaktadır. bu ‘savunma’ apansız bir paradoksla, bir ters-yüzle, bir başkaldırıya, bir saldırıya dönüşmektedir. buna ‘baskının, acının üstüne gidiş’ de diyebiliriz. freud’un verdiği örnekte, idam mahkumu, bir pazartesi sabahı sehpaya götürülüyor; celladına dönüp ‘bu hafta amma güzel başladı!’ veya ‘bu bana iyi bir ders olacak!’ deyiverecektir. işte bu sözle, daha doğrusu bu davranışla kazandığı nefes payı, bu ‘feci akibet’ karşısında kişiliğinin dağılıp gitmemesini sağlayacak, olayı nesnelleştirerek serinkanlılıkla gözlemleyip algılamasına elverecektir. dava, ‘acı’nın karşısında özünün bütünlüğünü koruma davasıdır. böyle bir davranış ise doğadan bir hayli kopmuş, kentleşmiş, sanayileşmiş, dolayısıyla dış baskıların, insandan-insana ivmesi üstünde örgütlendiği toplumlarda ancak devreye girebilecektir. köylüklerde, kırsal toplumlarda ise geçer-akçe olan çare, tevekkül’dür. onun içindir ki biz de kentleştiğimiz, sanayileştiğimiz ölçüde o ‘humor’ denilen ‘başkaldırısal çare’nin dairesine yavaş yavaş girmekteyiz. (1983)

can yücel 

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.