Menü Kapat

Etiket: devlet (sayfa 1 / 11)

Pulculuk Üzerine

Yüksek Kaldırım bilindiği gibi karışık, kozmopolit, yani belalı bir yerdir. Karaköy’den yukarıya, ya da Tünel’den aşağıya bu sokak üzerinden saptığınızda, elbette tatmin edeceğiniz arzularınıza ve ihtiyaçlarınıza göre kayıt düşerek, sağa ya da sola sapmanın tehlikeli sayılabileceği bir güzergâhı seçmişsiniz demektir. Karaköy’den Tünel’e çıkarken sağdaki sokakların birkaçı genelevleri, soldakilerin birkaçı ise pulcuların dükkânlarını barındırır. İleride ele alacağımız “sahaflık” gibidir pulculuk (bu sonuncular yukarıya, Tünel’e daha yakındırlar). Ama birkaç önemli noktada ondan ayrıldığını, tümüyle farklı bir “alçaklık” türü olduğunu göreceğiz. Sokağın öte tarafında bulunan genelevlerle hiç bir alâkası yokmuş gibi davranan bu dükkânlar, sahaflarınkine göre daha derli toplu, daha temiz pak, az biraz daha gösterişlidirler. Yaşlı kurt filatelistler arasındaki o korkunç pul pazarlıkları konumuz dahilinde olmasa bile, bunlar genellikle lise yıllarındaki genç, kolejli ve harçlığının belli bir kısmını nereye harcayacağını bilemeyecek kadar şanslı sayılabilecek erkek öğrencileri tuzağa düşürürler. “Gel sana pul koleksiyonumu göstereyim” gibisinden boktan bir klişe ile anlatılmak istenen şeyden daha tehlikelidir bu durum.

Yüksek Kaldırım’ın pulcuları genellikle orta yaşın üstünde, yaşlıca adamlardır. Ticari bir tecrübeye sahip oldukları pul koleksiyonculuğuna yeni yeni başlayan bu genç oğlanlar tarafından kolay kolay anlaşılmaz. Ama koleksiyonculuk saplantılı bir oyun olduğu ölçekte (durumun bir “saplantı”dan çok daha karmaşık olduğunu ileride göreceğiz) ticari açıdan bu tombul ihtiyarlarca kandırılmanın bu çocukların öznelliği açısından o kadar büyük bir önem taşımadığı da düşünülebilir. Hayır. bireysel saplantılardan, ya da daha tehlikeli “koleksiyonlardan” bahsediyor değiliz (bkz. “Koleksiyoncu” adlı film). Bugün Türkiye’nin en eski dernekleri arasında “filatelistler” derneği de yer alıyorsa, sorunun çoluk çocuk eğlendirmekten daha büyük bir tutku sorunu olduğu hemen kabul edilecektir. Sorun ciddi bir uluslararası devletler hukuku, ulusal eğitim ve devletin bekâsı sorunudur. Filatelistlerin antikacılarla, sahaflarla ve genel olarak her türlü nostalji tüccarıyla ortak olarak paylaştıkları tutku, bir “biriktirme” hevesinden önce bir “elitizm hezeyanı” olarak görünüyor. Borges’in “Zahir” öyküsünde sergilediği alçaklık türünün en temel bileşeni olarak beliren bu hezeyan, sahaflarda bir “gelenek merakı” gibi görünebilse de, pul satıcılarında muhafazakârlığın başka bir dalına, “devlet” meselesine ilişkin olan bir tutkuya göndermektedir. Derrida’nın, şu metinler koleksiyoncusunun, sevgili Diotima’ya göndermeden beklettiği şu kartpostal üzerindeki pula gözlerini diktiği anda anlayıverdiği gibi, filateli, philatélie bir sözcük olarak bile masum değildir: Evinde bir sözlük barındırmayan için bu terimi gerçek bir Yunanca “terkip” sanma riski söz konusudur. Oysa filateli terimi, filo-sofi ile, “bilgelik sevgisi”yle kısmi bir benzerlik taşıyan bu terim, olsa olsa pul kadar eskidir. Başka bir deyişle koleksiyonu yapılabilecek bir yığın cansız şeyden (mesela eski paralardan) daha yenidir. Eski bir Yunanlıya “filateli” derseniz, o bundan “uzaklık sevgisi” gibisinden bir şey anlayacaktır: Filos + teleia. Henüz “pul kültürünün” varolmadığı Ortaçağ’da ise böyle bir terim, aşık filozof (bilgelik-sever demek ama yalnızca “bilgelik”miş) Abaelardus’un Yunanca bilgisi ölçekleri dahilinde “mektup-severlik” diye anlaşılacaktır. Tabii ki, mektubun tarihinin pulun tarihinden anımsanamayacak kadar eski olduğu iyi biliniyor, aşk mektuplarının, Doğu bilgeliğinin yarattığı edebiyat şaheserleri arasındaki “namelerin” “pul”dan çok daha değerli simgeler  taşıdıkları da kolaylıkla tahmin edilebilir. Her durumda, filateli terimi, Yunanca terkiplerin ve neolojizmlerin hâlâ kullanılmakta olduğu bir dönemde, insanların haberleşmesinin üzerinde tekel oluşturan Devlet’in kurulduğu çağda uydurulmuştu: O zaman artık, şu karmaşık anlam kırıntılarını bir araya getirecek bilgece bir sözcüktü –fila-teli, yani “ulak-severlik”. “Postacıyı sevmek” türünden garip anlamlara kadar işi ilerletebilecek olan bu terimin ikinci kanadı öyleyse –ateleia’dır. (Derrida’nın sevgilisini uyarırken söylediği gibi “aletheia” ile, hakikat ile karıştırmayın). Yani “ulak, postacı, yoldaki…” Derrida, sevgilisine yazdığını ama asla göndermeyeceğini ima ettiği kartpostalda işi, “filateli”nin “vergi muafiyeti” gibi mali-iktisadi bir meseleyle, ya da “aşk uğruna yapılan harcama”yla (aşkın üstüne vurulan damga, dilin öptüğü bir pul…) bağlı olduğunu düıünecek kadar ileri vardırıyor işi.

