Menü Kapat

Etiket: devlet (sayfa 1 / 10)

Ece Ayhan – “İktidarı Sevmezdi”

Müslüm Batuk: Sayın Ece Ayhan, istiyorum ki bu konuşma bir röportajdan çok bir sohbet gibi olsun. Siz, ben ve okuyucular arasında. “Görmemek ve şiir”, “duymamak ve şiir”, “konuşmamak ve şi­ir”… Bu kavramlar bir arada size ne çağrıştırıyor, neyi ifade ediyor?

Ece Ayhan: Bakın aklıma ne geldi. Uzun zaman önce, ben Sultantepe’de otururken Üsküdar’da gözleri görmeyen bir adam vardı. Bu adam potin bağı satardı. Ve her akşam işi bitirdiğinde, o za­manların meşhur Hale sinemasına gidermiş. Bir gün bu adama sormuşlar: “Be adam sen görmüyorsun, neden her akşam sine­maya geliyorsun?” O da “Ben içimden seyrediyorum” diye ya­nıtlamış.

Yine uzun yıllar önceydi. Üsküdar-Eminönü vapurunun yazlık bölümünde seyahat ediyordum. Birçok satıcı gelip gidiyordu. İçlerinden birisi ise elindeki bir yazıyı yolculara göstere­rek amacını gerçekleştirmek istiyordu ama nafile. Yolcuların hiçbirinin ilgisini çekemiyordu. O sırada başka bir satıcı ona doğru eğildi ve şöyle dedi: “Boşuna uğraşma, konuşmayana kimse para vermez.”

Bunları niye anlattım? Sağır ve dilsizlerin dünyası görme­yenlerin dünyasından daha karanlıktır. “Körler ses çıkarır çün­kü ve sesi işitirler. Ses çıkarmak görmekten önemli. Bilimsel olarak söylemiyorum ama insan ses ve öfkeden ibarettir.

Görmeyenler sağır ve dilsizlerden daha mı yakındır şiire? Hatta kimi görenlerden de?

Görmeyenlerin bu dünyayı bilmelerini isterdim. Ama görmeyenlerde başka melekeler, algılar daha güçlü gelişiyor. Görmeyenler şiire yakındır.

İngiliz eleştirmen Caudwell’in düşüncesine göre, insan ha­yatta görmediği şeyi düşünde de göremez. Deforme olsa bile düşteki, gerçeğin yansısıdır. Ama şiir sestir, ritmdir, akıştır gö­rüntüden çok. Kafiye ses demektir. Eğitimi olmayan da ritmi yakalayabilir. İlahiler, sesler, ritmler gelir ve görmeyenin bey­nine yerleşir. Harfler, kelimeler yerini alır. Görüntü ise fazladır şiirde.

Yeni hükümetle birlikte Kültür Bakanlığı işlevini görür hale ge­lecek mi? Popbeskçiler, onların temsilcileri, çeşitli sinema dernekleri “sanat” adına Kültür Bakanlığı’na üşüştüler bile.

Kültür Bakanlığı’nın yapabileceği hiçbir şey yok. Ben “sosyal demokrat” tabiri yerine, “sosyal bürokrat” diyorum. Kül­tür Bakanlığı kültür hayatına devlet adına katılır. Devlet ise vergi demektir. Bakın Çerkes Ethem’in dışlanmış oluşunun asıl nedeni düzenli orduya katılmayışından çok vergi toplamasıdır. Vergi toplamak devlet olma savı ileri sürmektir. Oysa bunlar vergi dahi toplayamıyorlar.

Şiire dönelim. Sivil şiir resmi kültürde yer alabilir mi?

Yıllardır şairlerle devletin arası açıktır. Atatürk şairleri hariç. İktidarla şiir bağdaşmaz. Zira iktidar nötralize eder. Sivil şiir resmi kültürde yer alamaz. Zaten askeri şiire alışılmış bu ül­kede. Ben kendi payıma şiirin iktidar olmasını istemem.

Peki sivil şiirin sivil toplumun kültüründe yeri var mıdır?

Sivil toplum Batı’ya özgü bir kavram. Bu cumhuriyet ise çeviri bir cumhuriyet.

Devam

Hrant.

