Etiket: don kişot

Red Kit’in gölgesiyle vuruşmasıdır

Gölgesi suretinde

İçinde yer aldığı maceranın sonuna gelindiğinde, kötüler layığını bulduğunda, sevinen kasabalılar karmaşanın arasında bir an minnettar olmaları gereken Red Kit’i hatırlarlar ve “Red Kit nerede?” diye birbirlerine bakınırlar, yoktur. Son karede Red Kit gölgesi suretinde, tutturduğu şarkıyla (eviden uzakta kalmış yalnız bir kovboyum) güneşin battığı ufka doğru yol almaktadır, henüz gölgeleri seçilen.

Kadim bir ilerlemeyi sürdürür: “Batıya git genç adam!”.  Olay düğümü çözüldüğünde, yerleşik olana dair düzen sağlandığında, Red Kit olarak gezgin/göçebe olana yol alır; yeniden yinele(n)mek üzere (belki de ebedi dönüşe dair) henüz belir(len)memiş ifa anına doğru, belki Faustça “Eğleşsene, ne güzelsin!” denebilecek ana ve yere doğru devam eder. Faust dememişti ve göklerdeydi Faustça dursun istenilecek zaman.

Kalınamaz çünkü büyük atası Don Kişot maskarası olmuştu soytarıların kal(ın)mak zorunda olduğu yerde. Eski Dünya’dan umut ve düşler gemilerle yol aldığında Yeni olana, geride kalmıştı Don Kişot. Onun sonunda beliren umudun ve düşlerin yenilgisi olmuştu, ufuksuz ve evinde, meleklerce göğe taşınmadan.

Kant ölünceye kadar Könisberg’den, evinden hiç ayrılmadı, aynı yolları yürüdü hep, üzerinde yıldızlı gökyüzü, içinde… Red Kit’in evi neresiydi diye soracak olursanız: yıldızlı gökyüzünün altı, yatağı toprak, yorganı bulutlar, içinde ne? Hiç bil(e)medik. Red Kit’in içsel konuşmalarını bilmeyiz, içinde yer aldığı olaydan ötürü içinde olduğu kadarını biliriz. Yasa ve düzen belirdiğinde ve üstelik onun aracılığıyla tesis edildiğinde, anlarız ki onun dâhil olacağı yer değildir burası. İçindeki ahlâk ve düzen yasası değil öyleyse kuşkusuz, içindeki içinde ve gölgesi suretinde ve o (gölgesi) ilk düelloda kaybetmişti fakat ilk düello hiç yaşanmadı, hep bilinen ve hiç gerçekleşmeyen bir düello.

Silâhım, atım ve ben; böyle der eski bir kovboy şarkısı

Böyle der eski bir kovboy şarkısı ve Red Kit’in atıyla satranç oynadığı kare onun görsel alametifarikalarından bir diğeridir. Atı konuşmayı öğrenmiştir yahut atıyla konuşmayı öğrenmiştir, atı oynamayı öğrenmiştir yahut atla oynamak öğrenilmiştir.

Bu kare Red Kit’in yerleşik düzen öğesidir, anlamı kendisine içkin. Köpek sıklıkla bu düzende yer alsa bile sıklıkla bocaladığını ve nereye ait olduğunu, ne yapacağını kestiremediğini görürüz, bir şekilde rastlantısallık yahut yanlışlık eseri bu düzen içerisinde o da yer alır. Sürekli bocalar çünkü köpek evcildir ve aptallığı göçebenin yasasına uyamayışından da gelir bir nebze. O yüzden köpek kendisini ona ait hissetse de köpek onun değildir fakat bir şekilde onunladır. Sanki sekteye uğramış bir düzenin taşınması gibi maceradan maceraya o da sürüklenip durur.

O hâlde bu yalnızlık kendi imkânlarına dairdir fakat nedir?

“Tırmanıyoruz Walpurgis gecesinde Brocken dağına,

Keyfimizce yalnız kalmak için burada!”

Hakkında bildiğimiz

Neresidir gölgemizi kendimizden ayırabileceğimiz yer ve kendimizi gölgemize karışmaktan ayırabildiğimiz? Yahut daha sarih olmak gerekirse ve işin aslı soruyu da doğru sormak gerekirse hangi bakışla ayırabiliriz kendimizi gölgemizden ve gölgeye karışmış olanlardan? Platon’un mağarasından nasıl çıkılır yahut tek bir kurşun halledebilir mi bu işi?