Biz ise, ülkemizin gelişmişlik düzeyine uygun bir sembolizm çerçevesinde, filatelinin basit ve masum bir koleksiyonculuk türü olmaktan ziyade “devlet-severlik”le, devletlü bir ideolojinin en sinsi” en tehlikeli türüyle bağlantılı olduğunu vurgulamakla yetineceğiz. Pul çıkarmak yalnızca yeni bir iktidarın (söz gelişi Fransız İhtilalinin ardından) ilk yaptığı işlerden biri olmakla kalmaz, ilk devlet tekelini oluşturur. Devlet ideolojisiyle o kadar yakından ve kökten bağlıdır ki, başka hiç bir “devlet simgesi” (Para, sikke, tahvil, bordro, maaş, polis copu, Devlet Güzel Sanatlar Müzesi vesaire…) pul kadar hüzün verici değildir. Koleksiyon dendiğinde ilk olarak pulun akla gelmesi, iki yüzyıllık bir pulun milyarlara varan parasal değerlere sahip olmasından çok, devlet arşivciliğinin bir simülasyonu olarak uyarıcı nitelikte olmasındandır. Pul biriktirilerek sanki dünyanın biriktirildiği sanılabilir. Ama biriktirilen aslında Dünya devletlerinin çeşitli simgelerinden ve resmileşmiş manzaralarından başka bir şey değildir. Bu simgelerin çekiciliği, belki de metalaşma süreci ultra-modern kapitalizmle birlikte tavana vurduğu andan itibaren gülünçleşmeye meyledecektir: Yan taraftaki Allan Ginsberg pulu bunun her bakımdan kanıtıdır. Ancak biz, devletin yalnızca simgelerin dolaşımını değil, haberleşmenin her türünü de denetleme işlevinden oluştuğunu iyi bildiğimiz için, PTT’nin harf be harf özelleştirilmesinin gündemde olduğu bir anda bile, pulculuktan ve filatelistlerden ürkmemizi sürdürmek zorundayız.

