Etiket: feminizm

Latent Bir Psikososyal Evre Olarak Feminizm*

Bir konu. Bu konu hakkında da konuşmalı çünkü kanımca bir sorun teşkil ediyor. Eskiden yani sözgelimi 2013’de filan kadın erkek ilişkileri daha kolaydı. Flörtlerimle bu kadar uyuşmazlık yaşamıyor, kendimi bu kadar değersiz hissetmiyordum. Anlayışlı kızlardı. Hatta onların anlayışlarını suistimal ettiğimi düşündürtecek hatalarım oldu, pişmanlık duymuyor değilim. Statüye vb. maddi şeylere bu denli değer vermiyorlardı. Dört dönmek zorunda kalınmıyordu. Sarılmak doğal, saf bir edimdi. Şimdi böyle değil. Hemcinslerimin çoğu bundan şikayetçi. Kadınlar tuhaf bir psikolojik evreye girdiler. Her biri durumun kişisel olduğu, bu aseksüelliğin; istemsizliğin yalnızca onlarla alakalı olduğunu sanıyor ancak tecrübelerime göre böyle değil. Kitlesel psikolojik bir dönüşüm yaşıyorlar. Feminizmin doktrinlerinin payı bunda büyük. Maalesef feminizmin en büyük algı hatası, erkeği güçle özdeşleştirmesi. Ben buna katılmıyorum. Bizler güçlü, atılgan, iktidar sahibi filan değiliz. Yalnızca annelerimiz, babalarımız bizleri bu kodla yetiştirdi. Onyıllardır gözlemliyorum. Farklı çevrelerden bir sürü kadın. Bir yığın farklı kişilik. Eleştirdikleri şeyi talep ediyorlar. Çünkü toplum hala eril ve stereotipik, hala geleneksel anlatı bitmedi. Kadınların zihnine çöreklenmiş bu. Erkek eşittir güç ve sorumluluk. Güçlü değiliz, olmak zorunda da değiliz; duygusal ilişkilerin muktediri bizler olmak zorunda değiliz. Yatakta rough olmak zorunda değiliz. Rough (kaba saba, sert) erkeklere hasretler, bizler nasıl ki stereotipik seksi, femme fatale (öldürücü dişil cazibe) kadınları ve kadın vücudunu güzelliğin biricik objesi konumuna indirgiyoruz -onların birer yanılgı olduğunu unutup- gözümüzde göklere çıkarıyoruz. Onlar da kas gücüne -ironiyle yaklaşmalarına bakmayın, güçlü erkek vücudu biyolojik olarak onları orgazma sürüklüyor. Bunun türsel de bir yazgı olduğunu düşünüyorum. Gerek erkek gerekse kadın; aklındaki bu pürüzsüz şablonlara göre partner seçmeyi sürdürecek kanımca- değer veriyor hatta bununla afsunlanıyor. Şayet bunu yapmıyorlarsa muhakkak bir nevrozları veya zaafiyetleri oluyor. Sözgelimi kiloları oluyor ya da kişilik bozuklukları. Güçlü erkeklerin kendilerini tercih etmeyeceğini varsaydıklarından daha nevrotik, zayıf kodlu erkeklerle biyolojik yoksunluklarını tatmin etme yönelimleri oluyor. Şu da var. Söz konusu seksüel arayışsa; hem nevrozlu erkek hem de kadın; issue (psikolojik sorun ve takıntılar anlamında) yoğunluğu olan partnerleri mıknatıs gibi çekiyor kendisine. Kendine güveni olmayan nevrotik bir kadın, mafyatik; kabadayıvari erkeklere cezbe geliştirirken erkekse daha kurtizan, kibar fahişe diye literatürde geçen kadınlara kendini teslim ediyor. Makyaj sektörünün bunca artışta olduğu, spor kültürünün bir pornografiye döndüğü dünyada da saf bir duygusallık sağlanamıyor, ilişkilerin motivasyon süresi çok düşük oluyor. Neden mi? Çünkü çok daha vaatkâr erkek ve kadınlar siberuzam yani internette hemen oradalar.

Modern bir toplumda yaşamasaydık, konfor alanlarımız da olmayacağı için bu kadar politik-stratejik insan ilişkilerine muhtaçlık da göstermeyecektik veya bu tür yenilikleri uygulama alanlarımız olmayacaktı. Ancak metropol, bize bu imkânı veriyor. tüm bu süreçte, hala varlığını erkeğin güçlü konumuna bina eden; kendi varlık ve güven alanını buna göre inşa etmek isteyen, toplumun hastalıklarına tepki göstermek yerine onu sineye çeken bir kadını ise oldukça zayıf bir tipoloji üzerinden değerlendiriyorum.

