Menü Kapat

Etiket: direniş (sayfa 1 / 2)

todd may – şiddetsiz direniş

insanlar tökezledikleri vakit devlet yardımından yararlanamayacaklarının bilincindeyse, muhtemelen baskıdan ziyade korkuyla hareket ederler. bu durumda kişi, elindekileri muhafaza etmek ve böylelikle de toplumda diğerlerine katkıda bulunmaktansa kendi kaynaklarını kendi güvenliği için kullanmak zorunda kalır. dolayısıyla bu korku, toplumsal dayanışmayı aşındırır; bireyciliğin artmasına katkıda bulunur. insanlar başkalarını ortaklaşa toplum yoldaşları olarak değil, kendi imkanları için rekabet eden kimseler olarak görerek imkanlarını buna göre idareli kullanır.

çevremizi saran ve hayatlarımıza nüfuz eden çok sayıda baskıcı kurum ve faaliyetleri nasıl alaşağı edeceğimizi sormak yerine, altlarını nasıl oymamız gerektiğini sormalıyız diye bitiyor kitabımız. yine ismini vermek isteyen bir takipçimiz tarafından iletildi. siz de isminizi vermeden paylaşmaya devam edebilirsiniz zira muhakkak okunması gerekenler listesinde.

todd may – şiddetsiz direniş (.pdf)

terörizm mi? direniş mi?

İnsanlık tarihinin parıldadığı ve iz bıraktığı ender anların, kurumsal ve düşünsel statükoyu sarsarak kolektif deneyimi farklılaştıran fikirlerin peşine düşen; geçmişin ve günümüzün özlü metinlerini, manifestolarını, unutturulmuş kavramları ve fikirleri hatırlatmayı, tanıtıp tartıştırmayı dert edinen Red Kitaplığı dizisi yolculuğuna başladı.

diyor sel yayıncılık. bu serinin ilk kitaplarından biri ise fransız filozof ve sosyolog gerard rabinovitch’in “terörizm mi? direniş mi? – kitle toplumları çağında bir sözlük karmaşasına dair” olmuş. iyi ki böyle bir dizi başlamış, iyi ki böyle bir eser seçilmiş diyebiliriz. hayır diyenlerin bile terörist olarak adlandırıldığı ve terörizm ile direniş kavramları arasındaki çelişkinin zirve yaptığı bir dönemden geçiyoruz malumunuz.

Nazizm insanların etine ve kanına tek tek kelimelerle, deyimlerle, cümle formlarıyla giriyor, milyonlarca defa tekrarlayarak kendini dayatıyor, bunların mekanik ve bilinçsiz biçimde devralınmasını sağlıyordu.

rabinovitch, “terörizm paradoksu”nu ayrıntılı bir biçimde incelemiş. öncelikle dilin etkisini ve siyasal dili ve kavramları tartışmış. ne de olsa “dünya görüşleri”ni dil belirler; dünyayı bölen dilin olasılıklarıdır diyor. ardından da tarihsel olarak sokrates, adorno, camus, orwell ve fransız direnişçileri gibi farklı düşünür ve eylemlerden yola çıkarak tartışmayı detaylandırmış.

Tutuculardan anarşistlere dek bütün partilere uygulanmasının sağlayacak kimi değişkeleriyle birlikte siyasal dilin işlevi yalanı inanılır, cinayeti de saygın kılmak, sadece bir esinti olan şeye istikrar görünümü vermektir. – George Orwell

kimsenin hayatında yer almasa da herkesin paylaştığı klişelerin ve basmakalıp sözlerin oranı giderek büyümeye devam etmektedir noktasını hatırlatıp, barış’ın artık burada bir hedef değil sadece bir ateşkes olduğunu, süreli savaşa verilen bir ara olduğunun bir kere daha kanıtlandığını göstermiş. insanlar bilgi’nin getirdiği yetilerin çoğalmasıyla daha iyi olmuyorsa, bu onların daha kötü oldukları anlamına gelir önermesinden hareketle direnişin artık bir gün değil bir irade olması gerektiğini bir kez daha kanıtlamış.

özetle sizi yeterince düşündüren ve fazlasıyla soru sorduran leziz bir eser ortaya çıkmış. bu seri devam etmeli ve uyumamalı.

