Etiket: chuck palahniuk

If You Never Have Sex

IF YOU NEVER HAVE SEX from Kimsenin Kendi on Vimeo.

“..If you never have sex you never gain a sense of power. You never gain a voice or an identity of your own. Sex is the act that separates us from our parents. Children from adults. It’s by having sex that adolescents first rebel.
And if you never have sex, you never grow beyond everything else your parents taught you. If you never break the rule against sex, you won’t break any other rule..”

“..Eğer hiç seks yapmazsan güç hissinin ne olduğunu asla bilemezsin. Kendi sesin ve kişiliğin olmaz. Seks bizi ailemizden ayıran eylemdir. Çocukları ebeveynlerden ayıran şeydir. Ergenlerin ilk başkaldırıları seks yoluyla olur. Ve eğer hiç seks yapmazsan ailenin sana öğrettiği şeylerin ötesine asla geçemezsin. Eğer seksi yasaklayan kuralı çiğnemezsen bir daha hiçbir kuralı çiğneyemezsin..”

Chuck Palahniuk | Survivor (Gösteri Peygamberi)

Hayal Et!

Doğduk ve henüz hayal gücü olan birer tehdit olarak dünyaya geldik. Çocuk olmanın bile başlı başına bir mutluluk kaynağı olduğu, hatta yaşamın, kız çocuklarının saçlarından yapıldığı, hayal etmenin tüm dünyayı değiştirebileceği bir çağ idi. Çünkü hayal gücü bu dünyayı değiştirebilirdi! Çocuk işçiliğini engelleyebilir, geliri eşit bölüştürebilir, gündüzleri sömürülmeyi; geceleri aç yatmayı önleyebilirdi.

Belirli şeyler karşılığında belirli meblağları ödemeyi taahhüt eden ebeveynlerimizin evlerinde büyütüldük. Çitlerle çevrilen araziler, karşılığı faiz olan borçlar bizim geleceğimiz için alınmıştı. Anladıkça sıkıcı olmaya başlıyordu yaşam! Bir düzeni farkında olmadan yaşatan ve muhafaza eden bireylerin -ecek -acak kipleriyle süslediği zaman diliminin nesnesi olarak çağa evriliyor, pamuk şekerin masumiyetini kaybediyorduk.

İnsanlar dünyanın düzenli ve güvenli bir yer olması için yıllarca çalıştılar. Ama hiç kimse bunun ne kadar sıkıcı olabileceğinin farkında değildi. Bütün dünyanın parsellendiğini, hız limitleri konduğunu, bölümlere ayrıldığını, vergilendirildiğini ve düzenlendiğini, bütün insanların sınavlardan geçirildiğini, fişlendiğini, nerede oturduğunun, ne yaptığının kaydının tutulduğunu düşünün. Hiç kimseye macera yaşayacak bir alan kalmadı, satın alınabilenler hariç. Lunaparka gitmek gibi. Film izlemek gibi. Ama bunlar yine de sahte heyecanlardı. Dinozorların çocukları yemeyeceğini bilirsiniz. Büyük bir sahte afetin olma şansı bile oy çoğunluğuyla ortadan kaldırıldı. Gerçek afet veya risk ihtimali olmadığından, gerçek kurtuluş şansı da ortadan kalkmış oldu. Gerçek mutluluk yok. Gerçek heyecan yok. Eğlence, keşif, buluş yok.   –  Chuck Palahniuk

Büyüdük… Sistemin, uyanık olduğumuz her dakika, dikkatimizi başka yerlere çekmekle meşgul olduğu, tamamen zapt olduğumuzdan emin olmak istediği zamanlarda; önceleri güçlü ve sihirli bir sese sahip olan hatıraların, bir yaştan sonra iyi ya da kötü fark etmeksizin, sahiplerine acı verdiği çağları gördük. Artık neyi, nasıl, ne kadar tüketeceğimizi öğrenirken, sokağın karşısına geçmek istediğimizde; güvendiğimiz insanların ellerine ihtiyaç duymadığımız zamanlardı. Kitlesel tüketim için kitlesel olarak dizayn edildik!