.

. .

.

Hemcinslerime en çok kızdığım konu şu. Kadın erkek ilişkilerinin adaletsizliğinden yakınıyorsunuz ancak seksi dişi profillerin altına yığılıyorsunuz. Evet onlar beni de cezbediyor ancak onlara rağbet etmem halinde piyasa değerimin düşeceğini biliyorum. Pekala, tüm bu seksüel veya duygusal partner arayışları birer ekonomi de elbette, bunu görmezden gelmemeli. Kolay değil bunu yapmak ancak ilgi budalası, kadın veya erkek hiç farketmez, bu tip kişiliklere karşı biraz özdenetim geliştirmeliyiz.

Çok üzücü. Bir diğer sorunsa cinsel ilginin sunumunun artık her fırsatta şayet o stereotipik veya mafyatik erkek sunumuna yakın değilseniz, yüzde 75 taciz şeklinde algılanması olası. Çok ciddi ithamlar bunlar. Tacizkâr erkeklerin varlığı azımsanmayacak kadar fazla lakin bu erkekleri içeren koşulun ben ilgi bekleyen dişil ikonografi tarafından da farkında olunmadan teşvik edildiğini düşünüyorum.

Ben cinsel ilgimi sunduğum için suçlu hissettirilemem, bunu kabul etmem. Bu yeni dişil paradigmanın suçluluk hissetmenizi bekleyen ahlaksallaştırılmış yapısını sağ duyulu olmaya gayret ederek eleştiriyorum. Ben bir kadına karşı gövde gösterisi yapmak onu etkilemek zorunda değilim veya yaptığım skorlar üzerinden iktidarımın sorgulanmasına muhtaç değilim. İkili ilişkilerin hiyerarşik, erksel doğasına adapte olamadığım için seksüel istencimi beni en az hasarla idare edecek şekilde sürdürmek isteyişim veya ilişkimde bir derinlik aradığım için “abaza”, “sapık”, “korkak”, “zayıf” ilan edilemem. Hemcinslerimin sıklıkla bu nosyonlar üzerinden alaya alındığını biliyorum. Yaptığımız skor, kapitalist süje’nin bizlere salık verdiği bir eylem planıdır. Skor yapamıyorsanız, başarısız filan değilsiniz. Saf veya salak da değilsiniz. Olsa olsa, bu yapıyı farkında olun veya olmayın karşınıza almışsınızdır. Erkekler olarak bizlerin sürüklendiği bu suçluluk ve eksiklik duygusuna karşı sağduyulu bir tavır ortaya koymalıyız. Bunu yapmak zor biliyorum. Ama her seferinde bir stereotip olmanızı fısıldayan, tüm medya enstrumanlarıyla size bunu normal gösteren bir yapının içinde romantizminizin, saf diyonizyak seksüel penetrasyon istencinizin törpülenip aseksüelize edilmesi mi daha kabul edilebilir?

Erkek veya kadın; duygusal ilişkilerinizde hata yapmış olabilirsiniz. Bunun için de utanmanız, özre muhtaç hissetmeniz veya özür beklemeniz gerekmez. Hatanızı doğuran eğreti durumları ortadan kaldırın, kâfi. Zorbalık etmediyseniz, birine karşı mağduriyet yaratacak denli sistematik bir iktidar kurmak gibi bir çabanız olmamışsa; hata yapmakta da özgürsünüz. Hatalar ve suçlar; bizlerin gölge kişiliklerinden boy veren zafiyetlerdir. Bu mutlak karanlığın üstüne örtü çekip onu bastırmak yerine, onu anlamaya; zorluklarını regüle etmeye çalışmalıyız.

