Menü Kapat

Etiket: film (sayfa 1 / 12)

Neden Tarkovski Olamıyorum?

Öncelikle bu yazıya Tarkovski’den bir alıntıyla başlamak -filmle de çok alakalı olduğu için mantıklı olacak diye düşünüyorum, üstad diyor ki:

İlkelerine bir kez olsun ihanet eden insan, hayat ile olan saf ilişkisini yitirir. Bir insanın kendine karşı hile yapması, onun, filminden, hayatından, her şeyinden vazgeçmesi demektir.

-Andrey Tarkovski

Öncelikle bu filmi yazan ve yöneten Murat Düzgünoğlu. Belki de kendi hikayesini anlatmıştır bilmiyorum, belki de aklından sürekli geçen bir soruya cevaptır ya da onlarca genç sinemacının yerlerine Bergman, Kubrick, Trier vs. koyarak modifiye edip yineledikleri bir sorudur diye düşünüyorum bu. Film ise bu soruya gerçekçi ve umut vermeyen (Zaten hem gerçekçi hem umut veren kaç tane yanıt vardır ki?) bir yanıt veriyor.

Bahadır bir yönetmen, Türkü filmleri, kısa filmler  yönetiyor. İlk uzun metrajını ise bir sanat filmi ile yapmak istese de, gelir durumu buna müsait değil ve sermaye bulamıyor. Kime giderse gitsin “Sen bir Tarkovski, bir Bergman filmi çekmek istiyorsun ama Türkiye’de bu filmler tutmuyor, seyirci aşk istiyor, iki erkek arasında kalmış kararsız bir kadını görmek istiyor.” gibi yanıtlarla reddediliyor.

Arkadaşları Tarkovski izlerken sıkılıp kapatmak istiyorlar, yönettiği projelerde ise doğru düzgün ekipman bile bulamıyor. Kısa reklam filmi işleri çıkıyor ama o her sabah yukarıda alıntıladığım Tarkovski’nin sözüne bakarak uyanıyor ve aslında burada karşımıza mühim bir soru çıkıyor:

İlkesiz bir ülkede hayatla saf ilişkimizi nasıl sürdürebiliriz? İlkelerimizden mi taviz vereceğiz yoksa ülkemizden mi?

Sanat tıpkı herkesin ne kadar iyi olduğunu söyleyip de azınlığın dinlediği klasik müzik gibi midir bu ülkede? “Hayaller karın doyurmuyor.” gibi vecizeler etrafımızdayken, bizi hayal kurmak ve kendiliğimizi tamamlamak için cesaretlendiren kişisel “gelişimciler” hayatla ilgili saf ilişkilerini sürdürebiliyorlar mı yoksa kendi söylediklerine inanmayan vaizler mi?

Hayallerin peşinden koşarken elektrik faturasını ödeyecek paramız kalmayıp karanlıkta kalıyorsak, hayatla ilkelerden taviz vermeden bir ilişki nasıl kurabiliriz? Yoksa hayatla saf bir ilişki kurmamız zaten istenilir bir şey olmaktan çıktı mı?

Gerçekçi bir Türkiye tablosu sunarken, klasik geyikler, ilişkisel çalkalanmalarda arkada kalmıyor. Lakin biraz üzücü de olsa sorumuz yanıtlanıyor:

Bu ülkede hayatla saf bir ilişki kurmak için, ancak deli olmak gerekiyor.

