Menü Kapat

Etiket: film (sayfa 1 / 12)

enough

artık yeter diyenlere pratik öneriler;

Biraz Sanat Az da Ahlat Ağacı

Hiç kimsenin birbirini sevmediği ve sevmek zorunda olmadığı yer: Sanat

Düşüncenizi ayakta tutan şey – ürettiğiniz eserde tatmin olma halidir ve bunu insanlara ulaştırıp beğendirmek kişi için mühimdir. Enteresan olan ise; yazan üzerinden gidersek – eleştirdiği kitleye sattığı kitaptan gurur duyar. O yerdiği insanlar, yazanın şiir/öykü kitabını ya da romanını okudukları ve satın aldıkları zaman yazar/şair belli bir kimliğe bürünür ve bu açıkça gözlemlenir. Bunları, bilmem ne şiir gecelerinde veyahut dangalak dergi toplantılarında görebilirsiniz.

Ahlat Ağacı filminde Doğu Demirkol ile Serkan Keskin’in sahnesinde iki karaktere de hak verip aynı zamanda öfkelendim; çünkü inanıyorum ki romantiklik ve yapış yapış bir isyan komiktir. Kendini farklı diye kabul edip bunu manifesto ile süslemek beni iğrendiriyor; lakin başka bir bakış açısıyla yapanın kendisini haklı gördüğü ve eleştirdiği insanların arasında olmamak istemesi de gayet doğaldır. Sorun ise; duygudaşlık(empati) kurmak zordur ve yapıyorum demek eylemin gerçekleştiği anlamına gelmemektedir.  Bu sahnede bir yazar ile yazar olmak isteyen ve kitabını yazmış; fakat daha basmamış iki kişi sohbet etmektedir. Biri rüştünü kanıtlamış- diğeri kendisini içten içe iyi görmekle beraber karşı tarafla aynı kulvarda olduğunu göstermeye çalışmaktadır – yani egosu ona ben iyiyim ve beni tanımaları gerek diye söylemektedir. Sonra kıdemli yazar burada devreye girer ve bu işin çalışma ile olacağından o kadar da kolay olmadığından bahseder. Çırağımız ise; hayır ben bilgiliyim ve sen riyakâr olmuşsun demek için peşinden ayrılmaz yazarın ve konuşmasını sürdürür. Muhabbet, bir öfke patlamasıyla sonuçlanır ve herkesin yolu ayrılır. Bu öfke – ben seni dinlemek zorunda değildim; fakat dinledim demektir. Aslında olması gereken bu mudur? Hiçbir zaman insandan taraf olmadım – tahammül edemedim ve edemiyorum da – bundan ötürü de herkesi dinlemek bir erdem değil – aksine gereksiz nezaketin sahteliğidir.

Oturduğunuz koltuğu, evi, mahalleyi, arkadaşlarınızı ve içinde bulunduğunuz ortamları düşünün ve kim olduğunuzla ilgili bazı kararlara varın. Hatırladığım kadarıyla büyük para kazanan yazarlar eleştiriliyor – belli ödül veren papyonlu yaş almışlar eleştiriliyor, solculuk satan haksızlığın dibinde yüzen yayıncılar eleştiriliyor. Kimilerinin edebiyat mafyası dediği şey her daim devam ediyor. İsmin meşhurluğuna, instagramda kaç takipçisi olduğuna göre basılan yazılar ve kitaplar – yazdıkları bir yerlerde çıkabilsin diye arkalarından küfrettikleri yazarların kuyrukçuluklarını yapanlar, etik, kural ve sistem kelimelerini dillerinden düşürmeyip – girişimcilik örnekleriyle birilerini dolandıranlar ve bunun gibi daha neler var.  Peki, kendisini sosyal medyada iyi satabilen bohemlerimiz ve bilmediği konularda ahkâm kesme zırvalığı ne olacak? Karşınızdakinin iyi ve güzel diye tabir ettiği şeyin dışında iseniz var olamayacaksınız – o sizin ne kadar satacağınıza karar verdikten sonra saygınlık kazanacaksınız ve bu maalesef değişmesi mümkün gözükmemektedir.