Ulus Baker

Dediğin Gibi

Bu sefer ben de seni çok seviyorum.
Bazen sadece yorgun oluyor insan, ne kadar sürebilir?
Bir gün bir yerde hayatta kalmaya çalışıyor.
Ve bilmenizi istiyorum ki aynı zamanda kalmak gelir içinden.
Ve bilmeni istiyorum ki ona göre hareket eden bir şey yok.
Hayal kurmak bedava falan değil.
Yani onlarca sorun yok.
Ve bilemezsin ki bu ülkede sadece hayran kaldım.
İnsanların en büyük hobilerine, ve saldırıya uğrayan tarafta olmaya.
Zaten yapılabilecek tek şey bu.
Çünkü onların karnı tok.
Hatta bir ara görüşelim.

Devam

Keman Sesi, Elektronik Müziği Rahatsız Etti

Aşırı farkında bir birey olmadım, olmak isterdim ama artık istiyor muyum bilmiyorum. Böyle olacağını hiç bilmiyordum, bilseydim bir vatandaşın olması gerektiği gibi yapardım ve hiçbir şey yokmuş gibi devam ederdim: Arkadaşların dünyada bulunabilecek en kolay ve yakın sevgi kaynağı olduğunu düşünürdüm ve arkadaşlarıma bolca zaman ayırırdım. Sevginin ve gülümsemenin her şeyi değiştirebileceğini düşünürdüm. Önünde oturduğum ağaca bakar ve doğaya hayranlık duyardım, hem de içtenlikle. Aileme, bana yaptıkları iyilikler için büyük bir sevgi duyardım ve onları bir şeye değişmeyi teklif edemezdim kendime. Birinin bunu etmesine de tahammül edemezdim ve bu iyilikleri bilerek yok sayan insanlara yüzümü buruşturarak bakardım. Bir ideolojinin içinde bulunur ve ölünceye dek bunu taşırdım. Hatta torunlarıma da bu sözde değişmez aforizmaları aşılardım. Paramı kazanırdım ve iznimi aldığımda tatilimi yapardım. Etrafımda olan kötülükleri kontrol altına almaya çalışırdım, dışında kalanlar benim sorumluluğum olmamıştır zaten.

Romantik kitaplar okurdum, fantastik filmler izlerdim. Bilim aşığı olurdum ama onun hakkında bildiğim şeylerin arasından tek bir sayı ve formül çıkmazdı, tek bildiğim var olduğu olurdu. Sınırlarımı çizerdim ve sınırlarımın dışına çıkan her ne var ise ona sadece saygı duyardım. Sınırlarımın olduğuna inanırdım. Popüler şarkıları severdim, klasik giyinmek hoşuma giderdi. Akrabalarım ile sıkça görüşürdüm, şakalaşırdım. Yolumun düştüğü ve düşmediği şehirlerdeki ayaklanmaları ve katliamları üzülerek izlerdim. Paris’e sevgilimle giderdim.

Kendi hakkında hayaller kurarak kendini sevebilen bir insanın, daha farklı hayaller ile kendini aşağılık hissedebilmesi güzel değildir. Bu bize verilmesi gerekenden daha üst bir imkân çünkü nereye yöneleceğimizi seçemeyiz. Kesinlikle hiçbir kişisel fikrimiz olamaz çünkü önümüzden çok fazla görsel, ses, doku geçiyor ve bir tanesi kalıp “an”da olması gereken şeyi “gelecek”te de yaşamaya çalışıyor. Ardından biri çıkıp “an artık geçmiş” diyor ve yeni “an”a sırayı devrediyor.

