Etiket: ece ayhan

ece ayhan – hoşça kal

sana şunu da yazmadan edemeyeceğim; özel anlamda da genel anlamda da çok büyük bir yanlışlık işleniyor, benden söylemesidir. biliyorum istanbul’daki eski arkadaşlar “aman canım, herifin zaten inandırıcılığı kaldırılmış, ben dalgama bakarım, insan bir kez yeryüzüne gelir, onun söyledikleri yıllar sonra bile bir nebze anlaşılır” diye düşünmeleri ilkellik ve alabildiğine çirkinlik değil midir? o zaman nerde şiir, şiirsellik… ben şiir de geçişli bir şeydir olabildiğince sağlıkla düşünmeklerle… neyse.

bu odada yatak üzerinde oturmaklardan ayaklarım tutuluyor; çok canım sıkılıyor; sağlık da bozuldu galiba anladığımca Shunt mi tıkanmış nedir bilemiyorum ki (insanlar ölüme karşı da örgütlenmişlerdir ama, lokman hekim ancak masallarda yaşar).

hoşça kal ilhan.

çoğu zaman başarısız bulsam da bazen kitap arkası notu çok fazla bir şey eklemeye gerek kalmadan özetliyor kitabı. başarılı çalışmalar, başarılı eserler doğuruyor. ne demişler; “Hoşça Kal, şiirimizin ayrık sesi, modern ustası Ece Ayhan’ın İlhan Berk’e yazdığı mektuplar… Hayat karşısında çırılçıplak bir adamın yalnız, kurgulu, acılı iç dökmeleri, iç çekmeleri, yazılara tutunmakları… Örtülmeyen bir yalnızlıkla, baş eğmeyen bir dirençle atan yüreğini açışları dost konağında… Yort Savul’lar gibi, tersten okunan tarihler gibi, hayatı kendine az görmeler, çok görmeler, hiçliği bilmeler, bölmeler gibi. Yine aykırı, yine yalınayak, çakırpençe, bıçkın, bitirim…”

ece ayhan’ı çok okuduk, çok okutmaya çalıştık. doğru-yanlış-haklı-haksız alanlarına girmeden kendisini daha iyi anlamak için gerekli bir kılavuz. bizce kendisini anlamak da gerekiyor. kendisini hatırlatarak korkmayın özgürlük incinmiyor…

hoşça kal (ilhan berk’e mektuplar)
ece ayhan
yapı kredi yayınları
2019, 192 sayfa

Yurttan Sesler Korosuna Karşıyım

  • Neden kara şairsiniz ve karaşınlık nedir?

Pek çok şeyi benim ortaya attığımı sanıyorlar, halbuki öyle değil. Karaşın sözlükte var, sarışının tersi! Ben karamsarım, aykırıyım ama siz benim yanıma gelin de ben aykırı olmayayım, diyorum.

  • Ya karaduygululuk?

Aa o ayrı tabii. Ama ben iyimser olamam. Bütün hocalarımız, annelerimiz, babalarımız bize yalan söylemiş. Mesela, Baltacı Mehmet Paşa ve Katherina aynı mekanda bulunmamışlar bile! Fatih’in gemileri karadan yürütmesi diye bir olay yok, adam akıllı; Haliç’in sonunda tersane kurduruyor ve Bizans donanmasını haklıyor. Hezarfen Ahmet Çelebi cambazmış. Galata Kulesi’nden kendini atıyor, topuğunu kırıyor. Daha çok örnek var böyle. Hâlâ yalan söylüyorlar. Bak tarihe, biz sorumlu değiliz de, hayır! Hâlâ “sözde” diyorlar.

  • Siyasal’da okudunuz, iki-üç yıl kaymakamlık yaptınız. Devlet memurluğundan, resmiyet karşıtı bir şair, yazar olmaya nasıl geçtiniz?

Zaten oradaydım ben. Şiir yazmaya Zeyrek Ortaokulu’ndayken başladım, iyi hocalarımız vardı. Kaymakamlığı bir arkadaşımın sayesiyle yaptım, dilekçelere imza atacaksın sadece, demişti. Aslında memurluğu istemiyordum.

  • Edebiyat dünyasına nasıl girdiniz?

Ankara’ya 1953’te ilk gittiğimde, bir kültür derneği vardı. Bülent Ecevit de üye, daha politika filan yok hayatında. Orada akşam karatahta dersleri veriliyordu. Atonel müzik üzerine. Biz de oraya giderdik. Müzikte yapılan şey, şiirde niye yapılmasın diye geldi aklıma. Aykırılığı da anlatırdı bu, karalığı da anlatırdı. Bunun gibi bir sürü şey etkiledi beni.