Bir tablonun kimler tarafından alındığı – bir tiyatroda hangi oyuncularla/yönetmenle çalıştığınız ve kitabınızı ya da yazınızı kimin eleştirdiği sizi biri yapacaktır.  Herkese göre o iş öyle yapılmaz; ancak kendini bir şekilde var edebilen o işi o şekilde yapmayan oluyor; ücra bir köşede de kalsa; çünkü içinde bulunduğum bol tırnak içindeki edebiyat çevresi, tiyatro çevresi bana gösterdi ki – bu insanlar ne yapıyorsa onlar gibi tek bir çizgiden yürümeye çalışma, tiyatro böyle yapılmaz deniliyorsa sen bir bak izle, böyle kitap olmaz deniliyorsa sen bir oku – bir bok anlatmamış diye eleştiri yapıyorsa bir tablo için sen bir bak – sana bir şey anlatıyordur belki.

Size bol sanatlı, az riyakâr zamanlar dilerim – bildiğinizi, körü körüne değil; lakin rasyonel bir süzgeçten geçirerek yapmaktan vazgeçmeyin ve kimseyi sevmek zorunda ve kimseye kendinizi sevdirmek zorunda hissettirmeyin.

more

“more” yani daha fazla, mark osborne’un yönettiği bir kısa film. 1998 yapımı, hala güncelliğini koruyor. özetle fabrikada çalışan bir işçi, hayat üzerine bir ders çıkarıyor. mutluluk nedir? ne zaman yeter demeliyiz? gibi çok sayıda soru soruyor olacaksınız. film sizin;

Neden Tarkovski Olamıyorum?

Öncelikle bu yazıya Tarkovski’den bir alıntıyla başlamak -filmle de çok alakalı olduğu için mantıklı olacak diye düşünüyorum, üstad diyor ki:

İlkelerine bir kez olsun ihanet eden insan, hayat ile olan saf ilişkisini yitirir. Bir insanın kendine karşı hile yapması, onun, filminden, hayatından, her şeyinden vazgeçmesi demektir.

-Andrey Tarkovski

Öncelikle bu filmi yazan ve yöneten Murat Düzgünoğlu. Belki de kendi hikayesini anlatmıştır bilmiyorum, belki de aklından sürekli geçen bir soruya cevaptır ya da onlarca genç sinemacının yerlerine Bergman, Kubrick, Trier vs. koyarak modifiye edip yineledikleri bir sorudur diye düşünüyorum bu. Film ise bu soruya gerçekçi ve umut vermeyen (Zaten hem gerçekçi hem umut veren kaç tane yanıt vardır ki?) bir yanıt veriyor.

Bahadır bir yönetmen, Türkü filmleri, kısa filmler  yönetiyor. İlk uzun metrajını ise bir sanat filmi ile yapmak istese de, gelir durumu buna müsait değil ve sermaye bulamıyor. Kime giderse gitsin “Sen bir Tarkovski, bir Bergman filmi çekmek istiyorsun ama Türkiye’de bu filmler tutmuyor, seyirci aşk istiyor, iki erkek arasında kalmış kararsız bir kadını görmek istiyor.” gibi yanıtlarla reddediliyor.

Arkadaşları Tarkovski izlerken sıkılıp kapatmak istiyorlar, yönettiği projelerde ise doğru düzgün ekipman bile bulamıyor. Kısa reklam filmi işleri çıkıyor ama o her sabah yukarıda alıntıladığım Tarkovski’nin sözüne bakarak uyanıyor ve aslında burada karşımıza mühim bir soru çıkıyor:

İlkesiz bir ülkede hayatla saf ilişkimizi nasıl sürdürebiliriz? İlkelerimizden mi taviz vereceğiz yoksa ülkemizden mi?

Sanat tıpkı herkesin ne kadar iyi olduğunu söyleyip de azınlığın dinlediği klasik müzik gibi midir bu ülkede? “Hayaller karın doyurmuyor.” gibi vecizeler etrafımızdayken, bizi hayal kurmak ve kendiliğimizi tamamlamak için cesaretlendiren kişisel “gelişimciler” hayatla ilgili saf ilişkilerini sürdürebiliyorlar mı yoksa kendi söylediklerine inanmayan vaizler mi?

Hayallerin peşinden koşarken elektrik faturasını ödeyecek paramız kalmayıp karanlıkta kalıyorsak, hayatla ilkelerden taviz vermeden bir ilişki nasıl kurabiliriz? Yoksa hayatla saf bir ilişki kurmamız zaten istenilir bir şey olmaktan çıktı mı?