Durduk yere penceremi kırmak istiyorum. Bu saçmalık, ne kadar empatik ve etik anlamda kabul edilebilir olmasa da, kaosa itiyor beni. Artık bir şeyler patlasın istiyorum. Sessizlik ve huzur için gezdiğim ormanda yangın çıksın istiyorum. Aynı zamanda tatilimin keyfini çıkardığım otel yıkılıp benimkinden farksız bir amaç için burada olmayan insanların, mecazı bir yana, başına yıkılsın istiyorum. Çünkü sinirliyim, sinirliyiz. Böyle bir durumda etik ve empati de pek sikimde değil.

kriz hali ve devlet

baskın bir devletin kullandığı şiddet daha sonra televizyonun ve diğer kitle medyasının hipnotik gücü sayesinde bireyin düşüncesinin koşullanmasıyla – gene baskın olmakla birlikte- yer değiştirdi; bu araçların yukarıdan aşağıya -birinden pek çoğuna, tek bir yönde otoriter ve ısrarlı- işleyen iletişim formu bilincin kitleselleşmesini ve geçerliliğinin onaylanmasını daha etkileyici biçimde destekledi. theodor w. adorno, frankfurt okulu’nun diğer üyeleriyle birlikte, sadece piyasayı desteklemek için kullanılan günlü sanatsal değerlerin oluşmasıyla kitle kültürü (kendisinin “kültür endüstrisi” dediği bir süreçtir bu) tarafından taşınan koşullanmayı sert biçimde eleştirmekte haklıydı.

kriz hali ve devlet, ülke sınırlarında çok sık duyduğumuz bir kelime kriz özellikle ekonomi ile ilişkilendirildiğinde ve gidişatın gösterdiğine göre yakın zamanda çok daha fazla gözler önüne serilecek havuz medyası da konuşmak zorunda kalınca. kriz kelime anlamı olarak sadece ekonomi ile alakası değil pek tabii. günümüzün giderek küreselleşen dünyasının ürettiği çözümlerin belirli konularda tıkandığını ve türeyen popülizmin hangi seviyelerde olduğunu liderlerin enteresan çıkışlarına gülüp geçerek görüyoruz. ülke bu noktada istisna değil.

kitabımız “kriz hali ve devlet” yazarları değerli sosyologlar zygmunt bauman ve carlo bodoni. içinde bulunduğumuz ve farkında olduğumuz krizleri “devletin krizi”, “modernitenin krizi” ve “demokrasinin krizi” başlıkları altında detaylı bir şekilde inceliyorlar. hobbes ve leviathan, modernite, postmodernite, yapısöküm, ilerleme etiği, post-demokrasi gibi harika başlıklar ve oldukça değerli tartışmalar var kitap boyunca.

ve asıl değerli olan hiçbir iktidarın bilgi ve iletişimle ateşlendiğinde hayal gücünü durduramayacağı gerçeğini gözler önüne sermesi. 

okumanız, bilginin ve gerçeklerin peşinde koşmaya devam etmeniz dileğiyle.

Archisexture

bu “beyaz teknoloji” adamları döner sandalyelerinde bizim neler paylaşabileceğimiz ve platformlarımızı nasıl yönetebileceğimizi dikte ediyor. dışarıdan açık ve kişiselleştirilebilir görünen sistemler aracılıyla bizi sömürüp, bizden aldığı veri ve içerik ile kar elde ediyorlar. biz korunmuyoruz çünkü sosyal-medya özelleştirilmiş durumda. sosyal medya şirketleri devletlerin ajanlarına hizmet ediyorlar… bizim devletimizin doğasında cinsiyet ayrımcılığı var… sosyal medya toplumunda cinsiyet ayrımcılığı hala gelişiyor… şimdi bütün noktaları birleştirelim.

üstteki alıntının sahibi floridalı sanatçı provokatör giulia ve biz kendisine kesinlikle katılıyoruz. zira yakın zamanda facebook üzerinde yaptığımız deneyde kadın memesi açıkta diye paylaşımımız sansürlendi ve silindi. aynı içeriği tayyip erdoğan’ın umre gezisi sırasında benzer bir formda açık olan memesi ile yaptığımızda içeriğin silinmediğini gördük. benzer tecrübeleriniz olmuş olabilir. bu duruma harika bir yanıtı da giulia vermiş, erotik ve porno dergilerinden aldığı imajlar üzerine çeşitli binaları, kilisleri ve yapıları kullanarak üstte bir kısmını gördüğünüz harika kolajları elde etmiş. çalışmaların silinmediğini söylememize gerek yok. seks göründüğü gibi her yerde mevcut ama özellikle de zihinlerimizde.