  • Ecevit’le nasıl bir ilişkiniz vardı?

Resim eleştirmenliği yapardı. Merhabamız vardı sadece. Bir mekanda bulunmuş olmaktan kaynaklanan. 21-22 yaşlarındayız. Ama yıllar sonra oldu ilişkimiz. Kanlıca’da Can Yücel’le komşuyum. Birdenbire kalp krizi zannettim, meğer beynimde tümör varmış. Bunun üzerine Yaşar Kemal ve Can Yücel açıyor telefonu İsviçre’ye, Gazi Yaşargil hemen gönderin, diyor. Yıl 1974, ben 43 yaşındayım. Kendimi İsviçre’de buldum. Ameliyat masraflarını, o zaman da Başbakan olan Bülent Ecevit karşılamıştı. Pasaport almamı da o sağladı. Artık cebinden mi ödedi, bilmiyorum.

  • Söz açılmışken, siz bu ameliyat dönüşünde, sizi gönderen insanlara dava açtınız galiba, toplanan parayı aldılar diye…

Öyle bir şey yok canım. Dedikodu. Çok eski bir olay ya. Adam öldü artık, olmaz. Brunel Nefes Nefese kitabında, “Öldüğüm zaman bir şey istemiyorum, yılda bir kere mezarlıktan kalkmak isterim ve yakın bayiye gidip gazete ve dergilere bakmak isterim, dünyada neler olmuş diye” diyor. Bu fantezi tabii. Artık bir şey söylenmez.

  • Şiirde anlatım kapanıklığını niye seçtiniz?

Hayır karşıdakinde kabahat! Benim bir Fayton şiirim yayımlandı, 58’de, Pazar Postası’nda. Kimse bilmez, ama orada şöyle bir şey var, Fikriye Hanım, Atatürk’ün Latife Hanım ile evlendiğini öğrenince, Ankara’ya geliyor ve faytonla köşke gidiyor, içeri alınmayınca faytona binip intihar ediyor.

Ahmet Muhip Dranas bu şiiri okuduğunda, “Son derece anlamlı, harikulade yeni!” demişti. Anladı, Fikriye Hanım olayını bildiği için! Bunun gibi katmanlar var benim şiirimde.

  • Yine de zor şiir sizinkisi…

Zor değil, aslında şiir işte budur. Bakın, bir yanda Shakespeare’i düşünün, ben Shakespeare değilim tabii, o da katman katmandır. Şimdi okuyucu üşeniyor. Ama bilen biliyor.

  • Zorluk deyince Yort Savul mesela… Bir şiirinizin adı, bir kitabınız da Yapı Kredi’den Bütün Yort Savul’lar adıyla çıktı. Bir aydın bunun Ermenice ya da Rumca olduğunu söyledi. Biri ‘Daüssıla’ anlamında, dedi.

Hiç alakası yok! Yunus Emre’de geçiyor. Türkçe. Kenara çekilin, savulun demek! Padişah gelirken söylenirmiş. Benim kabahatim ne, yort nidası unutulmuş yahu.

  • Dille oynamak nasıl bir duygu peki?

İçinde bulunduğum toplumla kapışan bir adamım ben. Türk edebiyatındaki bütün büyük yazarlar büyük aileye mensuptur. Tevfik Fikret’in Abdülhamit’e verdiği altı ya da sekiz tane şiiri vardır, buyur, benim kabahatim ne burada? Biz parasız yatılıyız. Sokak çocuğuyuz. Ağzımızın bozukluğu oradan geliyor. Deli kabul edilmişliğimiz oradan geliyor. Her şeye karşıyım. İki tekke vardı benim gençliğimde. Bir doğu tekkesi, Kemal Tahir’ in. Bir de batı tekkesi Sebahattin Eyüboğlu’ nun. Biz ikisine de gitmedik. Eyüboğlu benim için “Şiiri rahat bıraksın” demiş. Bırakır mıyım?

  • Hayatınız hep böyle hırlaşmayla mı geçti?

Niye hırlaşmayayım! Ben şair filan değilim, etikçiyim. Kafiye kullanmam yurttan sesler korosuna karşıyım. Bireysel davranırım.

  • Hayatta kapışmadığınız, hırlaşmadığınız biri oldu mu? Hep yalnız mı oldunuz?

