Etiket: devrim

Varoluşa Kırgınlık

Olmasını istediğim için öyle:

Büyük bir yük hissediyorum,

Zayıfım eğer söylersem tek nefeste.

Nereye düştüğümü bilmiyorum.

“Yeter, bırak, buna ihtiyacım yok.”

Tüm çiçekler ve tüm ağaçlar,

Topraklarına bir ihtilal için imkân ararlar.

“Müzik yapmıyorsun!

Bu sesten nefret ediyorum.”*

Salt anlamıyla:

Ne yapmalıyım bilmiyorum.

Ne etmeliyim bilmiyorum.

Gerçekten, avazım çıktığı kadar, bilmiyorum.

 

spotify (türkiye’de açılıyor) | youtube (türkiye’de açılmıyor) | bu şarkıdan bahsedilmedi*

Halk ve İktidar

Kafedeyim, oturuyorum. Kimsenin beni yargılamayacağını düşünerek. Oturup izliyorum düşüncelerin birbirlerini takip etmesini, insanların düşüncelerinin.
Biri diyor ki:
-Ben eşimin istediğini yapacağım, eşim diyor ki, işine fazla zaman ayırma.

Ötekisi diyor ki:
-Ben ailemin dediklerini yapacağım, ailem diyor ki seni bu düzende ne kurtaracak ise onu yap.

Oysa ben kendime diyorum ki ben ne istiyorsam onu yapayım ve ben bu toplulukta neyi yanlış görüyor isem onu düzeltmeye çabalayayım.

Ötekiler bunun  boşa bir çaba olduğunu düşünüyorlar, bu yaşadığım ülkenin halkının asla daha iyi yaşamayı kabul etmeyeceğini düşünüyorlar.

Oysa, o Fransız Devrimi döneminin halkı kabul eder miydi daha iyi yaşamak vaat edilmese feodalizmin yıkılmasını? Oysa 1917’de kabul eder miydi Rus halkı devrimi vaat daha iyi yaşamak olmasaydı?

Tek sorun artık daha iyi yaşama hayalinin gerçekten eyleme dökülemeyeceğinin inandırılmasıdır şu anki halka. Daha iyi yaşanamaz denir çünkü şu anki geçmişe göre en iyi ve gelecekte de en iyi yaşam stili olacaktır.

Oysa geçmişteki insanlara da o zamanki biçimler en doğrusu diye kabul ettirilmiştir, örneğin Feodal bir bey olmadan nasıl korurlardı sizi ya da kapitalist bir duygu boşaltımı ve kazanç elde edimi olmadan nasıl insanlar sınırlanırdı?

Oysa daha iyi bir gelecek elde edilebilir. Yalnızca fedakarlık olması gerekir, insanların belirli bir şeyleri feda etmesi.

Oysa daha iyi bir gelecek elde edebilir insanlık, sadece iktidarın, devletin hüküm etme aygıtlarında gizli olduğunu değil, aslında iktidarın günlük ikili ilişkilerde insanlar arasında da var olduğunu keşfedebilsin insanlar. Aslında her ilişkinin birer iktidar ilişkisi olduğunu keşfedebilmeli insanlar.

İnsanlar sadece iktidarın, iktidarın farkında olunduğunda yenildiğini, ya da iktidarın yenilemeyip ancak görmezden gelindiğinde kaybettiğini görmeliler.

Tıpkı Foucault’nun dediği gibi, iktidar baskı yapmaz, iktidar bir yerde değildir, her yerde ve her şekildedir, herkeste ve her şeydedir. Kendini özgür kılmak için insan, kendini neyin baskıladığını değil, kendini ve diğerlerini nasıl ve ne-olmayarak tanımladığını bulmalıdır. Ne-olduğumuzu ancak ne olmadığımız ile bulabiliriz zira. Normu belirlemek ve normal olanı bulmak ancak anormal olan sayesinde olabilir, bir normal ancak kendi yokluğu ile tanımlanabilir.

İktidara tek direniş yolu, onun ne olduğunu değil ne olmayabileceğini bulmaktır, nerede olduğunu değil, nerede eksik olabileceğini gözetmektir. İktidara direniş, ancak iktidarın içinde olabilir, ancak kendisi ile olabilir.

kralın adamları

Dil sorunu, varolan yabancılaşmayı ortadan kaldırmaya çalışan güçlerle, onu sürdürmeye çalışanlar arasındaki mücadelenin odağında bulunur ve bu mücadelenin yer aldığı alanların hiçbirinden ayrılamaz. Kirlenmiş havanın içinde yaşadığımız gibi, dilin de içinde yaşıyoruz. Mizahçılar ne derse desin, sözcükler oyun oynamıyor. Ne de, düşleri saymazsak eğer, Breton’un sandığı gibi sevişiyorlar. Sözcükler iş yapar: yaşamın egemen örgütlenme biçimi adına iş görürler. Ama yine de tümüyle otomatikleşme-mişlerdir. Bilgilendirme (Information) kuramcıları için üzücüdür bu ama, kendi başlarına «bilgi verici» değildir sözcükler; en ince hesapları bile altüst edebilecek güçlere sahiptirler. İktidarla birlikte varolurlar ve onunla ilişkileri —hem modern hem de klasik anlamıyla— proleterlerin iktidarla ilişkilerine benzer. Hemen hemen sürekli çalıştırılırlar; kendilerinden her türlü anlamın ve anlamsızlığın sıkıp çıkarılabilmesi için tam gün sömürülürler; yine de, bir bakıma, temel olarak tuhaf ve yabancı kalırlar.

