Etiket: film

köprüaltı kemancı belgeseli

görsel noizine fest‘e ait kemancı’nın son denemesinde bir dizi konserler ile ayakta kalmaya çalışmıştı, kalamadı. aradan 11 yıl geçmiş olduğu gerçeğini bu yazıyı yazarken idrak etmem de kendi adıma hoş olmadı. zaman fazlasıyla hızlı geçiyor. biz de farkına bile varamadığımız hızlarda tüketmeye devam ediyoruz. tükettiğimiz şeylerin anlam ve önemine ise yıllar sonra farkediyoruz. bu pek tabii bir sorun da olmayabilir.

konumuz bu konser değil tabii, kemancı, taksimde olan değil köprüaltında olanı. izlediyseniz sıkılmadan tekrar izleyebileceğiniz, izlemediyseniz çok şey kaçırdığınızın farkında olmadığınız güzelliklerden. umarım hızlıca tüketmezsiniz.

belgeselde gördüğümüz ve aramızdan ayrılan tüm güzel insanlara da selam olsun. huzur içinde.

ACCATONE (DİLENCİ)

Herzamanki gibi geç kalktım, onbire doğru. Biliyorum ki bugün, nasıl denir, kararlı birgün. Heyecandan kendimi kötü hissediyorum, özellikle fiziksel olarak. Yüreğim çarpıyor, midem ağrıyor. Yüzümde, bazı noktaların, özellikle yaşlılığın izlerini taşıyan noktaların bana acı verdiğini hissediyorum.

Çalışmaya koyuluyorum. 1944’de yazdığım bir dramı tekrar elime alıyorum. O an için özel anlam taşıyan bir olay. Teselli mi yoksa umutsuzluk mu bilmiyorum. Dün akşam onu okurken öylesine sinirlendim ki, bunu sadece tükenmenin eşiğinde bulunan birisi tadabilir. Sanırım onu tamamlamam ve düzeltmem için ortaya atılan fikirler (yazıldıktan 16 yıl sonra) beni bir an bile rahat bırakmıyorlardı. Beynimde uçuşup duruyorlardı. Mutlu ve sarhoş edici birşey vardı onlarda. Yeniden ortaya çıkan, eski zevktiler. Aynı zamanda beni tüketiyorlar, ateşim yükselmiş gibi bir duygu yaratıyorlardı. Pastarellaro’daki akşam yemeğinde, Moravia, Morante, Adriana Asti, (oyundaki önemli rollerden birini oynayabilir) Parise, annem ve diğer arkadaşlarla ne konuşabildİm ne de onlan dinleyebildim. Tamamen içime kapanmıştım! Beni tepeden tırnağa kuşatan o mutlu fikirlere dönmüştüm.

Yazıyorum; ve annem etrafımda ev işleri ile didişiyor. Yanıma yaklaşıyor, bakıyor. Bana birşey söylemek istediğini hissediyorum. Sonunda bir elinde toz bezi, konuşuyor: “Bugün Guido’nun doğum günü … otuz beş yaşında olacaktı, düşün … “. Ne diyeceğimi bilemiyorum, susuyor ve çalışmaya devam ediyorum. Sonra yıllardır yaptığım gibi, mekanik bir hareketle, elini, o çocuk elini alıp, öpüyorum. Yazdığım dram Guido’nun öldüğü günlerle dolu: bana öyle geliyor ki 16 yıl değil, 16 gün geçti.

Ve işte, kapı çalınıyor. Genç bir yabancı kendini’ tanıtıyor, uzun boylu, oldukça zor tanımlanabilir bir görünümü var. Tutuk konuşuyor, karışık bir aksanla kendini tanıtıyor … Az sonra Sicilyalı olduğunu öğreniyorum, ama yukarıdan, Casarsa’dan geliyor. Aktör olmak istiyor. Friuli’de oynamış, benim oradaki arkadaşlarımla. Roma’ya Dram Sanatları Akademisi’ne yazılmak için geliyor ama kayıtlar çoktan kapanmış. Benden bir tavsiye, bir yardım istiyor. Bunu yapacağımı vaad ediyorum. Oldukça memnun çekip gidiyor. Yeniden yalnız kalıyorum. Ama artık tekrar yazmaya koyulacak gücüm yok. Yıllardır tatmadığım o depresif sabırsız sıkıntıyı yeniden tadıyorum. Hatta, yıllardır, sıkıntıyı bile tatmıyordum! Ne yapacağını bilmiyor olmak ya da yapma isteğinin yok olması. Bir heyecan, korku beni her şeyden kopanyor, bir friksiyon gibi. Kalbirn gümbürdüyor, kırık bir sarkaç gibi kaburgalanrrun içinde dönüyor. Bugün benim için iyi bir gün değil, biliyorum. Falım bunu açıkça söyledi, dünkü ‘Paese Sera’da. “İsteklerinizin tersi kararlar … ” Yani herşeyin kötü gideceğini biliyorum. Bu ön bilgi, gerçeği daha da sıkıcı bir hale getiriyor.