Kamusaldık; diğerimizin kapısının önünü de süpürürken, ruhumuzun ana karasından koparılıp, başkalarının “anamal”ını artırmak için yeniden örgütlendirildik; bir sistemin sürekliliği için hazırda tutulan yedek ordunun “tükenmez” kalemiydik…

Karşılık beklemeden, yalnızca yapmış olmaktan keyif aldığımız ve kendimizi iyi hissettiğimiz iyilikler vardı; “fayda”yı öğrendik… Çöldü “fayda”, ve biz, faydadan yapılma bir çölde, kendi çölümüzü bekleyen bir çadıra dönüştük.

Yaşlandık… Biz, derin bilginin ve büyünün gömülü hazinelerini işaret eden sonsuz bir varlık; biz, ormanın, bereketin ve derinliğin ruhuyduk. Yaradılışa ihanet ettik, özümüzü sakladık, yabancılaştık ve kaybettik! Saklı kayıplar gibi aramızda ama görünmeden yaşamak zorunda bırakılmış insanlar haline getirildik.

Bu hayatı ve mekaniğini duyumsamamızı sağlayan; sanatı, sanatçıyı ve eserlerini yaktık, tüm yaşamın işleyişine mana katan duyguyu yok ettik (Film önerisi: Equilibrium, Fahrenhayt 451), robotize olmuş toplumlara dönüştürüldük (Prozac Nation).

Ölüyoruz; o yoldaki biziz ve bir mesafeyi kaplıyoruz. Haz için hızlanıyor ve süreksiz mutlu oluyoruz. Yapraklarında geçmişin adları yazmayan unutuş ağacının tohumları zihnimize ekilirken; dokunuşun adını unutuyor, gecenin adını unutuyor, kelimeleri unutuyor ve insan olmayı unutuyoruz. Şimdi o ağacın gölgesinde kendi gölgemizi bekliyoruz.

Biz televizyon izleyerek, milyonerler, sinema tanrıları, rock yıldızları olacağımıza inanarak büyüdük ama olamayacağız…Hepimiz heba oluyoruz…Bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor ya da beyaz yakalı köle olmuş…Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşindeyiz…Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz… Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız…Bir amacımız yok; ne büyük savaş ne de büyük bir buhran yaşadık…Bizim savaşımız ruhani savaş… Ve bunalımımız kendi hayatlarımız…   –   Chuck Palahniuk 

Bildiğimiz tüm insanların ortak çabası olan bizler; ancak hayal gücümüz tükendiğinde “dünya” için bir tehdit olmayacağız. O zamana kadar; daha yeşil bir gezegenin, adil ve eşit olan herhangi bir yerinde, aç kalan kimsenin olmadığı bir sokağında, herkese eşit yağan yağmur damlalarının altında, gökyüzünün saçlarımıza değmesini hayal edeceğiz…

Hayatım sıkıcı ve değersiz olabilir ama en azından benim hayatım; fabrikada üretilmiş, ikinci el, kalitesiz bir hayat değil. – Chuck Palahniuk

o eski insanlar öldüler.

Hayatta hiçbir zaman sahip olamayacağım yağmur ormanlarını yakmak istiyordum. Uzaya klorofluorokarbon gazları pompalayıp ozon tabakasında koca koca delikler açmak istiyordum. Dev tankerlerin boşaltma vanalarını açmak, açık denizlerdeki petrol kuyularının kapaklarını kaldırmak istiyordum. Yemeye paramın yetmediği bütün balıkları öldürmek, asla göremeyeceğim Fransız kumsallarını kirletmek istiyordum.
Bütün dünyanın dibe vurmasını istiyordum.
O çocuğu yumruklarken aslında yapmak istediğim, sikişmeyerek türünü tehlikeye mahkûm eden her pandanın ve pes edip kendini karaya atan her balinanın, her yunusun alnının ortasına bir kurşun sıkmaktı.
Bunu türlerin yıllarca yok oluşu görmeyin. Eleman azatlımı gibi görün.
Binlerce yıldır insanoğlu bu gezegendeki her şeyin içine etmiş, her şeyi boka çevirmişti ve şimdi tarih benden herkesin pisliğini temizlememi bekliyordu. Boş konserve kutularını suyla çalkalamalı ve yassıltmalıydım. Kullandığım her benzin damlasının hesabını vermeliydim.
Ayrıca, nükleer atıkların, gömülmüş mazot tanklarının ve ben doğmadan bir kuşak önce atılmış çöplerin oluşturduğu zehirli yığınların faturasını üstlenmek zorundaydım.
.
.
.
Ciğerlerime duman kokusu çekmek istiyordum.
Kuşlar geyikler gereksiz lükslerdir ve bütün balıklar su yüzüne vurmalıdır.
Louvre Müzesi’ni yakmak istiyordum. Elgin Mermerleri’ni balyozla parçalamak, Mona Lisa’yla silmek istiyordum. Bu benim dünyam artık.
Bu benim dünyam, bu benim dünyam. O eski insanlar öldüler.

