Menü Kapat

Etiket: foucault (sayfa 1 / 2)

Foucault Sarkacı

Dumana döndü
solan gece.
Ağaran gün ve bütün tabiat yana duruyordu.
Ben yana duruyordum.
Sen soğuk,
sen taş duvar misali,
açık gökyüzündeki ayaz gibi,
soğuk kış geceleri koynuna koyduğum
ellerim gibi.
Gözlerimde tuttuğum yaşlar gibi
buğulu, sisli mevsim.
Dönüyoruz ama sallanıyoruz da gibi sanki.
Caminin minaresinden gayrısı gözükmüyor
penceremden.
Parmaklığı eksik evlerinde gecekondu sakinleri.
Öyle sessiz öyle dertsiz ki uzaklardan.
Değil mi ki her şey uzaktan güzel.
Güzeller yakından çirkin.
Masadan hep en son kalkan ben.
Ben ki ben demezden evvel,
seni gördüm.
Nereden bilecektim ki körlük tam da
bu noktada başlar.
Ve sinirle, inatla bilenir karanlığı.
Aydınlık, parmaklığı eksik evlerde tutsak.
Ve tutsaklar şehrin güneşinin en son battığı damlarda
zeytin çekirdeklerine emanet.
Dumanı üstünde tüten sıcak çorbalarla ısınan
evlerde zor geçer bu aylar.
Yemekle aynı anda bitirmeye çalıştığım
ekmeğimi seninle paylaştığımı unutma.
Unutma yaz sobanın harıyla ısınan
briket duvarlara.
“Yaşasın açların yoldaşlığı!”
Eskinin kadirşinaslığı
hafıza kaybına uğrayan sokakların ismi olmuşken,
Işıldayan sokaklarda isimlerin önemi mi kalır?
Kadrin, kıymetin ve
açlığı paylaşmanın doğurduğu çocuk
adı konulmamış bir piç olur sokaklarda.
En uzun gecede vururlar.
3.sayfa haberlerinde herkesleşir.
Bilinmezliği çözülen x’in ne değeri kalır?
Sıfıra doğru giderken alınamayan bütün limitler
hesap soruyor şimdi!
Cevabı tanımsızlar isyanda.
Sokakta matematik sesleri…
Bilsen, 2 ile 2’nin 4 etmediğini,
anlardın beni.
Artı sonsuz da buluşmak üzere sevgili!

Halk ve İktidar

Kafedeyim, oturuyorum. Kimsenin beni yargılamayacağını düşünerek. Oturup izliyorum düşüncelerin birbirlerini takip etmesini, insanların düşüncelerinin.
Biri diyor ki:
-Ben eşimin istediğini yapacağım, eşim diyor ki, işine fazla zaman ayırma.

Ötekisi diyor ki:
-Ben ailemin dediklerini yapacağım, ailem diyor ki seni bu düzende ne kurtaracak ise onu yap.

Oysa ben kendime diyorum ki ben ne istiyorsam onu yapayım ve ben bu toplulukta neyi yanlış görüyor isem onu düzeltmeye çabalayayım.

Ötekiler bunun  boşa bir çaba olduğunu düşünüyorlar, bu yaşadığım ülkenin halkının asla daha iyi yaşamayı kabul etmeyeceğini düşünüyorlar.

Oysa, o Fransız Devrimi döneminin halkı kabul eder miydi daha iyi yaşamak vaat edilmese feodalizmin yıkılmasını? Oysa 1917’de kabul eder miydi Rus halkı devrimi vaat daha iyi yaşamak olmasaydı?

Tek sorun artık daha iyi yaşama hayalinin gerçekten eyleme dökülemeyeceğinin inandırılmasıdır şu anki halka. Daha iyi yaşanamaz denir çünkü şu anki geçmişe göre en iyi ve gelecekte de en iyi yaşam stili olacaktır.

Oysa geçmişteki insanlara da o zamanki biçimler en doğrusu diye kabul ettirilmiştir, örneğin Feodal bir bey olmadan nasıl korurlardı sizi ya da kapitalist bir duygu boşaltımı ve kazanç elde edimi olmadan nasıl insanlar sınırlanırdı?

