Etiket: emma goldman

fazla demokrasisi olan var mı?

evet bir demokrasi serüveninin daha sonuna geldik, hesap vermesi gerekenler sandıktan hesap verdi, milli iradeye saygı duyduk. bunu yaparken oy veren kesimin ne kadarı demokrasi konusunda bilinçliydi kanımca ciddi bir soru işareti. okullarda test sınavlarında sorulması amacıyla bize öğretildiği kadarıyla tanımı gereği demokrasi halkın kendi kendini yönettiği sistem. yani bu ne demek, bütün vatandaşlar birbiriyle eşit, herkes yönetimde söz sahibi olacak. bildiğiniz gibi ilk olarak antik yunan’da uygulanan bir yöntem kendisi. nüfus kalabalık olunca herkesi eşit olarak söz sahibi yapmak mümkün değil, dolayısıyla aramızdan bir temsilci seçiyoruz ve kendisi bizim yerimize haklarımızı savunuyor, taleplerimizi yerine getiriyor. demokrasinin en çok sevilerek vurgulanan taraflarından biri yöneten bir sınıf yok, fakir veya zengin halka dayanıyor her şey.  tabii bu sistemi düşünen adamlar en az bizim kadar düşünebildiğinden demokrasinin oluşması için gerekli amaçları da belirlemişler. nedir bunlar; parlamento, anayasa, siyasi partiler, kolluk kuvvetleri, yargı. bunlardan özellikle yargı kritik bir rol oynuyor ki seçilen temsilciler herhangi bir siyasi görüşten bağımsız yasalara uygun hareket eden adamlar tarafından denetlenebilsin. bu adamlar kendi çıkarları uğruna çakallık yapmasın. hatta biz bunlar kendi aralarında kavga etmesin diye bir de cumhurbaşkanı seçelim ki siyasi partiler arasında denge kursun deniliyor. yani her şey teoride mükemmel.

peki ülkemizde bu olay nasıl işliyor; pek sevdiğimiz ve güvendiğimiz başlangıç noktamız seçim. 76 milyon küsur nüfustan belirli bir yaşın altındakiler sağlıklı düşünemez diye 56 milyon seçmen belirliyoruz. bu seçimde bir rekor kırarak bunların 48 milyonu oy veriyor. bunun üzerine de oyun başlıyor. öncelikle mükemmel anayasa gereği %10 barajı koyuyoruz. yani “4.7 milyon” insanın tercihi – kafanızda canlanması için izmir nüfusundan fazla ankaradan biraz az – toplumumuz için bir şey ifade etmiyor. %45 civarı oy alan bir partide (21-22 milyon) en iyi biz biliriz ve 76 milyonu tek başına yönetebiliriz diyor.

bu muhteşem olayın sonrasında seçilen partinin sözde bağımsız araçlara alenen müdahale ettiğini sağlıklı düşünemez diye oy vermeye uygun görmediğimiz kesim bile çok net biliyor. yargı iktidar partisinin bir aracı, kolluk kuvvetleri de halkın güvenliğini sağlamak yerine iktidar partisinin çıkarlarını korumaya odaklanıyor. bunun yanında halk üzerinde ciddi bir etkisi olan medya araçlarının çok büyük bir kısmı iktidar partisinin yayın organı haline geliyor, muhalefet üzerine yayın yapan medya kuruluşları kapatılıyor. cumhurbaşkanını eleştirdiğiniz noktada hakaretten gözaltına alınıyorsunuz. bu esnada iktidarda olanlar devletin kaynaklarını halkın değil kendi çıkarları için kullanmaya başlıyor, bunun yanında bu kaynaklardan toplumun geneline göre daha çok beslenen bir destekçi sınıf yaratıyor. teoride bağımsız olan yasaları kendi çıkarları doğrultusunda halka tekrar sormaya gerek kalmadan değiştirebiliyor.

yani pek sevdiğimiz futbol analojisi üzerinden özetleyecek olursak, muhalefet olarak rakip takım federasyonun açıkça desteklediği kendi takımı. maçlarınıza atanan hakemler bütün kararları rakibiniz lehine alıyor. kendi taraftarlarınız stada alınmazken bazıları stad dışında dövülüyor ve öldürülüyor. sizin takımınız taç atışlarında çok tehlikeli oluyorsa kurallardan taç kavramı çıkarılıyor. fakat rakibiniz serbest vuruşlarda tehlikeli ise herşeyin serbest vuruş olduğu şekilde kurallar değişiyor. bu arada rakip takım taraftarları sürekli kendi takımlarının ve ligin ne kadar mükemmel olduğuna ve sizin takımınızın ligi iptal etmeye yönelik çalıştığına yönelik yayın okuyor. bunlara rağmen muhalefet taraftarları maç öncesi çok heyecanlı, bu sefer kazanacaklarına inanıyor. maç sonucu belli olduğunda da bütün bunlara rakip takım taraflarının sebep olduğunu, bir daha bu ligi değil, başka ligleri izleyeceğini söyleyip bir sonraki maçı beklemeye başlıyor.

lafı uzatmadan sonuca emma goldman’ın yaklaşık 100 yıl önce söylediği oy vermek bir şeyleri değiştirseydi yasadışı ilan edilirdi sözünü kullanabiliriz. ya da şaşırmadığımızı, yaşananların diktatörlük reçetesinin başarılı bir uygulaması olduğunu tekrar ifade edebiliriz. peki alternatifiniz ne diyeceklere de arşive yönebilirsiniz deriz. dilediğiniz milli iradeye saygı duyabilirsiniz. ne de olsa “demokratik” bir ülkede yaşıyoruz.

çoğunluğa karşı azınlık

Eğer yaşadığımız zamanın eğilimlerine dair bir özet yapacak olsaydım, Nicelik derdim. Çoğunluk, kitle ruhu her yerde baskın ve niteliği yok ediyor. Bütün hayatımız olan üretim, siyaset ve eğitim niceliğe dayanıyor, sayılara. Bir zamanlar yaptığı işin niteliği ve zorluğundan gurur duyan işçi beyinsiz, yetersiz ve isteksiz bir kişiyle değiştirildi; şeylerin niceliklerine bakan, kendisine değer vermeyen ve genel olarak insanlığın geri kalanını incitmeye hazır. Gerçekten de nicelik, hayatın rahatı ve huzurunu değil, yalnızca insanın yükünü arttırmıştır.