Her Şeyin Yazısı

30 Mayıs 2002 tarihinde Ulus Baker’in ders grubuna yolladığı proje tartışmalarına dair yazı:

Arkadaşlar,

Galiba projelerin teorik arkaplanlarını (derslere gelmediğiniz için) buralarda tartışmak zorunda kalacağız… bu yüzden size verdiğimiz o “zorlama” ödevi (dissertation synopsis’i hepiniz aldınız umarım) yaparken projelerinizle ilgili kılınmış yönleri de herhalde biraz aydınlatıcı olacak… bunun için de modvisart mailing-list’i gerçek anlamında kullanmaktan başka çareniz yok…

Projeleri hatırlayalım önce –ve sizin kolaylığınıza, birbirleriyle aslında bağıntılı olduklarını da… Projelerden birincisi Eisenstein ile Vertov, ikincisi ise Vertov ile Riefenstahl arasında cereyan ediyor. Bu temaların hem Deleuze okumalarımız hem de bu dönem tartıştığımız şeyler bakımında manalı olduklarını ben düşünüyorum, ama diğer arkadaşlar bu “manayı” nasıl bulurlar bilemiyorum. Üçüncü proje ise Türk sinemasında “aşk” jestleri ve imajları olarak belirdi… Şimdiye dek en çok bunu tartıştık –ve özgün görünmesine rağmen galiba “ideolojik” bakımdan en sorunlu olan proje de bu… Haliyle Riefenstahl’ın filmettiği “Hitlere aşık sarışın genç Alman kızlarının” dünyası değil bu (Leni’nin aşkı da ne kadar berbat bir tarzda kavradığına son festivalde gösterilen Ova filminde benim gibi bazılarınız da şahit olmuştur)…

Şimdi, birinci projenin çıkış noktası açık görünüyor: –hep tartıştığımız bir tema bu ve herhalde sinema tarihinin kökeninde yer alan tartışmalardan biri (hatta bu tartışmanın aslında “biricik” olduğu konusunda Godard ile Daney’nin gözlemlerine katılmak gerekir). Tartışmanın filmini oluştururken belli bir okuma gerekiyor, sanıyorum arkadaşlarımız bunu yapıyorlar. Ancak bir “montaj” düşüncesi geliştirmeden Eisenstein ve Vertov (giderek Godard) çapındaki filmcilerin dünyalarını karşılaştırmaya girişmek oldukça “yüksek” bir proje gibi geliyor… En azından bu iki filmcinin sinemada montaj hususunda en güçlü düşünceleri ileri sürmüş olan kişiler olduğundan hareket edersek belki belli bir noktada umutsuzluğa kapılıp “ne haddimize” demek düşecektir bize…

Ama hayır!.. Çünkü biz de bir iş yapmak istiyoruz, dolayısıyla hiçbir zaman “ne haddimize” deme hakkımız yok… Godard “sinema tarihi” yapmaya neden girişti? Serge Daney, daha önce de okuduğumuz bir söyleşide ona şunu sormamış mıydı? “Tarih” ancak iş bittikten sonra yapılır… Sinemanın işinin bittiğine mi inanıyorsun gerçekten? Bu Hegelci bir yaklaşım gibi: Minerva’nın baykuşu karanlık çöktükten sonra uçar… Belki sinema üstüne en büyük düşünürlerden olan Serge Daney’in bile Godard’ın Histoire(s) du cinéma’sında kavrayamadığı bir nokta vardı. Sanırım ya Godard arkadaşına projesinin tümünü anlatmamış –veya buna vakit bulamamış, çünkü Daney beş yıl önce apansız dünyamızdan ayrıldı… Ya da bir şeyin öyküsü o şey henüz canlıyken anlatılmalı, yoksa çok geç olur…

Bence Eisenstein-Vertov tartışması Godard’ın dediği gibi sinema konusunda yapılabilecek en “sağlıklı” tartışmaydı, çünkü sinemanın ne olduğuna, ne olması gerektiğine ve ne olacağına (daha da önemlisi, “ne olabileceğine”) dairdi. Vertov ile Eisenstein, her ikisi de, sinematografinin mutlak gücüne inanmış insanlardı. Düşünün ki yepyeni bir medyum, ki ruh bile çağırır, varlığı kaybeder ve yeniden icat eder, dili de içerebildiği için en yüksek edebi sanatların ötesine geçebilir –tabii ki onları içerebildiği için…

Peki ama, bu tür bir güveni sinematograftan esirgemeyen Vertov acaba neden koskoca bir “dramatik”, “fictional” alanı yok etmek istemişti… önce bunu anlamak gerekiyor… Soruyu biraz daha genişletmek de gerekiyor: neden hala derslerimizde sinemadaki konvansiyonları kırıp parçalamaktan söz ediyoruz ve şimdiye dek önde gelen, ve önem verdiğimiz her sinemacı, acaba neden bizim gibi yapmaya çalışmış?..

