Etiket: düşünce

Yorulmuşluk

Hiçbir şey değişmeyecek ama her şeyin değişme ihtimali var. Biz bu düzene dair hiçbir şeyi değiştirmek için harekete geçmiyoruz, yalnızca tikel olaylara karşı belli tepkiler getiriyoruz. Biri tecavüze mi uğramış, birisinin tek geçim kaynağı elinden mi alınmış, biz bunlara karşı çıkıyoruz artık. Bu sistemin birilerinin elinden aldıklarına, haberimiz oldukça ancak karşı çıkıyoruz, oysa bu asıl kokuşmuş düzeni bitirmemizi engelleyen şey. 

Biz tikel olaylara karşı çıkarak genel olayları onaylıyoruz, oysa ki bu tikel olaylar genel sistemin işe yaramazlığını bize gösteriyor. İnsanlar evsiz kalıyor, açlıktan ölüyor, ama biz genel sistemin hataları üzerine konuşuyoruz.

Bu sistemin entelektüelleri diyor ki evet sistem kötü; ama bunu aşacağız, ama hayır sistemin temeli belli bir grubun aç kalmasını gerektiriyor, belli bir grubun en alt tabakada kalmasını gerektiriyor. 

Bu sistem alt tabakadaki insanların ne dinlediğine ne izlediğine bile karışıyor; hayır sen arabesk dinleyemezsin, hayır sen protest dinleyemezsin, bunları dinlersen, bunları izlersen sen alt tabakadansın. Oysa bunlar bu sistemin içinde olan insanların başkaldırmaları için küçük noktalar, buralardan ancak bu insanlar nefes alabilirler.

Ancak bu meta düzenini, her şeyi satılacak bir maddeye dönüştüren düzeni başkaldırarak yıkabiliriz. Hiç kimse artık bu devrime inanmasa da, hiç kimse bu genel söyleme inanmasa bile bu hala doğru. Biz hala ezilen sınıfız. Biz hala bizi ezenlere karşı kazanacağız.

Ölüm ya da yaşam.

Artık tek seçeneğimiz bu.

Eğitimin Pornografisi

Ben yasal kurallara anlamlı oldukları sürece tam olarak uyarım
ama aşılmışlarsa ya da anlamsızlarsa onlarla mücadele ederim
William Reich

Bilgi geçmiş zamanlarda çok zor bulunan ve etrafına iletişim araçları ile yayılmasının kolay olmadığı, günümüz dünyasının gerisindeydi. Bu nedenle insan mühendisine duyulan ihtiyaç iki katıydı. Bir çocuk bilgiye duyulan açlığını gidermeye çalışırken, yalnız başına nefes alamazdı, mutlak bir bilene danışıp uzun bir eğitimin ardından kendi yolunu çizmeye çalışırdı. Bu zaman dilimindeki uzman sayısı, hem bilgi ve beceri anlamında yeterli düzeyde hemde nadir bulunan kimselerdi. Günümüzde ise insan mühendisi sayısı arttığı gibi, bilgi düzeyi ve beceriksiz eğitim anlayışıda baş gösterdi. Bunun en büyük sebebi eğitimin parasal bir değere karışmasıydı.Gerek şehrin kalkınması, gerek eğitim endüstrisinin kazanması gibi bir çok parasal değer içerikli düzlemi sayabiliriz.

Zaman bilgiyi daha geniş bir alana yaymakla birlikte bu değerli bilgiyi parasal bir yatırım aracına dönüştürdü. Yeni dünyada, herşeyin alınıp satıldığı bilgi, yüksek fiyatlara alıcı buluyor ve liyakat ile makam elde ediliyordu. Eğitim hakkı eşit söylemleri ile çarpıtılmış bilinç sağlanıyor, verilen eğitimin okuluna göre fiyat biçiliyordu. Peki okulların koyun sürüsü gibi etrafa yayıldığı çevremizde, gerekli olan bilgi akışını sağlandığı doğru mudur? Bu okullardaki her insan mühendisinin kendi sınırlarını aşmak yerine, yaptığı tek şey; oturduğu makamın zevkini çıkartması ve öğretmek yerine sayılara bağlı cezai yöntem uygululamasıdır. Sanırım sorunun cevabını vermiş bulunmaktayım.Bu sistem ilk okuldan başlayıp günümüz üniversitelerini kapsayan aynı manzarayı içermektedir.