Gerçeği söylemek gerekirse, uzun zamandır bir film yapmayı düşünüyordum . Bu fikir oldukça eski temellere dayanıyor. Çocukken, Bologna’da, sinemayı en azından Pietro Bianchi kadar seviyordum. İliraf etmeliyim ki, yıllar geçtikçe, Charlot’un, Dreyer’ın, Eisenstein’ın filmleri sonuç olarak, stilim ve zevkim üzerinde, aynı döneme rastlayan edebi çömezliğime nazaran daha büyük bir etkiye sahip oldular. Sonra bu son dönemde geçiş etkenleri oluştu; rejisörler ve prodüktörler karşısında bir tür öfkeli kapristi (“La notte brava”, “Morte di un amico”), olayların, şahısların, sahnelerin gerçekleştiğini görme arzusu: Tam benim gibi, yazarken, onları görürüm. Benim bu inadım, sonra gerçeğin bir çeşidine, ilhama dönüştü, öyle ki bu son aylarda beni bir an bile rahat bırakmadı.

“Dilenci” filmini Cervi ve Iacovoni’nin prodüktörlüğünde yapmak zorundaydım. Eylül başında yola koyulmalıydım. Ama, o günlerde aniden, -beklenmeksizin değil-, iki prodüktör de bana karasız ve kayıtsız gibi geldi. Belki de kusur arayan bendim? Bu ruh haliyle Fellini’ye gittim. Kendisi yaz boyunca Rizzoli ile Federiz (film yapım şirketi)in temellerini atmıştı ve Fracassi ile birlikte bana pekçok kez filmimi çekmeyi önermişti. Hatta Ajace’den iki gençle görüşme de yapmıştı. Onlarla bir anlaşmaya varmıştı (ortak yapım olmalıydı). Benim Cervi ve Iacovoni ile kontratım ise başka bir dertti, “La Comare Secca” yı yarım bırakmıştım, hiç avans almamıştım, bu yüzden özgürdüm. Yaz geçip gidiyordu, ilham perim, nasıl denir, ele avuca sığmıyordu.

Fellini’ye gittim, beni kucaklayarak karşıladı. Eylülün ilk günlerinde derneğin Via Croce’deki yeni yerini döşüyordu. Yaptığı işi tam bir çocuk mutluluğu ile yapıyordu, bizlere beğendirme çabası içindeydi. Birbirimizi kucaklayarak işe başladık.

Ben böylece, sanının hayatıının en güzel günlerini geçirdim. Neredeyse bütün karakterleri hazırlamıştım, fotoğrafları çekmeye başladım. Onlarca fotograf çekildi. Sadık bir fotografta heyecanıının el değmemişliği ortaya çıktı. Yüzler, gövdeler, meydanlar, saray kalıntıları, gökdelenlerin siyah yüzleri, pislik içindeki varoşların çitleri, çayırlar, herşey taze, yeni, sarhoş edici bir ışık içinde ortaya çıkıyordu, somut ve cennetimsi bir görüntüye sahiptiler.

Accattone, Giorgio il Secco, lo Scuchia, Alfredino, Peppe il Folle, lo Sceriffo, il Bassetto, il Gnaccia ve sonra il Pigneto, via Formia, la Borgata Gordiani, Testaccio’nun sokakları ve kadınlar, Maddalena, Ascensa, Stella, ve il Balilla
ve Cartagine … Hepsi seçilmiş, sıralanmış güzel fotograflarda sabitleşmişlerdi . Bir geçiş malzemesi oldukları kadar aynı zamanda yaşaması, hareket etmesi beklenen sterotipler.

Sonra Fellini’nin telkini üzerine provalara başladım. Filmin iki sahnesinin neredeyse tamamını çektim.

Çok güzel günlerdi, yaz güneşi hala yakıyordu, öfkesini biraz içine boşaltmıştı. Pigneto’nun ortasındaki Fanfulla da Lodi caddesi, basık küçük evleri, çatlak duvarlarıyla kendi sonsuz küçüklüğünde muhteşem bir büyüklüktü; yoksul , mütevazi, isimsiz küçük bir sokak, artık Roma olmayan bir Roma’da güneşin altında yitmişti.