Türkiyeliyim… Ermeniyim… iliklerime kadar da Anadoluluyum. Bir gün dahi olsa, ülkemi terkedip, geleceğimi ‘Batı’ denilen o ‘Hazır özgürlükler cehennemi’nde kurmayı, başkalarının bedeller ödeyerek yarattıkları demokrasilere, sülük misali, yamanmayı düşünmedim. Ülkem Sivas için ağlarken ağladım. Ülkem çeteleriyle boğuşurken, boğuştum. Kendi kaderimi ülkemin özgürlüğünü yaratma süreciyle eşledim. Şu anda yaşayabildiğim ya da yaşayamadığım haklara da bedavadan konmadım, bedelini ödedim, hâlâ da ödüyorum. Ama artık…

Birilerinin ‘Bizim Ermenilerimiz’ pohpohlamalarından da, ‘İçimizdeki hainler’ kışkırtmasından da bıktım. Normal ya da sıradan yurttaş olduğumu unutturan dışlanmışlıktan da, boğarcasına kucaklanılmaktan da usandım…

Ne 24 Nisanlar’da yürüyebildim, ne de atalarımın anısına anıtlar dikebildim. Ama ne onları o günlerde bıraktım, ne de bugünlerde taşlaştırdım. ‘Onları yaşamımda yaşamayı’ sırtladım… Gücümün yettiğince de geleceğime taşıdım. Bu taşımama sekte vurmaya ‘Ne?’ ya da ‘Kim?’ yeltendiyse onlarla amansızca boğuştum. Ne sanıyorsunuz! Tabii ki atalarımın başına gelenleri biliyorum. Buna kiminiz ‘Katliam’, kiminiz ‘Soykırım’, kiminiz ‘Tehcir’, kiminiz de ‘Trajedi’ diyorsunuz. Atalarım Anadolu diliyle ‘Kıyım’ derdi… Ben ise ‘Yıkım’ diyorum… Ve biliyorum ki eğer bu yıkımlar olmasaydı, bugün benim ülkem çok daha yaşanılır, çok da imrenilir olurdu.

Yıkıma sebep olanlara da, maşa olanlara da lanetim bundandır. Lakin lanetim geçmişedir. Elbette tarihte olan biten her şeyi öğrenmek istiyorum ama o nefret, ne menem bir rezillikse o… Onu tarihteki karanlık inine bırakıyor, ‘Olduğu yerde kalsın, onu tanımak istemiyorum,’ diyorum.

Benim geçmiş tarihimin ya da bugünkü sorunlarımın, Avrupalar’da, Amerikalar’da, kimi zaman sermaye, çoğu zaman da meze yapılması zoruma gidiyor. Bu öpmelerin ardında bir taciz, bir tecavüz seziyorum. Geleceğimi geçmişimin içinde boğmaya çabalayan emperyalizmin, alçak hakemliğini, kabul etmiyorum artık.

O hakemler geçmiş çağlarda arenalarda köle gladyatörleri birbiriyle vuruşturan, onların vuruşmasını büyük bir iştahla seyreden, sonunda da kazanana, yaralının işini bitirmesi için başparmaklarıyla işaret veren diktatörlerin ta kendileridir. Bunun için de, bu çağda, ne bir parlamentonun hakemliğe soyunmasını kabul ediyorum, ne de bir devletin.

Gerçek hakem halklar ve onların vicdanlarıdır. Benim vicdanımda ise hiçbir devlet erkinin vicdanı, hiçbir halkın vicdanıyla boy ölçüşemez. Benim tek isteğim canım Türkiyeli arkadaşlarımla ortak geçmişimi alabildiğine etraflıca ve de o tarihten hiç de husumet çıkarmamacasına özgürce konuşabilmek.

Bunu bir gün tüm Türklerle Ermenilerin de kendi aralarında konuşabileceklerine yürekten inanıyorum. Özellikle de Türkiye ile Ermenistan’ın kendi aralarında her şeyi rahatlıkla konuşabilecekleri ve düzeltebilecekleri ve onlar konuşurken, benim ilgisiz üçüncülere dönüp ‘Ulan size de üç nokta düşer,’ diyeceğim günleri iple çekiyorum.

Dünya Ermenileri 1915’in 90. yılını anmaya hazırlanıyor. Ansınlar… Haklarıdır. Yukarıdaki satırlar da bendenizin ruh halidir.