Kadınların içine girdiği bu psikolojik evre hemcinslerime kendilerini zayıf ve kompleksli hissettirmemeli. Sağduyumuzu, eğer hala varsa sevgimizi korumaya dikkat edelim. Başkalarının barbarı olmamaya dikkat edelim. Kadınların bu kaçınmacı veya aşırı talepkâr bir seks ikonografisine geçişleri, kanımca geçkin kapitalizm yüzünden. Bizlerin doğal anısal, zafiyet ve hatalarıyla da varolabilen; birbirini içeren, siberuzamın ve politikanın nesnesi olmayan; salt görünümle sınırlı olmayıp fikirlerin çeşitliliğini de olumlayan yeni bir duygusallık inşa etmemiz gerekmektedir. Eğer bu olmazsa; güçle özdeşleşen erkek, reddi hazmedemeyip rövanşist davranacak ve yol arkadaşı üzerinde, gezegeni birlikte paylaştıkları biricik kadın şefkati ve onun aşk tecrübesine yabancılaşarak agresyon ve şiddet uygulamaya kalkışacaktır. Yaygınlaşan şiddet ve cinayet sorununun sonuçlarını bir kamuoyu vicdan ovuşturmasına indirgeyecek şekilde değil sebeplerine, onları oluşturan koşullara sağduyu ve özgecilikle odaklanmalıyız. Aşk ve sevgi, politikaya; gündemin suni şablonlarına sığdıralamayacak denli engin ve vaatkâr duygulardır ayrıca cinayet ve ölüm de basit kınamalar ve deccalleştirmelerle değil derinleşen psikolojik ve kriminal analizlerle çözümlenebilir. Lütfen duyguları tüketmeliyim ve karanlığın da aydınlık kadar içimizde olduğunu, geceleri ayın gündüzleri güneşin görünür olduğunu mantıklı bir şekilde idrak edelim. Karşımızdakine bir sevgi ilgisi gösterecek kadar ergin ve cesur hissediyorsak, onun da bazı çile ve yetersizlikleri olabileceği ihtimalini göz önünde bulunduralım.

Rövanşizm (intikamcılık, misillemecilik), cinsiyetlere dair algı hataları; ilgi budalalığı vb. tüm bunlar şu dönemlerde yaygınlaşan, insanlar arasında aseksüelleşme ve robotikleşme doğuran olgular bizlerdeki sağduyuyu tüketir.

Elbette kendinizi tüm bu rol dağılımının dışında hissediyorsanız da özvarlığınızın başkaları tarafından küçültücü sıfatlarla anılmasını içselleştirmek zorunda değilsiniz.

Bu yazıyı, çok tasvip etmediğim bir yöntem olan bir didaktizm içinde tamamlıyorum. Dediklerim evet, yüzeyel birer tavsiyedir ve bu tavsiyelerin ilk muhattabı kendimim elbette. Kendimle olan monologumu sizlerle de paylaşmak istedim.

.

.

.

*Latent dönem, Freudçu cinsel analizin cinselliksiz; gizil bir dönem olarak tarif ettiği bir gelişim evresidir. Kanımca, erkeğin toplumdaki dinamizmini içselleştirme kısırdöngüsünden bıkmış kadınlar, toplumsal olarak bir içe kapanma evresine girdiler ve burada yeni özdeşimler, yeni oyun alanları keşfetmekteler. Freud elbette ‘latent’ demekle çocuk cinselliğini ifade ediyor ancak ben, sadece bir yetişkin cinselliğinden de değil dişil-toplumsal bir psikoseksüel iletişim katmanından bahsediyorum. Feminizm ve türevi yaklaşımlar, kadın temelinde tüm progresif psikoseksüel kanalların bu reformasyon sürecini içeriyor fakat erkeklerin henüz bunu tam idrak edemediklerini görüyorum. Bahsettiğim olgu karşısında erkek; düşmanlaştırıcı, agresif ve suçlu davranıyor ve karanlık bir döneme giriyor. En az kadınlar kadar onun da kendini yeniden inşa etmesi gerekiyor. Mesele; kadınları takdir etmek, onların mutlaka yanında olma zorunluluğu hissetmediğinde suçluluk uyandıran özdeşimlere kapılmak değil; mesele, cinsel kimlik ve eğilimler arasında agresif olmayan bir yapı kurmak. Maalesef kadınların bu dönüşümü ve erkeğin, erk stereotiplerinin bunu bir tehdit olarak algılaması; ayrıca, teoride söylemleşen şeyle uygulamadaki mesafenin birbirinden çok farklı olması da, nihai olarak; aseksüel bir kimlik ifade etmesi bakımından duyarsız veya yıkıcı fakat yeni keşifler açısından ilginç bir sürece girildiğini düşünmemi sağlıyor.

Cemal Süreya ile Ahmet Kaya Röportajı – II/III

İlk bölümünü okumayanlar için;
Cemal Süreya ile Ahmet Kaya Röportajı – I/III


– Sana göre feminizm nedir?

Bana göresi, sana göresi mi var kardeşim. Ne yani, bu her kelleye bir takke mi ki, sen başka tarif et ben başka… Efendim, şöyle söylesem. Feminist kuramla uzaktan yakından uğraşmadığı halde kendini feminst olarak gören bir sürü kadın var. Birçok kadın feminizmi kısaca “kadın sorunları çerçevesinde savaşçı bağlanma” olarak anlıyor. Kimileri içinse kadınların kurtuluşu için her teorik ve pratik uğraşı feminizmdir.

