Etiket: ev

bir tür toprak işgali

Milyonlarca ev, milyonlarca evsizlere…

İşgalin durumunu şöyle çizeyim. İçinden nehir geçen, nehri can damarı olan şehirlerin içinde,  her saati birbirinden farklı, tahmin edilemez sokakların dibinde, başıboş arsaların, arsalarımızın üzerinde, bağrımızı yakan üretim ve inşanın sesini sesini duyuyorum, duyuyoruz. Bulunduğumuz bu şehirlerde işgal durumu hiç bir zaman böyle olmamıştı ve en son işgal, topun tüfeğin sokaklarımızı, bağrımızı yakarcasına yıktığında yaşamıştık. Şimdi silah üretir gibi taşın, kazmanın, çekicin ve çivinin sesini duyuyorum. Hiç tükenmeyecekmiş hiç yorulmayacakmış gibi üretiliyorlar.

Milyonlarca eve, milyonlarca evsizlere…

Evleri şehirlerimizin tam içine bir gecede yaptılar, bundan elli küsür yıl önce, göç eden insanın aynı göç ihtiyacı ile gerçekleştirdiler. Şehrin üstüne çökecek sisin habercisi idiler. Ellerini bilmeden dumanın içine soktular, parkalarını is ile silip is ile yıkadılar. Dahasını arkalarında getirdiler. Bir gecede yapılan yapılara geri döndüler. Gecekondular,  favelalar, barriolar.  Aynı anlamdaki bu isimler gerçek yansımaları gibi bir anda türediler. Yavaş yavaş, birbiri üstüne binerek, ovaları, vadileri,yamaçları aşarak tırmandılar tırmandılar ve birikmeye başladılar. Biriktikçe yeni insanlara şehrin üzerinde gezmekte olan dumanın altında bir yuva inşa ettiler. Sokak duvarları tente kaplama, kaldırımları duvar tuğlasından döşenmiş, yolları gelip gitmekte olan arabalar ile açılmış. Dünyanın artıklarından oluşmaya çalışan yeni bir dünya. Şu anda da yeniden oluşuyor, kendisine yeni yerler bulup genişliyor, şiştikçe şişiyor. Yeniden bir yamacın tepesine doğru yerleşmeye başlıyor, eskinin gözlem kulesi gibi şehri seyrediyor. Şehir de yeni yerler arıyor.

Bu milyonlarcası yerler: evsizleşecek olan evsizlere…

İKİ ÖLÜ ADAM

İki adam öldüğünde güneş hala tepede sayılırdı. Sinekler henüz oralı değildi ama adamlar ölmüştü bir kere ve er ya da geç doğa bunu fark edecekti. Ev gerçekten dağılmıştı, berbat halde, yerler cam kırıkları içindeydi. İki ölüye rağmen evde hala komik olan bir şeyler mevcuttu; ev huzurluydu ve huzur iki ceset için alışıldık atmosfere pek uygun sayılmazdı. Aptal herifler mutlu ölmüştü ve bu onları kıskanılası kılıyordu. “Mutlu ölmek!” hangi tuğla kılıklı romandan fırlamıştı bu klişe! Ah şu romantikler, tanrının cezaları her seferinde kahrolacak bir şeyler bulur ve ardından sıradan olan ne bok varsa ona sevinerek “hayat ne kadar da güzel” zırvasını geveler dururlardı! Ne zaman gerçek bir romantiğe rastlasam onu Normandiya çıkarmasında hayal eder ve gülmeye başlardım, gerzek nasılda afallardı tüm o kurşun yağmurunda! Ve şu teknoloji denen bok var ya, işte ondan nefret etmek için haklı sebeplerim var benim! Hayır, şimdi teknolojiyi neden sevmediğimi açıklamak değil amacım, yalnızca bir muma bakın ve ardından bir ampule ve işte, beni anladınız bile. Bir kedinin pembe patileri canlanıyor zihnimde, reel olmak için fazla şirinler ya da bir köpeğin sağlıklı bedenine yapışık ıslak burnu. Tüm bunlar bir anafor oluşturuyor zihnimde, ufak çaplı bir kara delik olup yutuyorlar mantığımı ve tüm bu olup biten bok hoşuma gidiyor! Hayır dostum, uçmak için en ufak bir kimyasala ihtiyacım yok benim, zihnim hayal okyanusunda bir uçak gemisi ve inan bana buna benzer bir mürettebat daha görmedin ömründe. Mantık tanklarından ateşlenen her türlü topun menzilinden millerce ötede, derin maviliklerde marine ediyorum zihnimi. Ve o iki orospu çocuğuna gelince, konuyu onlara bağlayacak değilim. Yalnızca iki ölü adam daha işte…