Pek olmadı. İdris Küçükömer, Cihat Burak… Düşünsem birkaç kişi daha bulurum. Vardığım noktadan memnunum. Evlendim, oğlum oldu, şimdi torunum da var. Karım kanserden öldü. Yalnız değilim ben yahu. Oğlum bankada çalışıyor. Dedesi baktı ona, büyüttü.

  • Siz ilgilenmediniz mi?

O daha iyi bakardı, bende para pul yoktu.

  • Hep fakir miydiniz? Şiirden para hiç kazanmadınız mı?

Yok canım. Şimdi ancak kazanıyorum, o da az. Yapı Kredi ile anlaşma yaptık, onlar kitapları basacaklar, masrafları ödeyecekler. Avucumla su içerdim ben. Mesela yılbaşı eğlencelerine gitmem. İmkanlarım yoktu. Elektriği, suyu olmayan evlerde yaşadım zaman zaman. Çengelköy’den karşıya geçecek param olmazdı. Hatta bir kere biri sordu, sen nasıl geçiniyorsun, dedi. Valla zor oluyor dedim.

  • Bir dönem Çanakkale’de yaşadınız…

Orada Belediye bana işçi kadrosu vermişti, SSK’da yatmıştım. Yürüme zorluğu olunca, Metin Üstündağ ve karısı beni buraya getirdiler. Bir yıldan fazla hastanelerde yattım. Bacağımı keseceklerdi sonra kurtardılar.

  • Huzurevine gelmeye nasıl karar verdiniz?

Çanakkale’deki evi kapattık. Burayı bulan Başbakan Ecevit. Hüsamettin Özkan’ı, Yüksel Yalova’yı, Gemici adında bir bakanı görevlendirmiş. Önce Maltepe huzurevindeydim. Ama sonra hastaneye gittim. Çünkü beni yanlışlıkla ölecek adamların yanına koymuşlar; altına yapanlar vardı. Ben kusmaya başladım. Mülkiyeliler el atmışlar. Burada iyi bakıyorlar. Yavaş yavaş yürümeye başladım, yürüteçle. Daha önce yürüyemiyordum. Okuyorum, yazıyorum.

10 Aralık 2000 – hürriyet pazar

Yaşama Sevinci

Yeryüzüne gelmiş geçmiş gelecek tüm alçaklar için.

Anamın yüzü apak kireçle badanalanmış gibiydi, bana dönük olmadığı hâlde karanlık içinde seziyordum. Duvara dönüktü, tüm kutsal kitaplardan bildiği satırları ezberden tekrarlıyordu yine, biliyorum. Sırtımda serin havalar için bir atkı. Gözüm pencerede, kulağım kapının dışında duyulmak istenen bir seste. Babama güvencim var, kapının arkasına yüzükoyun yatmış dinliyor dışarısını. Ve böylece üç kişiyiz odada, bu odaya açılan öteki odalardan birinde, en diptekinde kısılmış bir lamba sönüp sönmemek arasında kararsız bocalıyor. Elbet saatin düzgün vuruşları üçümüzün kulağında, ama onu kim duymak istiyor sanki, zorbayı.

Pusu kurmuş bir oda. Yaşamaya pusu kurmuş üç kişili bir oda. Yeryüzüne başka bir çağda gelmiş olmalıydık, diyorum aklımca, ama o zaman da şimdi ölmüş olacaktık, kim bilir kaç milyarıncı ölü, toprağın altında, ağaçların, denizin, kömür madenlerinin altında… Âdemden bu yana (bu efsaneyi haklı olarak başlangıç alıyoruz, bilim metafiziği ancak kemirebiliyor, ancak). Ölen tüm insanların çizelgesini, nitlikleri nicelikleri arasındaki bağıntıyı çılgıncca, çocukça öğrenmek isterdim şöyle…