Oysa daha iyi bir gelecek elde edilebilir. Yalnızca fedakarlık olması gerekir, insanların belirli bir şeyleri feda etmesi.

Oysa daha iyi bir gelecek elde edebilir insanlık, sadece iktidarın, devletin hüküm etme aygıtlarında gizli olduğunu değil, aslında iktidarın günlük ikili ilişkilerde insanlar arasında da var olduğunu keşfedebilsin insanlar. Aslında her ilişkinin birer iktidar ilişkisi olduğunu keşfedebilmeli insanlar.

İnsanlar sadece iktidarın, iktidarın farkında olunduğunda yenildiğini, ya da iktidarın yenilemeyip ancak görmezden gelindiğinde kaybettiğini görmeliler.

Tıpkı Foucault’nun dediği gibi, iktidar baskı yapmaz, iktidar bir yerde değildir, her yerde ve her şekildedir, herkeste ve her şeydedir. Kendini özgür kılmak için insan, kendini neyin baskıladığını değil, kendini ve diğerlerini nasıl ve ne-olmayarak tanımladığını bulmalıdır. Ne-olduğumuzu ancak ne olmadığımız ile bulabiliriz zira. Normu belirlemek ve normal olanı bulmak ancak anormal olan sayesinde olabilir, bir normal ancak kendi yokluğu ile tanımlanabilir.

İktidara tek direniş yolu, onun ne olduğunu değil ne olmayabileceğini bulmaktır, nerede olduğunu değil, nerede eksik olabileceğini gözetmektir. İktidara direniş, ancak iktidarın içinde olabilir, ancak kendisi ile olabilir.

Son Tüketim Tarihi

Bu faşizmin yükselişe geçtiği, ölümün biz sıradan insanlar için, sıradan olmayanlara göre çok daha normalleştirildiği bu dönemde, çağın insanında psikolojik sorunların yükselişe geçmesini şaşırtıcı bulmuyorum, bu bana, Sanayi Devrimi’nin ilk dönemlerinde işçilere devlet ve burjuvazi tarafından uygulanan politikaların devamı gibi geliyor.

Foucault, Deliliğin Tarihi’nde Viktoryen dönemlerde tımarhanelerin nasıl işgücü yaratmak amacıyla kullanıldığını yazıyordu, tımarhaneler de adeta bir fabrika görevi görebiliyordu, lümpen vatandaşların işgücü malzemesi edildiğine dair bulgularını sıralıyordu.

Bizim çağımız, aşırı hızlı bilgi akışının sağlandığı, bilgi ve iletişim ağının korkunç derecede hızlandığı ve tüm dünyayı kapladığı bir dönem, bu dönemde ne vakit kaybına izin var ne de kişilerin ruh hallerinin bu hızlı makineyi yavaşlatmasına izin var. Bu nedenle, eski dönemlerde uygulanan politikaların modernize edilip, bilimle güçlenip portatif hale getirilmiş versiyonlarının uygulandığını düşünüyorum.

Aşırı yoğun ve bireyin kendisine hiç vakit ayıramadığı bu çağda bireylerin ruhsal sıkıntılar yaşamasının kaçınılmaz olacağının apaçık olduğunu düşünüyorum. İşverenlerin ve yöneticilerin de bunu rahatlıkla sezebileceğini düşünüyorum, ayrıca özellikle psikanalitik yapıyla birlikte bireylerin arzu, haz ve fetişlerin açığa çıkıp, iktidar yapılanmalarının kontrolü altında yayıldığını düşünürsek de bu politikaların planlanmasının pek de zor olacağını sanmıyorum.

Sonuç olarak, antidepresan, uyarıcı ve birçok diğer kimyasalla bireylerin duygudurumlarının, enerjilerinin kontrollü bir şekilde yönetilmesi fikri -tabii her psikiyatrik vaka ve psikolojik sorunun buna dahil olduğunu söylemek aptalca olacaktır- bana aşırı distopik gözükmüyor.

Biz bu sistemin içinde, son tüketim tarihi olan, harcanabilir ve yeri kolayca dolacak varlıklarız. Bu nedenle kariyere veya benzerlerine fazla anlam yüklemek bence birey açısından yıkıcı olacaktır.