Meydanı doldurduk: bir düzine oyuncu, setçiler, makinistler, ses kayıtçılar. Ama gruplar olmadığından, iş oldukça sakin bir havada yapılıyordu. Pigneto’nun küçük ofislerinde çalışan diğer işçilerin ortasında, onlara benzemiştik. Rejisörlüğün bu kadar olağanüstü birşey olabileceğini hayal bile etmemiştim. Senaryoda yazdığıını canlandırmak için en basit ve en hızlı yolu seçiyordum. Sırayla, neredeyse kabaca, doğru yerleştirilmiş küçük görüntü blokları. Dreyer’ın telkini hep içimdeydi: mutlak anlatım basitliği kuralını izliyordum. Aynntılara girmek çok zaman alacaktı. Işıkla
boğuşmak, eski kamera ile savaşmak, Torpignattaralı oyunculanmla uğraşmak, hepsinin de benim gibi, ilk set deneyimiydi. Ama bütün bunlar küçük, teselli edici zaferlerle sonuçlanan savaşımlardı.

Filmi çektiğim üç gün boyunca hiç uyumadım. Işıklı bir kabusta gibiydim, hep filmi düşünüyordum. Sıçrayarak uyanıyordum, birkaç dakikada bir, kafamda aniden ilgisiz kareler ya da ertesi gün çekecek olduğum bölümün kareleri beliriyorlardı, ya da sahneler uykumda yavaş yavaş aklıma geliyorlardı. Tevere üzerinde Ciriola güneşiyle kamaşmış, bütün bir gece geçirdim, Sant’Angelo kalesinin altında, gözlerini kırpıştırarak gülen Alfredino ve Luciano yüzleriyle geçen bir gece, onların o haydut gülüşlerinde, hayatın her kuralını yok eden stoik ve antik bir sevinç vardı. Yüzler, amele yüzleri, Potemkin’in çımacılarının, keşişlerin yüzleri.

Filmin montajıyla, ses düzeniyle ilgili sorunlu işler güçlü bir hafıza gerektiriyordu. Hiç yapmamış olanlar için, yani benim için oldukça zordu. Sonunda iki sahne hazırlandı ve kuşku duymak için neden gerektirmeyen bir bekleyiş başladı, oysa bir hiçlik duygusunun varlığı öylesine açıktı ki, bu duygu hareket etmeyen, geleceği olmayan bir kadere dayanıyordu.

Canım sıkılıyor, anlamını yitirmiş kağıtlar önümde duruyor; öylesine huysuz bir sıkıntı ki bu. Ve işte telefon çalıyor, beklediğim gibi, adeta bir onay gibi. Arayan Franco, “Accatone”yi oynayacak olan baş aktör. Bir haftadır, bunun faydasızlığını bildiği halde artık hergün beni anyor, o da biliyor. O ve kardeşi Sergio, benim eski, yeri doldurulmaz yardımcılarım, canlı romanesk sözlüiderim ve diğerleriyle paylaşılan heyecanım öfkeye dönüşüyor. Onları nasıl yatıştıracağımı, olası hayal kınklıklannı nasıl tedavi edeceğiıni bilemiyorum. Fellini dün akşam makarayı aldı ve filmi izlemeye tek başına gitti. Aslında birlikte gitmeliydik, hatta aktörler de bizimle gelmeliydi. Sonra Fellini bana, filmi izlediğini bildirmek için telefon etti, gerçekten de böyle yapması doğru ve anlaşılır bir olaydı. Ama sonra tekrar sessizlik başladı. Sabah telefon bekleyerek öğleyi ettim. Sonra ben telefon ettim ve Fellini ile Fracassi’nin dışanda olduklannı, bir düğün törenine gittiklerini söylediler.

Şimdi, telefon eden Bemardo Bertolucci, o da heyecan içinde, bana babasının geldiğini söylemek için aramış. Alelacele birşeyler yiyerek beşinci kata çıkıyorum. Bertolucci ve ben aynı evde oturuyoruz.

Bertolucci büyük oğlu ile yalnız. Salona geçiyoruz. Özellikle arkadaşlar arasında yapılan, uzun gevezeliklerimize başlıyoruz.

Yüzlerce şeyden sözettik, dostlanmızdan, edebiyatçılardan, yazarlardan; biraz dedikodu yaptık, ama zararsız şeylerdi bunlar, çünkü ne o, ne de ben, bunları cidden yapabilecek kapasitedeyiz, hele bunlar tamamıyla önleyici bir değer yargısıyla ortaya çıkrnadılarsa … Benim talihsizliklerimden sözettik, bunlar onu bunaltıyor ve heyacanlandınyorlardı, bunu şaşkınlık dolu kahverengi gözlerinde göriiyordum. Doğal olarak filmimden ve Fellini’den sözettik. Parma’dan aşağı inen Bertolucci orada sonbahar olmasını (bağ bozumları, Po’ya doğru belli belirsiz ova, ufak tepeler
ve okulların açılması ile ortaya çıkan o tatlı hava, Via Emilia’yı dolduran neşeli öğrenciler) ve Roma’daki yaz ılıklığını kutsal şeylere saygısızlık olarak görüyor. Güneş var, yakıcı ve terleten bir sam yeli esiyor.