Gerçekçi bir Türkiye tablosu sunarken, klasik geyikler, ilişkisel çalkalanmalarda arkada kalmıyor. Lakin biraz üzücü de olsa sorumuz yanıtlanıyor:

Bu ülkede hayatla saf bir ilişki kurmak için, ancak deli olmak gerekiyor.

Her Şeyin Yazısı

30 Mayıs 2002 tarihinde Ulus Baker’in ders grubuna yolladığı proje tartışmalarına dair yazı:

Arkadaşlar,

Galiba projelerin teorik arkaplanlarını (derslere gelmediğiniz için) buralarda tartışmak zorunda kalacağız… bu yüzden size verdiğimiz o “zorlama” ödevi (dissertation synopsis’i hepiniz aldınız umarım) yaparken projelerinizle ilgili kılınmış yönleri de herhalde biraz aydınlatıcı olacak… bunun için de modvisart mailing-list’i gerçek anlamında kullanmaktan başka çareniz yok…

Projeleri hatırlayalım önce –ve sizin kolaylığınıza, birbirleriyle aslında bağıntılı olduklarını da… Projelerden birincisi Eisenstein ile Vertov, ikincisi ise Vertov ile Riefenstahl arasında cereyan ediyor. Bu temaların hem Deleuze okumalarımız hem de bu dönem tartıştığımız şeyler bakımında manalı olduklarını ben düşünüyorum, ama diğer arkadaşlar bu “manayı” nasıl bulurlar bilemiyorum. Üçüncü proje ise Türk sinemasında “aşk” jestleri ve imajları olarak belirdi… Şimdiye dek en çok bunu tartıştık –ve özgün görünmesine rağmen galiba “ideolojik” bakımdan en sorunlu olan proje de bu… Haliyle Riefenstahl’ın filmettiği “Hitlere aşık sarışın genç Alman kızlarının” dünyası değil bu (Leni’nin aşkı da ne kadar berbat bir tarzda kavradığına son festivalde gösterilen Ova filminde benim gibi bazılarınız da şahit olmuştur)…

Şimdi, birinci projenin çıkış noktası açık görünüyor: –hep tartıştığımız bir tema bu ve herhalde sinema tarihinin kökeninde yer alan tartışmalardan biri (hatta bu tartışmanın aslında “biricik” olduğu konusunda Godard ile Daney’nin gözlemlerine katılmak gerekir). Tartışmanın filmini oluştururken belli bir okuma gerekiyor, sanıyorum arkadaşlarımız bunu yapıyorlar. Ancak bir “montaj” düşüncesi geliştirmeden Eisenstein ve Vertov (giderek Godard) çapındaki filmcilerin dünyalarını karşılaştırmaya girişmek oldukça “yüksek” bir proje gibi geliyor… En azından bu iki filmcinin sinemada montaj hususunda en güçlü düşünceleri ileri sürmüş olan kişiler olduğundan hareket edersek belki belli bir noktada umutsuzluğa kapılıp “ne haddimize” demek düşecektir bize…

Ama hayır!.. Çünkü biz de bir iş yapmak istiyoruz, dolayısıyla hiçbir zaman “ne haddimize” deme hakkımız yok… Godard “sinema tarihi” yapmaya neden girişti? Serge Daney, daha önce de okuduğumuz bir söyleşide ona şunu sormamış mıydı? “Tarih” ancak iş bittikten sonra yapılır… Sinemanın işinin bittiğine mi inanıyorsun gerçekten? Bu Hegelci bir yaklaşım gibi: Minerva’nın baykuşu karanlık çöktükten sonra uçar… Belki sinema üstüne en büyük düşünürlerden olan Serge Daney’in bile Godard’ın Histoire(s) du cinéma’sında kavrayamadığı bir nokta vardı. Sanırım ya Godard arkadaşına projesinin tümünü anlatmamış –veya buna vakit bulamamış, çünkü Daney beş yıl önce apansız dünyamızdan ayrıldı… Ya da bir şeyin öyküsü o şey henüz canlıyken anlatılmalı, yoksa çok geç olur…