Agamben: Tanık

1. Felsefenin bir temizlik işçiliği olduğu” üzerine –Deleuze Agamben felsefesini yaklaşık olarak bu sözlerle selamlıyordu; cam yontucusu Spinoza’dan beri kavramları temizleyip parlatmak felsefenin örtük özü haline gelmiş olmalıydı… “Agamben’in kişiliğinde felsefe bir yaratıcılık, bir yapıp etme sanatı, kelimenin esas anlamıyla bir poetika haline geliyor…” (Deleuze) –ve Agamben’in Pier Paolo Pasolini’nin “Matta’ya Göre İncil” filminde Filip rolünü oynamış olduğunu hatırlayalım…

2. Biraz imkan, yoksa boğulacağım!” (Kierkegaard, Deleuze); “İçinde bulunduğum mutlak umutsuzluk bana umut veriyor” (Marx); “Yaşama sanatı kendine bağımlı olma sanatıdır…” (Foucault) –bu üç aforizma anlaşılan Agamben’in yolunu belirlemiş… ama bunlar aynı zamanda yeni ve gelecek için olan bir etiğin kuruluş cümleleridir. Ve bu etiğin içinde özdeşlik ve kimlik söz konusu değildir artık –çünkü kimlik, Agamben’in Çocukluk ve Tarih: Deneyimin Mahvedilişi adlı kitabında gösterdiği gibi benliğin en zayıf kalmış kısmıdır –gücümüz ise Agamben’in genel bir formülle dile getirdiği gibi “bizi alıp götüren ve taşıyan adsız kuvvetlere” dayanıyor… Etik özne hakikatle kesiştiğimiz noktada bulunmuyor artık –insan türüne topyekün olarak ortak olan dilde ve sözde cereyan ediyor…

3. Homo Sacer’in çıkış noktası muhtemelen Primo Levi’nin “konsantrasyon kampları” konusunda ortaya attığı bir paradokstan geliyor: bu etik ile tanıklık arasında yer alan bir paradoks –“dibe vurmuş” gerçek tanıklar kimler? Açıkçası gerçek tanıklar ölümden kurtulanlar değil, “ölümleri cismani ölüm gerçekleşmeden tamamlanmış olanlar”… Yani Auschwitz jargonuna göre “müslüman” denenler…

4. Bilinmedik toprakları dolaşmak gerekti –Auschwitz’in meydan okuyuşuna karşı “etikçe” yaklaşmaya çalışan bütün doktrinlere boyun eğdirmek gerekti… Ama geriye çok az şey kalmıştı… Robert Antelme’in “tanıklığı” İnsan Türü konusunda Blanchot bir defasında şöyle yazmıştı: ‘insan sonsuzca mahvedilebilen bir mahvolmazlıktır’. Bana öyle geliyor ki bu iki anlama geliyor: insan özü diye bir şeyin olmadığı, insanı insan-olmayandan ayırdedebilmenin imkansızlığı ve, ikinci olarak, insan mahvedildikten sonra yine de geriye bir şeylerin mutlaka kaldığı, yani insanın sonsuz mahvedilişinden geriye artan ve direnmeye devam eden bir şey olduğu. Tanık işte bu kalıntıdır.” (Agamben)

AGAMBEN: HAYAT

1. Hayat mefhumunun bir şeceresi –kökeninde tıbbi-biyolojik bir mefhum yok bunun, felsefi-siyasal bir örgütleniş tarzı var. Agamben’e göre hayat ancak onu bölerek, parçalayarak düşünmek zorunda kaldığımız şey neyse onun adıdır. Bitkisel hayatlar vardır, duyusal hayatlar vardır, düşünen hayatlar vardır, doğal hayat vardır, siyasi hayat vardır… –Biyo-politika (Foucault)

2. Aziz Pavlus zamanı nasıl kavrıyordu? Ama çoğumuzun sandığı gibi zamanın sonunu değil, sonun zamanı olarak zamanı –bitmeye başlayan zamanı: ve Agamben’le birlikte sormak gerekiyor: bu zamandan geriye ne kalacak?

