Etiket: faşizm

UFAK TEFEK FAŞİZM VE ELEŞTİRİ KABULÜ

Ben, herkesin içinde hazırda bekleyen ve bir olayla veyahut ufak bir tartışmayla ortaya çıkan faşizme inanıyorum. Sosyalist bir partinin ya da örgütün sözcüsü sizi ─ sadece görünüşünüzden dolayı yozlaşmış olarak yaftalayabilir ya da tırnak içindeki kendilerini entelektüel diye tanımlayan insanlar ufak bir eleştiri karşısında peygamber havalarına bürünebiliyorlar tabiri caizse.

Aslında toplum – kabul ettiği kötülüğe ve haksızlığa karşı; lakin bu cümleleri edenlerin haksızlık yaptığı gerçeğini maalesef değiştirmiyor. Anlayabiliyorum – insanların fikirleri değişebilir; fakat bu fikirler bir anda faşizmden sola kayınca bana garip geliyor. Zamanında darbe destekçisi olabilirken – zaman geliyor ─ tutsak bir yazar için romantik cümleler yazılabiliyor. Bunların riyakârlığını tabii ki kişi hiçbir zaman kabul edemiyor.

Peki, edebiyat dünyasındaki cüretkâr tacizci yazarlar, şairler ve editörler ne olacak? Ya da her konuda hassasiyet gösteren en ufak bir kelimede cinsiyetçi – homofobik diye yargılanıp asılmanız? Bu durumlar artık normal olarak karşılanıyor.

Ufak milliyetçilikler ve nefret suçları zararsız gibi geliyor kulağa; ancak öyle değil: ‘Araplardan nefret ediyorum – türbanlılardan nefret ediyorum – Kürtler ’den nefret ediyorum – ibnelik yapmayın ─ Adam ol ─ karı gibi davranma ─ ya onlara saygı duyuyorum ama…’’ gibi uzayıp giden bir liste var. Biliyorum ki ben de yapıyorum bunu ─ İskenderun gibi çok sesli bir yerde büyümeme rağmen Kıbrıs’ta ve İstanbul’da geçirdiğim ve hala geçirmekte olduğum zamanlar beni farkında olmadan benzer cümleleri kurar hale getirmiş. Yukarıda darbe destekçisi diye suçladığım çakma entelektüel arkadaşlardan farklı değil benim yaptığım şey de ─ çünkü milliyetçilik, az ya da çok diye sınıflandırılmamalıdır bence.

Sadece kadın çalışan isteyen işverenler, şair olduğunu söyleyerek sosyal medyadan kadınlara sevişme teklifi yapanlar, yine sosyal medyada anarşist olup, kapalı kapılar ardında devlet destekçiliği yapanlar, gay olanlar; ancak diğer yandan transfobik olanlar ─ alçak gönüllü ve erdemli olmayı marifet gibi gösterip insanları aşağılayan kendini feminist, aydınlıkçı, solcu, tiyatrocu diye tanıtanlar ve daha niceleri var olmaya devam ediyorlar.

Her şeyin ötesinde ─ çevremdekilerle ettiğim sohbetler neticesinde, aslında hepimiz böyleyiz: Gizli milliyetçilikler, ufak faşizan davranışlar – göstermelik bilgi, etiket olarak sunulmuş alçakgönüllülük, hata ve eleştiri kabul etmemek ─ nefret söylemlerini eleştirmek; fakat küfürlerde bunu dilimizden eksik etmemek.

Hepimiz bir diğerimizden çok farklı değiliz ─ önemli bir yayınevinin editöründen – queer edebiyat basan yayıncıdan veyahut sosyalist olarak kendini tanımlayan bir başka kafe sahibinden, oyuncudan, üniversitede akademisyen olarak görev yapan birinden.

Neden bir şeyi yüceltirken bir başka şeyi aşağılama ihtiyacı hissediyoruz?
Neden eleştirdiğimiz herhangi bir şeye karşı hakaret etmemiz gerekiyor?
Neden öz-eleştiri kelimesi hayatımızda sadece somut olarak var olamıyor?
Neden birini taciz etmeyi hak görüyoruz kendimizde ve bunu taciz olarak kabul edemiyoruz?
Neden unvanımız ─ davranışlarımızı meşru kılsın?