Daha çocuk yaşındaydım. Babam doğramacı, işler kesat şu günlerde. Daha doğrusu, savaştan hemen sonra, o büyük şenliklerin, gösterişli törenlerin, (inanın bana, ölüm töreniyle kıl vardı arasında) gürültülü söylevlerin, çekildiği, demeçlerin verildiği günden sonra işler durmuştu bizim. Kimse ölmek istemiyordu artık, kimse ölmek bilmiyordu artık, kimse ölmüyordu artık. Felâket gelip kapıyı çalmıştı. Babam akşamları dövülmüş gibi dönüyordu kös kös eve… Anam arka odalara koşuyordu karşılaşmamak için babamla, kaçıyordu. O günlerin başlangıcını iyi hatırlıyorum. Günlerce aç kalmıştım, açtık, dışarıda herkes tok gibi geliyordu bana, herkes iyi giyinmiş, anam da iyi giyinmek ister, babam da, ben de. Babam ise içmek de ister, ne yapalım doğar doğmaz içmeye vermiş kendini, ne yapalım. İşte o ilk günleri iyi hatırlıyorum. Kentin sevincine biz de kendimizden bir şeyler katmıştık önceleri, esirgemeden. Neydi o renk renk bayraklar, değişen bayraklar, değişen üniformalar, değişen gemiler, hepsi değişiyordu namussuzların, hepsi. Herkesin yüzü bile değişmişti, bizimse hep aynı kaldı. Bizim evde değişmek için bir gümüş parçası bile yok. Ayna bile… Şimdi ayaklarımda kadifeden karninal bir pantolon.

Babam hâlâ yüzükoyun yatmış döşemeye, pusuda. Soluk alışı, verişi hep böyledir onun. Pencereden uzanarak, boynumu uzatarak gelen giden var mı, diye göz atıyorum arada bir. Kimsecikler yok henüz. Kimin geleceğini de ne bileyim ben şimdiden. Anam herhalde tanıdığı kişilerden biri gelmesin diyordur içinden, ben kim gelirse gelsin, -gelsin de iş onda zaten- diyorum içimden, babam içinden de bir şey demiyor. Bari iyi birisi gelsin, varlıklı, paralı. Babam demiyor asla ama biliyorum, babam bu düşüncenin ta kendisi. Anam bilmem kaçıncı duasını mırıldanıyor. Ah romen sayılarıyla numaralandırırlar onları. Çok güzel ve tertemiz basılmıştır bu kitaplar, vitrinlerde saygıyla seyrederim onları. Gazetelerde reklamlarına rastlamıyorum ve yazarın adı unutuluyor hep. Bir fırsatını bulursam kitapçıya söyleyeceğim bunu. Böyle hata olmaz. Kartacalı bir meleğin ettiği hataya benziyor, anlatması uzun sürer sanırım, çarpmaları iyi yapamamış, 7×8 ile, 8×7 meselesi…

Babam, ha babamdır, ha karanlık, ona değgin hemen hiçbir şeyy bilmem. Belki hiç konuştuğunu da hatırlamıyorum. Ne yapmak istiyorsa, anlıyoruz hep. Anam böyle dğil bak, o konuşuyor. Bir gün benim nedense babamla evlenmeden önce doğmuş olduğumu söylemişti, usumda kalan bu kadarı, ötesine ulaşamıyordum ben. Gerçekten babam başka bir adam, buralılara pek benzemiyor. Bakıyorum da şimdi, uzun kolları ve bacakları var, kesilmiş koca bir ağaç izlenimi veriyor adama. Dili sürçer hep, ferç gibi de dudakları var şöyle biçimli mi, değil mi diye yargı veremiyorum pek, sırasını düşürüp de… İnsanın bu yaşta, bu konuda düşünebilmesi eh biraz güç, hem ezbere de olur. Daha diyorum, birazcık daha büyüyeyim. Evde, sokakta, denizde, merdivenlerde, milimetre milimetre büyüdüğümü sezinliyorum, ama bilinçli olarak değil. Bir arkadaşın dediği gibi, en küçük böcekler bile ayırt edemezmiş, o denli yavaş büyüyoruz. Başkalarını bilmem tabii , kendi hesabıma konuşuyorum hep.

Saatlerdir aynı durumdayız. Kimse yerini değiştirmedi. Babam kapıda, kapının altına uzanmış, altından bir şeyler görmeye, duymaya çalışıyor. Anam duvara dönük, yüzü kireç gibi. Biliyorum, o imzasız yazarlardan çok çekiniyor, onu anlıyorum. Ama bugünkü peygamberlerin de seçimlerden adaylıklarını koyduklarını, kazanmak için birbirlerini yediklerini görmesi gerekir. Ne Hazreti Muhammed, ne Hazreti İsa, ne Hazreti Musa… Hiçbiri “oyunu bana ver” diye renkli afişler, en iyi basımevlerinde titizlikle düzenlenmiş afişler asmadılar duvarlara… Hiç sesi çıkmıyor, bir gün köşesinde yiteceğinden korkarım onun. Ne de olsa anam anamdır, anam beni doğurmuş. Ben anamdan önce doğamam. Nasıl tüm tikesinden küçük olmazsa, nasıl.
-Dikkat, dedi babam.
-Ah, dedim, ağzımdan kaçıverdi.
-Susun…
Anamın duaları hızlandı. Duvara doğru üflüyordu alt dudağıyla.
-Bir kadın, dedim, pencereden bir acele göz atarak, köpeğiyle.
-Şeytan götürsün köpeği. Aksilik.
Babam konuşmuyor yine. Biliyorum ne dediğini, anlıyorum, siz de anlıyorsunuz değil mi?