Bizlere ezberci sistemi öğretip sonra kendi öğrettiğine not veren bir yapı, taşlanması gerekirken halen daha devam eder niteliktedir. Bu sistemin kobayı olan öğrenciler ise ‘’eti senin kemiği benim’’ mantalitesi ile devam ettikleri için, öğretene saygıdan ziyade huşu ile bakarak boyun eğerler. Öğrenciyi aşağılayan ve özgüvenini kıran bu yapı ile ancak otodidakt (Öz eğitimcilik) sistemi ile başa çıkmak mümkündür. Günümüz dünyasını küresel köy diye nitelendiren Kanada’lı yazar Marshall Mcluhan, elektronik iletişimin yaygınlaşmasıyla birlikte, dünyanın küçük bir topluluk olacağına inanmıştı. Bu yüzden bilgiye çok kolay kavuşulan bu durumda canlı bir öğreticiye ihtiyaç duyulmaması olasıdır. Üstelik bu zengin içerikli, sosyal ağların olmadığı dönemde öz eğitim yolu ile bir çok bilgin yetişmiştir. Örneğin: Albert Einstein, George Bernard Shaw, Karl Popper, Friedrich Nietzsche bunlardan yalnızca bir kaçıdır. Bilgi istenildiği zaman asla engel tanımaz. Hiç değilse öz güveni kıran bir sistemden ziyade yalnız başına kendi ayaklarının üzerinde durabileceğin bir yapı akla ve duygulara daha iyi hizmet eder.

(daha&helliip;)

nasıl meditasyon yapılır

— nefes al —

kerouac şiiri üzerinden etilen özeti ve etilen çevirisi ile nasıl meditasyon yapılır;

kendi vücudunun içinde kaybol. algılarının kendini farketmesini sağla ve rasyonel zihnin aklının içerisinde sana spontane görüntüler getirdiğinde farkına varma. görmezden gel. gevşeme rutinin, içinde bulunduğun anda kalmanın verdiği haz ile sonlanıyor. uçup giden bulutlar gibi bütün düşünceler uzaklaşıyor, bütün önyargılar ve bütün takıntılar…

— ışıkları kapat —

bir vuruş eroin ya da morfin gibi anlık bir ekstazi etkisinin içine
düş, ellerini düğümle,
beynimin içindeki hipofiz boşalıyor
kendimi bırakıyorum ve aniden duran transa doğru
bütün vücut parçalarını bir arada tutan
iyi tatmin edici sıvı (Kutsal Sıvı) — iyileştiriyor
bütün hastalığımı —her şeyi siliyor — “umuyorum”un
en ufak bir parçasını bile ya da içinde kalan
deli balonu, sadece
boş zihin, huzurlu, düşüncesiz. Bir düşünce
uzaklardan sahip olduklarıyla yaylanarak geliyor-
görüntünün ilerideki görünümü, onu kandırıyorsun
onu boşaltıyorsun, onu aldatıyorsun ve
kayboluyor, ve düşünceler asla gelmiyor — ve
ilk kez farkına varmanın verdiği haz ile
“düşüncelerinin aynen düşünmüyor olması gibi —
yani artık
asla
düşünmek zorunda değilim”

jack kerouac
çeviri: etilen

hürriyette dayanışma

Daha önce ortaya koyduğum Eylem Konseyi birinci ilkesinden, [yani] pratik dayanışma veya mücadele kardeşliği [ilkesinden], eş öneme sahip kuramsal bir sonuç ortaya çıkar. İşçiler, sınıfın ekonomik eylemi için bir sınıf olarak birleşebilirler; çünkü herhangi bir verili toplumda süregelen dini felsefeler ve ahlaki sistemler daima onun gerçek, maddi durumunun ideal birer ifadesidirler. Teolojiler, felsefeler ve etik, her şeyden önce toplumun ekonomik Organizasyonu’nu tanımlarlar; ve ikinci olarak ise, aslında bizzat kendisi ekonomik düzenin yasal olarak ve zorla kutsanmasından başka bir şey olmayan siyasi organizasyonu [tanımlarlar]. Sonuç olarak, yönetici istiridyelerin [ing. clam] çok sayıda dini yoktur; sadece bir tane vardır: mülkiyet dini. Ve işçi sınıfının da çok sayıda dini yoktur; sadece bir tane; her türlü mistizm sisini delip geçen, binlerce duacısında anlamını bulan; mücadeleye adanmışlık, kurtuluş hayali [imgesi]. Tüm inançlardan işçilerin, aynen tüm topraklardan olan işçiler gibi, tek bir dini, tek bir umudu ve tek bir merhameti vardır; tek bir ortak amaç görünüşteki ırk ve inanç düşmanlıkları[ndan kaynaklanan] barikatların üstünden aşıp geçer. İşçiler tek bir sınıftır, ve bu nedenle de tek bir ırk, tek bir din, tek bir ulusturlar. Bu Eylem Organizasyonu Konseyi’nin pratikteki ebedi dayanışmasından eyleme geçirilmiş kuramsal bir doğrudur. Kilise ve Devlet işçi sınıfının hayati Organizasyonu’nda, özgür insanlığın dehasında tasfiye edilirler.