İktidar sözcüklerin çarpıtılmış, resmi anlamlarını öne sürer hep; deyim yerindeyse, bir giriş kartı taşımak zorunda bırakır onları; içlerinden bazılarının fazla mesai yaptığı üretim sürecin deki yerlerini belirler ve sonunda ücretlerini de öder. Sözcüklerin kullanımına ilişkin olarak Lewis Carroll’un Humpty Dumpty tipi oldukça doğru bir saptama yapar: «sorun, hangisinin usta atanacağı — hepsi bu». Bu alanda sorumluluk yüklenmiş bir işveren olarak Humpty Dumpty, çok çalıştırdığı sözcüklere fazla mesai ödediğini de belirtir. Biz, sözcüklerin başkaldırması diye bir şey olduğunu, işbaşını terkedebildiklerini, açıkça direndiklerini de anlamalıyız. Baudelaire’den Dadacılara ve Joyce’a kadar bütün modern edebiyatta belirgindir bu; toplumun genel devrimci bunalımının bir göstergesidir.

İktidarın denetimi altında dil, her zaman, sahici duyuş ve yaşantıdan başka bir şeyi gösterir. Zaten, toptan bir karşılaşma ve sorgulamayı mümkün kılan da budur. Dilin örgütlenmesi öyle bir karışıklık içine düşmüştür ki, iktidarın dayattığı iletişim bir sahtekârlık ve aldatmaca olarak çıkar karşımıza. Henüz başlangıç halindeki bir sibernetik iktidar, bundan böyle bilgilendirmenin tek mümkün iletişim yolu olmasını sağlamak amacıyla dili kendi denetlediği makinelerin denetimi altına sokmak için boşuna uğraşmaktadır. Bu alanda bile çeşitli dirençler belirmektedir: elektronik müzik (çok sınırlı ve bulanık kalsa da) makineleri dilin lehine saptırarak egemenlik ilişkisini tersine döndürmeye yönelik bir çaba olarak görülebilir. Ama gerçek muhalefet çok daha genel, çok daha radikaldir. İster eskiden olduğu gibi sanat biçiminde, isterse modern bilgilendirmecilik biçiminde olsun, her türlü tek yönlü «iletişim»in karşısındadır. Her türlü ayrışmış biçimiyle iktidarı ortadan kaldıracak bir iletişime çağırır insanları. İletişimin olduğu yerde devlet yoktur.

İktidar, çalıntı mallarla beslenir. Kendisi hiçbir şey yaratmaz, varolanı korur sadece. Sözcüklerin anlamını o yaratıyor olsaydı, ortada şiir kalmaz, sadece yararlı «malumat» olurdu. Muhalefet kendini dille ifade edemezdi; her türlü yadsıma ancak dilin dışında, sözcükleri anlamlarından soyan ve bir harfler yığınına indirgeyen bir malzemeyle yapılabilirdi ancak. Dilin devrimci an’ından (moment’inden) başka nedir ki şiir? Tarihin devrimci anlarından ve kişisel yaşamın tarihinden ayrılabilir mi hiç?

(daha&helliip;)

ekolojinin kızıl hattı

bazı yeşiller (onlara dindarlar diyeceğim), insanın doğal süreçlere müdahalesinin sebebi sanki insanların kötülüğüymüş, sanki “iyi yürekli doğa ana”ya sevgiyle muamele etmek gerekiyormuş gibi bir mantık yürütüyorlar. bu budalalıktır. bütün canlı varlıklar doğaları gereği doğayla mücadele halindedir. hepsi yer, yutulur ve birbirlerini yenilgiye uğratırlar. hepsi de çevreleri üzerinde etkide bulunur, bu çevreden beslenerek onu değişikliğe uğratır. insana özgü olan şey, onun sınırsız öğrenme kapasitesidir. doğası gereği doğal değildir o. ancak toplumsallaşmasıyla insan olur. toplumsallaşma olmaksızın doğal, doğuştan gelen kapasitesi de yoktur. kendisini çevreleyen doğayla uyum içinde yaşayacak şekilde genetik olarak programlanmış değildir. ancak -başka türlerden farklı olarak- insanın, hayat tarzının doğanın bütünlüğüyle uyumlu hale gelebilmesi için, doğanın ona yasak etmediği doğal döngülere müdahale imkanlarından bazılarını kendine yasak etmesi gerekir.