Şu anda kapıdan girmiştir, kapıdan merdivenlere, eh birazcık daha var. Burada sırası gelmişken açıklayayım, galiba sırası geldi. Babam doğramacıdır, bu kentte tüm tabutları o yapar, ekmek parası elbet. Fakat savaştan sonra kimse ölmek istemediği için, kimse ölmediği için artık başımızın çaresine bakmamız gerekiyordu. Tabutlarını hazırladığımız gibi, insanların ölümlerini de hazırlıyordur, ne yaparsınız, anlayın bizi, yaşamak istiyoruz, üç kişiyiz. Birinci katın basamakları biterken trabzanda babamın dahice kurduğu bir tuzak var. Yukarı çıkarken, elleriyle şöyle, yavaşça izlerler bilirsiniz, yavaşça, ondan sonrası kolay. İyi bir sipariş alacağımızı umuyoruz, bu hafta.

Bu kadınla anamın ne ilişiği var sanki, zaman zaman duvara yapıştığı oluyor dudaklarının, bilmem kaçıncı sayfayı hatırlayarak. Belki de sessizce ağlıyordur. Babam duymaın. Artık salt dikkat kesildik, adımları hafiften duyuyoruz, babam sayıyor anlaşılan… Oturduğumuz evden ilk müşteri olacak, bu… Biraz dedikodu olduğuna eminim, hep bu yakınlarda olması hafiften dikkati çekmiştir sanırım, babama söyleyeceğim, alanımızı gelişletmeli… Köpeğin herhangi bir aksilik yapacağından ben de korkuyorum. Çıtırtıları sayıyorum. Bir, iki… Bir çatırtı, acaba? Köpek şiddetle havlamaya, kadın bağırmaya başladı, anlaşılan kadın aşağı sarkmıştır kırılmış trabzana tutunarak, yüreğim ağzımda, ah diyorum, diyoruz. Anamı bilmem… Şimdi daha büyük bir çatırtı ve içi şunu bunuyla dolu bir çuvalın yüksekten düşmesi sırasında çıkardığı sese benzer bir ses. Gürültü koptu. Kapılar açıldı. Konuşmalar.. Gürültüler gittikçe arttı.

Anam duvardan bu yana dönmüştü karanlıkta. Babam kalktı, koştu lambaya doğru, başka lambalar da getirdi, yaktı. Anam sessizce arka odaya geçti. Babam pencerenin önünde beceriksizce bir sigara yaktı. Işıkta yüzünü gördüm ben. Ilık bir hava var dışarıda. Gürültüler bir zaman sonra dindi. Geç vakti ikimiz aşağı indik, merdivenlerin duvar yanından yürüyerek indik. Dışarda biraz dolaştık, parka gittik, bulutlu bulutsuz göğe karşı oturduk. Babam hep sigara içti. Eve döndüğümüzde anam uyumuştu. Biz de yattık. Anlatacak şey kalmadı ama, kısaca, sonunda ne olduğunu söyleyeyim… O kentten ayrıldık, bu son işimiz olmuştu… Başka bir kente gittik. Özür dileriz, bağışlayın bizi, böyle olmasını istemezdik ama babam burada bir ay içinde bizi parasız pulsuz bırakarak, nedense öldü… Onu başka bir şey öldürdü sanıyorum… Bana öyle geldi. Anamı bilmem.

Ece Ayhan
(Seçilmiş Hikâyeler Dergisi, 61. Sayı, Şubat 1957)

Güzel Şeyler Ancak Bir Kötülükten Çıkar

Tam da, 39-38 insan yılı önce, Ankara’daki devlet’in dışında ve Anadolu’nun Avrupa yakasında, kakışmalı seslerle örülmüş logaritmalı bir şiir üzerinde kendimce duruyordum. – Evet, düşünce ve şiir iç içe geçmiştir. Birbirine kenetlenerek çırılçıplak ayakta sevişen ve çift kıçlı bir toplum olan iki insan gibi! Hangisi şiir, hangisi düşünce? Ayıramazsın!