Siyasette de nicelikten başka hiçbir şey geçerli değildir. Ne var ki artışına rağmen prensipler, idealler, adalet ve haklar sayılar tarafından berbat bir şekilde kuşatılmıştır. Üstünlük çabalaması içerisinde çeşitli siyasi partiler birbirlerini kandırmakta, yalan söylemekte, hile yapmakta ve birtakım entrikalarla dolandırmaktadır; sonuçta başaran kişinin kitle tarafından kucaklanacağından çok emindirler. Tek tanrı budur: Başarı. Hangi doğrultuda, hangi korkunç karakterle olursa olsun. Bu üzücü gerçeği kanıtlamak için çok derinlemesine bir araştırma yapmaya ihtiyacımız yok. Daha önce hiçbir zaman kötü yol, devletimizin tamamen korkunç olan bu yolu böylesine aleni bir şekilde sergilenmemişti; Amerikan toplumu hiçbir zaman siyasetin Yahuda doğasıyla böylesine karşı karşıya kalmamıştı; ki bu doğa yıllardır bir iftira olarak nitelendiriliyor, kurumlarımızın başlıca dayanağı, insanların hakları ve özgürlüklerinin gerçek koruyucusu.

Partinin suçları o kadar ortada ki bir kör bile bunları görebilir; dalkavuklarını bir araya getirmeye ihtiyacı vardı ve üstünlüğü temin edilmişti. Ne var ki bunun kurbanları, ihanet edilmişler, aldatılmışlar ve zulmedilenler bu zafere karşı olmak yerine onun tarafında olmaya karar vermişlerdir. Çok az kişi Amerikan özgürlüğünün geleneklerine çoğunluğun nasıl ihanet edebileceğini düşünmüştü. Ya yargıları, sebeplendirme kapasitesi neredeydi bunun? İşte durum tam da bu, çoğunluk sebeplendiremiyor; hiçbir yargıya sahip değil. Özgünlük ve kendi ahlakından yoksun olan bu çoğunluk kendi kaderini her zaman başkalarının ellerine bırakmıştır. Sorumluluk alma yetisinden uzak bir şekilde, yok etmeye doğru bile olsa liderlerini takip etmiştir. Dr. Stockman haklıydı: “Aramızda gerçek ve adaletin en büyük düşmanları özlü çoğunluklardır, kahrolası çoğunluklar.” Hırs ve inisiyatif olmadan bu kitle hiçbir şeyden yenilikten olduğu kadar nefret etmez. Her zaman yenilikçiye, yeni gerçeğin öncüsüne karşı kızgın olmuş ve onu avlamaya çalışmıştır.

Zamanımızın siyasetçileri arasında sürekli tekrarlanan slogan, ki buna Sosyalistler de dahil, zamanımızın bireyselin ve azınlığın zamanı olduğudur. Yalnızca yüzeyin altındakini görmek istemeyenler bu şekilde kandırılabilir. Hiç kimse dünyanın refahını görmüyor mu? Bu durumun kralları onlar değil mi? Ne var ki onların başarısı bireyselliğe yönelik değildir; atalete ve kitlenin korkak bir biçimde teslim olarak boyun eğmesine yöneliktir. İkincisi ister ama baskın gelinmek için, yönetilmek için ve mecbur edilmek için. Bireyselcilik ise, insanlık tarihinde hiçbir zaman kendini ifade etme şansını, kendini savunma fırsatını böylesine normal, sağlıklı bir şekilde bulamamıştır.

Dürüstlük amacıyla dolu bir eğitmen, özgün fikirleri olan bir yazar ya da sanatçı, bağımsız bilim insanı sosyal değişimin vaatkâr olmayan öncüleri her gün, zamanla birlikte öğrenme ve yaratıcı yeteneklerini kaybetmiş olan kişilerce bir kenara itilmektedir.

Ferrer tipi eğitmenlere hiçbir yerde tolere edilmiyor, diğer taraftan önceden hazmedilmiş yemeklerin diyetisyenleri a la Profesor Eliot ve Butler varoluşçuluktan yoksun, istemlerin olmadığı bir çağın başarılı yürütücüleriler. Yazında ve dramatik dünyada Humpry Ward’lar ve Clyde Fitches’ler kitlelerin idolleri ama çok az kişi Emerson, Thoreau, Whitman, Ibsen, Yeats ya da Stephen Phillips’in dehasının farkında. Onlar çoğunluğun ufkundan çok uzakta yalnız yıldızlar gibiler.

Yayıncılar, tiyatro müdürleri ve eleştirmenler yaratıcı sanatın doğasında var olan niteliği aramıyorlar; sanatın iyi satış yapıp yapmadığını, insanların paletine uyup uymadığını soruyorlar. Bu palet de bir çöplük gibi; hiçbir zihinsel özümleme gerektirmeyen her şeyi barındırıyor içinde. Bunun bir sonucu olarak da olağan, sıradan, alışıldık olan genel literatürü temsil ediyor.

Sanatta da aynı üzücü gerçeklerle karşı karşıya kaldığımız söylememe gerek var mı? Birisi parklarımızın ve köprülerimizin iğrençliğini ve kabalığını, sanat endüstrisini eleştirmek zorunda. Kesinlikle, hiç kimse olmasa da çoğunluğun zevkleri bu korkunç sanata tolere edecektir. İçerikte yanlış ve uygulamada barbarca olan Amerikan şehirlerini dolduran anıtların da gerçek sanatla hiçbir ilişkisi yok; sanki bir Michael Angelo totemi gibi. Ne var ki başarılı olabilen tek sanat türü de bu. Kabul edilen bilgileri besleyen, özgün olmaya çalışan ve hayata karşı doğru olma çabası içerisindeki gerçek sanatsal deha anlaşılması güç ve perişan bir şekilde sürdürmekte varlığını. belki bir gün yaptığı iş el üstünde tutulacak ama kalbindeki kan tükenene kadar değil; düşünceden ve görüş açısından uzak olan izdiham ustasının mirasını yok edinceye dek değil.