Hrant Dink
1 Kasım 2004

Sorun, eskidir kardeşler…

Bilirsiniz ya da bilmezsiniz, öz çocuklarını boğduğu için herhalde, görkemli olduğu söylenen geçmiş, hele bir imparatorluksa, içinde taşıdığı hüsnü kuruntuyu, gerçekte sevmekten, güzel uzunken kırpılmış kısa kirpikli sanata büründürerek, bir tarikat anlaşmazlığından Nusaybin’e, bir tahttan indirilerek Selanik’e, bir eprimekten İskenderiye’ye sürgünlere gönderilmiş, kafası ipek kılıçla kesilmiş… tuğraları alçılarla örtülmüş, çocuk paşaların ilk kaymak tabağı Kanunu esasileri hamamname olarak kütüphanelere, Serez’den çinkolanmış sandukada taşınmış bir ermiş kemik olarak değil de, Yedikule zindanlarından getirtilmiş iskelet olarak hazirelere, pejmürde bir feylesofun Gelibolu’da Hamza koyunda ciğerlerine çektiği nefes olarak zaviyelere, kimi sayfaları şehzadelerce koparılıp atılmış surnameler olarak saraylara, yanına bir ibrik bir seccade bir Muhammediye almasına göz yumulan bir kalebent olarak hisarlara kapatılmış olsa bile, cumhuriyetlerin, kendisinden sonraki tarihsel ulamların, basamakların, süreçlerin peşini bırakmaz. Aylığını aldırmak için mührünü gönderir. Pişkindir. Ne hacıyatmazdır. Ben senin atalığın değil miyim? Aslını inkâr eden haramzadedir! güftesini, artık kullanılmayan bir makamda, sahibinin sesi plaklara okur ve aynı marka fonograftan, borunun ağzına kulağını vererek dinler. Sebah’da resim çektirir. Nesnel bir olgudur bu. Çünkü, ölümünden sonra da toplumsal köklersiz, birçok insan yüzyılı yaşayabilen tek yaratış sanattır.

Şimdi, bugünlerde de, cumhuriyete, kentimize bir köçek gönderilmiştir: Geleneksel sanatlar. Mollaların lakırdısıdır. Hal ve gidişine, her anlamdaki evde kalmışlıklarını yüzlerine vurduğu için, sıfır verdikleri çağdaş sanatlara, özellikle şiire karşı çıkışlarının, insanı bir ömür boyu güldürecek önerileridir, ki, ilk elde eytişimsel değişme aykırıdır, bu söz her dile çevrilebilir de onların diline çevrilemez, sonra da, zayıf akıl erdirmelerinin, orta irfanlarının tescilidir ve kalplerinin küt faşizm küt infiratçılık attığının. Dangalaklar kafalarının kayıtlarını yanık saraylara yaptırmaya alışmışlardır. Bildiğimiz kuraldır, sanatları imgelemsiz, açılımsız, köksüz kimesneler, kırkından sonra böyle bir kök aramaya kalkışırlar, meyan kökü, hazırlayın! ben de geliyorum! Bütün gençliklerini boşa akıtmışlardır, toprağa çünkü. Siyasal komşular, toplumsal arkadaşlar ve üretim ilişkileri değişmedi mi yoksa hiç? ipek böceği yetiştiricileri nerede? ya dut ağaçları? haziranda vuruluncaya tutuklanıncaya işkence edilinceye kadar, gece vardiyalarında çalışmıyorlar mıydı onlar? ha? yapay ipek fabrikalarında.

Biz dragomanların cumhuriyetinden de öte, bir yetkinliğe doğru, temelin getireceği düzayak tertemiz çivit badanalı avadanlıklı bir cumhuriyete çalışırken, bu sefineye de ne oluyor? İç ve dış talanın tezgâhlarında denize indirilmiş Yorikke! İki başlı bir dizgenin zurnası ananevi sanat! İmparatorluğun mehri müeccelini vermemiş miyiz yoksa? Nesnel olguya nesnel karşılık şudur: Her delikanlı cumhuriyet -bundan gönenmeliyizdir- yaşıtı kızlarla çağdaşı arkadaşlarıyla meşrebine göre düşüp kalkacaktır, gerekirse kılıç kında yakalanacaktır. Cumhuriyetin en korkunç günahları dahi imparatorluğu ilgilendirmez. Halkın, bütün imparatorluk boyunca, yüzyıllar dokuduğu özelliklerinden başlıcası, eksendeki birisi ya da, devletten hoşlanmaması, binlerce mezraaya kaçmasıdır; bu olgunun tersini siz kime yutturursunuz. Çok sonraları, Batılılaşalım gülelim eğlenelimcileri; sonucu kendileri hazırladıkları halde, şaşırtan şey, halkı devleti kendisine en az hissettirebilecek düşmanlarıyla bile işbirliğine iten neden bu değil midir? biraz bir yanıyla da, katlanarak.