chuck palahniuk

porno

snuff

porno: isim (po’rno) Fransızca porno
Amacı cinsel dürtülere yönelik olan, ahlaki değerlere aykırı düşen yayın, resim vb., pornografi.

üstteki alıntı tdk‘dan. yani genel türkçe sözlük içerisinde geçen bir kelime. “ahlaki değerlere” aykırı düştüğü belirtiyor. ahlak kavramını burada tartışmaya gerek yok. konumuz “ölüm pornosu” orijinali “snuff” – çevirmen funda uncu neden böyle bir çeviriyi tercih etti o da ilginç geldi. chuck palahniuk’un ayrıntı yayınları tarafından çevrilen kitabı. karşımızda yinemuzır neşriyattan koruma kurulu“. bu sefer diyorlar ki:

İncelenen ve değerlendirilen Ölüm Pornosu isimli kitapta yer alan yazıların halkın ar ve duygularını incittiği, cinsi arzuları istismar eder nitelikte olduğu, Türk Ceza Kanunu’nun 226.Maddesini ihlal ettiği, dolayısıyla müstehcen bulunduğu, kitabın süresiz yayın olması nedeniyle 1117 sayılı kanuna 3445 sayılı yasa ile ilave edilen Ek-2. Madde kapsamına girmediği oybirliği ile mütalaa edilmiştir.

chuck palahniuk’un 12 tane kitabı var. ölüm pornosunu okumadım ama diğer okuduğum 6 kitabından neye takılmış olabileceklerini tahmin etmek güç değil. bunu yazıya döküp mantıksız diye belirtmek mantıksız olmaya da devam ediyor. merak ettiğim diğer nokta bu 8 kişilik kurulun çalışma mekanizması. bu abiler kitapları neye göre seçiyor, tamamını mı okuyorlar, yazarın diğer kitaplarını da okuyorlar mı, halkın duyguları nerede yazıyor ve bu 8 adam neye göre karar veriyor? irvine welsh’in “porno”su istismar etmedi mi? boris vian’ın “pornografi üzerine” kitabı halkın ar ve duygularını yeterince incitmedi mi? de sade hakkında bir fikriniz var mı? sanırım yok, çünkü olsaydı ilk başta onu yasaklardınız. “sodom’un 120 günü”nü şu an sipariş verebiliyorum bir yasal alışveriş sitesinden. bir yandan da faydalı görüyorum aslında böyle haberleri. william burroughs duyulmamaya ve okunmamaya devam edecekti ülkede, şimdi biraz bilinirliğe kavuşmuş olabilir. chuck palahniuk da ona keza. bu tarz konuların twitter’da trend olması da bir titreme getiriyor üzerimize halkımızın dahiyane yorumları çerçevesinde. “ölüm pornosu trend olmuş ne kadar iğrenç bir ülkeyiz yaaaa” yorumlarının oranı baya yüksek.

palahniuk abi vakti zamanında şöyle buyurmuştu;

I don’t care what they do with my book so long as the flippin check clears.

ayrıntı yayınlarının konu ile ilgili açıklaması şöyle:

“Ölüm Pornosu’nun (Snuff) yazarı Chuck Palahniuk’un bütün kitapları dünyada olduğu gibi ülkemizde de yakından takip ediliyor. Neredeyse bütün kitaplarının film hakları alınmış olup, birçoğu zaten başarıyla sinemaya da uyarlanmıştır. Dövüş Kulübü’nü duymayan yoktur. Ayrıca yazar eleştirmenler tarafından ‘çağımızın en büyük yüz yazarı’ arasında gösterilmektedir.