Bugünün sanatçısının yaratamayacağı söyleniyor çünkü ekonomik bir zorunluluğu var. Ne var ki bu, sanat için bütün çağlarda geçerli olan bir gerçekliktir. Micheal Angelo da en az bugünkü heykeltıraş ya da ressamın olduğu kadar hamisine bağımlıydı; ama o zamanın sanat uzmanları çıldırtıcı kalabalıktan çok uzaktaydı. Ustalarının eserlerine katkıda bulunmaktan gurur duyuyorlardı.

Bugünün sanat eleştirmenlerinin ise tek bir kriteri, tek bir değeri var: Dolar. Hiçbir mükemmel işin niteliği ile ilgilenmiyorlar, yalnızca cebindeki dolarların niceliği ilgilendiriyor onları. Mirabeu’nun Les Affaires sont les Affaires çalışmasındaki finansörler renklerdeki karmaşık düzenlemelere işaret ederek şöyle diyor: “Ne kadar da mükemmel; 50.000 franka mal oldu.” Aynı bizim sonradan görmelerimiz gibi. Onların muhteşem sanat keşifleri için ödenen inanılmaz meblağlar zevklerini fakirleştiriyor.

Elli yıl önce Wendell Phillips şöyle demişti: “Gerçekten de demokratik bir niteliğin olduğu ülkemizde toplumun fikri yalnızca her şeye yetmez aynı zamanda her zaman, her yerdedir. Tiranlığını, ulaştığı noktayı saklamaz ve sonuçta eğer Eski Yunan’ın meşalesini alıp yüzler arasında aramaya çıkarsanız, bir tek Amerikalı bulamazsınız ki hayal kurmamış olsun; en azından hırsına, sosyal hayatına ya da işine, iyi bir fikre ve onun için oy vereceklere dair kazanabileceği ya da kaybedebileceği bir şey vardır. Ve sonuç olarak bireyler yığını olmaktansa, her biri kendi inançlarını çiğneyerek, diğer toplumlarla kıyaslanacak olursa bir toplum olarak ödlekler kitlesini oluşturuyoruz. Diğer insanlardan daha çok, birbirimizden korkuyoruz.” Açıkça görülmektedir ki Wendell Phillips’in elli yıl önce anlattığından daha ileri bir noktada değiliz.

Bugün de toplum görüşü her yerde mevcut bir tiranlıktır; bugün de çoğunluk bir ödlekler kitlesini temsil eder, kendi ruhunu ve akıl fakirliğini yansıtan o kişiyi ister; Bu Roosvelt gibi örneği görülmemiş bir adamın yükselişini açıklıyor. O avam psikolojisini en iyi biçimde örnekleyen insan. Bir siyaset adamı, çoğunluğun idealler ve dürüstlüğe ne kadar az önem verdiğini biliyor. Bir köpek gösterisi, bir ödüllü yarış, bir “siyah”ın linç edilmesi, adi bir suçlunun etrafının sarılması, zengin bir kadının evlenmesi ya da eski bir başkanın akrobatik gösterisi arasında hiçbir fark görmüyorlar. Zihinsel bozulmalar ne kadar iğrençleşirse, kalabalık o kadar zevk alıyor.

Diğer taraftan, bu siyasi pigmelerin, saf adamların, kültürlerin, yetilerin tepelerindeki adamlarla muhallebi çocukları gibi alay ediliyor. Çağımızın bireyselcilik çağı olduğunu söylemek biraz tuhaf. Bizimki, tüm tarih boyunca yaşanmış olan bir fenomenin basit bir tekrarı: İlerleme, aydınlanma, bilim, din, siyasi ve ekonomik özgürlük için yapılan her çaba azınlıklardan geliyor, çoğunluklardan değil. Bugün de her zaman olmuş olduğu gibi az olan yanlış anlaşılıyor, avlanıyor, hapsediliyor, işkence görüyor ve öldürülüyor.

Nazareth’in kışkırtıcıları tarafından açıklanan kardeşlik prensibi hayatın, doğru ve adaletin özünü koruyor; o kadar uzun zamandır yapıyor ki bunu artık az olanın işaret ışığı haline gelmiş. Çoğunluklar da buna dayandığında, o büyük prensip kan ve ateşin, yayılan acının ve hastalığın muştucusu oldu. Her şeye gücü yeten Roma’ya Huss, Calvin ve Luther’in muazzam figürlerinin liderliğinde saldırmak gecenin karanlığının ardından gelen gün doğumu gibiydi. Ama Luther ve Calvin siyaset adamı oldukları anda, Reformasyon’un büyük olasılıklarını tehlikeye attılar. Onlar başarılar ve çoğunluğu kazandılar, ama Katolik canavardan daha az kana susamış ya da acımasız olmayan o çoğunluğu. Aykırı olanlara, azınlığa, diktasına boyun eğmeyecek olanlar için ne acı! Sonsuz heves, tahammül ve kurbandan sonra insan aklı şimdi en azından dini canavardan özgür kılındı; azınlık yeni zaferlere kurban gitti ve çoğunluk da zamanla yanlış bir şekilde gelişen gerçekliği alkışlamakta.

Siyasi olarak insan ırkı hâlâ köleliğe en uygun olanı; krallar ve tiranların gücüne karşı adım adım savaşan John Balls’lar, Wat Tyler’lar, Tells’ler gibi daha ismi sayılamayacak pek çok kişi için böyle değil miydi? Ama bireysel öncüler için dünya hiçbir zaman o muazzam akımda olduğu gibi köklerine kadar sallanmamış olmalı: Fransız Devrimi. Camille Desmoulins’in etkili sözleri ve ateşi, Jericho’dan önceki trompet gibiydi; tecavüz ve korkuya Bastille’e karşı ayaklanma başlatmak.