3. Düşünmek dediğimiz faaliyetin günümüzde siyasi bir anlamı var mı hala? Daha 1980 yılındaki bir söyleşisinde Gilles Deleuze tümüyle prefabrik parçalardan inşa edilecek hukuki, iktisadi, siyasi ve kültürel uzamların genellik kazanması karşısında bizi uyarmıştı. Böyle bir ortamda açıktır ki düşüncenin bahşedebileceği hiçbir yaratıcılığa yer kalmayarak, bir anlamda düşünmek imkansız hale gelecektir…

4. Agamben’e göre bu “ödleklik çağı” artık tamamlanmıştır… “Hiçbir zaman bir çağ düşünmeye bu kadar aciz, Batı demokrasileri hayalgücünden bu kadar yoksun olmadı. Her şey uyulacak kaçamak kurallar açısından kavranıyor artık –ve süreklilik kazanmış bir olağanüstü hal içinde –orada problemler önceden verilmişler ve önceden zaten çözülmüşler bile…”

Ulus Baker

Denetim Toplumu Nedir?

Tarihsel Bakımdan Denetim Toplumları Nedir?

Foucault “disiplin toplumları”nı Onsekizinci ve Ondokuzuncu yüzyıllara yerleştirmişti. Bu toplumlar doruk noktalarına Yirminci Yüzyıl başlarında varmışlardı. Bu toplumlar, geniş ve yaygın kapatıp-kuşatma mekânları düzenlemeleriyle ayırdedilirler. Birey hiç durmadan, her biri kendi yasalarına sahip olan bir kuşatma mekânından öbürüne geçer; önce aile; sonra okul (“artık ailende değilsin“); ardından kışla (“artık okulda değilsin”); en sonunda da fabrika; arasıra hastane; olasılıkla hapishane, yani kapatılmış-kuşatılmış çevrenin en önde gelen örneği. Analojik bir model oluşturan hapishanedir burada; Rossellini’nin “Europa 51” filminin kadın kahramanlarından biri bazı işçileri işbaşında gördüğünde “mahkumlarla karşı karşıya olduğumu sandım” diye haykırabilir.

Foucault bu kapatıp-kuşatma çevrelerine ilişkin ideal projeyi parlak bir şekilde inceledi; özellikle fabrikalarda görüldüğü haliyle; yoğunlaştırma; mekân içinde dağıtım; zaman içinde sıralama; etkisi, parça parça kuvvetlerin toplamından daha büyük olacak bir üretken kuvveti zaman-mekân içinde kurmak… Ancak Foucault, bu modelin geçiciliğini de tanımıştı. Bu model, amaç ve işlevleri son derece farklı olan, üretimi örgütlemektense vergilendiren, hayatı idare etmektense ölümü yöneten “hükümranlık toplumları” modelini takip etmişti; geçiş zaman içinde gerçekleşti ve Napolyon, görüldüğü kadarıyla, bu modelin bir toplumdan başka bir topluma yayılarak geniş bir ölçek kazanmasını sağladı. Ama disiplinler de, sıraları gelince kendi bunalımlarıyla karşılaştılar ve bu hal, zamanla kurulan ve İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ivme kazanan yeni kuvvetlerin kârınaydı; bir disiplin toplumu, artık içinde olmadığımız, artık olmayı bıraktığımız şeydir.