Başta Almanca, Fransızca, İspanyolca, Portekizce, Çekçe olmak üzere dünyanın belli başlı dillerine çevrilmiş ve onlarca ülkede yayımlanmış, Türkiye’de ise Ayrıntı Yayınları’ndan yaklaşık iki ay kadar önce yayımlanan Ölüm Pornosu, Chuck Palahniuk’un diğer romanları gibi okur tarafından hemen benimsenmiş ve kısa sürede iki baskı yapmıştır. Kitap ayrıca yayımlandığı ülkelerde de hemen dikkati çekmiş ve hakkında oldukça fazla değerlendirme yazıları çıkmıştır.

Ancak bu kitapla ilgili sizlere üzüntüyle duyurmak zorunda olduğumuz bir durumla karşı karşıyayız: İstanbul Basın Savcılığı’nın Ayrıntı Yayınlarına gönderdiği yazı ve ilişiğindeki Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu imzalı sekiz sayfalık bilir kişi raporuyla kitap ve yayınevi hakkında bir soruşturma yapıldığını ve yayınevi sorumlusuyla çevirmeninin ifadesine başvurulacağını duyuruyor.

Ayrıntı Yayınları Genel Müdürü Hasan Basri Çıplak açılan soruşturma kapsamında dün basın savcısına ifade verdi.

Hasan Basri Çıplak ifadesinde, Palahniuk’un dünyanın önemli edebiyatçılarından biri olduğunu, dava konusu olan kitabın içeriğinin de iddia edilenin aksine, kadın vücudunun metalaştırılmasına karşı şiddetli bir eleştiri içerdiğini belirtti. Çıplak, Ölüm Pornosu’un her anlamıyla edebi bir eser olduğunu savundu.”