andre gorz’dan 8 yıl önce bahsetmişiz, daha fazla bilinen kitabı “iktisadi aklın eleştirisi” ile. kendisi bu arada aslında gerard horst, andre gorz eserlerinde kullandığı takma isimlerinden birisi gibi bir gereksiz bilgi de verelim. hangi ismi seçerseniz seçin kendisi jean-paul sartre’ın ekibinden çıkma çağın önemli düşünürlerinden biriydi. devrim, gündelik hayat, iktisat, üretim, faydacılık ve ekolojik politika üzerine ciddi katkıları bulundu.

kitabımıza dönecek olursak da ekolojinin kızıl hattı kendisinin erich hörl, thomas schaffroth ve vladimir safatle ile yaptığı 3 mülakatı içeriyor. geçenlerde “yazamayan insanların, okumayan insanlar için makaleler hazırlamak amacıyla düşünemeyen insanlarla röportaj yapması” gibi bir bildirimimiz olmuştu. bu kitap ise o bildirimin tam zıt konumunda duruyor.

günümüz ekonomisi ve gündelik hayatını etkisi altına alan neoliberal dünyada alternatifler üzerine kafa yormak isteyenler için zihin hapı niteliğinde. mücadeleye devam diyenlere nefes aldıracak bir eser. kitaplıklarda yer almalı.

Ekolojinin Kızıl Hattı – Mülakatlar
Andre Gorz
Türkçesi: Nihan Özyıldırım
Sel Yayıncılık
2017, 101 sayfa
ISBN: 978-975-570-871-3

porque amar y cantar eso cuesta*

Becho, kemanını, ölmek üzere olan küçük bir çocuğu yanaklarından öper gibi çalar. Çünkü bundan ibarettir yaşamı; ezgilerin içinde uçuşup giden zaman ve ağaçlar.

Becho, aşklarını da kemanını çalarken olduğu gibi, tutkuyla yaşar ve sadıktır hep.  Budur onun için başlangıç çizgisi iki kişilik bir yaşamın; tutku ve sadakat. Tıpkı kemanıyla arasında olduğu gibi.

Becho, ölüme hazırlıklıdır her an. Çünkü gördü insanın toprağın altına çırılçıplak yerleştirilen bedenini; ve kendi ölüm şarkısını kendi yazdı kemanıyla. Ama biliyordu çalacak kimsenin olmayacağını.

Becho, bir vaha arar rüyasında gördüğü çölün ezgisine. Bulduğu vahada giderir yoksun olduğu ne varsa. Fakat, elbette karşılıklıdır iyilik. Vahaya gövdesini satar en sevdiği şarkının. Çünkü bilir Becho bedelini aldığı her şeyin.

Ve kendi için bir şarkı çalar Becho. Dans etmek için aynanın karşısına geçtiğinde, vücut bulmamış bir boşluk, hiç varolmamış bir (öte) varlık olduğunu öğrenir kendisinin. Katlanamaz buna; ve öldürür kendisini bir orkestra eşliğinde, aslında hiç var olmayan.

Ölümünden yüzyıllar sonra, Becho için şarkı yazar biri. Böylece anlaşılır Becho’nun aslında yitik insanları anlatmak için yaratılmış,  Sembolizm’in kucağında uzanan bir çocuk olduğu.  Meryem’in kucağında yatan İsa heykeli gibi. Çarmıhtan henüz indirilmiş; ne ölü, ne diri.

bir orkestrada keman çalar Becho
o, savunmasız çocuklar gibidir
hayatı, ona acı veren bir kemandan
başka bir şey değildir.

aşkı anlatan ve küçük çocuklar gibi
masum olan kemanlar, içindeki çıkmazı seslendirir
becho, acıdan ve aşktan söz etmeyen
güçlü bir kemanın ezgilerinin peşindedir.

Becho’nun kemanı aşkı tanımasa bile,
onun hissettiği gecedir
pişmandır kemanı çağıran,
döndüğü yer hüznün sonsuz ezgisidir.

kederli kemancı çocuk sakinken bile,
çalmasa da kahverengi ahşap kelebeği
ruhundaki hiç susmayan ses
kemanın içli sesidir.

hem yaşam, hem ölümdür keman,
onu çalarken, Becho göklerdedir
çalamaz olur, ayrılır orkestradan
çünkü sevmek de çalmak da bedelsiz değildir.

Solidarity! Revolutionary Center and Radical Library

ülkemizde fanilanın fan’ı ebenizin zin’i günlerinden gelip zine gibi zine görmekte zorlandığımız gerçeğini kabul ederek ve üzgün olduğumuzu belirterek yazıya başlayalım. fakat moralinizi bozmaya da niyetimiz yok “solidarity! revolutionary center and radical library” ya da türkçe seslenecek olursak “dayanışma! devrimci merkezi ve radikal kütüphanesi” archive.org üzerinde açık erişime sunulan güzelliklerden bir tanesi. tek amaçları bilgi paylaşımı olan bu güzel oluşum ekoloji, anarşi, punk, diy, müzik, felsefe, kadın hareketleri gibi daha bir çok konu üzerine 834 fanzini ücretsiz okumanızı ve dilediğiniz formatta indirmenizi sağlıyor. buyrun kendinizi kaybedebilirsiniz.

Solidarity! Revolutionary Center and Radical Library