Nedenler ve cevapları hepimizin aklında, dilinde ve klavyelerimizle sosyal medyada parmaklarımızın ucunda. İster kabul edin isterseniz katıksız bir şekilde inkâra başvurun; lakin hepinizin aynası aklınızın içinde hazır ve nazır halde bekliyor sizi – dönüp ve bakın.

Bu yazıda, özellikle kişi ve kurumlar aşağılanmamıştır. Tek bir kişi bile alınganlık gösteriyorsa ─ muhtemelen o da buradaki kişilerden biridir.

bir sigara iki yorum

(Hitler) gireceği ortamlarda sigara içilmesini yasaklamıştı. Faşizmin diğer liderleri Napolyon, Mussolini ve Franco da sigaradan nefret ederdi. (…) Burada temel mesele kontrol etmek, size patronun kim olduğunu belletmektir. Hükümet kişisel alışkanlık ve davranışlarınıza ayar çekebilirse, ardından neler gelir! Sigara sağlığa zararlıdır ama faşizmden daha sağlıklıdır ve kişisel alışkanlıkların hükumetçe düzenlenmesi diktatörlüğe götürür.

Paul Joseph Watson – Smoking is Healthier Than Fascism

/

Devletin en üst temsilcisi olarak bu hükmün gereğinin yerine getirilip getirilmediğinin takibini yapmak benim asli vazifemdir. Ayrıca diğer tüm zararlı alışkanlıklarla birlikte sigaraya karşı mücadele etmek şahsi olarak benimsediğim bir prensibimdir. Sigara içme özgürlüğü diye bir özgürlük asla olamaz. Nasıl intihar etme özgürlüğü yoksa, kendi kendini ölümcül hastalığa maruz bırakma özgürlüğü yoksa neticesi bu sonuçlara çıkan zararlı alışkanlıklarla ilgili özgürlük de olamaz. Asıl olan sigara içenin değil, sigara içmeyenin özgürlüğünü korumaktır. Çünkü sigara içmeyen kişi tamamen kendi iradesi dışında bir tehlikeye, bir tehdide maruz kalmaktadır.

Devlet hırsıza karşı nasıl mal sahibini, teröriste karış nasıl masum vatandaşı korumak mecburiyetindeyse tütüne, alkole, uyuşturucuya karşı da vatandaşını o şekilde kollamak zorundadır. Bu çerçevede yürütülen tüm çalışmaların hem devletin en üst temsil makamı olan Cumhurbaşkanlığı makamı adına hem de şahsi olarak sonuna kadar arkasındayım, sonuna kadar destekçisiyim.

Tayyip Erdoğan 

10 adımda faşizm

  1. içeride ve dışarıda korkutucu düşmanlar olduğunu vurgulayın
    herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda ve herhangi biri olabilecek meçhul bir tehdit yaratın
  2. bir “gulag¹” yaratın
    uluslararası hukuk kuralları dışında işletilen bir hapisane sistemi kurun
  3. bir haydut kalesi oluşturun
    para  için savaşan size özel bir ordu kurun ve faciaları onlarla yönetin
  4. iç gözetim ve denetleme sistemi kurun
  5. partinizin ya da devletin düşüncesini savunmayan organize grup ve kuruluşları sansürleyin, para kaynaklarını engelleyin ve taciz edin
  6. keyfi gözaltılar ve salıvermeler yapın
  7. belirli şahısları hedef belirleyin, taciz edin, namusunu kirletin ve suçlu duruma düşürün
  8. bilginin dağıtımını ve dağıtım yapan kanallarını kontrol edin
  9. bilim insanlarını, protestocuları ve muhalifleri suçlu duruma düşürün. muhalefeti hain olarak konumlandırın.
  10. hukukun üstünlüğünü askıya alın.

naomi wolf’un “the end of america: letter of warning to a young patriot” eserinin adbusters uyarlaması üzerine etilen çevirisidir.