Belirli üretim araçları özel mülkiyette oldukça ve egemen sınıf, işçi sınıfının ve kadın kitlesinin baskı altında olmasından çıkar sağlama gücünü elinde tuttukça kadın üstündeki baskının etkililiğinde ve sürekli olarak yeniden üretilmesinde köklü hiçbir değişiklik olmayacaktır. O yüzden de kadının kurtuluşunun maddi temeli, bu ekonomik ve pratik gücün alt edilmesidir.

Feministler için çağdaş kapitalist dünyanın çizdiği çerçeve içinde erkeklerle eşit haklara kavuşmak son hedeftir. Proleter kadınlar ise, bu eşit haklar için, sınıfının ekonomik köleliğine son vermek için sürüp gidecek savaşımda yeni bir silahtır sadece. Feministler için bütün hakları alan baş düşman erkek cinsidir. Akıllı kadınlar, yani proleter kadınlar ise tümüyle farklı bir yaklaşım içindedirler. Onların gözünde erkekler, bir düşman, bir baskı unsuru değil, tersine bu mutsuz dizgeyi kendileriyle paylaşan bir ortak ve daha aydınlık gelecek için savaşımda yoldaştırlar. Kadın işçi en az erkek kardeşi kadar acı çekerken, erkek-kadın tüm işçi sınıfı aynı oburlukla yiyip tüketen ve milyonlarca insanın yaşamı pahasına semiren canavardan nefret etmektedir.

– Feminizme neden bu kadar karşısın?

Bir kere feministlerin birlik çağrısı bundan 70 yıl önce, Lenin’in “işçi kitlelerinden kopuk, küçük güçsüz grupların birlik yaygarası halis bir ikiyüzlülüktür. Çünkü birliği bozan, bölücü taktikleriyle çoğunluğun isteğine karşı gelen onlardır” diye nitelediği işçi sınıfının uzağında üretilen birtakım “aydın” akımlardan biridir sadece.

Kadın-erkek arasında da, erkekle erkek arasında da sömürü var; bunlar insanların gerçek devrimi yaptığı zaman bitecektir. Asıl o tabii. Erkeğin kadını sömürmesini özel olarak öne almayalım mı demek istiyorsun? Bunu mu?

Hayır. Öyle de denebilir ama, ben tümüyle toplumsal kurtuluştan yana bir insanım. Kadınların erkeklere karşı ya da dayağa karşı kendi aralarında örgütlenmelerine hiçbir anlam veremiyorum. Türkiye’de bütün çiçekçiler kadınlar için kurulmuştur. Şarkılar, şiirler kadınlar için yazılmıştır. Bunlar daha ne istiyorlar?

– İleri gitmiş olmadın mı? Bütün çiçekler kadınlar için mi?

Ya hastalar için, ya kadınlar için.

– Çok şakacısın. Başka ne diyebilirim ki… Ben 18 yaşındaki Ahmet Kaya ile bugünkü Ahmet Kaya arasında ne gibi farklar var? Değişmeler olmuş mu?

18 yaş ile 32 yaş Ahmet Kaya’sı arasındaki fark, geçen süre içinde Türkiye’de yaşanan, kazanılan ve kaybedilen şeylerle eşdeğerdedir. Biz neler kazandıysak, ne kadar doğru şey yaptıysak Ahmet Kaya gerçekten doğru bir olgunluğa erişmiştir. Yanlış şeyler yaptıysak Ahmet Kaya’nın yaptığı şeyler de yanlıştır. Ama ben bu süre içinde doğru şeyler yaptığımıza, bugün bitse bile, insanlara onurlu bir geçmiş bıraktığımıza inanıyorum. Ama şairin dediği gibi elbette “sığ yanlarım vardır” benim de, işlemeye vakit bulamadığım zamanın yetmediği ya da başka şeyler…

(daha&helliip;)

Cemal Süreya ile Ahmet Kaya Röportajı – I/III

Cemal Süreya’nın Ahmet Kaya ile yaptığı röportaj 1989 yılına ait. Uzunluğu dolayısıyla 3 parça halinde yayınlacağız. Bildiğiniz gibi Cemal Süreya röportajdan 1 yıl sonra yani 1990’da hayata veda etti. Ahmet Kaya ise bu söyleşiden yaklaşık on yıl sonra, 10 Şubat 1999 gecesi Magazin Gazetecileri Derneğinin ödül töreninde “Yılın Sanatçısı” ödülünü alırken yaptığı konuşma sonrası linç girişimine uğradı. Daha sonra ülkede yaratılan atmosfer ve hakkındaki ceza davaları nedeniyle yurt dışına çıkmak zorunda kaldı ve 16 Kasım 2000 tarihinde Paris’te yaşama veda etti.