Ece Ayhan – “İktidarı Sevmezdi”

Müslüm Batuk: Sayın Ece Ayhan, istiyorum ki bu konuşma bir röportajdan çok bir sohbet gibi olsun. Siz, ben ve okuyucular arasında. “Görmemek ve şiir”, “duymamak ve şiir”, “konuşmamak ve şi­ir”… Bu kavramlar bir arada size ne çağrıştırıyor, neyi ifade ediyor?

Ece Ayhan: Bakın aklıma ne geldi. Uzun zaman önce, ben Sultantepe’de otururken Üsküdar’da gözleri görmeyen bir adam vardı. Bu adam potin bağı satardı. Ve her akşam işi bitirdiğinde, o za­manların meşhur Hale sinemasına gidermiş. Bir gün bu adama sormuşlar: “Be adam sen görmüyorsun, neden her akşam sine­maya geliyorsun?” O da “Ben içimden seyrediyorum” diye ya­nıtlamış.

Yine uzun yıllar önceydi. Üsküdar-Eminönü vapurunun yazlık bölümünde seyahat ediyordum. Birçok satıcı gelip gidiyordu. İçlerinden birisi ise elindeki bir yazıyı yolculara göstere­rek amacını gerçekleştirmek istiyordu ama nafile. Yolcuların hiçbirinin ilgisini çekemiyordu. O sırada başka bir satıcı ona doğru eğildi ve şöyle dedi: “Boşuna uğraşma, konuşmayana kimse para vermez.”

Bunları niye anlattım? Sağır ve dilsizlerin dünyası görme­yenlerin dünyasından daha karanlıktır. “Körler ses çıkarır çün­kü ve sesi işitirler. Ses çıkarmak görmekten önemli. Bilimsel olarak söylemiyorum ama insan ses ve öfkeden ibarettir.

Görmeyenler sağır ve dilsizlerden daha mı yakındır şiire? Hatta kimi görenlerden de?

Görmeyenlerin bu dünyayı bilmelerini isterdim. Ama görmeyenlerde başka melekeler, algılar daha güçlü gelişiyor. Görmeyenler şiire yakındır.

İngiliz eleştirmen Caudwell’in düşüncesine göre, insan ha­yatta görmediği şeyi düşünde de göremez. Deforme olsa bile düşteki, gerçeğin yansısıdır. Ama şiir sestir, ritmdir, akıştır gö­rüntüden çok. Kafiye ses demektir. Eğitimi olmayan da ritmi yakalayabilir. İlahiler, sesler, ritmler gelir ve görmeyenin bey­nine yerleşir. Harfler, kelimeler yerini alır. Görüntü ise fazladır şiirde.

Yeni hükümetle birlikte Kültür Bakanlığı işlevini görür hale ge­lecek mi? Popbeskçiler, onların temsilcileri, çeşitli sinema dernekleri “sanat” adına Kültür Bakanlığı’na üşüştüler bile.

Kültür Bakanlığı’nın yapabileceği hiçbir şey yok. Ben “sosyal demokrat” tabiri yerine, “sosyal bürokrat” diyorum. Kül­tür Bakanlığı kültür hayatına devlet adına katılır. Devlet ise vergi demektir. Bakın Çerkes Ethem’in dışlanmış oluşunun asıl nedeni düzenli orduya katılmayışından çok vergi toplamasıdır. Vergi toplamak devlet olma savı ileri sürmektir. Oysa bunlar vergi dahi toplayamıyorlar.

Şiire dönelim. Sivil şiir resmi kültürde yer alabilir mi?

Yıllardır şairlerle devletin arası açıktır. Atatürk şairleri hariç. İktidarla şiir bağdaşmaz. Zira iktidar nötralize eder. Sivil şiir resmi kültürde yer alamaz. Zaten askeri şiire alışılmış bu ül­kede. Ben kendi payıma şiirin iktidar olmasını istemem.

Peki sivil şiirin sivil toplumun kültüründe yeri var mıdır?

Sivil toplum Batı’ya özgü bir kavram. Bu cumhuriyet ise çeviri bir cumhuriyet.

Devam

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.