Terörizm mi? Direniş mi? – Kitle Toplumları Çağında Bir Sözlük Karmaşasına Dair

acıyı bastırmak için biraz acı

karşımızda; “yüce ayaklarımı öpün!” diye bağıran bir devlet. ve direnmek! ancak sessiz bir kurt gibidir ininde yatan, örgütsüz. şu anda.

mahallelerimizin ücra yerlerinde diogenes’in varisleri olan gençlerimiz; kurşun ağırlığıyla yakılan sigaranın hazin sonunu, kolda bellemişlerdir yahut aşk kadar keskin bir alet iz bırakmıştır vücutlarında. belki bu varislerden o yoğun betonların arasında, nefes almakta güçlük çeken kuzenlerimiz de bulunur. sahip olduğumuz -oradan ya da buradan gelen- acı, bir türlü kavrayamadığımız bir şey gibi duruyor. elbette de kaldıramadığımız. bu paradoksal ortamda adımlarımızı attığımız bir yol ancak şeydir ve bu şeyin bir önemi varsa o önemin, önemsiz kılınması gereklidir diyen bağıran birilerini duyuyorum. ah yüce nietzsche’nin bıyıkları!  bu şey aslında o kadar değersizdir ki… çünkü hayatı bir gözlemci olarak alırsak -ki biz bu gözlemciyiz- bizim hedefimize nasıl vardığımızla ilgilenmeyecektir. nasırlı ayaklarımız belki yüce topraklardan geçecektir, kutsal bedenleri çiğneyecektir, kustuğumuz bir köşe önceden en iyi kâr yapan kilise olacaktır. üzülerek söylemeliyim ki dostlarım, bunun bir önemi yok!

ne kadar kolaydır bir şey hakkında hüküm vermek değil mi? çene kaslarım çok yoruldu. fakat acı birikir ve çoğumuz bu birikintiyi dökemeyiz. yoktur çoğunluk için bir acı kuyusu! oysa her gece kalın ipin ucundan dönen kişiler, herhangi bir kutsallığa sığınmak isteyecektir. biliyorum! kutsallığın acımızı alacağını düşünürler ki yollarına devam edebilsinler. puslu olan yola. tekrardan üzülerek söylemeliyim ki dostlarım, hiçbir kutsallık bizim acımızı alamayacaktır. çünkü bu yüzyıllardır anlamlandıramadığımız varoluş; eğer inanıyorsanız kıyamet gününe, inanmıyorsanız ise insan neslinin tükenmesine kadar yalnızca doğadan bulunan varlıkların etkileşimiyle devam edecektir. anlaşılan odur ki birbirimize hapsedilmiş durumdayız.

işte tam burada devlet, yüce ihtişamıyla beliriyor. ve neden birbirimize hapsedildiğimizi açıklıyor. beşeri bir resmi teşkilatlanma, birden nefeslenir ve ayrık bir varlık olarak insanlığın üzerine zifiri bir karanlık olarak çöker. ve gölgemizi seçemeyiz. yalnızca bir bakmışız; istemediğimiz bir arazide, istemediğimiz bir düzende, istemediğimiz insanların yanındayız. “bulunmak istediğim yer, bulunmak istemediğim yerdir!” bu nedenle demir parmaklıklarımız, gözümüzün hemen ardındadır. ancak sökerek kaldırabiliriz bu parmaklıkları.

velhasıl dostlarım bu acı kuyusunda bulunmamızın nedeni, olan düzendir. ve bu acı kimsenin umurunda değil! işte o arkhe, direnmek! sessiz bir kurt gibi fakat uyanabilir…