Her periyodda, her zaman büyük fikirlerin, özgürlük mücadelesinin savunucuları azınlıklar olmuştur. Oysa kıpırdamasına bile izin olmayan güdümlü çoğunluklar için durum böyle değildi. Bu gerçeklik Rusya’da diğer her yerde olduğundan daha etkili bir biçimde açığa çıkmıştır. Zaten binlerce hayat o kanlı rejimle tüketilmiştir, gene de canavarın saltanatına tam bir son verilememiştir. Fikirlerin, kültürün, edebiyatın, en iyi duyguların bir boyunduruğun altında inletildiği bir yerde bu nasıl mümkün olabilir? Çoğunluk, o dönüştürülemeyen, kısıtlı, boğucu kitle, Rus köylüleri yüz yıllık bir çekişmeden, anlatılmamış bir sefaletten ve kurbanlıktan sonra nasıl hâlâ “beyaz elli adamları” * boğan ipin şans getirdiğine inanabilirler? (* entelektüeller)

Amerikan bağımsızlık mücadelesinde, çoğunluk yıkılmak üzere olan bir binadan çok da farklı bir konumda değildi. Bugüne dek Jefferson, Patrick Henry ve Thomas Paine gibilerin fikirleri onların gelecek nesilleri tarafından inkâr edilmiş ve satılmıştır. Kitle, onlardan hiçbirini istememektedir. Lincoln’de görülen üstünlük ve cesaret, o zamanın panoramasını yaratan insanlarla birlikte unutulmuştur. Siyah adamların gerçek hamileri Boston’da Llyod Garrison, Wendell Phillips, Thoreau, Margaret Fuller ve Theodore Parker gibi olağanüstü cesaretleri ve çabalarıyla John Brown’la bu acıyı sonuçlandırılan kişiler tarafından temsil edilmiştir. Onların yorulmak bilmeyen bu hayalleri, etkili konuşmaları ve azimleri Güneyin lordlarını yenmiştir. Lincoln ve onun buyruğu altındakiler yalnızca karşı koyuş herkesçe çıkarlı bir davranış olduğunda takip edilmişlerdir.

Yaklaşık elli yıl önce, meteor gibi bir fikir dünyanın yörüngesinde kendisini göstermiştir; oldukça ileri görüşlü, devrimci, herkesi kucaklayan ve dünyanın her yerindeki tiranların terörünü dağıtacak bir fikir. Diğer yandan bu fikir milyonlar için zevkin, mutluluğun ve umudun da müjdecisiydi. Öncüler karşılarına çıkacak zorlukların bilincindeydiler ve yollarına çıkacak engellerin ama gururlu ve cesurca yürüşlerini başlattılar. Bugün bu fikir popüler bir slogan olmuştur. Bugün neredeyse her yerde Sosyalistler vardır: Yoksul kurbanlar kadar zengin adamlar; talihsiz sanıklar kadar hukuk ve otoritenin savunucuları; dini dogmaların uygulayıcıları kadar özgür düşünürler; yırtık gömlekli kızlar kadar şık hanımefendiler. Neden olmasın? Elli yıl öncesinin gerçeği bugün bir yalana dönüştüğüne, tüm taze hayal gücü yaşlandığına ve gücü, zaferi, devrimci idealizmi yok edildiğine göre, neden olmasın? Bugün artık güzel bir görüş değil, “pratik, üzerinde çalışılabilir bir düzen” olduğuna ve çoğunluğun isteklerine dayandırıldığına göre, neden olmasın? Kitle övülmeye başlandığından beri var olan siyasi kurnazlık: Zavallı çoğunluk, kandırılan, kullanılan o devasa çoğunluk; yalnızca bizleri takip etseydi…

Bu söylemi daha önce duymamış olan birisi var mıdır? Bütün politikacıların bu hiçbir zaman değişmeyen nakaratını bilmeyen var mı? Kitlenin kanamakta olduğunu, soyulduğunu ve sömürüldüğünü bilmeyen var mı? Oy avcılarımız kadar, ben de biliyorum bunu. Ama ben bütün bunlardan sorumlu olanın, birkaç parazit değil kitlenin kendisi olduğunda da ısrar ediyorum. Efendilerine dört elle sarılıyor, kamçılanmayı seviyor ve kapitalist otorite ya da herhangi bir kurulu düzene karşı bir protesto sesi yükseldiği anda ilk ‘Çarmıha gerin!’ haykırışı ondan geliyor. Ama bu otorite ve şahsi imtiyazlar ne kadar sürebilir ki; eğer kitleler asker, polis, gardiyan ve cellat olmak istemeseydi? Sosyalist demagojiler bunu benim bildiğim kadar biliyorlar, ama hâlâ kitlelere isteklerini temin ediyorlar çünkü hayatın temel amacı, gücün sürerliliğidir. Bu da çoğunluk olmadan gerçekleştirilemez. Evet otorite, baskı ve bağımlılık çoğunlukların içindedir ama hiçbir zaman özgürlük ya da bireyin özgür tutumu değil; hiçbir zaman özgür bir toplumun doğuşu değil.

Baskı altında olanları, yoksulları bu dünyadan kabul etmediğim için değil; korku, şiddet, insanların sürdüğü hayatın güvensizliğini tanımadığım için de değil; çoğunluğu iyi için yaratıcı bir güç olarak red mi ediyorum? Hayır, hayır! Ama o kadar iyi biliyorum ki sıkıştırılmış bir kitle olarak bu insanlar hiçbir zaman adalet ve eşitlik için mücadele etmediler. İnsanlığın sesini bastırdılar, insan ruhunu öldürdüler ve bedenlerini zincirlediler. Bir kitle olarak eğilimleri her zaman hayatı tıpkı bir çöl gibi bir örnek, gri ve monoton yapmak oldu. Bir kitle olarak her zaman bireyselciliğin, özgür inisiyatifin ve özgünlüğün düşmanları olacaklar. Bu yüzden Emerson’ın şu sözlerine ben de katılıyorum, “Kitleler talepleri ve etkileşimlerinde ham, eksik ve tehlikelidirler ve yaltaklanmaya değil, eğitilmeye ihtiyaçları vardır. Onlara hiçbir şey teslim etmemeyi dilerim ama onları bölüp parçalara ayırmak ve onlardan bireyler yaratmak isterim. Kitleler! Kitleler beladır. Aslında kitlenin hiçbir çeşidini istemiyorum; ama yalnızca sevecen, duyarlı, başarılı kadınlar ile dürüst adamlar istiyorum.”