Red Kit’in hakkında tek bildiğimiz ve ilk bildiğimiz şey budur: o gölgesinden hızlı silâh çeker. Oysa buna rağmen Joe Dalton ısrarından vazgeçmez hiç ve hiçbir kötü de . İmkânın sınırı, ışığın oyununu, kendisi eyleminden ayırt edilebilecek kadar açık seçik bir görüş hâli. Batı’da varılabilecek olan, Batı’yla varılabilecek olan. Kendisini yansımalarından ayırabilir ve ayırma imkânının bâki kalması için yansımalar düzenini terk eder. Bâki kalacak olanlar zaten kendisiyle beraberdir, gölgesi ardında kalmalıdır, önüne dikildiğinde bir kurşun.

Don Kişot’un Dönüşü

  • Don Kişot yel değirmenlerini bırakıp değirmencilerle savaşırsa!

“Çılgın bir adamın, donuk, cansız bir dünyada ne yapacağı”nı modern romanın temel meselesi olarak gören G.K. Chesterton, Cervantes’ten miras kalan girişimi sürdürür ve hatayı doğru biçimde işlemek teşebbüsüne girişir, teşebbüsün bu biçimde işlenmesi nihayetinde Don Kişot’un ölümüyle nihayet bulmak yerine, miadını dolduran aklın yeniden hükmeden bir gerçeklik olarak bâki kalması yerine aklın dışına taşan durumun gerçekliğin yerini karşı-gerçeklik olarak almasıyla nihayet bulacaktır. Hatalı girişim hatadan (doğru olandan) ayıklanır, Don Kişot’un hikâyesi yeniden yazılır, Rosinante’ye kavuşarak bu kez: ”Iit in matrimonium.”

  • Oyun kendi karşıtına dönüştüğünde yahut temsile karşı karşı-temsil

Aktör rolü icra etmek istemez rolün yaşanacağı olayın koşullarının açığa çıkmasını ister, hayatın akışına uygun gerçekliği reddederek karşı-gerçekliği yaratmaya girişir ki bu karşı-gerçeklik, var olan gerçeklik gibi ifade edilebilecek mefhumdan ziyade onun yıkıma uğratılmasından ibarettir yahut Leninist bir girişimle karşı-gerçeklik nesnel dünyayı yansıtan bir girişimden öte onu yaratan girişime dönüşür ki burada yaratılan sanat olarak hayattır veyahut Oscar Wilde’den ödünç alarak ilerleyecek olursak sanatı taklit eden hayata dönüşür. Aktörün aracılığıyla karşıda seyredilen oyuncu olarak kendisi, temsil perdesini yırtarak, hayatı oyuna dâhil eden sürecin de üzerinden sıçrayarak, bizzat hayatın kendisini oyuna, oyunun gerçekliğini açığa çıkaracak olayın koşullarına dönüştürür ve aktör için kutsal bir kehaneti taşıyan tragedya sahnesi edimsel bir biçimde yaşanmaya başlar:

“Otururken hain krallar tahtlarında rahatça

Alışkanlık haline gelmiş utançlarıyla,

Korkudan ölüyorlar bir kral dürüst olacak diye!

Yıldızlar ne oyun oynamış, bu ne mucize!

Halk gaddar bir efendiyi bağrına basıyor

Ama bin bir acı çekiyor adaletli kral,

Soylular ayaklanıyor ona karşı,

Şövalyeleri onu arkadan bıçaklıyor,

Oysa o devam ediyor yoluna benim gibi, yalnız.”

Aktörün dilediği biçimde kehanetvari durum birebir onun yaşanmasına dönüşür, kendisini oyunlarına dâhil edenler, oyununda kalmasını bir delilik biçimine yorarak ve bu deliliği ihtiyaçları olan şeye, Bolşevizm tehlikesine karşı bir araca dönüştürmek isteyenler bu karşı-gerçeklik oyununda bir kez daha seyirci konumuna düşerler ve bu yaşananlar onları hiç de memnun etmemiştir, kralın dürüstlüğü onlara acı gelmiştir. Kendi yarattıklarını düşündükleri düzlemde yaratılan olmak, oynatandan ziyade üzerinde oynanılan gerçeklik nesnesine dönüşmüşlerdir, kendileri için ve bir kez daha. Kendilerini oynamakta olanlar kendilerinin oyun olamadığı, oyunun bir parçası olmayıp bizatihi yaşadıkları bir anda kendilikleri olduğu gerçekliğiyle karşılaşırlar. Bir olayın nitelediği bir anda kendileriyle karşılaşırlar.