Ahmet Kaya’nın yükselişini neye bağlayabiliriz? Gerçi bir günlük, bir yıllık olay değil bu. Çocukluğundan beri ezgiyle uğraşıyor. Ama yükselme grafiğinde son zamanlarda bir sıçrama olduğu da bir gerçek. Kasetleri 1 milyonun üzerinde satıyor. Depolitizasyon politikasının bir yerde kırılmasının onun kişiliğinde, ona hayran oluş biçiminde de yansıdığını söyleyebiliriz. Kendisine gönderilen son mektupların birkaç yüzünü elden geçirdik. Hepsinde de aynı nitelikte bir coşku bulduk; demokrasi isteği, dünyanın değişmesi özlemi… Depolitizasyona ilk tepki müzik alanında doğdu, diyebiliriz. Mahkumdan da mektup alıyor Ahmet Kaya, infaz memurundan da; esnaftan da, işçiden de, terzi kızdan da. Mektuplarda, bir müzisyene gönderilenin çok çok ötesinde mesajlar var.

Kendisiyle görüşmek için önce Kadıköy’deki Olimpiyat Lokantası’nı seçmiştik. Ancak oradaki müzik yayını ve uğultu elimizdeki ses alma aygıtını sağır duruma getirince, sil baştan yapıp röportajı başka bir yerde gerçekleştirdik.

Ahmet Kaya kendine sonsuz güven duyan biri. Kendisiyle gönenen biri. Sözünü de sakınmıyor. Ayrıca kendi dalındaki başka sanatçılardan daha derin, daha mürekkep yalamış olduğunu her haliyle, her sözüyle ortaya koyuyor.

Sosyal mücadeleyi her şeyin önünde görüyor, aşkın da, ünün de, dostluğun da. Çelişkilerden korkmuyor. İçinden geldiği gibi konuşursa zaten çelişkiye düşmeyeceği kanısında sanki. “Devrimci müzik”i hayatının ve kişiselliğinin kendisi haline getirmiş.

Hüznünde alarm yok. Denebilirse, bir sevinç çığlığı saklı hüznünde.


– Sevgili Ahmet Kaya, sana gönderilmiş son mektupların bir bölüğünü okudum. Bu senin gerçekten büyük ün yaptığının kanıtıdır. Ne mektuplar ama! Ne kadar güzel! Düşüncelerinizden ötürü kasetlerinizi dinlediklerini söylerlerken sorular yöneltiyorlar. Sözgelimi şöyle diyorlar: “Kendinizi bugünkü müzik içinde nereye oturtuyorsunuz?”

Bugüne kadar yaptığım müziğin bir altyapıdan hareketle oluştuğunu düşünüyorum. Benim, sınıfsal ilişkilerimin, sınıfsal yapımın, ideolojik anlamda geçmiş dönemde yaşadıklarımla beslenmesiyle öğrendiklerim ve yaşadıklarım müziğim için anahtar oldu. Her şeyden önce bir devrimciyim ben; Türkiye’de özgürlük ve demokrasi mücadelesi anlamında sanat alanında mücadele veren insanlardan biriyim.

– Size mektup yazanlardan biri de şöyle demiş: “Müzikle demokrasinin ne olduğunu anladım”. Bu ne demek sizce?

Biraz önce dediğim gibi, özgürlük ve demokrasi mücadelesinin bir neferiyim ben. Kendimle yansıttığım şeyler insan haklarını, yitirdiğimiz demokratik haklarımızı ezgilerle sunmak, insanlara sorular sormak… Cevaplarımı zaten halktan alıyorum. Ben sadece soru soruyorum. Yaptığım müzik şu anda bir çözüm müziği değil. Somut durum müziği değil. “Ne yapmalı?” sorusunun yanıtını vermiyorum. Soruyorum; yaşadıklarımız gördüklerimiz bu; neler yapmak lazım… Sanıyorum arkadaşlar da bana yazdıkları mektuplarda veriyorlar cevaplarını. “Demokratın, demokrat olmanın ne olduğunu senin müziğinde gördük.” Elbet, bu benim için bir ölçü değil. Herhangi bir insanın gerçekten demokrat olması için Ahmet Kaya’nın şarkıları yetmez. Ama böyle bir sinyal gönderebildiysem ne mutlu bana!

– Türkiye’nin bugünkü ortamında gerçek demokrat olmak size göre daha neleri içermelidir?

Yaşadığının bilincinde olmak. Türkiye’yi ve dünyayı iyi tanımak. Ayaklarını Türkiye toprağına basarak Türkiye’yi tahlil etmek.