Diğer bir deyişle sosyal ve ekonomik refahın yaşayan, canlı gerçeği ancak entelektüel azınlıkların azmi ve kararları yoluyla bir gerçekliğe dönüşecektir; kitleler üzerinden değil.

Emma Goldman

emma goldman . dans edemeyeceksem bu benim devrimim değildir

emma goldman, ya da herkesin bildiği adıyla “kızıl” emma;

evlilik insan doğasına aykırıdır, esas olarak kadınları baskı altında tutmaya yarar ve bir kurum olarak kadınların cinselliklerini özgürce yaşamlarını engeller…

kadın ile erkek arasında aşkla kutsanmamış, doğal olmayan her türlü birlik fuhuştur. kıskançlık ise, aşkın meyvesi olmaktan ziyade, erkeklere seks tekeli kurmayı sağlayan bir bahanedir…

teizm insan zihnine bir hakaret, ateizm ise hayatın, güzelliği ve insan bilincinin en güçlü biçimde edebiyen onanmasıdır.

vatanseverlik, dünyamızın her biri demir parmaklıklarla çevrili, küçük parçalara bölünmüş oldğunu ve bazı özel parçalarda doğma şansına sahip olanların, üstünlüklerini başka parçalarda yaşayanlara göstermek için onlara savaş açma ve onları öldürme hakları olduğunu öngörür.

anarşizm insanın ufkunu açıp onu özgürleştiren bir güçtür; insanlara kendi yeteneklerine güvenmeyi, herkesin eşit ve güvenlikte olacağı bir hayat uğruna mücadele etmeyi, tek birimiz bile tutsaksak hiçbirimizin özgür olamayacağını öğretir.

dans edemeyeceksem bu benim devrimim değildir!

download . emma goldman . dans edemeyeceksem bu benim devrimim değildir (.pdf)

ateizmin felsefesi

Ateizm Felsefesi’nin yeterli bir açıklamasını yapmak için, İlahi Varlık [ing. Deity] inancındaki, ilk günlerinden bugüne gelinceye kadar yaşanan, tarihsel değişimleri ele almak gerekli olacaktır. Ancak bu, bu makalenin kapsamı dahilinde değildir. Ancak Tanrı, Doğaüstü Güç, Ruh, İlahi Varlık veya Teizm’in [Tanrı’ya inanma] özünün ifadesini bulduğu diğer terimlerin zamanla ve ilerlemeyle birlikte giderek daha fazla belirsizleştiği ve muğlaklaştığından geçerken bahsetmek yerinde olur. Diğer bir deyişle, insan aklının doğal olayları anlamayı öğrenmesiyle orantılı olarak, ve bilimin insani ve toplumsal olayları giderek ilişkilendirmesi derecesine [bağlı olarak], Tanrı düşüncesi giderek daha fazla kişisel olmayan ve karmaşık bir hale gelmiştir.

Tanrı bugün, O’nun varlığının başlangıcındaki güçleri aynen temsil etmemektedir; ne de O artık insan kaderini eski zamanlardaki gibi Demir bir yumrukla yönlendirmektedir. [Bugün], Tanrı düşüncesi daha ziyade her insan zayıflığının karanlığında bulunan merak ve kuruntularını tatmin edecek, bir tür ruhani itkiyi [ing. stimulus, uyarı] ifade etmektedir. İnsanın gelişimi boyunca, Tanrı düşüncesi, [Tanrı] düşüncesinin kaynağı ile tamamıyla tutarlı bir şekilde kendini insan ilişkilerinin her bir aşamasına uyarlamaya zorlanmıştır.

Tanrılar kavramı, korku ve meraktan kaynaklanmıştır. Doğanın fenomenlerini [ing. phenomena, görüngü] anlamaktan aciz olan ve onlardan tedirgin olan ilkel insan, her korkutucu olayı kesinlikle kendisine karşı yöneltilmiş uğursuz bir güç olarak gördü; ihmal ve korku her tür batıl inancın ebeveynleri olduğu için, ilkel adamın tedirgin imgesi de Tanrı düşüncesini icat etti.

Dünyaca bilinen bir ateist ve anarşist olan Mihail Bakunin, önemli çalışması Tanrı ve Devlet’te zekice şöyle diyordu: “Tanrılarıyla, yarı-tanrılarıyla ve peygamberleriyle, mesihleriyle ve azizleriyle tüm dinler, fakültelerinin [anlama yetenekleri] tam gelişimini ve kontrolünü sağlamamış olan insanların önyargılı imgeleri tarafından yaratılmışlardır. Sonuçta, dinsel cennet, insan tarafından cehalet ve itikatla yüceltilmiş, ancak yanlızca büyütülmüş ve tersine çevrilmiş –yani kutsallaştırılmış– kendi [yarattığıı] bir hayalden başka bir şey olmayan bir seraptır. Dinlerin tarihi, insan inancında birbiri ardına ortaya çıkan tanrıların doğuşunun, ihtişamının ve düşüşünün tarihi, insanoğlunun kolektif akıl ve bilincinin gelişiminden başka bir şey değildir. Bir çocuk edasıyla, –kendilerindeki veya dışsal doğadaki– niteliği ve hatta herhangi büyük bir kusuru, tarihsel olarak ilerici gelişmeleri sırasında hızlı bir şekilde keşfettikçe, [insan] bunları tasavvurun ötesinde abartması ve büyütmesinin ardından tanrılara atfetti. … O zaman metafiziğe ve dini düşüncelere, felsefecilere, siyasetçilere ve şairlere karşı tüm saygımla: Tanrı düşüncesi insan mantığından ve adaletinden vazgeçmek demektir; bu insan özgürlüğünün en belirgin olumsuzlanmasıdır, ve hem kuramsal hem de pratik olarak mecburen insanoğlunun köleleştirilmesiyle sonuçlanır.”