  • “Aşamalılık sıçramalar olmadan hiçbir şey ifade etmez. Sıçramalar! Sıçramalar! Sıçramalar!” (Lenin)

Kentin Bolşevik devrimcisi akıldışı eski aristokrat mahkemede yargılanır, işçilerin iddia ettikleri mülkiyet hakları ortaçağ yasalarının hükümleri ışığında kılıç ve kalkanın gölgesinde ele alınır. Bir aşamayı kat etmeye çalışan devrimci önder kendisini Ortaçağa geri sıçramış bir hükmedenin karşısında bulur ve aristokrasinin kadim hükümlerince olaylar değerlendirilir ve işçiler haklıdır, üstelik aristokrat olduğunu iddia eden tabaka sadece soysuzlar çetesidir. Bolşevik lider Ortaçağ hükümlerince çağın doğrularını savunmaktadır ve soysuzlar çetesi için denilebilecek olanı hükümdar aşikâr ettiğinde:

“Başka bir insanın evinde oturuyor, başka birinin adını taşıyorsunuz; kalkanınızın, şatolarınızın kapılarının üstünde başkasının arması var, tüm tarihiniz eski kıyafetlere bürünmüş yeni birinin hikâyesinden ibaret ve buraya gelmiş, soylu atalarınız adına benden adalet talep ediyorsunuz.”

İtirazlar yükselir ve soylu kral tahtını terk ederek tahtsız biçimde sürdürür savaşını kehanete (yahut oyundakine) uygun olarak… Tahtından ve tacından öteye sıçrar, bir kez daha… Oyunun sürmesi adına sıçrama kaçınılmazdır…

ilhan berk’i ben dövdüm, eldivenle

1.
eskaza düşülmüş bir memur evinde, dolaşımsız – penceresi bile güneş görmeyen – çekmeceleri kaplanlı bir kapı olan odamda, kazayla düşler gördüğüm, ömrümün çoğunu geçirdiğim yatağımda oturuyorum. evin volümü her zamanki gibi yüksek. bir yaşlı evinin balkonuna dönen odamda “don kişot” gözüme mesaj yollayabileceği bir açıdan sırıtıyor. odada net bir gölgelik yok ve kitap da tek renkli detay sayılır o dakikada. aklımda hareket.

bir kaplan / istifsiz kurgu
2.
sonra aklım borgese takılıyor. ağır aksak nefes alışverişi, tombul yüzü, sapık olması ihtimali, düzgün bir cümle bile kuramamam falan aklıma takılıyor. borgesin kardiyovasküler gücü muhtemelen aynadan fazla değildir diyorum halıyla boks müsabakası yaptığım beş dakikanın sonunda. “don kişot’un kelimesi kelimesi yaşayarak replikasını yazmaya çalışan adam.” borges bunu yazmış. çünkü akıl sağlığı bir aynadan daha iyi durumda değil. ben güçsüzlükle zamanın içinde düşüyorum, zamanın yitimiyle beraber ilişkisiz bir atıllığa itiliyorum yeni baştan.

sinirle eş güdümlü haller
3.
erotizm hepitopu bir çukur,çukur. sıklıkla yaşanan o “yapmadan yapma” hali hala aklımda, bileklerime yapışık vaziyette – ayın dördü sıklığı. borges sapık, ben de sapıklaşıyorum. aklımda bir yokuş oluşuyor, yürünecek bir yokuş değil, adım atmadan kuş gözü çıkıyorum. aklımda merdivenler oluşuyor, ne güzel lan bir başıma düşüyorum. borges napıyordu diye internet denen merete yine burnumu sokuyorum. napıyomuş bakıyorum uzun uzun. bir sürü şey okuyorum. aklım karışıyor. ev boş. bira içiyorum.

hayatt / bahis
4.
dakika-dakika içine düşüyorum bu evin, borgesin, don kişotun, çalan şarkıların sarmalının. kafamı kaldırabileceğim bir disiplin, amaç yok. solucan tekrarı. libidomu sıfıra indirip kütüphaneci olma hayali kuruyorum. pornografinin yaygınlığı, en basiti devlet televizyonun bile insanı bir aygır kadar azdırdığı aklıma geliyor. dünya nüfusu geometrik artarken libido parabolünü düşünmek bile istemiyorum. bilgiyi de öldüren bu güncel libidonun ta kendisi. dünya şalalasının sebebini kendi libidosu zannedenler öldürdü bilgiyi. bu ölümün intikamını almaya çalışan eski-bilgilerin bağımlılılarına “nostalji” imgesini yakıştırdı bu libido yörüngesi. biz bütün şifrelerimizi unutmadan bilgi dönmeyecek.

