Etiket: düzen

Gayrimuntazam

Sadece buradayım diyordum. Hiç bir şey yapmadan. Plastikten şemsiyenin altında, masaya dizini yaslamış, olan biteni izlemekteydim. Bir şekilde bir düzen ve tekrar eyleminin içinde insanlar arabalarıyla yokuşu çıkarken hızlanıyor, giderek hızlanıyordu. Yürüyenleri düzenle takip ediyordum. Gözümde bulanıklaşarak kaldırımdan uzaklaşıyorlar. Bulundukları mekanların arkalarında boşluk bırakıyorlar. Kaldırımlarda, ağaçlarda ve havada. Git gide değişim… Kafama dank etti: Varlıklar olmadıkları yerleri kendileri yaratıyorlar.

İnsanlar uzaklaşıp yok oldukça boş kalan kaldırımlar kendileri olmayı daha iyi gösteriyor. Var olan kaldırımın sadece kendisi kalınca, sesler kesilmeye, dışarısı da zamanla değişime uğruyor. Kaldırım olmak dışında da buradalar. Sadece katı ve yalın sertlikleriyle duramıyorlar. Var olan boşluk, bulunduğu sürecinin içinde sürekli kafa boşluğuma imgeler sunup kendisini yeniden tanımlıyor. Burada olmasının ikincil ve üçüncül sebeleri var. Olduğu gibi kalamaz. Zaman geçtikçe kaldırımın dışında kalan boşluk, kendisine anlamlar eklemek zorunda. Çünkü her gün, insan, kaldırımlar ve diğer mekanlar üzerindeki düzenini devam ettiyor. Kaldırımı boğuyor, sarsıyor, bekletiyor, yormaya ve sıkıştırmaya devam ediyor. Sürekli aralıklarla değiştiriyor. Çünkü düzenli yer diye bir şey yok. Düzmece var. Bir araya gelmiş düzmeceler var. Düzmeceler düzensizce sürer gider. İkincil ve üçüncül anlamlar düzeni bozar. Boşlukta da buradayım hissi uyandırır.

Yanımdan geçen arabalar başka bir şey olmaksızın buradayım diyor, ruhsuz olmasına rağmen. Kaldırımın anlamı türüyor, sadece üstüne basılmasına rağmen. Durak olduğu bilinmeyen yerde otobüs bekleyenler buradayım diyor. Geç kalmasına rağmen. Ağaç buradayım diyor, altındaki gölgesinde duraksandığı için. Sadece orada oldukları için içinler. Kimseler demiyor, sadece ben burdayım diyor.

Özgür bir köle

Ben mutlu olmak istemiyorum. Günümüzde mutluluğun bedeli, zihinsel kölelik. Bunu kabul etmiyorum. Düşünce özgürlüğünün kısıtlanmasına rağmen, zihnimizin henüz ele geçirilememiş versiyonu olan bedensel köleliği, mutluluğa yeğliyorum. Bir makinaya dönüştürülememiş kölelerin özünde, direnen benlikleri yatar. Direndikleri sürece yok edilmezler. Aksine, hür iradenle teslim olmanı beklerler. Körü körüne bir beklenti olmadığı da aşikar. Altyapısının sağlam olduğunun en büyük kanıtı ise, içinde bulunduğumuz düzenin dayattığı; bedenler üzerinde hüküm sürme yetileridir. Fakat bu yetmez. Hükmetmek, bedenler üzerindeki bu hakimiyetin getireceği sonuçlarla; darmadağın olan zihinler ve bozulan psikolojilerle, oynanıp yeniden biçimlendirilmiş ve bir araya getirilmiş makinalar yaratabilmekle olur.

İşte bu dirençli benlikler sayesinde işlemeye devam eden düzen, böylelikle hala asıl amacına ulaşamamış durumda. Biz parazitler, kusursuzlaşmasını baltalayan biricik hedefleriyiz mekanizmanın. Ancak, her zaman yenilgiye uğrayacak olan bu azınlık, hiçbir zaman hedeflerine ulaştıramayacak olan yegane yeniklerdir.