Oysa ben bu güneşi seviyorum. Oturduğum mahallenin ötesinde, Dite şehri gibi surlarla çevrili güneşten kamaşmış, kirli çayırlan ve sıralı küçük evleriyle, siyah eğik duvarlarıyla başka yüzlerce mahalle olduğunu biliyorum.

Artık evde kalamam. Attilio’yu kucaklıyorum. Eski yalnızlığımda kendimi yitirerek, yeni bekleyişi yatıştırmak için çekip gidiyorum.

Nereye gidiyorum? Bu saatte pek trafik yok, arabayı sıcak ve sarı caddelerde tembel tembel sürüyorum. Tamam, Acqua santa’ya bir göz atacağım, oraya gitmeyeli bir yıl oldu, oysa Roma’nın en güzel ve dinlendirici yerlerinden biridir. Appia Nuova’ya varıyorum, arabayı bırakıyorum dövme bir ızgaranın içinden geçiyorum. Etrafımda sıra sıra dizilimiş saraylar, ortada barakalar, küçük evler ve önde çayır var. Ford’un peyzajlarından bir parçaya benziyor. Dalgalı, düz, vahşi. Tam caddenin sonunda, garip, yuvarlak bir anıt yükseliyor.

Akşam oluyor. Şehre tekrar giriyorum. Ölümü hatırlatan ışıklarıyla, boşluksuz, soluksuz, görünen otomobil dizileriyle eski umutsuz şehir akşamı.

Arabayı Croce Caddesi yakınlarında park etmek için tarifsiz bir savaş veriyorum. Tek yönlerde ve U dönüşlerindeki sonsuz gezintilerden sonra Oca Caddesi’nde duruyorum. Arabayı bırakıyorum ve Corso Caddesi’ne doğru yürüyerek gidiyorum. Oca Caddesi’nin köşesinde Moravia’ya rastlıyorum, o da üzgün gibi görünüyor. Eve doğru gidiyor, hoşnutsuzca tüketilmiş bir akşam parçası ve önündeki tüm akşam da belki hoşnutsuz tüketilecek. Birbirimizi neşeyle selamlıyoruz ama güçlükle konuşuyoruz. Ben niçin Fellini’ye gittiğimi ve ne beklediğimi bile açıklıyamıyorum.

Federiz boştu ve yeşil biyeli güzel beyaz perdeleri, zengin mobilyalarıyla uygun bir yerdi. Gidiyorum ve oradalar, işte Riccardo Fellini, ofisinde İşte Fracassi. Ben girer girmez, tesadüfen, iç kapıdan Fellini de giriyor. Büyük hileci, gelmemi beklemediğini saklamayı beceremiyor, ama beni kucaklayarak karşılıyor. Beni stüdyosuna götürüyor. Ve oturur oturmaz, hemen bana karşı dürüst olmak istediğini ve gördüğü şeyin, onu ikna etmediğini söylüyor …

Ben bunu biliyordum; en azından on gündür, onun hoşuna gitmediği oldukça açıktı, belki de filmin prodüksiyonunu ona önerdiğim ilk günden beri hoşlanmamıştı -belki bu hoşnutsuzluğunun farkındaydı, belki de değildi- O nedenle şaşırmadım. Gerçeğe ve dürüstlüğe duyduğum sade
aşk adına tartıştım.

Fellini’nin hoşuna gitmeyen neydi? Çektiğim şey neredeyse sadece yoksulluk, özensizlik, kabalık, skolastik beceriksizlikti. Ben de aynı fikirdeyim. Benim ilk denememdi, hayatımda ilk kez kamera arkasına geçiyordum! Üstelik kamera eski ve baştan ayağa bozuktu, bir defada çok az film alıyordu . Bütün bir sahneyi bir günde çekmek zorundaydım. Oyuncuların da bir objektif önüne ilk geçişleriydi. Ne yapabilirdim ki? Bir mucize mi? Evet, kesinlikle Fellini’nin beklediği bir mucizeydi. Özetle bu filmde eksik olan stildi, yani mucize eksikti.

Fellini, bana oldukça net bir soru yöneltti, senaryoyu tekrar çekmek zorunda olsan? Evet, tekrar şu ritimle çekerim! Hızlı, aceleci, özensiz, işlevsel, atmosfersiz ve renksiz, her şeyi filmin kahramanına yükleyerek. Filmi işte bu şekilde çekmek isterim.

Belki de kendimden çok eminim, Fellini bu kez soruyu başka bir yöne kaydırdı! Mali açıdan ne olacaktı? Film gerçekten ucuza mal olacaksa, denemeye değerdi. Hesap yapmak gerekecekti, ertesi sabah Fracassi ile hesaplayacağız.Evet, tamam, yarın sabah geleceğim. Ama bunun bir yumuşatma, bir teselliden ibaret olduğunu biliyorum. Ayrıca Federiz’in Fellini’ninkiler dışında hiçbir film yapmaması da olası.