sanal zamanın duygu yüklü çocukları

Çok yalnızız, hem de çok…

Hepimiz yalnızlığımıza sanal çözümler bulmaya çalışıyoruz. Sinemaya gitmiyoruz, çekilen en yeni filmi bile izbe bir vcd’cide bulabiliyor, bikaç liraya edinebiliyoruz. Sonra iki değişik film izleyince kendimizi en ala sinema eleştirmeni sanıyoruz. Kitap almıyoruz, onun yerine Wikipedi’den filozofların önemli sözlerini okuyoruz. Bu yetiyor. Böylece hem paramızı hem de “çok değerli” vaktimizi harcamamış oluyoruz. Birbirimizin müzik zevklerine tecavüz ediyoruz, sonra onları da Limewire’dan indirip klasörlere taşıyoruz. Böylece 60ları,70leri ya da 80leri yaşamış olmamız gerekmiyor. Müzisyenlerin en popüler şarkıları neymiş buluyor, yalnız onları dinliyoruz. Zaten diğer şarkıları albümde boşluk kaldığı için yapmıştır diye umursamıyoruz. Doğumgünlerimizi Facebook’tan kutluyoruz. Sağdaki kutucuğa günde bir kere baksak kimsenin doğumgününü unutmuyoruz. Çok iyi dostlar oluyoruz böylece ve hediye masrafını ortadan kaldırıyoruz. Ama aslında hiç gerçek arkadaşımız kalmıyor gitgide, biz de buna inat sanal arkadaş listelerimizi kabarttıkça kabartıyoruz. Ne halde olduğumuzu smiley’lerle ya da durum bilgileriyle gösteriyoruz. Hal hatır sormuyor, birbirimizi aramıyoruz. İlkokul arkadaşlarımızın ne kadar değiştiğine bakıyor; bulunca sevinmiyoruz. Sadece bulmak istediğimizin adını soyadını yazıyor ve enter’a basıyoruz. Yemeği,çiçeği,şarabı internetten sipariş ediyoruz, sanal rakı sofraları kuruyor, sanal mezeler yolluyoruz masalara(!) Toplumun, ülkenin, dünyanın haline bakıp hayıflanıyoruz; “bu iş böyle gitmez”ler çekiyoruz oturduğumuz yerden. Aklı biraz çalışanımız heryerde devam eden savaşlara ya da zulme karşıtlık gösteriyoruz; internetten… İki farklı filmle, bi tane özlü söz öğrensek kendimize muhteşem bir “ilerilik” atfediyoruz. İnsanların çoğu ne kadar aptal oluveriyor birdenbire. En akıllı biziz zannediyoruz. Televizyon izlemeyi sevmiyoruz, aptal aptal programlar olduğu için, onun yerine sanal dünyada paylaştığımız bağlantılara gülüyoruz, “kotamızı” dolduruyoruz. Aynı zamanda çok da duyarlıyız. Bir “tıklamayla” aç çocukları doyuruyor, sokak köpeklerine bakıyoruz. Sonra aynı “tıklamayla” kendi “açlığımızı” doyuruyor, sonra profilimize bakanları paranoyakça öğrenmeye çalışıyoruz. Sıcak koltuğumuzda osura osura anlamsızca siteler arasında “koşturuyor”, sonra 100 metreyi 10 saniyede koşmuş gibi yoruluyoruz. Ama hayatında hiç osurmayan, geğirmeyen, kültürlü, duygu yüklü profiller hazırlıyoruz kendimize. Sonuçta bu sanal zamanda aslolan oluşturduğun profil, gerçekte kim olduğun değil. Eli kalem tutanımız, birkaç Nazım, Süreya okumuşumuz en ala edebi eserleri döktürüveriyor. Hiç acı çekmeden, hiç yokluk görmeden, hiç gerçek sevgiyi yaşamadan dünyanın en çok acı çekmiş en çok üzülmüş en çok ağlamış profilini oluşturuyoruz. Nasılsa kimse kıçımızı kaşıya kaşıya “bu mısraya ne tür bir kelime koysam” dediğimizi bilmiyor. Sızılardan, yürek yakan terkedilişlere kadar herşeyi seriveriyoruz insanların yorumlarına, puanlarına. Gerçek dünyadaki önemsenmeyişimizi unutuyor, bir anda “emeğine sağlık” ların insanı olup çıkıyoruz. Bizi sırılsıklam eden yağmurların, içimize işleyen rüzgarların bir önemi kalmıyor. Kötü havalarda evimizden çıkmıyor, sanal dünyadaki “profilimizi” besliyor, büyütüyoruz. Yolda yürürken birbirimizin suratına bakmıyoruz. Çünkü artık yolda yarattığımız profil yürümüyor, gerçek biz yürüyoruz ve bunun özgüvensizliğiyle hep yere bakıyoruz. Başka bir yerde sosyalleşemiyoruz. Alakalı alakasız yapıştırdığımız etiketlere denk insanlar bulup “burdan zor oluyor ekle istersen ….” diyiveriyoruz. Medeni cesaretimize sanal tavanlar yaptırıyoruz. Sanal köyler kurup, oralarda yaşıyoruz. Birilerini geçmek, bir puana erişmek hayatın anlamı olup çıkıyor. Bilmiyorum belki de hiç görmeyeceğimiz 230 arkadaşla mutluyuz ama bu sanal ve ruhsuz zamanın duygu yüklü çocukları olmayı başarıyoruz.

Mutlu cumartesiler….

bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor, ya da beyaz yakalı köle olmuş. reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşinde… nefret ettiğimiz işlerde çalışıp, gereksiz şeyler alıyoruz. bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. bir amacımız ya da yerimiz yok. ne büyük savaşı yaşadık, ne de büyük buhranı. bizim savaşımız ruhani bir savaş. en büyük buhranımız hayatlarımız. televizyonla büyürken milyoner film yıldızı ya da rock yıldızı olacağımıza inandık, ama olmayacağız. bunu yavaş yavaş öğreniyoruz. ve bu yüzden çok ama çok kızgınız.”

Tyler Durden – Fight Club

bu ömür boyu sahip olduğum altı yüz kırk birinci balık. tanrı’nın yarattığı başka bir canlıya bakmayı ve sevmeyi öğrenmem için ailem yıllar önce ilk balığımı almıştı. sahip olduğum altı yüz kırk balıktan sonra öğrendiğim tek şey, insanın sevdiği her şeyin bir gün öleceği oldu. o özel kişiyle karşılaştığın ilk anda, onun bir gün ölüp toprağın altına gireceğine emin olabilirsin.

chuck palahniuk