– Müzik sence bir yöneltme midir, yoksa bir yansıma mı? Araç mı, yoksa sonuçta elde edilen bir ürün mü? Daha açayım; bugün Türkiye’nin yansısı, Türkiye’nin izdüşümü müzikle de ifade edilir, resimle de, başka sanatlarla da? Müzik bunların en güçlüsü ve en yaygını. Türkiye’nin sesi, yansısı bugün hangi müzik türünde sizce?

Çağdaşlık ve ilericilik adına gerçekten evrensellik boyutlarına ulaşacak bir tür, bence uluslararası alanda bir anlam kazanacaktır. Türkiye’yi tanıtmak anlamında. 15 kişilik bir yurttan sesler korusu düşünün, diğer yandan 70 kişilik 7 sesli müzik yapan bir arabesk orkestrasını düşünün (Orhan Gencebay’ın yaptığı gibi). 15 tane otantik halk çalgısının bir araya gelip çıkarttığı tek sesli müzik mi, yoksa 70 kişilik orkestranın yaptığı arabesk müzik mi daha ileri. Geçmişte bize öğretilen burjuvazinin sunduğu tüm ileri olanaklardan yararlanmaktı. Şimdi, bunların hangisi Türkiye’yi daha iyi anlatır. Yalnız arabesk olarak bakmıyorum. Bir de politik yanı var olayın. Türkiye’nin gerçeğini, yaşanan olayları, Türkiye’nin doğrularını kaderci anlayışla anlatmak mümkün değil. Ve halk müziği dediğiniz zaman, uluslararası anlamda, “İşte bizim müziğimiz budur, Türkiye budur.” diyebiliyor muyuz? “Türkiye Köroğlu’dur, Pir Sultan’dır, Aşık Veysel’dir. Bizim gerçeğimiz budur” diyerek geçiştiriyorlar. Sinemadaki gibi, eski kilim göstermek gerekiyor ödül almak için. Türkiye’deki işçi sınıfının mücadelesini, emekçi yığınlarının gerçek anlamda verdikleri mücadeleyi sinemaya aktarmanızı Avrupalı istemiyor. Türkiye’yi gerçek anlamda anlatan müzik türlerine gelince, bu da işte bizim yaptığımız: İşkenceyi, insan haklarının hiçlenmesini, baskıları, demokratik haklarımızın alınmasını Türkiye dışındakilere doğru olarak anlatacak olan bizleriz. Halk müziği değil yani.

(daha&helliip;)

anarka-feminist manifesto

Dünyadaki kadınların çoğu kendi yaşamlarını ilgilendiren konularda alınan kararlar [üzerinde] hiçbir hakka sahip değiller. Kadınlar iki çeşit tahakküme maruz kalmaktalar: 1) insanların genel toplumsal tahakkümü, ve 2) cinsiyetçilik [ing. sexism] -cinsiyetleri nedeniyle [karşılaştıkları] tahakküm ve ayrımcılık.

Tahakkümün beş ana biçimi var:

  • İdeolojik tahakküm; katı kültürel gelenekler, din, reklamcılık ve propaganda yolu ile beyin yıkama [ing. brainwash]. Kavramları manipüle etme, ve kadının duygu ve hassasiyetiyle oynama. Tüm alanlarda yaygın ataerkil ve otoriter davranışlar, ve kapitalist zihniyet.
  • Devlet tahakkümü; insanlar arasındaki ilişkilerin çoğunda ve yine sözde özel yaşam’da, yukarıdan aşağıya doğru [olan] emir komuta zinciri şeklindeki hiyerarşik örgütlenme biçimleri.
  • Ekonomik sömürü ve baskı; bir tüketici olarak; evde ve kadın işleri’nde düşük ücretli bir işçi olarak.
  • Özel alanda olduğu kadar, toplumun kollaması altında da [karşılaşılan] Şiddet –alternatiflerin ve doğrudan fiziki şiddetin olmadığı baskı [durumlarında] dolaylı olarak.
  • Örgütlenme yoksunluğu; sorumluluğu ezip geçen, zayıflık ve eylemsizliği yaratan yapısızlığın [ing. structurelessness] tiranlığı.

Bu etkenler birarada çalışırlar; ve biri diğerinin devamlılığını beslemek üzere, eşanlı olarak bir kısırdöngü içinde birbirlerini beslerler. Bu çemberi kıracak bir her derde deva [bir çare] yoktur, ama bu kırılmaz da değildir.

Anarka-feminizm bir bilinçlilik sorunudur. Gardiyanları işlevsiz kılacak bir bilinçlilik. Özgürleşen bir toplumun ilkeleri, bu nedenle bizim için gayet açık seçiktir.