Kapatıp-kuşatma mekânlarına ilişkin genelleşmiş bir bunalımın ortasındayız -hapishanede, hastanede, fabrikada, okulda ve ailede.- Aile de, diğer bütün “içeriler” -eğitsel, mesleki vs.- gibi kriz içinde bulunan bir “içerisi”dir. Görev ve yetki üstlenen idari mekanizmalar zorunlu olduğunu varsaydıkları reformları ilan etmeyi bir an olsun bırakmazlar: Eğitim kurumlarında reform, sanayide reform, hastanelerde reform, silahlı kuvvetlerde reform, hapishanelerde reform. Ama herkes, tam tükenişleri ne zaman gerçekleşecek olursa olsun, bu kurumların işlerinin bitik olduğunu biliyor. Yapılan aslında son ayinleri ifa etmek ve bu alanlarda istihdam edilen insanları, kapıyı çalacak yeni güçler yerlerine yerleşene dek beslemeyi sürdürmekten ibarettir. Bu yeni kuvvetler, disiplin toplumlarının yerini almakta olan “denetim toplumları“dır. “Denetim”, Foucault’nun pek yakın geleceğimiz olarak teşhis ettiği bu yeni canavara Burroughs’un taktığı addır. Paul Virilio da devamlı olarak kapalı bir sistemin zaman çerçevesinde işleyen eski disiplinlerin yerini daha şimdiden almış olan “serbestçe-kayan” denetimin ultra-hızlı biçimlerini incelemeyi sürdürüyor. Bu meyanda olağanüstü ecza ürünlerini, moleküler mühendisliği, genetik müdahaleleri anmaya bile gerek yok; ama bunlar bile yepyeni bir sürecin içine girdiğimizi işaretliyorlar. Hangi rejimin daha berbat olduğunu kendimize sorup durmanın pek bir anlamı yok, çünkü herbiri kendilerine özgü özgürleştirici ve köleleştirici güçlerin karşı karşıya geldikleri durumlardır. Sözgelimi, bir kapatıp-kuşatma mekanı olarak hastanenin bunalımında, “mahalle klinikleri”, “sağlıkevleri” ve “gündüz bakım” kuruluşları ilk başlarda biraz özgürlük tattırsalar da, kapatmanın en sertine bile taş çıkaracak denetim mekanizmalarına da katılabilirler. Korku ya da umut çare değildir; yeni silahlar bulmaya girişmek gerekir.

Mantıksal Bakımdan Denetim Toplumları Nedir?

Devam

İntihal Naaşı

Kibritleri birbirine vura vura kül grisini şirk koşan budist parlamentosuna ateist. Güç istencinden fışkıran erek kanları damla damla seken kurşun kemeri kin desenli ikibinonaltı boğum. Ertesi ertesine makamsız sela sanatsız kusmuk ağlayan gizli eşcinsel zorunlu homofobik imamlarım mezopotamya devşirme. IRK IRK IRK IRK IRK IRK IRK!

Bak bu pastel tonlu alaca kent manzarası apronunda felaket festivali havalimanın. Ellerimde kesici delici özgürlükler cinayetlere arzu dolu tecavüz. Gece inesice flamalarım firmalarıma ortak bankamatiklerimden boşalan erekte güvercinler. Mülteci kalmamışsa yerleşik tebaa da rendelerim.

Foucault okuyan bakkallarında kitle kısa camel ve iktidar. Habermas ödünç aldığım sucu büyük deposunda kapatılmış uyur. Deleuze gibi bastırılmış ergen azımsanan kırkını geçmiş bakir adamlarla kamusal alan fantezisi. Varsa mantığı geri getir anlamı bizim parktakilerle Canetti çiftleşsin.

Kulağımda pek uyarılı megafon kopmuş köprü cızırtısı ayağının. Anlık kara ekranlar mavi ekranlar küf teri yeşil. Klavyede savaş uçaklarından kurtarır beşi eksik F11. Teşekkür testislerine üçbirliği melami avesta. Kırk odalı harekât bezedim ölü ve sayısı saniye gözaltı. Gece günah olmadan çek tırnak birey makasını KIRP KIRP KIRP KIRP KIRP KIRP KIRP!

Uluya uluya okuduğum bu bildiriler görüntülü kâğıt konuşma rica ediyorum kıvır. Tank erlerimi simülasyonlarla elektrik kesilmeden tekrar doldur. Bürokratik salıncaklar cephelerimde çok kornalı nümayiş. İki dişil neden kalkışmasın senle aynı dili kullanmadan. İki dişil neden sevişmesin cevap ver bak dikte ile yalvardım.

Korku temelinde cesaret ben diliyle beslensin kısa mesajlar. Tapu bilinçli şark toprağında mezat tahterevallileriyle anılsın manifestolar. Eksik kodeks kökten ideolojiyle hukuk unsurlarından paslansın. Kirsiz alaşım evren umursamayadursun galaksi virüsleri. Küçük ölçekte buharlaşalım bir akşam ne olur.

Ya iki birey yan yana birey önermesi evren ucu bu bencil taş parçası ya da kalk zihnimizi silelim ya da kalk tereddüt imkânlı ölümler dinleyelim ya da son poğaçayı ruhumuzda bölelim ya da vahşet şölenlerine gidelim ya da vahşet şölenlerine gidelim ya DA DA DA DA DA DA DA!

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.