Dönüşümü iki evreden oluşan kronik vakanın tam ortasındayken, ben iyileşmemeyi seçiyorum. Fişi çekip hasta kalmayı, bu hastalığı yaymayı ve mümkünse arındırılamamasını istiyorum. Çünkü konulan teşhiş, iyileştirmenin iyi bir yol olmadığını gösteriyor. Getireceği mutluluğa fakat kimliksizliğe, teslim oluşa kıyasla; virüsle yaşamak ve bunu bulaştırmak, beni ben yapan ögeleri kaybetmememi sağlayacak olan paradigmalar olarak kalacaklar.

Akıllı olmak istiyorsan özünden geçmelisin. Bu nedenle ”aklını başına topla” diyenler, yitirilmiş ruhlardır her zaman. Onlar senin yaptığını delilik olarak görürler, nitekim öyledir de. Bütünselliğe karşı bireysellikte diretmek, deliliğin ta kendisidir. Bedensel bir köleliği; zihinsel bir özgürlüğü seçmektir. Ayak uydurarak bildiğini okuyabilmenin, tek seçeneğin olduğu haldir. Mutsuzluk, ama el değmemişlik; saflık, bakireliktir. Başat olan özgürlükse, kölelik kaçınılmazdır.

uyuyan düzenin yırtıcı kuşları

şimdi bir rüzgar.
bir akıl.
masmavi.
sancılı bir değirmen.
güzegahı dost bir salyangoz.
güneşe doğru yürümekte.
elleri karanlığa yığılı.
insanlar beyhude yüzlerde.
kenar alev almış.
bir hıdırellez gecesi belkide.
kana susamış bir kaç köpekbalığı.
aklımız bombalarda.
yağızlar, sümerler, etiler, babiller.
ve kımıldamaz bedenler bu rüzgarda.
susuyoruz.
susuyoruz ama bir bildiğimiz var oluşundan değil.
büyük bir halka var güneşin dış çeperinde.
ışıksız susuyoruz.
bir kadın eli değmiş berrak bir erik ağacına.
kargalar yanasmaz olmus dallara.
siyahlar, kelaynakar, rumuzlar, etlikler, sosyeteler mantığına gömülmüş halkın direnci.
bir bildiğimiz yok elbette.
ama herkesin hülyasına doğmuş geceden kalan muhabbetin iniltileri.
biz sarhoşuz.
orman güvencede.
kediler ay ortası uykusunda.
ve parıldar zaman aydınlatmak için geceyi.
ağlamak yakışmaz bundan gayri hiçbir düşünceli yüreğin gözüne.
medeniyet bu olsa gerek.
bir kelebeğe bağladığımız renkli bir paçavra medeniyet.
renkleri bize ait.
ve biz yalan tamamlayıp bir ömür bitiriyoruz yine.
eyy gamsız zaman.
sana kin borçlu her bir birey.
alıp gittikklerine dair düşündüklerimiz.
ve bizi biz yaklaşımlar için sana kin borçluyuz.

Deli kime derler?

Asıl ‘deli’ olan, ezdiklerine, sömürdüklerine uyumsuz diyen, onları şu veya bu şekilde tecrit eden egemen düzen değil mi?

Akıl hastalığı’ deyiminin son kullanma tarihinin yaklaştığı düşüncesindeyim.

İnsan hakları ihlallerinin en çok susturulduğu nokta ‘deli’ damgasını yiyenlerde. Mahkemelerde, itham edildiğimiz bir konuda suçsuzluğumuzu kanıtlama olanağımız var. Delilik, psikiyatristin tekelinde. Zırvalıyorsun diyen de o, bir şeyin yok diyen de. Geçenlerde bir söyleşide, “Deli gömleğini kim giyer?” diye sorduklarında cevabım, “Deli gömleğini kim giydirir?” oldu.