Anarka-femizm kadınların erkeklerle eşit koşullarda bağımsızlığı ve özgürlüğü demektir. Hiç kimsenin bir diğerinden ne daha aşağı ne de daha yukarı olmadığı; hem erkeğin hem de kadının, yani herkesin uyumlu olduğu bir toplumsal örgütlenme ve toplumsal hayat. Bu, özel alanı da kapsamak üzere, toplumsal hayatın tüm seviyeleri için geçerlidir.

Anarka-feminizm kişisel konularda bireysel; ve birçok kadını ilgilendiren konularda ise diğer kadınlarla birarada olmak üzere, kadınların kendilerinin karar vermesini ve meselelerini kendilerinin çözmesini ifade eder. Esas olarak her iki cinsi de ilgilendiren konularda ise kadınlar ve erkekler eşit koşullarda karara varmalıdırlar.

Kadınlar kendi bedenleri üzerinde kendi kararlarına [ing. self-decision] sahip olmalıdırlar; gebelikten korunma ve doğumla ilgili tüm konular kadınların bizzat kendilerince kararlaştırılmalıdır.

Erkek hakimiyetine karşı, kadını sahiplenme ve kontrol etme tutumuna karşı, baskıcı yasalara karşı ve kadının ekonomik ve toplumsal özerklik ve bağımsızlığı için, bireysel ve kolektif olarak mücadele edilmelidir.

Kriz merkezleri, kreşler, çalışma ve tartışma grupları, kadının kültürel aktiviteleri vb. şeyler oluşturulmalı; ve [bunlar] kadınların kendi yönlendirmesiyle işletilmelidirler.

Her iki [cinsin de] eşit karar alma hakkına sahip olduğu, ve [yine] kişinin bireysel özerkliğine ve bütünlüğüne saygılı, erkek ve kadınlar arasında [kurulacak] özgür birlikler geleneksel ataerkil çekirdek aile’nin yerini almalıdır.

Eğitimdeki, medyadaki ve işyerindeki cinsel basmakalıpçılık [bağnazlık] ortadan kaldırılmalıdır. Sıradan işlerde, ev hayatında ve eğitimde işlerin farklı cinsler tarafından köklü bir şekilde paylaşımı uygun bir amaçtır.

İş yaşamının yapısı, daha fazla yarım gün [ing. part-time] iş [yaratılması] ile ve toplumda olduğu kadar evde de [ev içinde de] düz bir şekilde örgütlenecek dayanışmayla kökten değiştirilmelidir. Erkeğin ve kadının çalışması arasındaki farklılık ortadan kaldırılmalıdır. Hasta bakımı ve çocuk yetiştirme kadını olduğu kadar erkeği de ilgilendirmelidir.

Dişi iktidar [ing. female power] ve kadın başbakanlar, ne kadınların çoğunun amaçlarına ulaşmasına, ne de tahakkümün yokedilmesine yol açabilir. Marksist ve burjuva feministler kadınların özgürlük kavgasını yanlış bir yola sevk ediyorlar. Kadınların çoğu için anarşizm olmadan herhangi bir biçimde feminizm olamaz. Diğer bir deyişle, anarka-feminizm, dişi iktidarın veya kadın başbakanların taraftarı değildir, iktidarın ve başbakanların olmadığı bir örgütlenmenin taraftarıdır.

Kadınların [karşılaştığı] iki yönlü tahakküm, iki yönlü bir savaşım ve yine iki yönlü bir örgütlenme gerektirmektedir: bir yanda feminist federasyonlarda, öte yanda ise anarşist örgütlerde. Anarka-feminizm bu iki yönlü örgütlenmede kesişimi [kesişim noktasını] teşkil eder.

Ciddi bir anarşizm de aynı zamanda feminist olmak zorundadır; aksi takdirde bu gerçek anarşizm değil, [sadece] ataerkil bir yarı-anarşizm sorunu olur. Anarşizmde feminist özelliği [çehreyi] sağlamak anarka-feminizmin görevidir. Feminizm olmadan anarşizm olamaz.

Anarka-feminizm’deki önemli nokta değişimin yarın veya devrimden sonra değil, hemen bugün başlaması gereğidir. Devrim sürekli olmalıdır. Günlük yaşamın içindeki tahakkümü ayırd ederek bugün başlamalıyız, ve bu modeli [kalıbı] hemen burada ve hemen şimdi kıracak bir şeyler yapmalıyız.

Ne arzuladığımıza ve ne yapmamız gerektiğine ilişkin karar verme hakkını herhangi bir lidere devretmeden, kendimiz özerk olarak hareket etmeliyiz; kararlarımızı, kişisel konularda tamamen kendimiz, tamamı ile dişil konularda diğer kadınlarla beraber, ve ortak konularda ise erkek yoldaşlarla birlikte almalıyız.