Tekrar yola koyuluyorum. Monteverde’yi geçip, büyük ceza anlarının umursamazlığına sahip trafiğin ortasında San Pietro ve Fornaci caddesine doğru ilerliyorum! Hayatın, kendi hayatının anlamını yitirdiğini hissettiğİn anda, dünyada hayat aynen devam eder, hatta mutlu bile sayılır dünya hayatı.

‘Annemin yalnızlığı ile dolan evim. Olası huzuru hiçbir zaman bulamayan, daima olabilecek olanların korkusuyla yaşayan iki canlıyız! Guido’nun ölümünden babamın son yıllardaki tradejisine, kısa bir süredir yatışmış olan ama her an yeniden patlayabilecek benim umutsuz trajedime uzanan bir yolculuk.

İçeri girer girmez, Elsa Morante’ye akşam yemeği için telefon ettim. Ona, Moravia, Wilcock ve Bolognini’ye restoranda katılmak üzere söz veriyorum. Ama telefonu kapatır kapatmaz fikrimi değiştiriyorum. Anneme evde yiyeceğimi söylüyorum. Hayatımda ilk kez bir randevuya gitmiyorum. Bunu neredeyse büyük bir zevkle yapıyorum, acıdan başka bir acı doğamayacağından, bu belki de bir tessellidir.

Türkçesi: Betül Bilgiç Parlak
Accatone di Pier Paolo Pasolini,
edizioni FM, 1961, İtalya.

Portrait of a Lady on Fire Üzerine.

Bazı filmler olur, bittikten sonra dahi hissettirdiklerini devam ettirmeyi başarır ama öyle sizi hüngür hüngür ağlatan türden değildir bu filmler, sinsi sinsi içinize işleyip, uzunca bir süre de sizi takip ederler. Bir şekilde sizi rahatsız edip durur, üzerine bir kaç söz söylemeden onları kağıda dökmeden rahat edemezsiniz, o yükü üzerinizden atamazsınız. Portrait of a Lady on Fire da bu kategoriye giren bir filmdi benim için, ve izin verirseniz o yükü sizlere de biraz paylaştırma niyetindeyim. Açıkçası film dünyasına yeni yeni adım atmış biri olarak sinema hakkında kelamda bulunabilecek kadar bilgi sahibi biri olmadığımı belirtmek isterim, yalnızca bir filmin bir insan üzerindeki etkisini ve düşündürdüklerini aktarmaya çalışacağım sizlere, bu yüzden zaman zaman küstah görünebilecek yorumlarımın içeriğinin yalnızca öznel olduğunu unutmamanızı dileyerek konuya dönmek istiyorum.

Portrait of a Lady on Fire, konusu okunduğunda insanın pek ilgisini çekemeyen bir film, hatta oldukça klişe diyebileceğimiz ögelerle de dolu ilk bakışta. Bir türlü resmi yapılamayan bir kadın, arkadaşı gibi davranıp onun resmini gizli gizli yapacak bir ressam ve zamanla maskelerinin düşüşünü izleyeceğimiz bir aşk hikayesi. Ancak filmin güzelliği de bu basitliğinde gizli aslında. Portrait of a Lady on Fire hakkında aklıma ilk gelen şey minimalist yapısı oldu bu yüzden. Oldukça yavaş ilerleyen yapısı, oyuncu sayısının azlığı, sahneler, diyaloglar, geçişlerdeki duruluk… Filmin ögelerinden çok, filmin yapısının ve anlatılış tarzının önemini vurgulayan ve insanı bu yüzden de şaşkın bırakan bir film aslında. Filmin bu minimal tarzı sayesinde seyircinin dikkatinin biçimlere, anlatış diline ve küçük detaylara verilmesi sağlanmış ve etki dozunu da artırmayı başarmış kanımca. Oldukça sıradan ve herkesin bildiği şeyleri öyle gözümüze soka soka, öyle doğal, öyle içten ve saf haliyle gösteriyordu ki biz hissetmeyi, yalnızca bakmayı değil de görmeyi, karşılıklı derinliği unutmuş olan topluma bir tokat gibi inen bir filmdi bu yüzden. En azından benim yüzüme öyle bir indi ki etkisinden bir kaç gün çıkamadım. Yönetmen sanki bize bir şeyleri anımsatmak istemiş. Bazen yaratıcılığın senaryonun karmaşıklığı ve destansılığında değil de, kaç kez anlatılırsa anlatılsın eskimeyecek konuların sunuluş tarzında da gizli olabileceği gerçeğini. Çünkü insanı duygular aslında oldukça klişedir, kendi hayatlarımız bir başkası için oldukça alışılmış şeyler silsilesinden ibarettir aslında, önemli olan o klişe anların sizin üzerinizdeki etkisidir, sizin gözlerinizle çekilmiş olmasıdır. Yeryüzünde yaşamış milyonlarca insanın milyonlarca sıradan aşkından farklı değildi sizinki de ama sizi derinden etkilemesinin sebebi size ait olmasıydı, sizin içine katılımınızdı, sizin deneyiminiz olmasıydı, bu yüzden milyonlarcasıyla aynı klişelikte olmasına rağmen büyüleyiciydi sizin için. İşte filmin bize kazandırdığı deneyim de bu, filme katılıyoruz, o klişelik bizim bir parçamız oluyor, o basitlik bize yakın hissettiriyor ve bizi bu yüzden böyle derinden etkiliyor, karakterlerle birlikte aşkı bir dostun ağzından dinleyip dudak bükmüyoruz, bunun yerine onu deneyimleyen tarafa dönüştürülüyoruz ve bakış açımız değişiyor. Film çekmenin bir şiir yazmak, bir müzik yaratmak kadar önemli bir sanat olduğunu anımsatan bir film oldu bu yüzden benim için. Saf bir şeyler izlemek istiyorsanız ya da uzun süredir sizi duygusal olarak derinden etkileyen bir film olduğunu hatırlamıyorsanız izlemenizi öneririm. Ancak konuya, aksiyona ve tempoya önem veren biriyseniz ilginizi pek çekmeyebilir. Bundan sonrası filmin içeriği hakkında bir inceleme ve izledikten sonra okunması gereken kısımlar, o yüzden spoiler içerecektir. Uyarıyorum.