Böylece zamanın gereksinimlerine göre tekrar canlandırılan, tekrar düzenlenen, genişletilen veya daraltılan Tanrı düşüncesi insanlığa hakim oldu; ve insan korkusuzca ve aydınlanmış iradesiyle başını korkusuzca güneş ışığına çevirene kadar da hakim olmaya devam edecektir. İnsanın kendini anlaması ve kendi kaderini şekillendirmesi ile orantılı olarak, teizm lüzumsuz hale gelir. İnsanın arkadaşları ile ilişkilerini ne kadar belirleyebileceği, Tanrı’ya olan bağımlılığından ne ölçüde kurtulabileceğine dayanır.

Şimdiden bir spekülasyon kuramı olan teizmin yerini ispatın bilimi olan Ateizmin aldığının belirtileri vardır; birisi Öteki Dünya’nın metafizik bulutlarına asılı dururken, öteki köklerini sağlamca toprağa salıyor. Eğer insan gerçekten de kurtulacaksa, insanın kurtarması gereken şey cennet değil, dünyadır.

Teizmin gerileyişi, bilhassa –hangi markaya sahip olurlarsa olsunlar– teistlerin endişelerinde gözlendiği üzere en ilginç manzaradır. Onlara sıkıntı veren bir şekilde, kitlelerin her gün daha fazla ateist, daha fazla din karşıtı olduğunun, yani Ulu Öte Dünya’yı ve onun cennetvari alanını meleklere ve serçelere terk etmeye fazlasıyla istekli olduklarının, çünkü kitlelerin acil yaşamsal sorunlarıyla giderek daha fazla meşgul olduğunun farkına varıyorlar.

Kitlelerin Tanrı düşüncesine, ruha ve Cenab-ı Hakka nasıl geri döndürüleceği, tüm ateistler için en acil sorundur. Bu sorular metafizik gözüktüğü kadar, aslında oldukça belirgin bir fiziksel arka plana sahiptir. Dinin, “Kutsal Hakikat”ın ödül ve cezaları, dünyadaki en büyük, en bozuk ve tehlikeli, dünyadaki en güçlü ve kârlı sanayinin –silah ve savaş gereçleri imalatı sanayiyiisi de bundan muaf olmamak üzere– alameti farikasıdır. Bu insan aklını karartan ve insan kalbini soluksuz bırakan bir sanayidir. Gereklilik kural tanımaz; bu nedenle de tanrıya veya vahiye veya Ulu Öte Dünyaya dayanmasa bile teistlerin büyük kısmı her konuyu ele almak zorunda kalmıştır. Belki de onlar, insanlığın binbir Tanrı markasından giderek usandığını hissediyorlar.

Bu ölü teistik inanç düzeyinin nasıl canlandırılacağı tüm mezhepler için bir ölüm kalım meselesidir. Bu nedenle onların gösterdikleri hoşgörü, anlamanın değil zayıflığın hoşgörüsüdür. Belki bu, tüm dini yayınlarda gözlenen çeşitli dini felsefeleri ve çatışan teistik kuramları tek bir mezhepsel itimatta birleştirmeyi teşvik eden çabaları açıklar. Giderek çeşitli “tek doğru Tanrı, tek saf ruh, –tek gerçek din” görüşleri, kitleleri ateist düşüncelerin “zararlı” etkilerinden kurtarmak için çılgınca bir çabayla müsamahakar bir şekilde gizleniyor.

Hiçkimsenin insanların neye inandığıyla –ister inanıyor olsun isterse inanıyor gözzükür olsunlar– gerçekten ilgilenmemesi, teistik hoşgörünün bir karakteridir. Bu amaca ulaşmak için, en kaba ve bayağı yöntemler kullanılır. Her eğilimli zihin için hakaret anlamına gelmesi gereken, dini gayret toplantıları ve Billy Sunday’li uyanışlarıyla, bunların cahil ve meraklılar üzerindeki etkisi –pek nadiren olmamak üzere cinsel düşkünlükle bulanmış– bir hafif delilik durumu ortaya çıkarma eğilimindedir. Tüm bu çılgınca çabalar Rus despotundan Amerikan Başkanına kadar, Rockefeller ve Wanamaker’dan en küçük burjuvaya kadar bütün dünyevi güçlerden onay ve destek bulmaktadır. Billy Sunday, Y.M.C.A., Hristiyan Bilim ve çeşitli diğer dini kuramlara saçılan sermaye, boyun eğen, uysallaştırılan ve vurdumduymazlaşan kitlelerden [elde edilecek] devasa kârlar olarak geri döner.

Teistlerin çoğu, bilinçli veya bilinçsiz olarak, tanrı ve şeytanlarda, cennet ve cehennemde, ödül ve cezada; boyun eğmeleri, uysallaşmaları ve kanaatkar olmaları için insanları kamçılayan bir kamçı görür. Gerçek ise teizmin tabanını bundan çok daha önce kaybettiğidir, ancak Servet Tanrısı ve iktidarın birleşik desteği ile [yaşatılmaya çalışılıyor]. Onun gerçekte ne ölçüde iflas etmiş olduğu, bugün Avrupa’daki siperlerde ve savaş alanlarında görülmektedir.

Bütün bu teistler İlahlarını sevgi ve iyiliğin tanrısı olarak resmetmediler mi? Yine de binlerce yıllık bu tip vaizlerin ardından, tanrılar insan ırkının can çekişmesine sağır kalıyorlar. Konfiçyus Çin halkının yoksulluğu, bakımsızlığı ve safaletiyle ilgilenmez. Buddha, Hinduları kavuran kıtlık ve açlıktan rahatsız olmadan felsefi kayıtsızlığı içinde yaşar; Jahve, İsraillilerin acı haykırışlarına sağırdır; İsa ise birbirlerini boğazlayan Hristiyanlar karşısında ölümden dirilmeyi reddeder.