Ve, burada Çanakköy’de, bütün gün, bizim gibi çukurdan gelmiş, sürünen ve sürülen insancıkların, cefa çeken ama yine de kamasına bir dize kazıtmış, ve de ayrıca (O.M. Arıburnu gibi) phallusuna boa yılanı resmi dövdürmüş, yüksek topuklu, ceketinin yalnız sol kolunu giymiş, parlak sarı gömlekli, kırmızı kravatlı ve mor kabadayıların, hiç gülmeyen kısık ve boğuk sesli ‘phallokrat’ dikkafalıların, alçak perdeden ve sırayla; hapisanede konserve kutusundan ya da kurutulmuş kabak gövdesinden yapılmış bağlama (ve de kalın odundan buziki) eşliğiyle attıkları insan çığlıklarım dinliyordum. Yıllarca söylenmesi bile yasaklanmış; 18 yaşında asılan (sıkı delikanlı Erdal Eren gibi) Stelios Kardaras’ı ve bir dışlanmayı kendine yediremediği için intihar ettiği halde, fırsat bu fırsattır, kafası kesilerek (Habeas Corpus hukuku nerede?) Üç Kale alanında teşhir edilen, onurlu ‘reis’ Aris Velukiotis’i de. Mangas’ların, rebetes’lerin bu şarkıları 50 yıl boyunca aydınlarca dışlanmışta. İlginçtir: Bu çığlıklarda ‘baba’ ya da ‘baba kavramı’ hiç yoktur. Acaba, insanoğlunun, bir gerçeklikte babasız olduğunu onlar da biliyorlar mı ki? Dünyalarında iktidar diye bir şey hiç olmamıştır çünkü?

İşte, bir bakıma, bunlar içinde ve içreyken sorularınız vardı bana. Deve güreşlerini videodan gösteren kahveye gitmeyi bıraktım. Horoz dövüşlerine daha vakit var. Şimdilik bir nalbantta sıra sıra kafes içindeki horozlanan horozlara bakmaya gidiyorum.

Yok yoksulluk içinde ve yalnızlıkta ölen ünlü Roza Eskinazi’yi (bizim Kantocu Peruz da öyle öldü, Ihlamur’da Fulya Tarlasına bakan bir derme barakada, Deniz kızı Eftalya da, galiba hekim olarak son kez Fahri Celal Göktulga gitmiş! Yani hikâyeci F. Celalettin sizin arılayacağınız) ve yoksul Bohor’u. Bu iş bitince yine dinlerim diyorum,

Çanakkale Aşireti işlevini yitirmiştir ama çoktan beri eskidiğini algılayamıyor. Onu da şimdilik bir yana bırakıyorum. Üyeler, sözgelimi, “Tahta At” Fransız Hasan bir uskumru olarak, Dardanel’in çocukları olabilirler sıkışınca; uğurlar olsun! Bense, rakı içince kafasını küt küt otomobiline vuran ve çocukluğunda müsamerelere çıkarılmayan Çanakkaleli Melahat’ın bir oğlu olmakla övünürüm. Çanakkaleli Melahat âdeta bir annem. Kendisi yakın akrabalarımdan daha yakındır.

Ben, tarihte de, insan ilişkilerini, katmanları az buçuk kurcalayan bir vakanüvis sayılır mıyım bilemem, ya da bir kronikçi? Ya da bir kadastrocu ya da bir nüfus memuru? Yani kısacası, konumunu ve durumunu belli etmeyen bir kütükçü! Tabii etikçi olmak isterdik ama artık iş işten geçti galiba.

Bir kez, konu, buna göre pek de netameli değil. Bir kötülük su içtiği yere dek kovalanmalıdır!

Siz onu bunu bırakın da genç şairlere, kostak delikanlılara ve genç güzel insanlara bakın; nerelerden geçerek, nerelere varmışlar! Asıl bu önemli. Geçmişte yazdığım gibi, benim karamsarlığımın rengi, kara değil, akkordur!

