Etiket: dada

patafizikçi doktor faustroll’un davranış ve görüşleri

Doktor Faustroll, 1898 yılında (yirminci yüzyıl [-2] yaşındaydı) Circassie’de ve altmış üç yaşında doğdu.

Ömrü boyunca hep o yaşta kalan Doktor Faustroll orta boylu bir adamdı, yani, tamı tamına ifade edersek, (8 x 1010 + 109 + 4 x 108 + 5 x 106) atom çapındaydı; Kral Saleh’in portreleri gibi teni altın sarısı, deniz yeşili bir bıyık hariç yüzü tüysüzdü; saçlar, güneş saatine göre değişen maun rengi müphemlikte, tek tek her bir teli, bir küllü kumral bir simsiyahtı; gözler, Dantzick likörü gibi hazırlanmış sıradan yazı mürekkebinden iki kapsül, içinde altın rengi spermatozoidler.

Kellik mikrobu yüzünden, bıyıklarını saymazsak, tüysüzdü. Mikroplar kasıklarından göz kapaklarına kadar olan tüm bölgeyi temizlemişlerdi. Doktor Faustroll, mikropların yalnızca genç saçlara musallat olduğunu bildiğinden, saçlarının ya da kirpiklerinin döküleceğinden endişe etmemişti. Kasıklardan ayaklara doğru olan bölge ise, kontrast halinde, satirlere özgü siyah kıllarla kaplıydı, çünkü Faustroll, görgü kurallarına dikkat etse de, bir erkekti.

alfred jarry, gerçeküstü tiyatronun atası, “olanaksız çözümler bilimi” olarak adlandırdığı patafizik ilminin öncüsü, dadacılık ile artaud’un vahşet tiyatrosunu etkilemiş bir isim. raymond queneau, boris vian ve georges perec gibi modern edebiyatın birçok ustasını da izinden süreklemiş. patafizikçi doktor faustroll’un davranış ve görüşleri de kendisini en iyi anlatan kült eserlerinden biri. ölümünden sonra yayınlanan bu roman jarry’nin bol bol sembolizm, sürrealizm ve absürt edebiyat içeren hayal dünyasında kaybolacağınız bir yolculuğa davet ediyor sizi. ayaküstü değil ama kendinizi vererek okumanız gereken kitaplardan. çünkü pek keyif alacağınızı biliyoruz. çünkü ışık ergüden çevirmiş.

Patafizikçi Doktor Faustroll’un Davranış ve Görüşleri
Alfred Jarry
Çeviri: Işık Ergüden
Sel Yayıncılık
2015, 136 sayfa
ISBN: 978-975-570-743-3

 

“Karşı-Sanat”ın Genç Bir Adam Olarak Portresi

I.

Karşı-sanat, ilk olarak Marcel Duchamp tarafından değil, duvarda asılı ya da çizili olan imgeye bakarken, onun neden ya da ne olduğunu anlayıp da nasıl olup da bu kadar pahabiçilemez bir nesne statüsüne yükseldiğini anlamayan herhangi biri tarafından keşfedilmiş olmalıdır.

II.

Karşı-sanat, sanata karşı değildir; olsa olsa, onu, koleksiyoner ve uzmanlar ordusunun gönderdiği sürgün diyarından geri çağırarak yeniden ele geçirmeye çalışan sanatçının bulduğu yeni biçimler topluluğu olarak tanımlanabilir.

III.

Karşı-sanat, “sanat” adına rağmen yaptığı işi ve kendini yeniden tanımlamanın peşinde olan sanatçının bir yan ürünüdür.

IV.

Karşı-sanat, sanatçıdır.

V.

Şayet, bir “karşı-sanat”tan söz edeceksek/ söz etmek zorundaysak, önce “karşı-sanatçı”yı tanımlamak zorunludur.

VI.

Bir “şey”in “karşı”sı, nasıl ki o şeyin içinden geçmek zorundaysa, -varlığının yegâne koşulu olmasa bile- tanımın kendi üzerine dönüşlülüğü gereği böyle olmak zorundaysa, karşı-sanatçı da önce sanatçıyı aşmak zorundadır. Aşılamamış sanatçı, karşı-sanat yerine “kitsch”i getirir.

VII.

Karşı-sanatçı, sanatçı olmadan önce ve olduktan sonra kuramcı olmalıdır. Arada, yalnızca kısa bir süreliğine, sezginin sınırları içine hapsedilmenin ne berbat bir şey olduğunu anlaması için, sanatçı olarak kalmasına izin verilebilir.