bilgi öldü.
5.
havale isteği sarıyor bir anda bedenimi, gerçekten aklımdan çıkanı bedenim duyuyor gibi. histerik durumlara alışık olan bünye daha nasıl farklı arızalar çıkartabilirimin deneyini yapıyor. zihin-beden uyuşmazlığı en tehlikeli korsan/hastalık. protezlerin eklem yerlerisin sadece. bu hormonal yığın, bir otobüs yolculuğunun imgesini anksiyeteye çeviriyorsa insandan bağımsızdır. senin varlık sebebin eklem yeri olmak, belki bir de omur soğanı. ulan zaman belli, mekan belli; aklını prizden çekemezsin. tv açık, yalnızlığın ‘temas’ıyla kendi karar veriyor sanki bütün elektrikli aletler çalışmaya. evde borgesin fotoğraflarına bakıyorum. sonra bilginin ölü olmasına üzüntümü yığıyorum sırtıma, sırtım eğri. borges küfreder miydi, yoooo. bilgi ondokuzuncu-yirminci yüzyıl kavramı, cervantes bilgi-öncesi, ben bilgi-sonrası. tahribat büyük ama bunun travmasıyla kıvranacaksak işimiz var. Sonra aklıma borges’in don kişot’u ne kadar sevdiği geliyor. mola. ben de borges olarak alınıyorum, kendim hakkında don kişot sorgulamasına. oturup aynı hikayeyi baştan kuruyorum. eşsiz bir çaba anı.

borges afganistanda öldü.
6.
kaplanlarım afgandır. savaşlara inancım bir bahis sitesinin arayüzüyle tazeleniyor, ekranla kurduğum iletişim seneleri deviriyor. robbins(vari) saçmalıklarla, sarkazmla yaşamak içimden gelmiyor. bilgiyi de pas geçtim, nietzsche(vari) aforizma-deliliğimin sebebi bu. ben otururken bilgi hala ölü, borges don kişotun kendisi, cervantes benim. yazmanın katı hali, göstergelerle yumuşuyor. benim için satırları kelimeleri sayılıyor, yanlış kelimelerimin altı çiziliyor. ulan biz ekranlara değil, çakırcalılara inanırdık. artık konaklar değil, php kodları yakıyoruz. bu görüntü dağılınca, gösterge-vatanını biz unutunca geri döneceğiz. o zaman bilgi dönecek, blanchot(vari) kaçacağız.

sinema tarihinin en güzel altı dakikası

Sanço Panço bir taşra kentinin sinema salonuna girer. Don Kişot’u arar ve onu kenarda bir yerde otururken bulur, ekrana kilitlenmiştir. Salonda boş yer yok gibidir,-bir tür loca olan- galeri gürültücü çocuklarla tıka basa doludur. Faydasız birkaç girişimden sonra Don Kişot’a ulaşamayacağını anlayan Sanço isteksizce orta sırada bir kız çocuğunun yanına oturur (Dulcinea mıdır?). Film gösterimi başlamıştır, kostümlü bir filmdir, ekranda, silahlı şövalyeler koşturmaktadır, bir anda tehlike içinde bir kadın görünür ekranda. Don Kişot aniden ayağa kalkar, kılıcını kınından çıkarır, ekrana doğru atılır ve kılıç darbeleri ekran perdesini yıkmaya başlar. Ekranda hala kadın ve şövalyeler gözükmektedir ama Don Kişot’un kılıç darbesiyle açtığı kara delik giderek daha da büyümekte, görüntüleri durmak bilmeden yalayıp yutmaktadır. Sonunda ekrandan geriye neredeyse hiçbir şey kalmamıştır, sadece onu tutan ahşap çerçeve görünmektedir. Öfkeli izleyiciler salonu terk eder ama locadaki çocuklar Don Kişot’a tezahüratlarını sürdürürler, adeta onun fanatik taraflarına dönüşmüşlerdir. Sadece orta sırada oturan kız çocuğu ona suçlayıcı ve azarlayıcı bir tavırla bakmaktadır.

Hayallerimizle ne yapmamız gerekir? Onları sevmeli miyiz, hayallerimize onları yok etmemizi gerektirecek ölçüde inanmalı mıyız, onların gerçek olmadığını mı ispatlamalıyız (Orson Welles sinemasının anlamı belki de budur). Eninde sonunda, boş oldukları anlaşılınca, tatmin edilmemiş oldukları anlaşılınca, onları meydana getiren hiçliği gösterdiklerinde, işte sadece o zaman onların hakikat değerini azaltmalı ve –kurtardığımız- Dulcinea’nın bizi asla sevemeyeceğini anlamalıyız.

Giorgio Agamben / Dünyevileştirmeler
s.159-160