Sahip olma arzusu, işte sen benimsin ya da kara toprağın mevzularından uzak, bir tarafı sahiplenme ve sahiplenilme yarışı içine sokmayan, daha çok imkansızlığın kabullenildiği ve hatta gizliden gizliye bunun arzulandığı bir akış içindeydi film. Hangi taraf erkek sorusunun saçmalığını gözler önüne seren, belki de biraz abartılı bir erkeksizlik çerçevesinden sunulan filmin her yerine yayılmış dişiliğin vurgusu neredeyse toplumda kalıplaşmış olan tüm maskülen ögelerden (iktidar, güç vs. gibi, bir erkeğin davranış şeklinden ziyade toplum tarafından kalıplaştırılmış ”erkeklik”le özdeşleştirilen düşünüş şekli) yoksun bırakılarak yapılmış. Film bir erkek ve bir kadından oluşsaydı bu kadar etkileyici olur muydu diye düşünenler mutlaka olmuştur diye düşünüyorum. Bu kadar etkileyici olmazdı ancak bu Lgbt filmi yapıp klişe bir senaryoyla ödül kazanırız şeklinde bir düşünceyle değil de daha çok feminen özelliklere dair derin bir iniş yapılmış olmak istendiğinden dolayıdır bence. Kadının toplumda yer edinemeyişi ve seçme hakkından yoksun olduğu bir dönemde tek bir sahnede gösterilen erkeğin bir öcü gibi tasvir edilişinin sebebinin de ”erkek oluşu”ndan değil dönemini sembolize ettiği iktidar, güç, sahiplenme ve köleleştirme ögelerinden kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Ait olduğu dönemin özellikleri içinde ve hala günümüzde dahi izlerini taşıyan dinamiklere karşı, tüm bu huzurlu ve rüya gibi tasvir edilen bu bir haftalık sığınağın dışarıdaki her şeyden izole oluşu da ana rahmini anımsatır insana. Dönemin dinamiklerine karşı korundukları o huzurlu ev, deniz ve sessizlikler… Ve bir haftanın ardından sancılı bir doğumla o dünyanın içine fırlatıp atılırlar tekrardan.