Protestanlığın Avrupa’ya özgürlüğü getirdiği söylenir. Bu büyük bir hatadır. Bu, yanlızca siyasal ve yasal özgürlük olarak yaratılan, burjuva sınıfının ekonomik [ve] maddi kurtuluşudur; ki [bu] sadece proletaryanın yaratabileceği muhteşem ve evrensel insan özgürlüğüyle kolayca bozguna uğratılabilecek [bir şeydir]. Göründüğünün aksine burjuvazinin yasal ve siyasal hürriyetine zorunlu olarak eşlik edenler; burjuvazinin entelektüel, Hristiyanlık karşıtı ve din karşıtı kurtuluşudur. Kapitalist yönetici sınıfın dini yoktur, idealleri yoktur, yanılsamaları [ing. illusion] yoktur. Ahlaksız ve inançsızdırlar, çünkü insan topluluğunun gerçek temelini, [yani] işçi sınıfının kurtuluşunu reddederler. Çıkarlarını gözeten profesyonelliğinin doğası gereği, burjuva toplumu Devlet denilen otorite ve sömürü merkezlerini devam ettirmelidir. Ekonomik gereksinimleri nedeni ile, işçiler bu tip baskı merkezlerine meydan okumalıdırlar.

İnsan varoluşunun ayrılmaz [tabiatında olan, ing. inherent] ilkeleri tek başına dayanışma kuralıyla özetlenebilir. Bu insanlığın altın kuralıdır, ve şöyle ifade edilebilir: diğerlerindekinin [diğer insanlardaki insanlığın] farkına varmadan ve böylece de onu [kendi insanlığını] gerçekleştirmek için her biriyle ve [de] tümüyle işbirliği içinde olmadıkça, hiçbir insan kendi insanlığının farkına varamaz. Onunla ilişkili tüm insanlarla beraber kurtulmadıkça, hiç kimse kendini kurtaramaz01.

Benim hürriyetim herkesin hürriyetidir. Gerçekten özgür olana değin düşüncede özgür olamam. Düşüncede özgür olup, gerçekte özgür olmamak isyan edilmesi gereken bir şeydir. Gerçekte özgür olmak, hürriyetime ve haklarıma sahip olmaktır; [benim kendi hürriyetim ve haklarımın] onanması, tüm insanlığın hürriyeti ve haklarında onanmasıdır. Yanlızca ve yanlızca tüm insanlar benim eşitimse, ben özgürümdür (en başta ekonomik olarak).

Diğer insanların ne [durumda] olduğu benim için çok önemlidir. Kendimi ne kadar bağımsız hayal ediyor olursam olayım, toplumsal konumumun dünyevi [sıradan] karşılıklarından ne kadar uzak görünürsem görüneyim, toplumun en ortalama üyesinin sefaletince köleleştirilmişimdir. Serseri [toplumdan dışlanmış, ing. outcast] benim günlük kaygımdır. İster Papa, ister Çar, ister İmparator, ve hatta isterse Başbakan olayım; ben daima onların durumlarının [koşullarının] bir yaratığıyım; onların cehalatinin, iradelerinin ve gürültü patırtılarının bilinçli bir ürünüyüm. Onlar köledirler, ve daha üstün olan ben sonuç olarak köleleştirilmişimdir.