Sinematografi, icat edildiğinde Lumière kardeşlerin elinde bir “belgeleme” işlevi üstlendi… Vertov açıkçası bu kanala aittir… Montaj fikri doğduğunda (Méliès) ise kurgu ve drama filme dahil oldular… Yapılacak farklı türden işler vardı böylece: kurmaca sinema –öyküler anlatan, hayaller kuran vesaire… ve kısıtlanmış “belgesel” sinema… Eisenstein ikisini de reddetmemiş olduğu için bize daha yakın görünüyor şimdilik… Ama unutulmaması gereken çok önemli bir nokta var: sinemada kurgusal-dramatik her unsura mutlak bir biçimde ve ömür boyu (1954’te vefat etmişti) düzenli olarak karşı çıkmış olan Vertov’un derdi acaba neydi?

Bu derdi sanırım Vertov’un hem Eisenstein, hem Esfir Şub, hem de Sovyet Sanat Komiserliği (bu ikinci ve üçüncü kişilik bu oluşuma belli belirsiz daha yakındılar ve belli ki Vertov’un “sosyalist realizm” bakımından giderilmesinden ve film yapamaz halde bırakılmasından birinci derecede sorumluydular) tarafından nasıl ve hangi noktalardan eleştirildiğini kavrarsak farkedebiliriz. Bu biraz “gizli” bir tarihtir ve çoğunlukla “yapılamayan” veya “zorla yaptırılan” filmlerle örneklenmiştir… Dolayısıyla bu filmlerin satır aralarını (Vertov’un deyişiyle “imaj-aralıklarını”) okumak gerekir…

Vertov-Eisenstein karşıtlığı konusunda şöyle bir okuma parçaları arasında dolansanız, Anglo-Sakson dünyasında pek çok makale bulursunuz… ve bunların büyük bir çoğunluğu size şunları anlatır: Vertov Sovyet rejiminin bir propagandistidir ve kurgu gibi temel sinematografik bir cihazı bu amaçlara feda etmiştir… Çok yeteneklidir ama sonuçta bir ideolojiye teslim olmuştur…

Devam

Etilen Sunar: Come Worry With Us! // kargART gösterim

A Silver Mt. Zion ya da artık daha çok anıldığı hali ile Thee Silver mt. Zion Memorial Orchestra ekibi müzik endüstrisi, toplumsal olaylar ve bireysel kimliklere bakış açısı nedeni ile hep değerlilerimiz arasında oldu. Ekibin iki üyesi Efrim ve Jessica ise hayatlarına giren çocukları ile düzenleri, maddi sıkıntıları ve cinsiyet rolleri ile ilgili ciddi bir karmaşaya doğru yol alırlar. Bu süreci de onlarla beraber endişelenelim diye bizimle paylaşıyorlar. Bir çift olarak hayata bakarken ebeveyn olduktan sonra eşitlik konusunda dengelerini koruyabilecekler mi, turneleyen müzisyenler olarak yeni süreçte birbirlerine ve kendilerine karşı tutumları değişecek mi? İlk gösterimini !F İstanbul’da yapan Helene Klodawsky’nin bu samimiyet dolu belgeselini kaçırmamanızı tavsiye ederiz.

Come Worry with Us! // 2013 // Helene Klodawsky // Kanada // 1’21”

Ücretsizdir.
14 Mart Salı – 20:30 – Kargart

Etilen Sunar: Come Worry With Us! // kargART gösterim

werner herzog – 24 hayat dersi

sinemacılar için yazılmış ama genelleme yapılmasında bir sakınca görmüyoruz.


  1. Her zaman girişken ol, ilk adımı sen at.
  2. Eğer istediğin şansı yakalamana sebep olacaksa bir geceyi hapishanede bile geçirebilirsin.
  3. Sen bütün köpeklerini sal, bir tanesi avıyla birlikte dönecektir.
  4. Asla sorunlarının içinde kaybolma, umutsuzluk özel ve kısa tutulmalıdır.
  5. Hatalarınla yaşamayı öğren.
  6. Müzik bilgini, eski ve modern edebiyat anlayışını genişlet.
  7. Ellerinin arasındaki film son yaşamın son parçası olabilir, onunla etkileyici bir şeyler yap.
  8. Bir filmi tamamlamamanın hiçbir bahanesi olamaz.
  9. Yanında her zaman cıvata keskisi taşı.
  10. İçinde yer edinmiş eski korkaklığı engelle.
  11. İzin alma, af dile.
  12. Kaderini kendi ellerine al.
  13. Bir manzaranın iç dokusunu okumayı öğren.
  14. İçindeki ateşi yak ve bilmediğin yönlerini aydınlat.
  15. Dümdüz ilerle, asla yolundan sapma.
  16. Manevra yap ve yanlış yönlendir ama her zaman ulaştır.
  17. Reddedilmekten korkma.
  18. Kendi sesini yarat.
  19. İlk gün, artık dönüşün olmadığı gündür.
  20. Film teorisi dersinden kalmak bir sinemacı için onurdur.
  21. Şans sinemanın yaşam kaynağıdır.
  22. Gerilla taktiği en iyisidir.
  23. Eğer gerekliyse intikam al.
  24. Arkandaki ayıya (tehlikeye) alış.

Etilen Sunar: Remake, Remix, Rip-Off // kargART gösterim

Kısa bir aradan sonra  kargART gösterimlerine devam ediyoruz. Bu ay Cem Kaya’nın 2014 yapımı belgeseli “Remake, Remix, Rip-Off: About Copy Culture & Turkish Pop Cinema” yönetmeninin izni ile perdeye yansıyacak.

Remake… altmış ve yetmişli yıllarda ciddi yüksek tüketim potansiyeli olan Türk sinemasınında talebi karşılamak adına kopya senayolar ile yabancı yapımları uyarladılar. Yönetmen buradan yola çıkarak hem tuhaf bir üretim macerası hem de oldukça içten insan manzaraları çıkarmış. Belgeseli izledikten sonra Yeşilçam’a bakışınızın değişeceğinden eminiz. Ayrıca memleketteki siyasi değişimi de hatırlama şansınız olacak. Bütün bunların yanında oldukça keyif alacağınızda eminiz. Kaçırmayın.

Etilen Sunar: Remake, Remix, Rip-Off // kargART gösterim

21.02.2017 Salı
20:00
Türkçe
İngilizce Altyazı

Etkinlik ücretsizdir
18 yaş sınırı vardır
Salon 50 kişi kapasitelidir.

mouchette – 1967

Umut! Artık umut yok!

robert bresson’un en başarılı filmi diyenlerin sayısı az değil mouchette için. ingmar bergman filmin etkilediği sayısız yönetmen olduğu gerçeği de belki bunun kanıtı. tarkovsky’nin bu filmin final sahnesi için sinemanın zirvesidir denildiği de unutulmamlı. film bu arada georges bernanos’un ktaibından uyarlama. yalan, toplumun değer yargıları, sefalet, inkar, hastalık, şiddet gibi bir çok konuyu bir çocuğun gözlerinden oldukça vurucu bir biçimde yansıtıyor. bütün etkisinin yanında en çok acı vereni ise eleştirdiği bütün konuların hala günümüzde geçerliliğini koruması diyebiliriz. izleyiniz.

mouchette . imdb
download . mouchette . torrent

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.