Eleştirdiği nokta ve geçtiği dönem bakımından incelendiğinde iki kadının oynamasının etkileyiciliği daha anlaşılır hale gelecektir. Ancak aynı şekilde bu dinamiklerin karşısında gösterilecek bir kaç erkek karakterin varlığı da pekala olabilirdi, hatta belki de iki erkek de benzer bir tasvirle anlatılabilirdi ve bu kalıplaşmış tanımlarla yaşadıkları iç savaş da güzelce işlenebilirdi ancak yönetmen hem kişisel hem de duygusal yönden yakın hissettiği bir tercihte bulunarak yalnızca kadın karakterlere yer vermiş ve içindekileri dökmüş bir nevi. Filmin bu her alandaki ağırdan alışı, karakterlerin içinde yaşadıkları o çatışmayı daha net ve daha doğal izleyebilmemizi sağlayan bir unsur olmuş. Aşkın savunmasızlığı ve bilinçli bir şekilde tercih edilen acının masum aptallığı ve mantıklarıyla yaşadıkları çelişkilere rağmen bastırıldıkça git gide büyüyen arzu o yavaşlıkta seyircinin içine ilmek ilmek işleniyor ve sonlara doğru doruk noktasına ulaşıyor. Bu yüzden filmin bütün klişe unsurları kendi hayatımızdaki o basitlikle buluştuğundan daha yakın hissediyoruz kendimizi filme. Bir şiirin hayatı satırlara sığdırma başarısı gibi hayatımızın o yoğun dakikalarının hepsini tek dozda almışız gibi bir uyuşturucu etkisi bırakıyor bittiğinde de. Diyaloglar az olmasına rağmen oldukça yoğundu. Dilin yetersizliğini ve aynı zamanda dilin sembolik ögelerinin bir aşkı nasıl etkilediğini en net şekilde gösteren filmlerden biriydi az ve öz diyaloglarıyla.

Bunun dışında tek eleştirim şu olabilir. Yan karakter olan hizmetçinin bebekle olan sahnesinin filmin dokusunu zedeleyecek bir şekilde basit bir mesaj içerme çabası içinde araya sokulmuş olduğunu düşündüm, bunun dışında hizmetçinin diğer karakterlerle ilişkisi güzel işlenmiş yalnızca hizmetçinin iç dünyasından ziyade onu 3. bir kişi olarak uzaktan izlediğimizden dolayı bir anda araya sokulmaya çalışan anne-bebek ilişkisi film içinde biraz kopuk kalmış ve akışı zedeleyen bir pürüz olmuş kanımca.

Orpheus korkuları ve güvensizliği yüzünden kaybetti Eurydice’i. Onu kaybetmekten korktuğu için kaybetti onu. Aşıktan ziyade bir şairdi bu yüzden…

solaris eleştirileri

Dün Sizov, Merkez Komite Kültür Bölümü, Demiçov’un bürosu, komite ve yönetim kurulu gibi değişik mercilerin Solaris’le ilgili yaptığı yorum ve eleştirileri dikte etti.

Bu gözlemlerin otuz üç tanesi hakkında tuttuğum notlar var. İşte buradalar. Bunlardan çok var. Bunlardan etkilenmiş olsaydım (bu aslında pek mümkün değil) filmin tümü mahvolurdu. Bu, Rublev’de olduğundan daha absürd oldu.

Yorumlar şöyle:

  1. Geleceğin dünyasıyla ilgili daha net, bir imaj olmalıydı. Filmde bunun (geleceğin) nasıl olacağına dair bir gösterge yok.
  2. Geleceğin dünyasının çeşitli bölgelerinden görüntüler olmalıydı.
  3. Kelvin’in hareket noktası toplumun hangi formuydu – sosyalizm mi, komünizm mi yoksa kapitalizm mi?
  4. Snaut uzay hakkında çalışma yapmanın anlamsızlığından söz etmemeliydi. Bunun sonu çıkmaz sokaktır.
  5. Tanrı kavramı filmden çıkarılmalı (?!)
  6. Beyin tomografisi sonuna kadar devam etmeliydi.
  7. Hıristiyanlık kavramı filmden çıkarılmalı.
  8. Konferans. Yabancı oyuncular filmden çıkarılmalı.
  9. Final:
    a- Chris’in babasının evine dönüşü daha gerçekçi olamaz mıydı?
    b- Görevini tamamlamış olduğu daha açık olamaz mıydı?
  10. Chris’in aylak olduğunu ileri süren öneri hiç olmamalıydı.
  11. Gabaryan’ın intiharına neden olan (Lem’ dekinden farklı olarak) şey onun kendini arkadaşları ve iş arkadaşları için kurban etmesi olmalıydı.
  12. Bir bilim adamı olarak Sartorius insanlıktan yoksun.
  13. Kari bir insan olmak zorunda değil (!?)
  14. Kari’nin intiharı daha kısa olabilir.
  15. Anne’yle olan sahneyi kes.
  16. Yatak sahnesi daha kısa olmalı.
  17. Chris’in pantolonsuz etrafta gezindiği sahneyi kes.
  18. ?! Gidiş-geliş uçuşu ve işi kahramanının ne kadar zamanını
    aldı.
  19. Filmin her şeyi açıklayan yazılı bir açıklaması olmalı.
  20. Çekim senaryosundan çıkarılan Berton ile babası arasında geçen gençlikleri üzerine konuşma yeniden eklenmeli.
  21. Kolmogorov’dan (insanın fani doğasıyla ilgili) alıntılar konmalı.
  22. “Yeryüzü” çok uzun.
  23. Bilimsel konferans duruşma gibi.
  24. Konferansta durumu olay örgüsüne göre açıklığa kavuşturmalı.
  25. Solaris’e uçuş gösterilmeli.
  26. Snaut ve Sartorius niye Chris’ten korkuyorlar?
  27. Okyanusun içinde bulundukları durumdan sorumlu olduğu açık değil.
  28. Bilim insancıl mı değil mi?
  29. “Dünya bilinemez. Uzay anlaşılamaz. İnsan yok olmak durumunda.”
  30. “Seyirci şaşkına dönecek …”
  31. Solaris nedir? Ya ziyaretçiler?
  32. İletişim kurma gerekliliği daha açık verilmeli.
  33. Buhran aşılmalı.
  34. Kari neden yok oldu? (Okyanus bunu anladı.)
  35. Filmin mesajı: “İnsanlığın kendi pisliğini galaksinin bir ucundan
    öteki ucuna sürüklemesinde hiçbir anlam yok.”

