Menü Kapat

Etiket: cemal süreya (sayfa 1 / 2)

Meşhur Güzellik: NEFERTİTİ

Mısır ve dünya tarihi için oldukça önemli olan bu kadını tanıyarak Mısır tarihi hakkında önemli bilgiler edindim. Ve bu kadını tanımama vesile olan da okuduğum bir şiirdi

Daha ben ilk kazmayı vurmadan
Elime gelen karabitkili testi,
Nefertiti’nin mutfağı sayılan yerde
Koyu sır hicret yollarını kesti.

Edebiyatımızın pek mühim şairlerinden Cemal Süreya’nın pek mühim dizeleri… Daha ben adını verdiği bu şiir beni her okuduğumda farklı ve daha fazla müteessir etmiştir. Kanımca bir kadına yazılmış her şiir güzeldir tıpkı bir şiire yazılmış her kadın gibi. Bu şiirde mevzubahis bir kadın: Nefertiti…

Kimmiş bu Nefertiti, neymiş diye soranlara; M.Ö. 14. yüzyılda yaşadığı bilinen Mısır kraliçesi Nefertiti, Mısır Firavunu IV. Amenhotep’in eşi, Firavun Tutankhamun’un kayınvalidesidir. Eski Mısır tarihine ait bütün kitaplar, onun dillere destan güzelliğinden bahseder. Adının kelime anlamı; “güzellik geliyor”“güzel olan” ya da “güzelden gelen” anlamlarına  çevrilmiştir. Nefertiti’nin güzelliğini bugünkü süper model ölçüleriyle karşılaştırırsak, o bir kraliyet güzeliydi diyebiliriz. Kimi kaynaklarda Nefertiti’nin asıl adı Tadukhepa’dır. Daha sonra meşhur güzelliği sebebiyle Nefertiti ismiyle anılmaya başlandı.

Kraliçe Nefertiti’nin nerden geldiği ve kökeni tam olarak bilinmemekle birlikte bazı araştırmacılar; onun, Mısır dışından asil bir aileden geldiğini ileri sürüyorlar. Özellikle çekik gözlerinden dolayı Asya kökenli olduğunu düşünen çok sayıda araştırmacı da mevcut.

Nefertiti, yaşadığı dönemin en güçlü kadınlarından biriydi. Özellikle de Mısır’da. Çünkü Nefertiti, kocası Akhenaton yani firavunla aynı düzeyde bulunuyordu. Hatta firavunun uygulaması gereken cezaları ya da yapması gereken işleri yapabilme yetkisi vardı. Bu durumdan halk ve din adamları hiç memnun değildi; çünkü bu Mısır’da alışkın olunan bir uygulama değildi. Tahtta çok uzun süre kalamadıklarından dolayı bu memnuniyetsizlik uzun sürmedi. Akhenaton, saraya yayılan salgın bir hastalıktan  öldü. Nefertiti de bir süre tahtta kaldı ve öldü.

Baht karası saçları, kopkoyu ufak gözleri ve bronz teni en güzellerin gözlerini kamaştıracak cinstendi. Elmacık kemikleri çıkık, yüzü çiçekler gibi inceydi.

Fazıl Hüsnü diyor ki, ne diyor fazıl hüsnü?..
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

Diyorum ki, şiir her bilimi kapsar.

Diyorum ki şiir mükemmeldir.

Cemal Süreya ile Ahmet Kaya Röportajı – III/III

İlk iki bölümünü okumayanlar için;
Cemal Süreya ile Ahmet Kaya Röportajı – I/III
Cemal Süreya ile Ahmet Kaya Röportajı – II/III


– Diyelim sen Ahmed Arif’ten, Enver Gökçe’den beste yaptın. Daha sonra yine aynı metinleri mi kullanmak istersin?

Dünya her gün değişiyor. