Etiket: Ekmek

EKMEK, ŞARAP, SEN VE BEN

Türk sinema tarihinin gizli kahramanı İhsan Yüce.

Onu bir çok filmde, mapushane ve mahalle raconcusu, ayyaş mahalle abisi, devrimci fabrika işçisi, avantasına bakan üçkağıtçı, hasis kız babası, kurnaz köy ağası gibi rollerde seyrettik. Genelde yan rollerde gördüğümüz, müthiş bir karakter oyuncusu. Hani ismi geçtiğinde bilinmeyen, fakat resmi gösterildiğinde, haa şu oyuncu denen oyunculardan aslında…

Fakat tesadüfen karşılaştığım ve beni çok etkileyen bir şiirle birkez daha tanıdım İhsan Yüceyi.

Kibar Feyzo, Bedrana, Uyanık Gazeteci, Öğretmen, İnatçı, Fazilet gibi filmlere yazdığı 60’a yakın senaryo ve 150 den fazla film de imzası var..

1968 yılında, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı ile Charlie Chaplin’in trajik son dönem filmi Sahne Işıkları’nı tiyatroya uyarlayarak sergiler, İhsan Yüce.

Kibar Feyzo gibi Türk sinemasının mihenk taşların dan biri olan bir filmin senaryosu yine İhsan Yüceye aittir.

“Kibar Feyzo”da Maho Ağa’nın (Şener Şen), duvara ‘Faşo ağa’ yazan Feyzo’ya (Kemal Sunal) sorduğu “Faşo ne demek la?” sorusu ve aldığı yanıt…

Yine bu filmde Maho Ağa’nın “Ula şurda 141-142 başsınız, valla sataram ha köyü!” sözü, Türk Ceza Kanunu’nun o dönem aydın ve sanatçısının hapse girmesine dayanak olan 141. ve 142. maddelerine ustaca yapılan göndermelerdir.

Hatta, Maho Ağa’nın Feyzo’nun köye açtığı ummi helayı yıktırırken söylediği “Ağanın pohu üzerine poh olur mu ülen” sözü yıllar sonra Gezi protestoları sırasında bir duvar yazısına ilham kaynağı olacaktır.

Yani aslında İhsan Yüce, sinema emekçisi olmasından çok daha fazlasıdır…

Dahası, sinemanın dışında resim ve heykelle uğraşmış ve şiirler yazmış. Fakat bu resim ve heykellerin, hiçbirisi gün yüzüne çıkmış değil.

Şiirlerini ise ‘şairlere saygısızlık olur’ diyerek hiç yayınlamadığı söylenir.

Fakat buna rağmen, Mazlum Çimen’in harika müziği ve Mümtaz Sevinç’in sesiyle hafızalara kazanan ‘Ekmek Şarap Sen ve Ben’ şiiri günümüze ulaşmayı başarmış.

İşte bana İhsan Yüceyi tekrardan öğreden şiir;

Ekmek şarap sen ve ben
bir de sabahın dördü
dışarda kar
odamız ılık
gözlerin ılık ılık damlarken boş kadehe
anlattın bana ağzı sarımsak kokan bir oğlanla yattığını
aşkı tattığını, karım dediğini ve aldattığını
kıskandım Gogen’i Tahitilim
terlemiş vücudunu silerken
cüzzam mikrobunu ve yaktığı kulübesini
saçların bağlamıştı ellerimi muz kokulum
güneşi doğurmuştu ölü cisim
martı çığlıklarıyla bir sahil kayalığında
nefesin vücudumu yakıyordu yer yer
sam yelim sahra-i kebirim
kahrettim her şeye o gün
babanın şarap çanağına,
Gogen’e,
kadere,
sana,
bana,
bir de gittiğin arabanın tekerine
ne diyordum arkadaş….
diyordum ki ben bu zıkkımı içmek için içerim
ama içerken düşünmem neden içiyorum diye
daha sonra yaparım hayatın felsefesini
sırayla olurum Fatih, Selim, Kanuni
bazen kadın hamamında tellak….
bazen Christoph Colomb
Napolyon’ken düşünürüm Elbe’de geçen günleri
Timur’ken Beyazıt’ı yenişimi….
bir kere Aristo’nun hocası olmuştum
ona verdiğim dersle gurur duymuştum
bazen Jan Dark’ı kurtarmak için çalışan bir kahraman
bazen odunun ateşleyen bir cellat olurum
eğer daha da içersem
Shakespare halt etmiş derim karşımda
salyalı dudaklarımdan yayık sesimi dinlerim de
işte Mozart’ın aradığı melodi bu diye gülerim
enayiymiş be Platon…
bir içsin de görsün….ne felsefesi varmış bu hayatın
anlasın geçmişi kınalı dünyanın kaç bucak olduğunu
ıslak kaldırımlarda yürürken acırım
önde yalpa vuran sarhoşun zavallı haline
ukalalık işte derim neme lazım senin
kendine bak; sende bir serserin bir sarhoş….
ve yavaş yavaş kaybolur acı kahkalarım
şehrin izbe sokaklarında
yavaş yavaş kaybolur benliğim…

İhsan Yüce

ekmeğe ve kadına yenilmek

ahmet erhan, şiirimizin akdeniz ülkeli şairi. alkolü, tütünü ve demli çayı seven tertemiz bir yürek. yalın ve derin anlatımı ile şiirlerine her köşe başında rastlarız. koltuk altımıza iliştirdiğimiz ahmet erhan kitapları ile şehrin sokaklarında yürürüz. her bir demli çay geldiğinde masamıza yine kandırırız acıyı. 2013 yılında gırtlak kanseri sonucu kaybettiğimiz erhan’ın ahmed arif’in oğlu filinta önal tarafından yapılan ve bir gemi şeklinde olan mezarını, o mermere yazılan “ülkesi akdeniz.” notunu görmek için mutlaka ankara karşıyaka mezarlığı’na uğramalıyız. gelip geçen ve geçtikçe unutulan ya da unutulmaya başlanan her bir şairi anmaya, onlardan bahsetmeye devam edelim, yılmadan.

ahmet erhan’ın mevsim hadiseleri şiiri

Alkol ve tütün
Ben ölümü bunlarla yendim
Ağaran bir tanın küf kokusunda
Sabah savaşlarında
Uçarı bir neferdim
Herkes işe giderken ben sızardım
Garip bir kitaba, tuhaf bir kitaba
Gün ışığından sözcükleri sağardım
Sığardım kendi dünyama

Ekmek ve kadın
Ben hayata bunlarla yenildim…

hürriyette dayanışma

Daha önce ortaya koyduğum Eylem Konseyi birinci ilkesinden, [yani] pratik dayanışma veya mücadele kardeşliği [ilkesinden], eş öneme sahip kuramsal bir sonuç ortaya çıkar. İşçiler, sınıfın ekonomik eylemi için bir sınıf olarak birleşebilirler; çünkü herhangi bir verili toplumda süregelen dini felsefeler ve ahlaki sistemler daima onun gerçek, maddi durumunun ideal birer ifadesidirler. Teolojiler, felsefeler ve etik, her şeyden önce toplumun ekonomik Organizasyonu’nu tanımlarlar; ve ikinci olarak ise, aslında bizzat kendisi ekonomik düzenin yasal olarak ve zorla kutsanmasından başka bir şey olmayan siyasi organizasyonu [tanımlarlar]. Sonuç olarak, yönetici istiridyelerin [ing. clam] çok sayıda dini yoktur; sadece bir tane vardır: mülkiyet dini. Ve işçi sınıfının da çok sayıda dini yoktur; sadece bir tane; her türlü mistizm sisini delip geçen, binlerce duacısında anlamını bulan; mücadeleye adanmışlık, kurtuluş hayali [imgesi]. Tüm inançlardan işçilerin, aynen tüm topraklardan olan işçiler gibi, tek bir dini, tek bir umudu ve tek bir merhameti vardır; tek bir ortak amaç görünüşteki ırk ve inanç düşmanlıkları[ndan kaynaklanan] barikatların üstünden aşıp geçer. İşçiler tek bir sınıftır, ve bu nedenle de tek bir ırk, tek bir din, tek bir ulusturlar. Bu Eylem Organizasyonu Konseyi’nin pratikteki ebedi dayanışmasından eyleme geçirilmiş kuramsal bir doğrudur. Kilise ve Devlet işçi sınıfının hayati Organizasyonu’nda, özgür insanlığın dehasında tasfiye edilirler.

Protestanlığın Avrupa’ya özgürlüğü getirdiği söylenir. Bu büyük bir hatadır. Bu, yanlızca siyasal ve yasal özgürlük olarak yaratılan, burjuva sınıfının ekonomik [ve] maddi kurtuluşudur; ki [bu] sadece proletaryanın yaratabileceği muhteşem ve evrensel insan özgürlüğüyle kolayca bozguna uğratılabilecek [bir şeydir]. Göründüğünün aksine burjuvazinin yasal ve siyasal hürriyetine zorunlu olarak eşlik edenler; burjuvazinin entelektüel, Hristiyanlık karşıtı ve din karşıtı kurtuluşudur. Kapitalist yönetici sınıfın dini yoktur, idealleri yoktur, yanılsamaları [ing. illusion] yoktur. Ahlaksız ve inançsızdırlar, çünkü insan topluluğunun gerçek temelini, [yani] işçi sınıfının kurtuluşunu reddederler. Çıkarlarını gözeten profesyonelliğinin doğası gereği, burjuva toplumu Devlet denilen otorite ve sömürü merkezlerini devam ettirmelidir. Ekonomik gereksinimleri nedeni ile, işçiler bu tip baskı merkezlerine meydan okumalıdırlar.

İnsan varoluşunun ayrılmaz [tabiatında olan, ing. inherent] ilkeleri tek başına dayanışma kuralıyla özetlenebilir. Bu insanlığın altın kuralıdır, ve şöyle ifade edilebilir: diğerlerindekinin [diğer insanlardaki insanlığın] farkına varmadan ve böylece de onu [kendi insanlığını] gerçekleştirmek için her biriyle ve [de] tümüyle işbirliği içinde olmadıkça, hiçbir insan kendi insanlığının farkına varamaz. Onunla ilişkili tüm insanlarla beraber kurtulmadıkça, hiç kimse kendini kurtaramaz01.

Benim hürriyetim herkesin hürriyetidir. Gerçekten özgür olana değin düşüncede özgür olamam. Düşüncede özgür olup, gerçekte özgür olmamak isyan edilmesi gereken bir şeydir. Gerçekte özgür olmak, hürriyetime ve haklarıma sahip olmaktır; [benim kendi hürriyetim ve haklarımın] onanması, tüm insanlığın hürriyeti ve haklarında onanmasıdır. Yanlızca ve yanlızca tüm insanlar benim eşitimse, ben özgürümdür (en başta ekonomik olarak).

Diğer insanların ne [durumda] olduğu benim için çok önemlidir. Kendimi ne kadar bağımsız hayal ediyor olursam olayım, toplumsal konumumun dünyevi [sıradan] karşılıklarından ne kadar uzak görünürsem görüneyim, toplumun en ortalama üyesinin sefaletince köleleştirilmişimdir. Serseri [toplumdan dışlanmış, ing. outcast] benim günlük kaygımdır. İster Papa, ister Çar, ister İmparator, ve hatta isterse Başbakan olayım; ben daima onların durumlarının [koşullarının] bir yaratığıyım; onların cehalatinin, iradelerinin ve gürültü patırtılarının bilinçli bir ürünüyüm. Onlar köledirler, ve daha üstün olan ben sonuç olarak köleleştirilmişimdir.

Örneğin, farzedelimki aydın veya zeki birisi olayım. Ama insanların ahmaklıkları ile aptallaşmışım, aklım onların gereksinimleri ile sersemletilmiş, zihnim felç edilmiş. Cesur bir adamım, ama insanların korkularının korkağıyım. Sefaletleri bana erişir, ve her gün yaşam savaşından [daha fazla] ürkerim. Yaşamaktan kaçınmak [giderek] meslek haline gelir. Zengin bir insan olan ben onların yoksulluğu önünde titrerim, çünkü bu beni yutma tehdidini içerir. Sıradan insanların sıradan yaşamlarından çalınmış olanların haricinde, kendimden bir zenginliğimin, bir refahımın olmadığının farkına varırım. Ayrıcalıklı bir kişi olarak, halkın adalet taleplerinin önünde sapsarı kesilirim. Bu talepte bir tehdit sezinlerim. O feryat uğursuzdur ve tehdit edilmekteyimdir. Bu, kaçınılmaz olan bir tutuklamayı beklemekte olan bir suçlunun [yaşadığı] dehşet hissidir. Yaşamım ayrıcalıklı ve gizlidir. Ama o benim değildir. Özgürlük ve hoşnutluktan yoksunumdur. Kısacası, özgür olmayı arzularken; zeki, cesur, zengin ve ayrıcalıklı olmama rağmen özgür olamam, çünkü yakın arkadaşlarım insanların özgür olmasını arzulamıyorlardır; ve tüm akıl, cesaret, zenginlikler ve Ayrıcalıklardan mahrum bırakılmış bir Kitle ise özgürlüklerini nasıl koruyacağını bilmiyordur. Sıradan insanların köleliği, onları benim baskımın vasıtası yapar. Bizim özgür olmamız için, onların özgür olması gerekir. Ekmek ve özgürlüğü birlikte fethetmeliyiz.