Bu aptal liste şu sözlerle bitiyor: Başka itiraz.yok.

Ben de pes edebilirim.

Bu bir çeşit provokasyon . . . Peki ama gerçek istekleri ne, merak ediyorum. Bu değişiklikleri yapmayı reddetmemi mi istiyorlar? Ne için? Yoksa bunları kabul etmemi mi? Fakat bunu yapmayacağımı biliyorlar.

Artık hiçbir şey anlamaz oldum.

Andrei Tarkovsky12 Ocak 1972

Mülteci Yansımalar

Göçmen sorunu demografik olarak dünyayı değiştirmeye devam ettikçe bunun sinemada yansıması da en üst seviyeden cevap buluyor. Aki Kaurismäki’nin 2017 yapımı “The Other Side of Hope” ile başlayan süreç, yıl içinde Christian Petzold imzalı “Transit” ve Nadine Labaki imzalı “Capharnaüm” ile devam etti. Üç yönetmen de klişe sayılabilecek bu temayı özgün bir şekilde işleyerek müstesna işler çıkardılar. Kişisel ve eklektik bir üçleme olarak tanımlayabilirim filmleri kendi adıma.

Tüm prodüksiyonu bazen yönetmen bazen de izleyici için bir kefaret aracı olarak kullanmak ve yüceltmek son dönemde sıklıkla karşılaştığım bir şey.

Batı düşünme tarzının bir uzantısı olarak orta doğu eksenli işlere iki farklı açıdan önyargı ile yaklaşıyorum. Bu önyargılardan ilki işin kendine atfettiği rol, ikincisi de filmin bana atfettiği. Bu bağlamda Avrupa insanına göre yoğun drama ve ikilem barındıran eserleri nahoş bir yaklaşımla yermekten kaçınmam. Tüm prodüksiyonu bazen yönetmen bazen de izleyici için bir kefaret aracı olarak kullanmak ve yüceltmek son dönemde sıklıkla karşılaştığım bir şey.

Cannes Film Festival’inden Juri Büyük Ödülü ile dönen Capharnaüm’ü bu önyargılar içerisinde eritmek ne mutlu ki mümkün değil. Daha öncesinde “kadın” odaklı filmleri ile feminist çevrede sağlam bir yer edinmiş Lübnanlı yönetmen Nadine Labaki’nin üçüncü uzun metrajı. Melodrama kolaylıkla kaçabilecek “çocuk” odaklı bir hikaye daha doğru anlatılamazdı diye düşünüyorum. Savaşın tüm karmaşasını yerel sorunlarla harmanlandığı hikayesi ile ezelde beri karşı durduğu savaşa karşı tutarlı ve gerçekçi bir film yapmayı başarabilmiş. Iskaladıkça körleşeceğimiz işlerden. Kaçırmayalım.

Nadine Labaki

The Guardian’ın yönetmen ile yapmış olduğu keyifli bir röportaja ise şuradan ulaşabilirsiniz.

VIRIDIANA – 1961

küller pişmanlık ve ölümdür.

viridiana, 1961 yılında çekildi. ispanya’da 17 yıl sonra gösterime girebildi. katolik dünyasından ciddi tepki aldı. luis bunuel’in bunu bilinçli olarak yaptığını tahmin edebilecek kapasitedeyiz. dünyanın ne kadar yozlaştığını ve dini bütün kişilerin bile yapabileceklerini alaycı bir şekilde ortaya koyuyor bunuel. yaklaşık 60 yıl sonra hala ders çıkarmadığımız gerçeceğini bir kenara koyuyoruz. dini kurumların ve öğretilerinin toplumda ne kadar saf, yetersiz, aptalca ve anlamsız kaldığı yüzleşmesini yaşayan bir kadının hikayesi bu. üstte gördüğünüz sahne ise sinema tarihinin abartısız en başarılarından biri. izlemeniz ve bazı şeyleri tekrar sorgulamanız dileğiyle.

viridana – mubi