“Para, (iktidar), ve yükselme tanrılarına tapman o genç insanların ütopyasında bizlerin yeri, mezarlık değilse bile, hapisane ya da tımarhane olabilir ancak.” (Enis Batur)

“Türkiye, ayıptır sorması, ne zaman akıllanacağız.”
(Küçük İskender)

Postmodern Biz Kız Sevdim.
(Şüreka Evren adlı bir şair-anlatıcı

“Hamile kız insanlara Atatürk’ten hamile kaldığım anlatıyordu.”
(Emine Sevgi Özdamar, Hayat Bir Kervansaray romanı)

“Tanrıyla konuşulmayacak kadar dipte.”
(Cahit Koytak, Avluda Oturan Şizofrenler şiiri)

Tabii; Ahmet Altan, Feryal Çeviköz, Murat Belge, Ahmet Oktay, Cezmi Ersöz, Oğan Güner, Mete Tunçay, Özay Erkılıç, İsmail Beşikçi, Adnan Acar, Kürşat Bumin, Niyazi Zorlu, Vüs’at O. Bener, Burhan Oğuz, Mehmet Atak, Selim İleri, Reha Çamuroğlu, Metin Üstündağ… adlarını da verebilirdim.

Evet, Anadolu adlı ve denizlere çıkan köprü çökmüş olabilir, çöktü! Hem Sıvaslılık, hem Müslümanlık adına şairlerin yakılması kesenkes insanlık dışı bir olay. Alabildiğine ilkel ve hayvanca bir şey. Ne yazık ki Ortadoğuda tarih ancak ve az buçuk böyle yürütülüyor, yürür!

Hem gerçek anlamda, hem olanca anlamıyla Türkiye duraklama dönemi’ni bir yaşıyor, bir ölüyor! Türkiye’nin çökmesi ya da çözülmesi bence zorunlu. Güzel şeyler ancak bir kötülükten çıkar, çıkacaktır!

Ne der bir insan:
“Tarihten geliyoruz; İnsanlarız; Kendimizle buluşmaya gidiyoruz.”
Bu, bu kadar işte kardeşim!

Ece Ayhan – 1993

babil’den bir piçin propagandası

Daha çizilmemiş bahçeleri içinde hiç yaşamamış
bir ölümsüz bir kırmızısı kiremitleriyle akdeniz’in
akdeniz’e uzanmış bir kadını gibi iri puntolarla
hep türkçe konuşan adamlar sokağında sabahlar olmuş
hemencecik bir bando tınlıyor afişleriyle propagandalarıyla
bir de ödünç alınmış bir kömür gibi art tatum’dan parmakları

Toplumsal caz parçaları yarına yarın evlerde
36 sularının bir babil’den bir piçi miyop bir oğlanı
bir en çok ablasız bulutları geliyor aklıma hep
bir en çok türkçe sigaralar tüttüren bacalarla-larla
ve bir en çok abi artık istesek de ölemeyiz diyen
sonraları romalılara karşı yürüyerek yorulan bir piçi
ödünç alınmış bir kömür gibi art tatum’un parmaklarıyla
gün ağartısı dediklerinde leon blum’u yapıştırıyor leon blum’a.