çukurcuma’da bir hayalet kadın!

HAYAKA ARTI 20.10 – 03.12.2011 tarihleri arasında Komet’in “Neriman Tuna’ya Saygı” sergisine ev sahipliği yapıyor. Sergi 1950’li yıllardan başlayarak İstanbul’da aktif bir hayat yaşamış olan feminist bir kadının ölümünden sonra sokakta terk edilmiş bulgularından oluşuyor.

HAYAKA ARTI
Çukurcuma Caddesi No:19A Tophane 34425 Istanbul
Çarşamba – Cumartesi / Wednesday – Saturday 12:00 – 18:00

1
Ölüm uzun koşumuz, sabit menzilimiz; bakiyesi sadece anılar olan, kalan. O yüzden her birimiz biriktiririz yaşamlarımızı azar azar; resimler, anı nesneler, hediyeler, çerçevelerle. Yaşamlarımızdan kalanlar ile belki bir gün biri bulur gelir ve sönmüş ruhumuza ışık üfler diye. Sonsuzluğun hükmünü bilerek ve ona inat..

2
Yaşamda bir düşün, bir imgenin peşinden koşanlar ancak, eskimiş gözden düşmüş nesnelerdeki ışığın, parıltının farkına varabilirler. Gündelik hayatın kaosu ortasında yok oluşa terk edilen yaşamların, dizelerin, imgelerin keşfine soyunmaya cüret ederler. Bu yüzden Walter Benjamin’in imgesinde sanatçı hem bir koleksiyoncu hem de amatör bir dedektife denk düşer.

Komet’in bir kadının sokağa terk edilmiş yaşam izleri üzerinden yarattığı porteye bu “parıltı” ile bakmak doğru olacaktır.

3
Ressam öncelikle; bilinçli bir çaba, emekle yan yana getirtiği anı nesnelerinden donmuş zamanı kilitleyen ve onu geleceğe doğru, zamanda yolculuğa tahrik eden bir modülün krokilerini oluşturuyor.

Ardından; bulduğu her nesnenin üzerinden görülmez fırça darbeleriyle, özenle geçerek boşluğun içinden bir kadın portresinin silüetini çıkartıyor. Doğumla çürümenin, ölümle erosun, zamanla imgenin kesiştiği bir bıçağın sırt çizgileri üzerinde. Ve bir kadının hayaleti Çukurcuma’da boy gösteriyor.

4
Çerçevelenmiş hatıralardan, fotoğraflar, gazete kupürlerinden, mektuplardan, sertifikalardan oluşturulan bu portre/puzzle; geçmiş zamanın ışıltılı cemiyet yaşamının, öncü bir figürün, bir cumhuriyet kadınının unutulmuş yaşamının izleri anısına estetik bir forma dökülüyor. Ama, silinerek yazılan hatıralardan, çerçevelerde yer almayan, saklı travmaların izleri de zamanın tozlarına karışıyor.

Sanki Neriman Hanım; bir gün bulunacak umuduyla, yaşamını kıymetli kıldığına inandığı her şeyi, takıntılı bir hevesle biriktirmiş ve böylece sırtımızda taşıdığımız ölümün gizini bertaraf etmeye girişmiş. Bu yüzden boş çerçevelerden sızan lekeler sadece hüznü değil, tekinsiz olanı da çağırıyor.

5
Neriman Tuna’dan geriye kalan bu anı birikintisinin “bir Komet sergisi” haline gelmesi kimileri için şaşırtıcı olabilir. Fakat modern ya da postmodern sanatları avangard üzerinden okuyan herkes, Duchamp’tan beri buluntu objeler ve onlarla yapılan düzenlemelerin bir yeniden yaratım süreci-estetiği oluşturduğunun bilincindeler. Komet’in yapıtı ise daha 70’li yıllardan beri kavramsal sanat deneylerine açık bir özgürleşim haritası üzerinde ilerler.

6
Peki; gerçekte bu hayalet kadın, Neriman Tuna kimdi? Sanatçı burada yanıt vermekten çok bulguları ifşa etmek, hatıratı saygıyla paylaşıma sokmak, soru işaretlerini açığa çıkartmakla ilgilidir. Gerisi tarihin ve tarihe not düşen araştırmacıların çabası olacaktır. Elimizde olan sokakta bulunan çerçevelenmiş bir yaşam ya da tinsel bir karakutu; tüm ışıltısıyla…

Rafet Arslan
Eylül/Ekim 2011
İstanbul