İnsanların hukukunda baba oğulu red edebiliyorsa, oğul da babayı red edecektir. Hem emlak sahibi aportlar, hem tımar sahibi kıtmirler, gidip uzak çevrelerini dolaşırlarsa, halkın, oğulların babalarını kendi elleriyle yıkayıp gömdüklerini göreceklerdir.

Toplumun tutucu güdülerini beslemek üzre, zihinsel gevşeklikleri yüzünden, kendilerini ilerici uçlardanmış sayarak şıpşak ihanetin yeni nitelendirilmesi olan sınıf değiştirmek eğilimini, belki de eğsinimini, böğürlerinde taşıyarak, sahhaflarda, “Eski harflerle kalb ağrısı var mı?” diye aranan, bir ayakları çıkarlarının ve pis ölümlerinin çukurundaki ihtiyarlar gençlere böyle tafra satmak isterler. Sorun, eskidir kardeşler, yeni hiç değildir, Ömer Lütfü Barkan filan okunduktan sonra başlamamıştır. Asıl Tanzimat’ın ilanından bu yana, kalemefendileri arasında tartışılır olmuştur. Eshabı mesalih bitsin bekler, Reşit Paşa küçük müydü? büyük müydü? uzun açık görüşmeleri, Hacivat’la Karagöz’ün kavgası, iki beylerbeyinin ağız dalaşı, Rumeli ve Anadolu. Evet, ferman Gülhane kahvehanesinde Hacivatca okunurken, Karagöz aznif oynamayı kesmemiştir. Peki, öteki kıraathaneler açılırken, amuda kalkmayı genelgeçer değerleri ters çevirmek sayıp, karşısında görünme numaralarını sürdürenleri, bir zaman atlamasıyla, o günlere götürdüğümüzde hamamda külhanda çalışmışlıklarını gizleyen Alili Kemal olarak bulmaz mıyız sanıyorsunuz. Anadolu’da her yeni düşünce, geç, erken, vaktinin hoşgörüsüne göre konumu ne olursa olsun, ilk bir on yıl, çeyrek yüzyıl, her neyse işte o kadar, gâvurluktur. Ama siz merak etmeyin hiç, bekleyin, sonra hemen ulusallaşır, yabanlığı yabancılığı unutulur, bir vasi ve rahim topraktır bu, gelenekler içinde asık suratlı kazıklı rüşvetli yerini alır, kosavalılığı, manastırlılığı unutulur gider, şecere hiç akla gelmeden kullanılır,.iskele, çeşme, sokak, okul vs. adı olur. İtler kente gidicek Farsça ürürmüş eskiden, şimdi hem İngilizce hem Osmanlıca ürüyor.

Bu topraklarda, Çatalhöyük’den, başkent Sirkeci’ye kadar, iyi sanat, çağdaş sanatlar, biçimi değişir özü değişmez bir ilke gereğince, bütün geçmiş değerlere, değerse, gizli göndermelerini, onlardan açık alıntılarını zaten yapıyordur. Körler köyünde oturanlar, yanlış Batı kulüplerine karşı, Doğu tekkeleri kurmak, çileden geçmeden postnişin olmak kestirmelerini düşlemeleri nedeniyle, çağdaşlarını okuyamamışlardır ve bütün sol kolları kesiktir. Hoşgörüsüzlüğün takma adı olan hoşgörünün her çağdaki her toplumdaki dikenli sınırını, işte bu kimesneler çizerler, biz bu sınırın herhalükârda aşılması ve zorlanmasından yanayızdır, her iki kesim ve uç için.

Hiç bütünlenmiş bir sürecin bir daha yeniden diriltilebildiği görülmüş müdür? Tedavülden çekilmiş paralara bakırcılarda dahi rastlanmıyor. Bir üretim ilişkileri bütününün bir parçası divandı sedirdi diyerek, bitmiş bir aşkın göğsünden koparılabilir mi?