Tek bir bireyin gerçek hürriyeti, tüm herkesin kurtuluşunu ima eder; çünkü tüm insan topluluğunun doğal temeli olan dayanışma yasası sayesinde kendim gibi özgür olan insanlarla çepeçevre sarılmadıkça, ben kendim gerçekten özgür olamam, [özgür] hissedemem, bunu bilemem. Her birimizin köleliği benim köleliğimdir.

Michael Bakunin
İşçilerin Özgürlüğe Giden Yolu
(1867)

çeviri: anarşist bakış

Ekmek, yoğurt, biraz gaz yağı, soğan, bomba

bomba

bitkiler, hayvanlar kadir kıymet bilirken insanların orospu çocuğu gibi davranması beni çıldırtıyor. her şeye tahammülüm var, terbiyesizliğe, küfüre, hakarete. ama işgüzarlığa tahammülüm yok. cahillik sorun değil, ama cahillikten doğan aptallık var ki beni delirtiyor.

ulan evimin balkonunda begonya yetiştiriyorum, bak begonya. bitki lan. düşün senden ne kadar geri kalmış bir organizma. ama bu canlıya su veriyorum açıyor. ama sen en gelişmiş varlık, insansın 46 kromozomun var ve kadir kıymet bilmiyorsun. menfaatinin doğrultusunda karakterine şekil veriyorsun ve tam bir yavşak oluyorsun.

korktuğun, ileride senin için tehlike yaratabileceğine inandığın her şeyi asimile etmeye çalışıyorsun. sivrisineği bile. çok kıymetli ya senin kanın, canın.

şimdi ben senin aptallığını eleştirirken aptal gözüküyorum. seni salak sikin aptal tohumu seni. çünkü bir şeyi eleştirirken ister istemez ona dokunur, onu eline bulaştırırsın. benim elime de senin gibi bir gereksiz bulaşıyor.çamur gibi çirkef gibi bir şeysin. evet sen, otobüste akbili biten adama yardım etmemek için gıkını çıkarmayan, kavga gördüğünde ayırmak yerine yolunu değiştiren sen.

her bok hakkında ahkam kesiliyor. her şey hakkında fikriniz var sanıyorsunuz. çünkü internet var televizyon var elinizin altında. herkes kendini aristokrat sanıyor, herkesin genel kültür şelale, herkes psikolog olmuş tavsiye veriyor ilaç öneriyor telkin ediyor maşallah.

bu nedir lan. hayır gerçekten ne?

-ay canım berkecan çok iyi gitar çalıyor,yazı yazıyor, top oynuyor filan fişman.

işte hatanız bu amk. bir eseri büyütürsünüz pohpohlarsınız anlarım, ama o eseri meydana getirene tapmak nedir. bu yaptığınız birey kültü. o adam bilmem neyi iyi yapıyor diye ağzınıza bile sıçtırtırsınız. o kadar iğrendim ki, konuşurken suratınıza bile bakmıyorum. öğüresim geliyor. noldu lan? samimiyeti kim sikti de sizlere kalmadı?

her neyse daha fazla sizi anlatmaya midem el vermiyor. ben bakkala gidiyorum.

-Ne yana böyle kimliksiz?

+Alışverişe Şükriye abla

-Ne alacaksın bakkaldan bakayım ?

+Ekmek, yoğurt, biraz gaz yağı, soğan, bomba.

murat demirci