VIII.

Modernizm karşı-sanat değildir. Bununla birlikte, en azından 1863’deki Salon des Refusés’den (Reddedilenler Salonu) beri, karşı-sanat fikrinin kendisini modernizmden kesin çizgilerle ayırt etmek de olanaklı değildir. Onlar hiç istenmedikleri gibi birbirlerini de hiç istememiş olan, ama tek bir yüreğe sahip zavallı siyam ikizleridir.

IX.

Gustave Moreau adlı karanlık ruhlu adam, 1905 yılında, Matisse, Derain ve Vlaminck’i Salon d’Automne’u (Sonbahar Salonu) kuşatıp Donatello’ya karşı vahşi bir suikast planıyla görevlendirdiği için karşı-sanat, modernizmdir.

X.

Dada, karşı-sanatın salonlardan sokağa çıkma halidir.

XI.

Karşı-sanat, sanatta “ne” sorusu yerine “nasıl” sorusunu yeniden getirir.

XII.

Olanaklı bir karşı-sanat biçimi düşünülebilse bile, bu türden bir sanatın ruhu -bedenini henüz terk etmiş İsa gibi- her türlü biçimden iğrenecektir.

XIII.

Biçimin manipüle ettiği sanata karşı Picasso’nun başarısı, biçimi biçim yoluyla manipüle etmeyi, böylelikle Romantizmin Klasisizme karşı başlattığı kavgayı yeni bir aşamaya taşımayı becermiş olmasından gelir. Biçimin biçim tarafından manipüle edilmesi ve bu yolla kavrama dönüştürülmesi, sanata, biçime karşı yeniden söz alma şansı tanımıştır. Bu yüzden Picasso biçim-kesen olarak ilk karşı-sanatçıdır.

XIV.

Karşı-sanat, sanat adına, karşı-sanatı da karşısına almayı becerebiliyorsa, ancak, avangard olabilir.

XV.

Hiçbir sanat yoktur ki, içinde karşı-sanat fikrini barındırmıyor olsun. Sanat, Kant’ın söylediği gibi, kuramsal akılla kılgısal akıl arasında bir ara bölge, bir oyun alanı, bir özgürlük olanağı ise kendi kavramına karşı da çalışmalıdır. Bu onu zorunlu olarak karşı-sanat yapar. Ancak, burada, sanat piyasası üzerine konuştuğumuzu unutmamak gerekir.

XVI.

Duchamp, yalnızca bir fikirdir; Kant’ın Vasari’nin elinden kurtarmaya çalıştığı “sanat” fikridir. Belki şöyle söylemek daha yerindedir: Estetikçiyle sanat tarihçisi arasındaki kavgayı oyun oynayarak yeniden kurgulayan ve intikamını böylece alan bir satranç ustası.

XVII.

Karşı-sanat, yüksek-sanata karşı “sanat”ı yükseltmeyi amaçlamaktan başka ne isteyebilir ki?

XVIII.

Karşı-sanatın en büyük dilemması, olası tüm karşı-sanat biçimlerinin bizzat onun çeşitli türden uygulayıcıları tarafından tüketilerek sanatlaştırılmış olmasından gelir.

XIX.

Karşı-sanat üzerine herhangi bir uslamlama zinciri bizi, zorunlu olarak, Andy Warhol’u olumlamaya çıkarır.

XX.

Karşı-sanat, sanatın aksine birikimsel değildir; yığınsaldır. Üst üste, yan yana ve peş peşe, gelişigüzel atılmış kumaşlar gibidir. Kırkyama misali, sonradan ve zorlama dikişlerle birbirine tutturulmuş atık kumaşlardan değil, konfeti içinde bir araya gelmiş harcıâlem renklerden oluşur.

XXI.

Yirminci yüzyıla adını biz verdik, hatta bütün yüzyılların adını bu çağda ve biz verdik. Bu yüzden sanatlar, hiç de gerekli olmadığı halde, zorlama bir hiyerarşi içinde bir araya geldiler. Daha da kötüsü, sanatçıların kendilerine verilen adları/ kimlikleri gün geçtikçe daha çok benimsemiş olmasıdır. Olasılıkla, bir daha böyle bir şansımız olmayacak.

XXII.