21. Yüzyıl İnsanlık Manifestosu – Waking Life

Belediye binasıyla, ölüm ve vergilerle savaşamazsın.
Politikadan ya da dinden bahsetme. Bu, güvenlik hattını ihlal eden düşman propagandasıyla eşdeğerdir.
“Yere yat asker! Yere yat, asker!” 20. yüzyıl boyunca hep bunu gördük. Şimdi 21.yüzyıldayız… ayağa kalkma ve kendimizi bu fare labirentine sıkıştırdığımızı anlama zamanıdır. İnsanlıktan çıkmaya boyun eğmemeliyiz.
Seni tanımam ama bu dünyada ne olduğuyla ilgileniyorum. Yapı ile ilgileniyorum. Denetleme sistemleriyle ilgileniyorum, hayatımı kontrol eden ve hep kontrol etmeye çalışacak olan…
Özgürlük istiyorum! Tek istediğim bu!
Senin de istemen gereken bu!
Her birimize ve hepimize bağlıdır koyuverip gitmek, alt etmek hırsı, nefreti, kıskançlığı ve tabii ki güvensizliği… Çünkü bu bizi acınası ve küçük hissettiren temel bir denetleme mekanizmasıdır, böylece bağımsızlığımızdan, özgürlüğümüzden yazgımızdan isteyerek vazgeçeriz. Kitlesel bir biçimde koşullandırıldığımızı anlamalıyız.
Meydan okumaya başla şu birleşik kölelik devletine!
21. yüzyıl yeni bir yüzyıl olacak, köleliğin yüzyılı olmayacak yalanların ve önemsizliğin, sınıf ayrımının, devletçiliğin ve diğer denetleme biçimlerinin yeni yüzyılı olmayacak. Saf ve doğru bir şey için ayağa kalkan insanlığın çağı olacak.
Liberal demokratla, tutucu cumhuriyetçi sadece çöp yığınıdır. Hepsi de seni denetlemek için. Bir paranın iki yüzü gibi… İki yönetici takımı denetim için çekişmekteler! Kölelik Anonim Şirketi’nin yönetim kadrosu için.
Gerçek oralarda bir yerde önünde duruyor ama yalanlar büfesinde sergiliyorlar onu! Bundan sıkıldım. Artık yemiyorum, Anladınız mı?
Direniş boşuna değil!
Kazanacağız!
İnsanlık yeterince iyi… Biz başarısızlar ordusu değiliz!
Ayağa kalkacağız ve insan olacağız!
Gerçek şeyler için, önemi olan şeyler için kendimizi ateşe atacağız: boyun eğmeyi reddeden yaratıcılık ve dinamik insan ruhu gibi şeyler için!
Tamam.
Bu kadar söyleyeceklerim!
Şimdi sıra sizde!

Alex Jones – Waking Life

Özgür bir köle

Ben mutlu olmak istemiyorum. Günümüzde mutluluğun bedeli, zihinsel kölelik. Bunu kabul etmiyorum. Düşünce özgürlüğünün kısıtlanmasına rağmen, zihnimizin henüz ele geçirilememiş versiyonu olan bedensel köleliği, mutluluğa yeğliyorum. Bir makinaya dönüştürülememiş kölelerin özünde, direnen benlikleri yatar. Direndikleri sürece yok edilmezler. Aksine, hür iradenle teslim olmanı beklerler. Körü körüne bir beklenti olmadığı da aşikar. Altyapısının sağlam olduğunun en büyük kanıtı ise, içinde bulunduğumuz düzenin dayattığı; bedenler üzerinde hüküm sürme yetileridir. Fakat bu yetmez. Hükmetmek, bedenler üzerindeki bu hakimiyetin getireceği sonuçlarla; darmadağın olan zihinler ve bozulan psikolojilerle, oynanıp yeniden biçimlendirilmiş ve bir araya getirilmiş makinalar yaratabilmekle olur.

İşte bu dirençli benlikler sayesinde işlemeye devam eden düzen, böylelikle hala asıl amacına ulaşamamış durumda. Biz parazitler, kusursuzlaşmasını baltalayan biricik hedefleriyiz mekanizmanın. Ancak, her zaman yenilgiye uğrayacak olan bu azınlık, hiçbir zaman hedeflerine ulaştıramayacak olan yegane yeniklerdir.

Dönüşümü iki evreden oluşan kronik vakanın tam ortasındayken, ben iyileşmemeyi seçiyorum. Fişi çekip hasta kalmayı, bu hastalığı yaymayı ve mümkünse arındırılamamasını istiyorum. Çünkü konulan teşhiş, iyileştirmenin iyi bir yol olmadığını gösteriyor. Getireceği mutluluğa fakat kimliksizliğe, teslim oluşa kıyasla; virüsle yaşamak ve bunu bulaştırmak, beni ben yapan ögeleri kaybetmememi sağlayacak olan paradigmalar olarak kalacaklar.