“En Yükseklere kadar giden” tüm şarkı ve şükranların yükü, adalet ve merhamet sunan o Tanrı içindir. Ama hala insanlar arasındaki adaletsizlik devamlı çoğalmakta; Sadece bu ülkedeki kitlelere yapılan zulümler cennetlerin hepsini taşırmaya yeter gözüküyor. Ama tüm bu dehşetleri, bu hataları, insana karşı bu insafsızlığı sona erdirecek tanrılar neredeler? Hayır, büyük öfkesiyle ayaklanması gereken tanrılar değildir, İNSAN’dır. O, tüm ilahi varlıklarca kandırılmış, onların memurlarının ihanetine uğramış o, onun kendisi, dünya üstüne adalet getirme işini üstlenmelidir.

Ateizm felsefesi, insan zihninin genişlemesini ve büyümesini ifade eder. Teizm felsefesi, eğer felsefe olarak adlandırılabilirsek onu, statik ve sabittir. Bu gizemlerin içyüzünü anlamak için, teistik bakış açısından üstünkörü bir girişim bile, her şeye kadir olmaktaki inanmazlığı ve hatta insanın dışındaki ilahi güçlerin hikmetinin reddini gösterir. Ne şans ki, insan zihni asla sabitliklerle [katılıklarla] sınırlanmamıştır, ve sınırlandırılamaz da. [İnsan zihni] bilgiye ve hayata doğru olan ağır ilerleyişine durmaksızın devam etmektedir. İnsan zihni, “evrenin, boşlukta varolan bir tür ilahi aklın yaratıcı emirlerinin sonucu, mükemmel işleyen şaheser bir karmaşadan üretilmediğinin” farkına varıyor; [evrenin], zamanın, çatışma ve afetlerin, geriletmelerin; teistlerin “düzen ve güzelliğe yönlendirilen bir evren” dediklerine [yol açan] seçme ilkesi sayesindeki kristalleşen çekimin çağlar boyunca işleyen kaotik kuvvetlerin bir ürünüdür. Joseph McCabe’nin Tanrının Varlığı’nda oldukça iyi bir şekilde ifade ettiği üzere: “doğanın yasası bir kanun yapıcı tarafından hazırlanan bir formül değil, gözlenen olguların basit bir özetidir –bir ‘olgular yığını’dır. Şeyler ortada bir yasa olduğu için belli bir şekilde hareket etmezler, bizim onların o şekilde davranmalarını ‘yasa’ diye ifade etmemiz yüzünden belli bir şekilde davranırlar”.

Ateizm felsefesi, hiçbir metafiziksel Öteki Dünya veya İlahi Düzenleyici’nin olmadığı bir yaşam anlayışını temsil eder. Ruhları, kahinleri ve ortalama kanaatkarlığıyla insanlığı çaresiz bir alçalışa mahkum eden gerçekdışı dünyanın aksine, [ateizm felsefesi] özgürleştirici, genişletici ve güzelleştirici imkanlarıyla güncel, gerçek bir dünya anlayışıdır.

Bu gerçek, görünür dünyanın ve bizlerin yaşamlarının, fiziksel olarak gösterilebilir kuvvetler yerine, çok uzun bir süreden beri metafiziksel spekülasyonların etkisi altında kalması çılgınca bir paradoks olarak gözükebilir; ancak bu acıklı bir gerçektir. Teistik düşüncenin kamçı darbeleri altında, bu dünya insanın Tanrı’nın iradesi doğrultusunda kendinden fedakarlık etme kapasitesinin sınandığı geçici bir durak olmaktan başka hiçbir amaca hizmet etmez. Ancak o iradenin doğasını anlamaya giriştiği anda, her şeye gücü yeten sonsuz bir iradenin ötesine geçme çabasının “sonlu insan aklı” için boş bir şey olduğu söylenir insana. Bu her şeye kadir olmanın müthiş ağırlığı altında, insan toza dönüştürülür –karanlıkta kalmış ve terden sırılsıklam iiradesiz bir yaratık. Ateizm felsefesinin zaferi, insanın tanrılar karabasanından kurtulması demektir; ulaşılamaz olan hayallerin dağılıp kaybolması demektir. Mantığın aydınlığı tekrar tekrar teistik karabasanı defetmiştir, ancak yoksulluk, sefalet ve korku –eski ya da yeni olsunlar, dışsal [görünürdeki] biçimleri ne olursa olsun, özlerinde çok az farklı olmalarına rağmen– bu hayalleri yeniden yaratmıştır. Ateizm ise, öte yandan, felsefi yönüyle yanlızca belirli bir Tanrı algısına bağlılığı reddetmekle kalmaz, Tanrı düşüncesine hizmetkarlığı reddeder ve bu şekildeki teistik ilkelere karşı çıkar. Kendi başlarınaki işlevleri bağlamında Tanrılar [düşüncesi], dünyayı ve dünya üstündeki insanları doğaüstü ve hatta her şeye kadir bir gücün yönetmesini ifade eden teizm ilkesininin yarısı kadar bile zararlı değildir. Ateizmin bütün gücüyle savaştığı şey teizmin mutlakçılığıdır, onun insanlık üzerindeki mahvedici etkisidir, onun düşünce ve eylem üzerindeki felç edici etkisidir.

Ateizm felsefesinin kökleri bu dünyadadır, bu yaşamdadır; amacı, Yahudacı, İsacı, Muhammedçi, Budistik, Brahmanistik olsun veya başka herhangi bir şey olsun, insan ırkının tüm bu Tanrı-başlarından kurtulmasıdır. İnsanoğlu tanrılarını yarattığı için uzun zamandır ve ağır bir şekilde cezalandırıldı; tanrılar başladığından beri insanın payına acı ve zulümden başka bir şey düşmedi. Bu aptalca hatadan kurtulmanın tek bir yolu var: İnsan kendisini cennet ve cehennemin kapılarına zincirleyen bu prangaları kırmalıdır, böylece yeniden uyanmış ve aydınlanmış bilinciyle yeryüzü üzerinde yeni bir dünya kurmaya başlayabilir.

Ateistik felsefenin insan aklı ve zihninde zafer kazanmasından sonra ancak, özgürlük ve güzellik gerçekleşebilir. Cennetten hediye edilmiş bir güzelliğin işe yaramaz olduğu ispatlanmıştır. İnsan kendisi için uygun olan tek cennetin dünya üzerinde olduğunu görmeyi öğrendiği zaman ancak, [güzellik] yaşamın özü ve itkisi haline gelecektir. Ateizm halihazırda, insanın –ruhsal olarak yoksul olanlar için [hazırlanmış] bir tezgah olan– cennete ilişkin pazarlığı [demek] olan ceza ve ödüle olan bağlılığından kurtulmasına yardım etmektedir.