Evet, açıl Doğu açıl! Doğu açılsın, Doğu açılacak elbette. Ama yeni bir Akdenizli der ki, hem yeni ayana, hem yeni divanilere, Doğuya doğru fazla giden, coğrafya yüzünden, Batıya düşer. Tersi de geçerlidir bunun.

İster Hacivat’ın, ister Karagöz’ün olsun, ölü bir altyapıya dayandığı için, birbirinin tersi olmaktan öte, bir anlamı, karşıtların çatışması olmayan bu düşünceler, topraklarda, halkın arasında, bir halife, bir oğul bırakmayacaktır, bırakmıyor. Halk kendi sürecini kendi yaratmak üzere ırmak ağızlarında toplanmaya başlamıştır, deltalarda yatıyor çoluk çocuk. Şairler de şiirlerin denizlere döküldükleri bu yerlerde, ayakta. Irmaklar tersine akıtıldığı sabah, ayaklar baş olacak, başlar ayak, hangi kaynaklara gidileceğini biliyor halk.

Ancak rûmun şuarası ölümün arkasından konuşur!

Ece Ayhan
Bütün Yort Savul’lar!

devlet terörü

Devlet aslında bir suç örgütüdür. Düşmansız yapamaz, varlığını “düşmanın” varlığına borçludur. Bu yüzden de düşman üretmek, yeniden üretmek zorundadır. Bu amaçla da sürekli olarak teröre baş vurur. Kelimelerin, kavramların ne anlama gelmesi ‘gerektiğine’ devletin adamları karar verir ama bu dünyada, bu sınıflı toplumlarda herkes için aynı anlama gelen bir kelime, bir kavram mümkün değildir. Devlet neyin terör, kimin terörist olduğuna karar verir ve gereğini yapar… Sözde suçla, suç örgütleriyle mücadele ettiği söylenir ama asıl suçu ve suçluyu üreten-yaratan devletin kendisidir… Toplumun geniş kesimlerini yoksullaştırarak, mülküzleştirerek yol alır. Mülk sahibi sınıfların bir iktidar aracıdır ve onların hizmetindedir. Büyük hırsızlar (mülk sahibi sınıflar) daha çok çalsınlar diye, küçük hırsızları etkisizleştirmek esastır. Hapishanelerde yatanlar bilir: Orada büyük hırsızlara rastlanmaz…

Saint Augustine’nin naklettiği bir anektot durumu netleştirmeyi kolaylaştırabilir: Bir korsanı yakalayıp Büyük İskender’in huzuruna çıkarıyorlar. İskender, korsana ” sen nasıl denizlerin huzurunu bozarsın, dünyayı rahatsız edersin” dediğinde, korsan kendinden emin şöyle diyor: ” Aslında ikimiz de aynı şeyi yapıyoruz ama bir farkla, ben bu işi küçük bir gemiyle yapıyorum, sen koskoca bir donanmayla yapıyorsun ve bana haydut, sana da imparator diyorlar”.(1)

Sömürüye, baskıya, şiddete, teröre maruz kalan bir halk, bir topluluk, ezilen-sömürülen-aşağılanan bir sosyal sınıf, bir etnik zatiyet, bir inanç grubu, bir birey için yegane mücadele yolu direnmektir. Saldırıya uğrayanın vazgeçilmez direnme hakkı vardır. Zira insan direndiği zaman özgür, direnmediği zaman köledir… Ve fakat direnmeye kalktığında karşısında siyasi otoriteyi (devletin işkencecisini, polisini, jandarmasını, duruma göre savcısını hakimini, hapishanesini, celladını,) bulur ve devlet tarafından katli vacip terörist ilan edilir. Güney Afrika’da siyahlar ANC’yi kurarak Mandela önderliğinde ırkçı rejimle mücadeleye giriştiklerinde, sadece Güney Afrika rejimi değil, ABD tarafından da terörist ilan edilmişlerdi. Fransızlar 1830 yılında Cezayir’i işgal ve kolonize ettiler. Cezayir halkı 1962 yılında bağımsızlığını kazanıncaya kadar, tam 132 yıl kolonyalist Fransa’ya karşı direndi, işkence gördü, öldürüldü, aç bırakıldı ve tüm bu zaman zarfında kolonyalist Fransızlar direnişçilere terörist dediler. İyi de uyguladıkları sürekli terörü nasıl “meşrulaştırıyorlardı? Onlara “uygarlık” götürdüklerini, onları “uygarlığa dahil ettiklerini” söyleyerek… Aslında “garp cephesinde yeni bir şey yok”! Şimdilerde de “demokrasi”, “özgürlük” ve “barış” götürdüklerini söylemiyorlar mı?..