Aralarında psikiyatr ve psikolog da bulunan denekler “Sesler işitiyorum” diyerek ABD’nin kimi önde gelen, kimi kıyıda köşede, 12 kurumuna başvurur. Hepsi hasta olarak yatırılır. Sonraki süreçte normal davranmalarına, hiçbir şeyden şikâyetçi olmamalarına rağmen hepsine psikoz tedavisinde kullanılan ilaçlar verilir. Yedisine şizofren, birine bi-polar (manik-depresif) teşhisi konur.

Deneklerin yattıkları süre esnasında, doktor ve hemşirelerin davranışlarını defterlerine kaydetmeleri, hastalıklarının semptomu olarak algılanır. Kimi tuvalete giderken bile gözlem altındadır. Sonunda, ancak hasta olduklarını kabul etmeleri, ilaçlarını muntazaman alacaklarına söz vermeleri kaydıyla serbest bırakılırlar. İlgili kurumlar araştırma sonuçlarından haberdar edildiklerinde, bilseydik oyuna gelmezdik, hastanın iyi niyetine inanmaya mecburduk, deney yapılacak diye bizi önceden uyarsaydınız yalan söylediklerini atlamazdık derler. Önde gelen bir üniversite hastanesi, hodri meydan, deneyi tekrar yapın der. Üniversite hastanesi, kendilerine başvuran 193 kişiden 41’inin kesin olarak yalan söyleyen denekler olduğunu, daha bir 42 kişinin de muhtemelen yalan söylediğini bildirir. Oysa üç ay boyunca hastaneye tek kişi denek olarak yollanmamıştır.
Egemen düzenin önyargılarının psikiyatrik teşhisleri belirlemesinin en ibret verici örneği, Sovyetler Birliği’nde rejim muhaliflerinin akıl hastası oldukları gerekçesiyle hastanelere kapatılmasıydı.

Amerikan Psikiyatri Cemiyeti’nin kategorilerinde de 1980’li yıllara kadar eşcinsellere patolojik vaka olarak bakılıyordu. Taa ki egemen düzenin cinsellik yargılarını ’68 kuşağının tepetaklak etmesine kadar.

Psikiyatride teşhisler, psikolojide zekâ testlerinin yıllardır sorgulanan bilimselliği kamuoyuna yansıtılmıyor. Bu alanda insan hakları ihlallerinden Türkiye de nasibini fazlasıyla alıyor.
Dünyada her yıl milyonlarca çocuk, güvenilirliği tartışmalı, ABD’li firmaların sattığı zekâ testleri uygulaması sonucu heder ediliyor.

Üniversitede ders verdiğim yıllarda bir grup öğrencimle Bakırköy Akıl Hastanesi’ne alan çalışmasına gittik. Koğuştayız. Psikiyatr duvarda tebeşirle yazılmış tabelaya dikkatimizi çekti. Girenler, çıkanlar ve ölenlerin sayısı yazılı. Giren-ölen sayısı aşağı yukarı birbirini tutuyor, iyileşti diye çıkan pek yok. Koğuş sakinlerinden birisi yanımıza yaklaşıp doktora, “Ben iyileşip çıkacağım” dedi. Doktor, kadının yüzüne bakmadan “Evet, akıl hastaları böyledir, semptomlarından biri de iyileşeceklerini zannetmeleridir” diyerek konuşmasını sürdürdü.

Gene aynı yıllarda, uluslararası bir psikoloji toplantısında ‘Sen Adam Olamazsın: Zekâ Testlerinin Toplumsal İşlevi’ başlıklı bir tebliğ sunmuştum.

Bunu Türkiye’de de yayımladım. Kurucularından ve o sıralar başkan yardımcısı olduğum Psikologlar Derneği’nden, ekmek paralarıyla oynadığım gerekçesiyle atıldım. Türkiye’de özel alt sınıflara sözde bilimsel gerekçelerle sürgün edilen çocuklar bu testlerin kurbanı. Aynı Almanya gibi ülkelerde, zekâ testleri mağduru on binlerce göçmen çocuk gibi.