¹ – stalin dönemi rusyasında uygulanan ve milyonlarca insanın ölmesine yol açan kamp sistemi

şaibeli yurdum, cinnet vatanım (güncel)

Akdağmadeni Askerlik Şubesi önünde dün saat 23.00 sıralarında iki kişi kavga etti. Kavgayı ayırmak isteyen asker ve polislere hakaret eden ve alkollü oldukları öne sürülen iki kişi, ifadeleri alınmak üzere Akdağmadeni İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü.

Ancak olay, sosyal medyada ‘PKK terör örgütü sempatizanları askere küfrederek PKK bayrağı açtı’ diye yayıldı. Bunun üzerine vatandaşlar İlçe Emniyet Müdürlüğü önüne toplanıp, bir süre bekledi. Kalabalığın artması üzerine Çevik Kuvvet’ten takviye istendi. Kalabalık, PKK’lı olduklarını düşündükleri 2 kişinin kendilerine verilmesini istedi.

Daha sonra İlçe Emniyet Müdürlüğü binasına girmek isteyen yaklaşık 100 kişilik kalabalığı polis, biber gazı sıkarak durdurdu.. Dağılan grup, bir süre sonra tekrar bir araya gelip emniyet binasına girmek istedi. Çevik Kuvvet ve jandarma ekipleri kalabalığı dağıtmak için tekrar biber gazı kullandı. Kalabalıktan Emniyet Müdürlüğü binasına pet şişe ve taş atılmaya başladı. Binanın bir camı kırılırken, ilçeye Yozgat Valisi Abdulkadir Yazıcı, İl Garnizon Komutanı Albay Selçuk Yıldırım ve İl Emniyet Müdürü Saim Akpınar geldi. Kalabalık saat 01.00 sıralarında dağıldı.

üzerine sayfalarca analiz yapılabiliriz fakat kanımca ülkenin çoğunluğunun özeti zaytung haberi olmayan bu haber ve üzerinden herhangi bir oynama olmayan görsel.

bizim şaibeli yurdumuz, cinnet vatanımız.

skinhead

skinhead

alman gençliğinin bir bölümü vakitsiz saç dökülmesinden muzdarip. yaşı on dört ile yirmi dört arasında değişen gençler arasında tuhaf bir kellik sendromu kol geziyor. resmi raporlara bakılırsa sayıları 8-10 bini buluyor dazlakların. kel kafalar her yerde şiddetin simgesi. özellikle türkler, gözlerini onlara karşı dört açıyor. metroya binen, sokakta dolaşan, bir lokale giren yabacı, önce etrafa “dazlak var mı” diye bakıyor artık.

potansiyel düşmanınızın en belirgin özelliği, yaşına uygun olmayan kelliği. ama önce ayaklarına bakarak da tanıyabilirsiniz onu: normal ayakkabı numarasından bir-iki numara büyük, “bebek tabutu” cinsinden dev siyah çizmeler var ayağında. önden bağcıklı, metal uçlu “doc martens” namıyla tanınan bu çizmeler, “skinhead” hareketinin de anavatanı olan ingiltere’den gelme. sırtındaki askeri montuyla “kel rambo” görünümü tamamlanıyor.

türkçeleştirdiğimiz “dazlak” kelimesinin kökeni skinheads. “deri kafalar” son yıllarda ırkçı ve neofaşist bir ideolojiyle ortaya çıkan yeni bir hareket değil; kökeni 1960’lara dayanıyor, öğrenci hareketi kadar eski.

1968’de avrupa’nın her yerinde olduğu gibi londra’da da üniversiteliler “ho-ho-hoşimin” diye bağırarak sokaklara dökülür ve kapitalizmi alaşağı etmeye çabalarken, bazıları bu uzun saçlı gençlere kuşkuyla bakıyordu. parklarda ellerinde esrarlı sigaralarla “savaşma, aşk yap” şiarını hayata geçiren üniversiteliler, londra’nın işçi semtlerinde oturan ve işçi sınıfına dahil olmanın ne anlama geldiğini çok daha iyi bilen gençlerin gözünde birer “salon sosyalisti”ydi. üniversiteliler marx-engels-lenin klasiklerini devirip hangi yolun daha kestirmeden sosyalizme götürdüğünü üzerinde tartışırken, onlar pantolonlarının paçalarını sıvayıp işçi postallarını dünya aleme teşhir etmeye başladılar gururla. gri pantolonlarının askılarını tişörtün üstüne çıkarttılar, saçlarını kısacık kestirdiler. alman skinhead müzik gruplarının en ünlüsü “böse onkelz” / “kötü amcalar”ın ilk plağının adını süsleyen sıfatlar “çirkin, kan dökücü ve şiddet yanlısı” onları tanımlayan üç özellikti.