Modern sanat, çağdaş sanat ya da güncel sanat yoktur; sadece sanat vardır ve o adlandırılmaya gerek duymaz. Sanatı adlandıranlar sanatçılar değildir ve böyle olduğu için adlandırma girişimi etiketlemenin ötesine geçmez. “Dil”, burada yine iktidar kurucu işlevini üstlenir. Karşı-sanat, dil sökme sanatı olarak da kimliklenebilir.

XXIII.

Sanat tarihinde 1960’lar için, akımların bir kavşakta el ele tutuşarak, Matisse tarafından çok önceden organize edilmiş halaya katılmalarıdır, denebilir. Ne var ki, bu, aynı zamanda halayın bertaraf olma anıdır da. Sanatçılar bir daha asla el ele tutuşmazlar. Buna rağmen, zaman zaman birinin çok uzaktan öbürüne seslendiği belli belirsiz işitilir.

XXIV.

Beuys’a bir kimlik seçebileceğini söylemiş olsalardı; o cinsiyeti olmayan bir travesti olurdu ya da şarkı söyleyen bir dilsiz.

XXV.

Karşı-sanat hiçbir şey değilse, bir sesler ormanıdır; Baudelaire’in yıllar önce fısıltısını duyduğu orman…

XXVI.

Deleuze’ü rahat bıraksalardı, sadece ıslık çalardı ya da ümitsizce kitaplarını Kant’ın yazmış olmasını dilerdi. Korkarım ki, bu, yine de, ondan alıntı yapma hastalığımızı gidermeye yetmezdi. Kendimize bir addan adlandırmalar beğenme alışkanlığımız baskın gelirdi.

XXVII.

Karşı-sanat “gündelik”in içinde, ama güncel değildir. “Gündelik” olanı tarihsel bir “an”mışçasına kabul eder; açıkça söylemese bile davranışları bunun böyle olduğunun altını her daim kalın kalın çizer. Buna karşın, “contemporary” içeriğiyle anlatılmaya çalışılan “güncel sanat”, karşı-sanattan beslenmektedir. Akrabalık ilişkileri hâlâ bir şeyleri anlatmaya kadirse; “güncel sanat” için, karşı-sanatla siyam ikizi olan modernizmin, en azından, üvey çocuğudur, demek kimse için garip kaçmayacaktır.

XXVIII.

Damien Hirst has returned to painting… (14 Oct. 2009 – BBC NEWS)

XXIX.

Karşı-sanatçının yapıtı olarak karşı-sanat, bir an için gerçeğe dönüşmüş “common sense” (ortak duyum) olarak düşünülebilir. Sezgiye hak ettiği yeri verelim; ama başta değil, ancak sona ulaştığımızda. O da, “bir an” için olduğunu unutmadan.

XXX.

Eğer ki, dil -kaçınılmaz olarak- bir iktidar üretme mekanizmasıysa; (Karşı)sanata (karşı)konuşmak gerekir.

(Artist Actual, 42, Temmuz-Ağustos 2011’de yayımlanmıştır.)

dada: dadacılıktır

Dadayı kim yarattı? Kimse ve herkes. Ben bir bebekken Dada yapıyordum ve anamdan kıçıma şaplak yiyordum. Şimdi herkes Dadacı olduğunu iddia ediyor. Son otuz yıldır Zürih’te, Köln’de, Londra’da, Tokyo’da, San Francisco’da, New York’ta. Ben New York’ta bir Dadacı olduğumu iddia edebilirim. 1912’de Dadadan evvel. 1919’da Dadacıların izni ve onayıyla, Dadayı New York’ta yasallaştırdım. Yalnızca bir kez. Bu yeterli. Zaman daha fazlasını hak etmez. Bu bir Dada-tarihidir. New York Dadası’nın tek sayısı, hatta yazarlarının isimlerini bile üstlenmeden. Dada için ne kadar sıra dışı. Tabi ki, açıkça ortada bazı katılımlar vardı. İsteyerek ya da istemeyerek. Güvenerek ya da şüphe duyarak. Ne önemi vardı ki? Sadece tek bir sayı. Unutulmuş- birçok Dadacı ya da Dada karşıtı tarafından görülmemiş bile. Şimdi Dadayı yeniden diriltmeye çalışıyoruz. Neden? Kimin umrunda? Ya da değil? Dada öldü. Ya da Dada hala hayatta mı?

Yaşayan bir şeyi diriltemeyiz, aynı ölü olan bir şeyi diriltemeyeceğimiz gibi.

Daha Öldü mü? Dada Yaşıyor mu? Dada: Dadacılıktır.