Akıllı olmak istiyorsan özünden geçmelisin. Bu nedenle ”aklını başına topla” diyenler, yitirilmiş ruhlardır her zaman. Onlar senin yaptığını delilik olarak görürler, nitekim öyledir de. Bütünselliğe karşı bireysellikte diretmek, deliliğin ta kendisidir. Bedensel bir köleliği; zihinsel bir özgürlüğü seçmektir. Ayak uydurarak bildiğini okuyabilmenin, tek seçeneğin olduğu haldir. Mutsuzluk, ama el değmemişlik; saflık, bakireliktir. Başat olan özgürlükse, kölelik kaçınılmazdır.

a place called gezi parkı

başlık “a place called chiapas” belgeseline saygı duruşunda. dünyanın ilk post-modern devrimi diye geçiyordu chiapas’ta yaşananlar. dünyanın görmüş olduğu ve muhtemelen görebileceği en asil, en güzel isyandı demiştik hani. bunun üzerine “a place called gezi parkı” diyebildik bu ilginç coğrafyada. nostradamus bile bu kadarını hayal edemezdi 15 gün öncesinde. hala inanmakta güçlük çektiğim şeylerde yaşanmaya devam ediyor.

etilen olarak yıllardır anlatmaya çalıştığımız bazı şeylerin toplumun geniş bir kesimi tarafından sonunda anlaşılıyor olduğunu görmek aslında bizi en çok şaşırtan. ortadoğu ve balkanların en az okunan magazini olarak namımız ortadayken, herhalde bizi okuyanda varmış noktasına gelebildiğimizi düşünüyorum. neler demiştik, neler olduya gidelim şoku birlikte atlatalım düşüncesindeyiz;

– bütün her şeyin tepesinde yer alan olay – başbakanın artık bir diktatör olduğunu kendi sözleri ile dile getirmiştik: diktatörler. hala anlamayan kaldı ise buyrun ingilizce daha anlaşılır olabilir sultan.
– her şeyi tetikleyen nokta yıkım ve avm’ler üzerine düşüncelerimizi de mevcut avm’lerin yarısı bile yokken 4-5 yıl önce söyledik: içimdeki boşluğa da alışveriş merkezi açın.
– olayların gözdesi, çok sevdiğimiz tomanın sıktığı yerde aslında gül bittiğini belirtmiştik. yıllardır uygulanan polis şiddetinden biber gazları ne renk diye bahsetmiş, boyama kitabı bile paylaşmıştık.
– bütün bu olaylara sessiz kalan yandaş medyaya olan nefretimizi kaç kere söylediğimizi hatırlamıyorum. üşenmedik kendilerine kategori yaptık – boyalı basın – zaten olayımız bu değil mi? nedir?
– sosyal medyanın gücünü kullanın dedik, her ne kadar farklı bir amaç için de olsa sonunda bu gücün kullanıldığını gördük.
– occupy hareketi daha başlamadan yazmıştık – bu hallere gelebileceğini yazarken tahmin etmemiz imkansızdı – gezi parkı ne de güzel işgal edildi: wall street’i işgal etmek
– tv’lerde gördüklerinizin yalanlardan ibaret olduğunu binlerce kez dile getirdik – tv screen. hatta üşenmedik galerisini yaptık. ilgili tevelerin ne istediğini 5 yıl önce söyledik – fettullah gülenin sesi teve nasıl bir türkiye istiyor?
– duvarların ve duvar yazılarının önemini daha fazla vurgulayabilir miydik emin değilim – kategorisi zaten var, galerisi hepten beridir var.
– yalnız eylemlerde balaclava, boya bombası, milwall tuğlası görmedik. bence siz göstermediniz, göstermeyin zaten. anarşik insan olmayın.
– biz macarena öğrettik, siz chapuling anlamışsınız. olsun o da olur!
– etilen’in beşiktaşlı olduğunu zaten biliyorsunuz, yıllarca semt bizim aşk bizim diye bağırdık. çarşı kendisini fesh etmeye çalıştığında biz aslında bugün yaptıklarını anlatmaya çalıştık.

biraz daha düşünsek sanıyorum 5-10 örnek daha çıkar, atladığımız yerler olmuştuk muhakkak. megolamanlık değil bu. kafamıza takılan bir soru sadece:

ahmaklar gemisi en azından güneye çevrilmeye başladı ne dersiniz?

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.