dazlaklar hakkında bir kitabın yazarı klaus farin‘in dediği gibi “sıfır numaraya vurdurulmuş kafalar yalnız 1960’lardaki üniversitelerin uzun saçlarına tepki değil, aynı zamanda ingiliz işçi sınıfının temizlik idealinin simgesi; bireyselliği ve onuru çiğnenen bir gençliğin düzene karşı tepkisi”ydi. her yerde olduğu gibi ingiltere’de de o zamanlar ıslah evlerinde ve hapishanelerde ilk iş olarak saçlar sıfır numaraya vurduruluyordu. gençler, kafalarını kendileri kazıtarak topluma isyan ettiler.

1950’lerden itibaren ingiltere’ye eski kolonilerden göç başlamıştı. karaib adaları’ndan, hindistan’dan, pakistan’dan gelen eski sömürgeliler Londra’da tahmin edileceği gibi “en alta” yerleştirildiler. temizlikçi, garson, fabrika işçisi olarak en pis ve ağır işler onlara gördürülmeye başlandı. londra’nın içinde konut sorunu da aynı dönemde patlak verdi. arsa ve ev fiyatları göğe tırmanınca spekülasyon da aldı başını gitti. simsarlar şehir içinde kıymetlenen semtlerdeki evleri, yakında yıkıp yenilerini inşa etmek üzere kendi haline bıraktılar. orta sınıf zaten bu yarı virane evlerde oturmak istemiyordu. böylece bu semtler yabancılarla işçi ailelerine kaldı. paylaşım kavgasında toplumun en altındaki iki kesim karşı karşıya getirildi – aynı almanya’da yirmi yıl sonra yaşanacağı gibi.

skinheads, yani dazlaklar, işte bu koşullarda ortaya çıktı. ingiliz sosyolog john clarke‘ın yazdığı gibi, “proletarya çocukları baskı ve yoksulluk koşullarında bir gruba dahil olma, bir cemaatin üyeleri olma ihtiyacı hissettiler.” erkeklik, milli kökeniyle övünme, sertlik, şiddet gibi unsurları benimseyen dazlaklar ilk ortaya çıktıkları dönemde de totaliter düşünceye yatkındılar, ama ırkçı özellikler taşımıyorlardı. örneğin dazlakların dinlediği “ska” adıyla anılan müziğin kökü jamaika ve reggae müziğiydi.

skinhead

kendi hayatını anlattığı “skinhead biyografisi” ile tanınan eski ingiliz dazlaklardan george marshall, “saçların kaç santim olacağı bugünkü kadar önemli değildi başta” diyor, “önemli olan, saçların arasından kafa derisinin görünmesiydi. saçlarla çizmeler birlikte dazlağı oluşturuyordu. çizmeler ne kadar ağır olursa o kadar iyiydi. kılık kıyafetin insanları ürkütmesi önemliydi. levi’s 501 blucinler, sanki yıllardır giyiliyormuş izlenimi vermek için önce küvette klorlu sularla beyazlatılırdı. gömlek, kıyafeti tamamlardı. çiçekli desenlere kesinlikle rağbet edilmezdi. revaçta olan, ben sherman marka üniformayı andıran gri ya da haki renkli gömleklerdi. işçi sınıfının son modasına uygun giyinip dünyayı fethetmek için sokağa atıyorduk kendimizi.

dazlak hareketinin anavatanı londra’nın işçi semtleriyse, ana mekanı futbol statlarıydı. futbol o zamanlar olduğu gibi bugün de dazlak hayatının vazgeçilmez bir parçasını oluşturuyor. ama maç ya da ilk iki yarı değil. dazlakların dediği gibi “üçüncü yarı” önemli. yani maçtan sonra karşı takımın taraftarlarıyla verilen meydan kavgaları.