Fikret Başkaya

ecevit yazıları

Bu çevrimiçi veri tabanı, Bülent Ecevit tarafından 1950 ile 1961 yılları arasında, başta Ulus olmak üzere çeşitli gazeteler için Türkçe ve İngilizce dillerinde kaleme alınmış yaklaşık 1500 yazıdan oluşmaktadır. Ecevit’in 1961’de Çalışma Bakanlığı ile başlayan ve 2000’lerin başına kadar süren siyasal yaşamına kıyasla bu erken dönem az bilinir. Oysa, söz konusu dönemde olağanüstü bir üretkenlik ve bağlılıkla yazdığı kültür yazıları, sanat eleştirileri, siyasi analizleri ve gezi yorumları, sivil yaşam ve demokrasi üzerine korunması gereken bir literatür oluşturur, ilerleyen yıllarda geliştireceği fikirlerin ilk nüvelerini taşır ve entelektüel hayatta sanatın önemini irdeler.

Bu proje için orijinal kaynak araştırması, SALT Araştırma ile Rahşan Ecevit-Bülent Ecevit Bilim Kültür ve Sanat Vakfı’nın (Ankara) iş birliğinde, sanat tarihçisi ve projenin araştırma direktörü Sarah-Neel Smith tarafından yürütüldü. Dört yıllık süreçte SALT Araştırma’da tüm gazete kupürleri tarandı; yazılar orijinaline sadık kalınarak kontrol edildi ve erişime hazırlandı. Vakfın kurucu üyesi Emrehan Halıcı, Rahşan Ecevit ve kardeşi Asude Aral, Ankara ziyaretlerinde büyük bir iyi niyetle araştırmayı kolaylaştırıp eksik belgeleri tamamladı.

SALT güzel işler yapmaya devam ediyor. Ecevit Yazıları‘nın ne olduğunu üstte kendileri özetlemiş. Ecevit’in günümüz siyasetçileriyle farkının tartışılamayacak boyutta olduğunun en net örneği. Her birine kim bakacak diyenlere biz 3 yazıyı öne de çıkartıyoruz.

ben evrensel kültür: bağırıyorum!

bertolt brecht’in pek bilinen yazısında söylediği duruma düşmemek için. susmuyoruz. siz de susmayın.

Evrensel Kültür kapatıldı.
Kanun Hükmünde Kararname ile kapatılan ilk kültür sanat edebiyat dergisi olduk.
Tam da 25. yılı geride bıraktığımız ay; 300. sayıya neler yapacağımızı konuşurken…
Kapatma kararnamesinin altında bir sürü imza var. Eminiz, hiçbiri Evrensel Kültür’ün 299 sayısından bir tekini bile okumamıştır.
Tolstoy’un renkli bir fotoğrafı vardı bu ay kapağımızda.
Tolstoy’u susturabilirler mi mesela?
Kasım sayımızın arka kapağında “Ben Ulrike Bağırıyorum” oyunundan şu sözlerle Dario Fo var:“Çok güvenli görünüyorsunuz! Fakat sanmayın ki bu böylece devam edecek! Öfke ve nefret büyük geminizin makine dairesinde terden geberenlerle birleşecek, biliyorum. İspanyol, Türk, Yunan, Arap, İtalyan göçmenler ve Avrupa’nın tüm ezilenleri… Ve tüm kadınlar, ezildiğinin, aşağılandığının, sömürüldüğünün farkında olan tüm kadınlar neden burada olduğumu ve beni neden öldürmek istediğinizi anlayacaklar… Gardiyanlar, yargıçlar, politikacılar, hiçbiriniz umurumda değilsiniz. Asla beni delirtemeyeceksiniz!”
Bizi de delirtemeyecekler!
Delirmeyeceğiz.
Buradayız.
Sümerce ilk dize tablete kazındığından beri buradayız.
İlk mağara resmi duvara çizildiğinden beri buradayız.
On bin yıldır buradayız.
Hiçbir yere gitmiyoruz.
Susmuyoruz.
Siz de susmayın…
EVRENSEL KÜLTÜR

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.