Bence Eisenstein-Vertov tartışması Godard’ın dediği gibi sinema konusunda yapılabilecek en “sağlıklı” tartışmaydı, çünkü sinemanın ne olduğuna, ne olması gerektiğine ve ne olacağına (daha da önemlisi, “ne olabileceğine”) dairdi. Vertov ile Eisenstein, her ikisi de, sinematografinin mutlak gücüne inanmış insanlardı. Düşünün ki yepyeni bir medyum, ki ruh bile çağırır, varlığı kaybeder ve yeniden icat eder, dili de içerebildiği için en yüksek edebi sanatların ötesine geçebilir –tabii ki onları içerebildiği için…

Peki ama, bu tür bir güveni sinematograftan esirgemeyen Vertov acaba neden koskoca bir “dramatik”, “fictional” alanı yok etmek istemişti… önce bunu anlamak gerekiyor… Soruyu biraz daha genişletmek de gerekiyor: neden hala derslerimizde sinemadaki konvansiyonları kırıp parçalamaktan söz ediyoruz ve şimdiye dek önde gelen, ve önem verdiğimiz her sinemacı, acaba neden bizim gibi yapmaya çalışmış?..

Sinematografi, icat edildiğinde Lumière kardeşlerin elinde bir “belgeleme” işlevi üstlendi… Vertov açıkçası bu kanala aittir… Montaj fikri doğduğunda (Méliès) ise kurgu ve drama filme dahil oldular… Yapılacak farklı türden işler vardı böylece: kurmaca sinema –öyküler anlatan, hayaller kuran vesaire… ve kısıtlanmış “belgesel” sinema… Eisenstein ikisini de reddetmemiş olduğu için bize daha yakın görünüyor şimdilik… Ama unutulmaması gereken çok önemli bir nokta var: sinemada kurgusal-dramatik her unsura mutlak bir biçimde ve ömür boyu (1954’te vefat etmişti) düzenli olarak karşı çıkmış olan Vertov’un derdi acaba neydi?

Bu derdi sanırım Vertov’un hem Eisenstein, hem Esfir Şub, hem de Sovyet Sanat Komiserliği (bu ikinci ve üçüncü kişilik bu oluşuma belli belirsiz daha yakındılar ve belli ki Vertov’un “sosyalist realizm” bakımından giderilmesinden ve film yapamaz halde bırakılmasından birinci derecede sorumluydular) tarafından nasıl ve hangi noktalardan eleştirildiğini kavrarsak farkedebiliriz. Bu biraz “gizli” bir tarihtir ve çoğunlukla “yapılamayan” veya “zorla yaptırılan” filmlerle örneklenmiştir… Dolayısıyla bu filmlerin satır aralarını (Vertov’un deyişiyle “imaj-aralıklarını”) okumak gerekir…

Vertov-Eisenstein karşıtlığı konusunda şöyle bir okuma parçaları arasında dolansanız, Anglo-Sakson dünyasında pek çok makale bulursunuz… ve bunların büyük bir çoğunluğu size şunları anlatır: Vertov Sovyet rejiminin bir propagandistidir ve kurgu gibi temel sinematografik bir cihazı bu amaçlara feda etmiştir… Çok yeteneklidir ama sonuçta bir ideolojiye teslim olmuştur…

Devam

Etilen Sunar: Come Worry With Us! // kargART gösterim

A Silver Mt. Zion ya da artık daha çok anıldığı hali ile Thee Silver mt. Zion Memorial Orchestra ekibi müzik endüstrisi, toplumsal olaylar ve bireysel kimliklere bakış açısı nedeni ile hep değerlilerimiz arasında oldu. Ekibin iki üyesi Efrim ve Jessica ise hayatlarına giren çocukları ile düzenleri, maddi sıkıntıları ve cinsiyet rolleri ile ilgili ciddi bir karmaşaya doğru yol alırlar. Bu süreci de onlarla beraber endişelenelim diye bizimle paylaşıyorlar. Bir çift olarak hayata bakarken ebeveyn olduktan sonra eşitlik konusunda dengelerini koruyabilecekler mi, turneleyen müzisyenler olarak yeni süreçte birbirlerine ve kendilerine karşı tutumları değişecek mi? İlk gösterimini !F İstanbul’da yapan Helene Klodawsky’nin bu samimiyet dolu belgeselini kaçırmamanızı tavsiye ederiz.

Come Worry with Us! // 2013 // Helene Klodawsky // Kanada // 1’21”

Ücretsizdir.
14 Mart Salı – 20:30 – Kargart

Etilen Sunar: Come Worry With Us! // kargART gösterim

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.