Demokrasinin, adalet sisteminin, kadına yönelik şiddetin, laikliğin, yolsuzluğun gündemde olduğu, askeri darbelerden kurtulmanın hâlâ marifet sayılabildiği Türkiye’de, yukarıda örneklerini verdiğim türden insan hakları ihlallerinin gündeme gelmesi bakalım daha ne kadar zaman alacak? Bu koşullar altında asıl ‘deli’ olan, ezdiklerine, sömürdüklerine uyumsuz diyen, onları şu veya bu şekilde tecrit eden egemen düzen değil mi?

Gündüz Vassaf

devlet bir sembol aslında söz sahibi benim

– beni şimdi iyi dinle delikanlı. benim dünya görüşüm paraya dayalı bir iş adamının dünya görüşüdür. iktisat adlı ilmin yapıcıları biziz. sen sanıyor musun ki devletleri bir takım devlet adamları yönetir? devlet bir sembol; o sembolü simgeleyen adamlar birer göstermeliktir. aslında söz sahibi benim, ben, ben!.. ben istediğim için o umum müdür oradadır, ben böyle istediğimden bilmem kim mebus, bilmem kim bakan olmuştur. ben istedim mi birden alt üst olur ekonomi dünyası, mort olur bütün iş hayatı. doğrusu şudur, değişme imkanı olmayan şeyi değiştirmek deliliktir. zengin zengindir, fakir fakir. ne demekmiş zenginin malıyla mülküyle uğraşmak, onu paylaşmaya kalkmak. nedir sokaklarda görünen şu sloglanlar ha! düzen değişmelidir, şu olmalıdır, bu olmalıdır.
– lütfen memduh bey, konu başka.
– hiç de değil, işi gücü olmayan bir takım çocukların sözleriyle mi değişecekmiş düzen? ne olmuş düzene?
– bakınız memduh bey, dünya görüşlerimiz o kadar ayrı ki…
– para, para, para. parayı bulmak bile yeterli değil. onu işletmek, paraya para doğurtmaktır marifet. insan yakaladığı fırsatı değerlendirmezse, ona ulaşmak için en yakınını bile çiğnemezse, hiçbir zaman üne, servete kavuşamaz. bir adamda para yoksa allame-i cihan olsa havadır hava. napolyon böyle demiş. para! para! para! biz çarıklı erkan-ı harpler, biz patronlar olmasak hiçbiriniz bir işe yaramazsınız. de bakalım, devlet kapısında bir iş buldun, kaç para verirler adama? bu parayla ne halt edersin? diyelim ki ben sana kancayı taktım; hangi kapıda barınabilirsin? hangi işi başarabilirsin? ben kaba ama doğru konuşurum. böyle bir durumda tahsilin, gençliğin, yakışıklılığın kaç para eder? kaç para!?
– bana bak efendi. senin paran benim için bir boka yaramaz! çünkü bileğimi bükemez, yüreğimi susturamaz.
– ne dedin? ne dedin? sen bana kafa tutamazsın! ben denizleri yutmuş bir filim, sense cılız bir dere. sen bana lokma bile olamazsın!
– ben ezenleri ezerim. ben soyanları soyarım. silahım ve bileğim yoksulların elindedir. yıkılmayan adam derler adıma.
– konuşmamız burada biter yıkılmayan adam. savaşacağım kişiyi tanıyorum artık. güçlülerle savaşmak kıvanç verir bana.
– savaşacağız öyle mi?
– gerekirse…
– gerekecek! sonunda birimiz ölecek.
– sen öleceksin yani, ben kalacağım daima. ebediyen. çünkü sermayeyim. yiyip yutanım. sömürenim. yönetenim.
– ben de halkım. halktan yanayım! yalnız zulmü değil, zalimi de yok etmeli!

kolsuz kahraman wang yu