Örneğin, farzedelimki aydın veya zeki birisi olayım. Ama insanların ahmaklıkları ile aptallaşmışım, aklım onların gereksinimleri ile sersemletilmiş, zihnim felç edilmiş. Cesur bir adamım, ama insanların korkularının korkağıyım. Sefaletleri bana erişir, ve her gün yaşam savaşından [daha fazla] ürkerim. Yaşamaktan kaçınmak [giderek] meslek haline gelir. Zengin bir insan olan ben onların yoksulluğu önünde titrerim, çünkü bu beni yutma tehdidini içerir. Sıradan insanların sıradan yaşamlarından çalınmış olanların haricinde, kendimden bir zenginliğimin, bir refahımın olmadığının farkına varırım. Ayrıcalıklı bir kişi olarak, halkın adalet taleplerinin önünde sapsarı kesilirim. Bu talepte bir tehdit sezinlerim. O feryat uğursuzdur ve tehdit edilmekteyimdir. Bu, kaçınılmaz olan bir tutuklamayı beklemekte olan bir suçlunun [yaşadığı] dehşet hissidir. Yaşamım ayrıcalıklı ve gizlidir. Ama o benim değildir. Özgürlük ve hoşnutluktan yoksunumdur. Kısacası, özgür olmayı arzularken; zeki, cesur, zengin ve ayrıcalıklı olmama rağmen özgür olamam, çünkü yakın arkadaşlarım insanların özgür olmasını arzulamıyorlardır; ve tüm akıl, cesaret, zenginlikler ve Ayrıcalıklardan mahrum bırakılmış bir Kitle ise özgürlüklerini nasıl koruyacağını bilmiyordur. Sıradan insanların köleliği, onları benim baskımın vasıtası yapar. Bizim özgür olmamız için, onların özgür olması gerekir. Ekmek ve özgürlüğü birlikte fethetmeliyiz.

Tek bir bireyin gerçek hürriyeti, tüm herkesin kurtuluşunu ima eder; çünkü tüm insan topluluğunun doğal temeli olan dayanışma yasası sayesinde kendim gibi özgür olan insanlarla çepeçevre sarılmadıkça, ben kendim gerçekten özgür olamam, [özgür] hissedemem, bunu bilemem. Her birimizin köleliği benim köleliğimdir.

Michael Bakunin
İşçilerin Özgürlüğe Giden Yolu
(1867)

çeviri: anarşist bakış

İntihar

Hayatta kalabilmek için düşünceyi yitirmek zorundaydı. Elini, fazlaca dönebilen bileğini, kafatasının arkasına sallandırdı ve saç derisinin altına saklanmış küçük metal plakayı kaldırarak bilinmezin dünyasından bir kablo kesti. Zilyon çekirdekli beynini tek tuşla otomatik hale getirdi. Yarı otonom bir robot olan Octav insan olabilmenin gücüne en çok yaklaşabilmiş makineydi.

Octav bir insan görüşünüşüyle 25’inde yakışıklı bir iş adamı tipinde kahve makinesiyle benzer devrelere sahip metallik aksamlardan oluşan bir “şey”di. Kim bilir belki çoğu insandan daha fazla insan olmuştu, yalnızca “aşk” ona uzak bir tanımdı. Rutin işleri vardı Octav’ın. Akşamdan biriken çöpleri dışarı köpeği Rutie ile sabah koşusunda atar, terlemediği için duş alma gereksinimi duymaz, kahvaltı yapmaz ve ardından sistemin köle kıyafetlerini giyer Rutie’yi kapatır ve işe giderdi. Evet, Rutie’ye de sevgi besleyecekseniz bir ütü makinesine de sevgi duyabilirsiniz. O kadar sıcakkanlıdır ki Rutie, canım robot Rutie’m. Üstün güçleri yoktu Octav’ın, He-man, Batman ve Pacman misali. Uçamazdı, yumrukları da o kadar kuvvetli değildi. Ona şirketin tahsis ettiği son model Mercedes’iyle gider gelirdi işe. Park etmeden evvel hayranlarından biri olan kadın güvenlikle selamlaşıp içeri daldığı vakit gözler üzerindeydi elbet. İnsanın hükmedemediği her vasfa tam yüzdeyle sahip çıkıp kullanabilen bir kapasite düşünün bir de asıl görevi yıkım olan zilyon insan. Octav kendini kapamadan önce son baktığı şey bir küre buluttu. Ona göre bir küreydi o bulut kütlesi, hesaplayabilip eninden bir de yükseklik katmıştı hayal edip. Üzerine bir şehir inşa etmişti; insan elinin değemeyeceği tüm iyi robotlar ülkesi. Octav’ın yaratıcısı “kötülük” olmayan bir şey yarattığı için pişmandı. Hayalgücü vermişti ona, sevmeyi öğretmişti. Yalnızca aşk yoktu hayatında. Ofisteki tüm kızlar birer kahve ikram ederlerdi ona, o iki ilgili ve pür dikkat dinleyen, değer veren gözleri görebilmek için. Bunun dışında robotumuz sekreterinden su dahi istememiştir. Yemek de yemezdi zaten. Zorda kalsa şayet, iş yemeği ya da kızların ısmarladığı kahveler vesaire karın bölgesindeki mekanizmadan onları çöpe dökmesi yeterliydi.