ingiltere’de de 1960’ların sonundan itibaren dazlaklar polisin gözüne ilk kez sokakta değil, stadyumlarda baktılar. rakip takımın taraftarlarının oturduğu tribünlere bira şişesinden tut dart oklarına, jiletten taşa kadar akla ne geliyorsa “uçuruluyordu”. sonunda polis olay çıkmasını baştan önlemek için stada girişlerde herkesin üstünü aramaya başladı. ama adam yaralamak için kullanılan silahların başında, dazlakların giydikleri ucu metal kaplı ağır çizmeler geliyordu. ingiliz polisi, önce çizmelerin bağcıklarını statlara girişte toplamaya başladı. böylece dazlakların hareket kabiliyeti kısıtlanacaktı. ama gençler ceplerine birer yedek bağ koyarak polisin önemlerini boş çıkarttılar. sonunda dazlaklar stadyuma, camiye girer gibi ayakkabılarını, çizmelerini çıkardıktan sonra çorapla alınmaya başladılar. bundan sıkılanlar maça gitmekten vazgeçti. futbol sevdasını her şeyin üstünde tutanlar ise saçlarını uzatıp kıyafetlerini “normalleştirdiler”. böylece “hooligan” dediğimiz her maçta olay çıkartan tip doğdu.

dazlakların bugün olduğu gibi o günlerde de müdavimi oldukları özel barlar, lokaller vardı. içkileri bira, oynadıkları oyunlar dart, langırt ve bilardoydu. ırkçı ve neofaşist düşüncelere henüz yabancı olan dazlaklar, siyah gençlerle birlikte diskoteklerde reggae müziği eşliğinde dans ederlerdi. kısacası dazlak olmak 1970’lere kadar derinin rengiyle değil, sınıfsal kökenle belirleniyordu.

ama olay bu kadar masum değildi tabii. saldırganlık ve her zaman şiddete başvurmaya hazır olmak da dazlak olmanın ön koşuluydu. eski ingiliz skinhead george marshall “kavga çıkmazsa çıkartmak için bahane bulur, hiçbir şey yapamazsak rakip çetelerin mahallesine hücum edip dövüşürdük” diyor. “kafana uygun olmayan herkes düşmanındı. garnizon şehirlerinde askerlere saldırırdık, üniversite civarlarında öğrencilere, şehir içinde homoseksüellere ve gözümüze tekin görünmeyen herkese. hippiler bizce yıkanmayı bilmeye bitli asalaklardı.”

“pakistanlı pataklamak”

çok geçmeden dazlaklar, asyalı göçmenleri keşfettiler. bugün almanya’da “türk avına çıkmak” neyse, dazlaklar için ingiltere’de o yıllarda “pakistanlı pataklamak” aynı şey haline geldi. 1969 yılında londra’da yaşayan pakistanlı üniversite öğrencilerinin dörtte biri en azından bir kez dazlak saldırısına uğradığını söylüyordu.

dazlak akımı 1970’lerde söndü. 1976 yılında ingiltere’de birden yeni bir gençlik hareketi salgın gibi yayıldı: punk. rengarenk saçlar, zincirler, kilitli iğneler, pis ve yırtık bir kılık kıyafetle simgelenen punklar kendi müziklerini de yarattılar. ama punk, orta sınıf gençliğinin hareketiydi. amaç, anne babaları ve düzene uygun yaşayan herkesi iğrendirmek, ürkütmekti. birçok genci dazlak olmaya iten arayışlar; erkeklik, sertlik, disiplin, şiddet onların en nefret ettikleri özelliklerdi. bu yüzden punk hareketi daha çok kız taraftar topladı. dazlaklar ise erkek ağırlıklı bir akımdı.