pazar ayinleri – 2. mektup

EVE DÖNMEK ÜZERİNE

Eve dönmek. Tedavinin, cezanın ya da nasıl isimlendiriyorsanız onun uzunluğuna göre şekillenen bir çember çizdikten sonra, ellerin ceplerinde terminale inmek. Valizinde cesedin, kafanda ışıl ışıl motivasyon cümlelerin, yoksunluktan ufalanan kemiklerinin üzerinde dolanan buzdan parmaklar olduğu halde, karşılayanın olmadan. Bir yerlere varmışsın gibi hissetmeden eve dönmek. İlk defa yaşıyorsanız fena his değildir aslında. Fazla dramatize etmemeyi başarır, siz yoldayken bir şeylerin ister istemez değişeceğini, bazı dostların öleceğini, bazılarının delireceğini, bazılarının da bıraktığınız taburelerin üzerinde bıraktığınızdan daha bitik vaziyette, ama kesinlikle bıraktığınız taburelerin üzerinde,  neyi beklediklerini bile unutmuş vaziyette beklemeye devam ettiklerini aklınızda tutar, her boku anmaz, her köşe başında durup hülyaya dalmaz, olur olmaz mekanlarda karşılaştığınız alakalı alakasız her tipin eline yapışmazsanız.  Tadında bırakırsanız yani, fazla sulandırmamayı başarırsanız eğer, fena his değildir.

Bir de şaşırmamak gerekir tamam mı? Nihayetinde siz çekip gittiniz diye çürümeye ara verecek değildi şehir. Trafik lambaları yanmaya devam etti. Orospular bacaklarını ayırmaya devam etti. Torbacılar tek kullanımlık mucizeler pazarlamaya, babalar işe gidip gelmeye, anneler ise gün ortası miskinliğinin tüm ihtişamıyla çöreklendiği serin, sessiz, nefessiz oturma odalarında hatimler indirmeye. Tekrarlıyorum. Şaşırmamak gerekir tamam mı? Şehir hep aynı şehirdir zira. Sizin de o uzun istirahat esnasında pek değiştiğiniz söylenemez ayrıca. İnsanlar da şehirler gibidir çünkü. Bir kere inşa edildikten sonra sonsuza dek var olmaya devam ederler. Terk edilirler, yaralanırlar, genişler, aydınlanır, kararırlar ama hep orada dururlar. Oldukları gibi. Tüm çirkinlikleri ve cazibeleriyle.  En fazla toprak serilir üzerlerine. Ama değişmezler.  Var oluş, sonsuza dek çürümekle yazgılanmayı  getirir beraberinde zira.

O yüzden girizgahı fazla uzatmadan akıntıya karışmakta fayda vardır. Ben öyle yaptım mesela.  Bundan önceki  seferlerde yani. Terminale indiğim günle beraber becerebildiğim kadar hızlıkeskinyüksek bir kırk sekiz saat tasarlayıp oynadım ve üzerimizden akıp giden tüm o pazartesilerden bir pazarteside, babamın banyosunda hem de, aynanın karşısına geçip yüzümü tıraş köpüğüne buladım. Temmuz ayındaydık.  Kontrole gitmek üzere evden çıktığım an dağılıverdi iki gündür gerçekliğin üzerini örten nostalji tülü. Temmuz güneşi tüm ibneliğiyle iğneliyordu ensemi. Ellerimin titremesi boğazımda yeni bir kesiğin belirmesine sebep olmuş, arkada bıraktığım hoş geldin partisinin yan etkisi midemden burun deliklerime gümbür gümbür ilerleyen alev topları ve adım attıkça kalın bağırsağımdan taaaa kuyruk sokumuma kadar uyuşmama yol açan amansız bir basur krizi olarak kendini göstermişti.

Ankara. Elinden geldiğince samimi karşılamıştı beni. Şimdi de geri alıyordu işte verdiklerini. İnleye inleye basamaklarını tırmandığım Balgat otobüsünde tüm sevimliliğimle hoş bulduk lan hoş bulduk diye homurdanıyordum. Yanımda oturan tip bir şimdiden buruşmuş takım elbiseme, bir gömleğimin yakasındaki kan lekesine, bir kıpır kıpır kıpırdayan parmaklarıma bakarken ben boğazımdaki yumruyu yutmaya çalışıyordum. Sabah sabah ihale olmak istemedim o yüzden pezevengin oğluna. Oturduğum yerde hafifçe kıpırdanıp usul usul yellenmekle yetindim küfür etmediğim zamanlarda. Kazanamayacağımı biliyordum çünkü. Ama insan fırsatını buldukça ufak tefek ibnelikler yaparak kendisini şımartmayı da bilmeli. Öyle değil mi?

(daha&helliip;)

gerçek zamanlı maaşlar

aldığı maaştan bir şekilde şikayetçi olmayan ya da başkalarının maaşı ile karşılaştırıp kendini üzmeyen insan nadirdir. sizi biraz daha üzelim istedik. dolar bazında (USD/TRY kurunu 3 alabilirsiniz) yıllık maaşınızı girip burger, ayakkabı, televizyon, ev gibi ürünleri ne kadar zamanda alabileceğinizi görebilirken, çeşitli meslek grupları, Oprah, Lebron James ve CEO’lar ile karşılaştırma yapabilmeniz mümkün. bir süre ekrana baktıktan sonra çalışmaya devam edebilirsiniz.

salaries in real-time