ece ayhan – 1956

Ayıptır Söylemesi: Rimbaud

AHMET SOYSAL: Yani tam çarptığı yıl Rimbaud’nun, 52…
ECE AYHAN: 1952. Siyah kaplı bir kitap*. Güzel bir antoloji. Parçalar olduğu gibi alınmış. Güzel yorumlar da var.
A.S.: Özellikle de galiba Illuminations ilginizi çekti, düzyazı şiirler…
E.A.: Her zaman düzyazıları çok sevdim. Yahya Kemal’in lafı doğru: “Esas edebiyat nesirdir”. Şiir, fazladan bir şey. (Erkek de, fazladan varlıktır. Erkek fantezilere düşkün varlıktır.)
A.S.: Ama siz düzyazı şiire ilk, Kınar Hanımın Denizlerinden sonra başladınız. Ya da önceden yazmış mıydınız bazılarını?
E.A.: Daha önce düzyazı deneylerim de var. Hikâyeler.
A.Ş.: Birkaç hikâyeniz yayınlanmış galiba, bazı dergilerde?
E.A.: Beş!
A.S.: Ama asıl düzyazı şiir döneminiz Kınar Hanımın Denizleri sonrası başlıyor.-
E.A.: Bakışsız Bir Kedi Kara’da Rimbaud’nun etkisinde kalmışım denebilir, istenirse. Illuminations’u okuduktan sonra yazmıştım.
A.S.: Une saison en Enfer’i de o yıllarda okudunuz.
E.A.: Onu önce okudum.
A.S.: Önce onu… Ama sizi daha çok Illuminations çekti.
E.A.: Evet.
A.S.: Niçin acaba? Bunu açıklayabilir misiniz?
E.A.: insanın kendi hayatıyla örtüşen şeylerle ilintili herhalde...
A.S.: Oysa Une saison en Enfer daha otobiyografik bir yapıt. Yani birtakım deneylerine daha çok değindiği bir yapıt.
E.A.: Öyle.
A.S.: Yaşadığı şeylere… Hatta şiir anlayışına da…
E.A.: Onlarda metin var. Biz zaten, metin getirdik… yani ikinci Yeni ya da benim Sivil Şiir dediğim şey… Yani Cemal Süreya, Sezai Karakoç. İlk oluyor.
A.S.: Yani bir çeşit kurgu olarak yazı… kurgu.
E.A.: ‘Kurgu’ tabii.
A.S.: Kurgu, tam anlamıyla.
E.A.: Ama ‘montaj’ anlamında değil.
A.S.: Fiction anlamında da değil.
E.A.: Fiction da değil.
A.S.: Agencement belki, yani bir araya getirme, belirli bir düzene göre bir araya getirme… agencement…
E.A.: Evet… Benim bildiğim kadarıyla bu Türk şiirinde ilk oluyor galiba…
A.S.: Bir çeşit örgü de… sıkı örgü…
E.A.: Hah… şimdi bulduk: Sıkı ‘örgü’. Tezgâhta çalıştık aslında. Sözgelimi kendimizi hiç katmamaya çalıştık. Olabildiği kadarıyla. İnsanın kendisini tamamiyle katmaması olanaksızdır.
A.S.: Bu şey anlamına da geliyor… yani bir metnin üstünde çok çalışılıyor… örülüyor…
E.A.: Evet. Hatırlıyorum… 100 kadar kopya olur. 99’unu yırtıp atarsın. Sonuncu metni koyarsın.
A.S.: Bakışsız Bir Kedi Kara döneminde…
E.A.: Onu söylüyorum.
A.S.: Rimbaud için de çok hızlı yazdığı söyleniyordu bir zamanlar. “Büyük dâhi çocuk, bir seferde çıkmış bunlar!” diyorlardı. Halbuki çok
çalışmış Rimbaud. O, sonradan düzyazıları incelediğinde çıkıyor… Karalamalar var… yeniden dönmüş, yeniden yazmış… yani uzun bir çalışma sürecinde çıkmış o metinler.
E.A.: Görünüşteki hız düşüncesi doğru değil aslında… o da yanlış biliniyor.
A.S.: Ya da: hızın üstünde bir çalışma oluyor…. Mesela bu hız konusuna Rene Char değiniyor…
E.A.: Şairlerin hız hikâyesi başka bir şey. İnsan yılı, ışık yılı gibi, şair yılı da olması gerekir, şair saati de. Bir şairin bir saliselik düşü, belki 50 yıllık yaşama karşılıktır.
A.S.: Mesela Rene Char, “buluşu, Rimbaud’nun, hız’dır” diyor.
E.A.: Hız dediğim gündelik’hayat, garsonun bir şeyi hızlı getirmesi, bir kızın hızlı yürümesi filan değil… Başka bir kavram bulmak gerekir. Aklıma yine Yahya Kemal geliyor… Zaten bu uslu coğrafyada Rimbaud’yla kimsenin ilgisi olmamış. Ne Rimbaud’yla ne Lautreamontla. Şuna parmak basan Şerif Mardin’dir: ‘Uslu resimler’, Türkiye’de dikkat edin, bütün resimler uslu resimlerdir. Hiçbirinin ‘satanique’, ‘demoniaque’ yanı yoktur.
A.S.: Acıya fazla değmiyorlar. Sıkıntıya, deliliğe. îçeri’ye. İç derinliğe değmiyorlar.
E.A.: Evet, hiç girmezler.
A.S.: Bir yerde duruyorlar, demek istiyorsunuz.
E.A.: Biraz da kendi hayatlarıyla ilgili.
A.S.: Bir çeşit ‘nostalji’, ‘melankoli’, hüzün’… Hüzün sözü, biliyorsunuz, çok geçerli bir söz.
E. A.: Evet, öyle bakarlar. Çok yaygın. Sözgelimi, hüzünlü bir kızsa sevilir. Rudolf Valentino’yu çok severlerdi, hep böyle süzgün baktığı için. Oysa adam miyopmuş.
A.S.: Ayrıca hüzün denilen şey de kapsanan bir şey. Yani akıl, bilinç, onu kapsıyor…
(daha&helliip;)