Bütün teistler, İlahi Güce inanç olmaksızın ahlakın, adaletin, dürüstlüğün ve sadakatın olamayacağında ısrar etmiyorlar mı? Korku ve umuda dayanan böylesi bir ahlak, kısmen kendine karşı dürüst olmakla, kısmense ikiyüzlülükle dolu olan iğrenç bir ürün olagelmiştir. Doğruluk, adalet ve sadakate gelince, onların cesur temsilcileri ve yürekli açıklayıcıları kimler olmuştur? Neredeyse her zaman tanrısız olanlar: Ateistler; onlar bunlar için yaşamış, savaşmış ve ölmüşlerdir. Adaletin, doğruluğun ve sadakatın cennetle ilgili olmadığını, insan ırkının toplumsal ve maddi yaşamında sürmekte olan devasa değişikliklerle ilişkili olduğunu ve bunlarla birlikte örüldüğünü [ing. interwoven] ; sabit ve ebedi değil, bizzat hayatın kendisi gibi değişmekte olduğunu biliyorlardı. Ateizm felsefesinin ulaşabileceği nihai yer hakkında hiç kimse bir kehanette bulunamaz. Ancak şu kadarı şimdiden tahmin edilebilir: insan ilişkileri ancak onun yeniden yaratıcı ateşi sayesinde geçmişin dehşetlerinden arınabilir.

Düşünceli insanlar, insanlığa dini terör tarafından dayatılan ahlaki kuralların basmakalıplaştığını ve bu nedenle de bütün canlılığını kaybettiğinin anlamaya başlıyorlar. Bugüne, onun parçalayıcı niteliğine, düşmanlıklarıyla birbirleriyle çatışan çıkarlarına, suçlarına ve hırsına genel bir bakış, teistik ahlakın kısırlığını kanıtlanmaya yeterlidir.

İnsan, kendi arkadaşlarıyla [toplumdaki diğer bireylerle] olan ilişkilerini öğrenebilmeden önce kendine gelmelidir. İsa’ya zincirli Prometheus, karanlıkların akbabalarının avı olarak kalmaya mahkumdur. Zincirlerinden kurtulmuş Prometheus ve siz, geceyi ve onun dehşetlerini defedeceksiniz.

Tanrıları olumsuzlamasıyla Ateizm aynı zamanda insanın en kuvvetli onanmasıdır; ve insan sayesinde de yaşamın, amacın ve güzelliğin ebedi bir onaylamadır.

Emma Goldman, 1916

emma goldman: fevkalade tehlikeli bir kadın

İş isteyin, iş vermezlerse ekmek isteyin. Ekmek vermezlerse, ekmeğinizi alın.

emma goldman. kendisini anarşik kızlarımızın feysbuk pırofil pikçırlarından ve ara ara muhakkak paylaşılan “dans edemeyeceksem bu benim devrimim değildir.” lafından tanıyorsunuz. fakat bu iki başlıkla sınırlı değil elbet.

1869-1940 yılları arasında yaşayan goldman anarko-feminzim’in kurucusu olarak kabul edilir. evlilik sözleşmesine yönelik eleştirileri ve doğum kontrolünün gerekliliğini vurgulaması ile ön plana çıkmıştır. alexander berkman – fedya ile birlikte hayatı boyunca üçlü bir ilişki yaşamıştır ve her iki sevgilisiyle de cinsel özgürlükçülük ilkelerini hayata geçirmiştir.

anarşizme olan inancı amerikada 4 anarşistin uyduruk gerekçelere dayandırılarak idam edilmesi sonrasında kuvvetlenmiş, amerikanın her yerinde ateizm, özgür aşk ve devrim savunucusu olarak konuşmalar yapmıştır. “mother earth” isimli çıkardığı edebiyat ve sanat dergisinin editörlüğünü yapmıştır. bir çok kez hapse girmiş, ardından 1. dünya savaşı sırasında düzenlediği mitingler gerekçesiyle rusya’ya sınırdışı edilmiştir. rusya’da ilk başta desteklediği bolşeviklerin durumunu görünce hayal kırıklığına uğramış ve avrupaya doğru yol almıştır. amerikayı sık sık özlediğini dile getirmiş lakin ki ancak kanada’da öldükten sonra geçiş izni almış, amerikaya gömülmüştür.

çıkarların dayanışmasıyla başlayan ve sonunda özgür bir komünizme dönüşen, birbiriyle gevşek bir şekilde birleşen üretici gruplar, topluluklar ve toplumların gönüllü işbirliğine dayalı bir toplumu savunmuştur. sendikalizme, doğrudan eylemin devrimci potansiyeline, endüstriyel sabotaja ve genel greve gönülden inanmıştır.

hayatını anarşizm mücadelesine ve kadın özgürlüğüne adamış olan emma goldman toplum tarafından tamamiyle kabul edilemez ve fevkalade tehlikeli bir kadın olarak anılmıştır. ifade özgürlüğünü her daim savunmuş, insanları düşünmeye yöneltmesi ve devleti her fırsatta eleştirmesi bir çok noktada faydalı ve ilham verici olmuştur.

henüz inceleme fırsatı bulamadığım fevkalede tehlikeli fanzin’e sanıyorum kendisi isim referanslığı yapmakta. magazinsel kısımları bir yana bırakıp kendisinin düşüncelerine odaklanmakta yarar var diyenlere “emma goldman: anarchism and other essays (1917)” ebook’unu çekilişsiz kurasız veriyoruz. ya şimdi onu kim okuyacak diyenler “emma goldman: fevkalade tehlikeli bir kadın” belgeselini izleyebilirler. banane bu kadından diyenler ise alt+tab yapıp milliyet.com.tr ile yollarına devam edebilirler.

oy vermek birşeyleri değiştirseydi, yasaklanırdı.

emma goldman