Man Ray
Ramatuelle, Var, Fransa, 8 Temmuz, 1958

dada şarkısı

I

Bir dadacının şarkısı
yüreği dadayla dolu
fazlaca yordu motoru
yüreği dadayla dolu

Asansör bir kral taşıyordu
ağır çıtkırıldım özerk ayrıca
kırsın mı sana sağ kolunu
yollasın mı Roma’daki Papa’ya

Artık bu yüzden işte
Asansörcüğün yüreğinde
dada mada hak getire

Tıkınıp durun çikolata
yıkayıp beyninizi
dada
dada
su için üstüne sonra

II

Bir dadacının şarkısı
ne hüzünlü olan ne de neşeli
seviyordu bir bayan bisikletçiyi
o da ne hüzünlü ne neşeli

ama yılbaşında kıskanç koca
öğrendi ne dönüyorsa hepsini
bir öfke sonucu yolladı Vatikan’a
üç bavul içinde ikisinin cesedini

Ne bizim sevdalı
ne de bayan bisikletçi
artık ne hüzünlü ne neşeli değildi
Beyinler layık ağzınıza

askerinizi yıkayın hamamda
dada
dada
su için üstüne sonra

III

Bir bisikletçinin şarkısı
yüreğin dadası ondaki
bir dadacıydı kısacası
yüreğin tüm dadacıları gibi

Eldivene bürünmüştü bir yılan
güvenlik musluğunu der demez kapadı
yılan gömleğine dönüştü eldiven
ve kucakladı hazreti Papa’yı

Asıl dokunaklı olan
çiçekten bir karın
ve artık yok dada falan

kuş sütü bardaklarda
ve yıkanmıştır çikolata
dada
dada
gelin dana şişkebabına

Tristan TZARA
Çeviren : Cemal SÜREYA

yamyam manifestosu

Yaratılmış olan ve yaratılmamış olan diye bildiklerimiz arasındaki çatışma – insan ve onun tabuları arasındaki sürekli çelişkiyle resmediliyor. günlük sevgi ve kapitalist yaşam biçimi. Yamyamlık. Kutsal düşmanı emip onu bir toteme dönüştürüyor. İnsanın serüveni, dünyevi amacı. Ancak saf elitler, içinde hayatın en yüce anlamını barındıran ve Freud’un hastalık olarak tanımladığından sakınarak, dini doktrinin gösterdiği şekliyle, bedeni bir yamyamlık tanımına ulaşmayı başarır. Bunun sonucu cinsel güdünün yüceltilmesi değil, yamyam içgüdüsünün termometrik ölçeğidir. Dünyevi haz ilk başta seçilmiş bir güdüdür ve dostluğu var eder, duygusal olduğunda ise aşkı yaratır. Düşünsel olduğunda bilimi yaratır. Sapar ve etrafında döner. Bozulduğu zaman ise değersizleşir yamyamlık, dini doktrinin günah dedikleriyle tıkabasa dolar; kıskançlıkla, tefecilikle, iftirayla, cinayetle. Bizim mücadelemiz, bu sözde kültürlü ve Hıristiyanlaşmış insanların salgınıyla. Yamyamlar.

Bağımsızlığımız henüz ilan edilmedi. Klasik bir VI. John ifadesi gibi “evlat, kimi maceracılar kendi taçlarını sana giydirmeden, sen kendi tacını giy!”. Hanedanlık defedildi. Şimdi Bragantine’lerin hortladığını ve onların arkalarında bıraktıkları enkazı başımızdan savıyoruz. Maria da Fonte’nin tüzükleri ve enfiye kutularını da.

Freudca tescillenmiş giyinik ve baskıcı sosyal gerçekliğe karşı-Palmiyeler ülkesinin ana-erkilliğinde komplekslerden, delilikten, orospulardan, hapishanelerden arındırılmış bir gerçeklik.

oswald de andrade
1928

sonsuz milimetre manifestosu

önce formların, renklerin, kelimelerin, seslerin gelişmesine izin vereceğiz son onları izah edeceğiz.

önce bacakların, kanatların, ellerine büyümesine müsaade
edeceğiz sonra bırakacağız uçsunlar
kendilerini şarkı söyleyerek gösteriyorlar

ortada bir zaman çizelgesi, bir hesaplama ya da bir savaş varsa, ben önce bir plan tasarlamayanlardanım.

yıldızların, çiçeklerin, formların, renklerin sanatı sonsuzluğun bir parçasıdır.

hans arp
1938