1970’lerin sonlarına gelindiğinde ingiltere’de siyasi ortam sertleşti. asyalı göçmenler, “yabancılar”, 1980’lerde almanya’da olduğu gibi seçim kampanyalarına alet edilmeye başlandılar. ingiltere’de 1967’de “milli cephe”/”national front” adlı ırkçı bir parti kurulmuştu. alttan alta büyüyen parti, 1976’daki yerel seçimlerde birden yüzlerce aday çıkardı. ve “if they’re black, send them back”/”derilerinin rengi siyahsa onları geri yolla” sloganıyla 200 bini aşkın oy topladı.

toplumdaki yabancı düşmanı eğilimi farkeden muhafazakarlar, aynı yöntemi 1977-78 genel seçimlerinde uyguladılar. bu seçimlerde başbakanlığa yükselen margaret thatcher, “eğer göçe dur demezsek ülkemiz yakında farklı kültürden insanlar tarafından istila edilecek” diyordu. evlerde, pub’larda, fabrikalarda artık hep aynı konu konuşulmaya başlandı: asyalı göçmenlerin girişinin önlenmesi, “yabancı istilası”.

ırkçı aşırı sağ “milli cephe” kendine taze kan ararken gençliği, gençlik arasında da “düzen, disiplin, ingilizlik” kavramlarına en yakın olan dazlakları keşfetti. liberal ve hoşgörülü görünmeye özen gösteren orta ve üst sınıfları ürkütmenin en kolay yolunun ırkçılıktan geçtiğini gören dazlaklar da kısa sürede bu propogandaya kapıldılar. bu arada punk akımı başladığı gibi sessiz sedasız sönmüştü. eskiden punk olmayı seçen gençler kafalarını kazıtmaya giriştiler. dazlakların aşırı sağ ideolojisine kaymasında, ülkede kızışan paylaşım kavgaları da önemli rol oynadı. demir leydi’nin türkiye’de de taraftar toplayan ünlü “kemer sıkma” politikası işçi sınıfını iyice yoksullaştırıyor; refah aşağıdan yukarıya doğru akıtılırken en alttakiler birbiriyle acımasız bir rekabet içine sokuluyordu.

hitler hayranı faşist bir parti olan “milli cephe”, dazlakları sistematik olarak kendi saflarına kattı ve “beyaz ırkın önce mücahitleri” olarak göklere çıkarttı. eski skinhead george marshall, “ilk kez siyasi bir parti bize küfretmiyor, bizi aşağılamıyor, tersine ayağımıza kadar gelip bizle konuşuyor, bize ingiliz gençliğinin kahramanları muamelesi yapıyordu” diye anlatıyor o günleri.

“faşistleşme” olarak tanımlayabileceğimiz bu sıçrama dazlakların hepsi tarafından benimsenmedi. kendine “league of labaour skins”/”işçi dazlaklar ligi” adını veren bir grup diğerlerinden ayrıldı. ama dazlakların büyük çoğunluğu neofaşist ve ırkçı ideolojiye kapılarak ingiltere’de “milli cephe” gibi partilerin vurucu timlerini, almanya’da ise “cumhuriyetçiler”, “alman halk birliği”, “milli alternatif” gibi parti ve örgütlerin militanlarını oluşturdular. dazlaklar, kısa adıyla sharp (“skinheads against racial prejudice”) olarak tanınan “ırkçı önyargılara karşı dazlaklar” gibi istisnalar hariç, bir zamanlar sa birlikleri hitler için ne ise, bugün neofaşist ve neonazi örgüt ve partilerin timleri haline geldiler. fazla örgütlü ve disiplinli davranmadıkları ve ideolojik açıdan temelsiz oldukları için neofaşist parti ve örgütlerin gözünde “aptal ama faydalı” bir güç oldular.

ateş evirgen / yavşak-%otuz split fanzin

caps ver

komünizm yüzünden 20. yüzyılda 100 milyon insanın öldüğü ileri sürülüyor. kapitalizm muhtemelen bunun iki katı olmakla birlikte, faşizm bile bu rakamların gerisinde kalabilir. ideolojiler yüzünden bu kadar insan hayatını kaybederken öteki siyasi örgütlenmelerden çok daha az şiddet kullanan anarşizm, şiddet sözcüğü ile eş anlamlı kullanılıyor. malatesta, neçayev ve bakunin‘in elbette farkındayız fakat caps ver demeden de duramıyoruz.