(daha&helliip;)

düşünce?

Düşüncenin teorik bir spekülasyondan başka bir şey olarak düşünülmesi koşuluyla, düşünmenin eyleme geçmek olduğunu her zaman düşünmüşümdür. Düşünce dille bağlantılıdır, bildirimlerle bağlantılıdır ve bildirimler eylemlerdir, bunlar öncelikle performatiftir; düşünme daima istençle ilgilidir, bir “radikal pasiflik” deneyimini yasalaştırsa bile. Aynı zamanda, “Ne yapmalıyım?” sorusunu taahhüt altına almayan hiçbir gelecek düşüncesi yoktur. Düşünmek yapmaktır. Bu, konuşma olmaksızın düşünme olmadığını; performatif ifadeler, olaylar, vaatler olmaksızın konuşma olmadığını; bu tür vaatlerin gerçek olan koşullarda kaydedilmezlerse vaat olmadıklarını hatırlatarak farklı biçimde söylenebilir. Bugün tamamen açık olduğu üzere, en uylaşımsal teorik söz edimleri mantığı bize, performatifin yalnızca özgül bir bağlama kaydedildiğinde, yalnızca belirli uylaşımları dikkate aldığında, vb. çalıştığını anlatır. Doğru düşünce olayları üreten, bu yüzden sıradan dilin şeylerin pratik ya da tarihsel gerçekliği olarak adlandırdığı şeye kaydedilen performatif bir dil olmakta başarısız olamaz.

Düşünce, dünyada bir etkiye sahip olan şeydir. Düşünceyi kuran şeye ilişkin bu kavrayış, bugün aşırı hırslı. Çağdaş düşünce, sorun ister teknik sorunu, ister ulus-devlet, demokrasi, medya vb. sorunu olsun, sürekli göndermede bulunduğumuz mevcut küreselleşme sürecinden başka bir şey düşünemez. Bu düşünme türü abartılı biçimde hırslıdır, aşırı yalın olması gerekse de. Dünyadaki  fiili gidişata ilişkin tartışmamız, bir büroda teybe kaydedilen bir söyleşinin sınırları içinde gerçekleşiyor bahanesiyle, az sayıda insan tarafından okunacak bir akademik dergide yayımlanacağı bahanesiyle, bu durumda bütün bunların fazlasıyla yalın olduğu bahanesiyle, bu abartılı biçimde hırslı düşüncelere çok yalın bir biçim vermekten vazgeçilmemeli. Aksini yapmak, düşünce sorumluluğundan vazgeçmek olur. Dahası abartmanın, incir çekirdeğini doldurmayabileceği de kabul edilmelidir. Elbette bu, bütün eylemlerin kaderidir. Aynı zamanda bir eylem olmasından, eyleme karşı olmamasından dolayı düşünce, aynı kaderi paylaşmalıdır.

Bu sorumluluğun yalın olduğu bahanesiyle, bunun etkilerinin hesaplanamaz olduğu bahanesiyle sorumluluğumu terketme hakkına sahip değilim; insan kendi sorumluluğunu hesaplayamaz, bu yüzden sorumluluğunun pekala hiçbir etkisi olmayabilir, neredeyse hiçbir etkisi. Acil bir duruma tepki olarak, yapabileceğimi yaparım. Çok şey de yapabilirim, çok az şey de, hatta hiçbir şey yapamayabilirim -ne olursa olsun, boşuna yapılacaktır bahanesiyle bir şey yapmaktan vazgeçme hakkına sahip değilim. Bu, bizzat sorumsuzluktur.

Değerlendirmelerde bulunmak için, düşünceye nüfuz edilmelidir -burada düşünce ve eylem arasında hiçbir ayrım yoktur; değerlendirmeler, düşüncenin eylemleridir. Her kim politik seçimini haklılaştırmaya ya da -bilimi, felsefeyi ve tekniği aşan bir düşünme anlamında- düşünce olmaksızın, bu makinada düşünmeyi gerektiren şeyi düşünmeksizin politik bir hattı izlemeye çalışırsa, bu kişi gözümde politik açıdan sorumlu değildir. Bu yüzden düşünceye gereksinim duyulur, eskisinden daha çok düşünmeye gereksinim duyulur. Hiçbir kaçış yolu yoktur. Sorumluluklara hazırlanmak için, her şeyden önce aşırı tutkulu olan şeyi yalın olarak düşünmeye devam ederek, yanlış anlaşılma riskinin gerçekten göze alınması gerekir.

Jacques Derrida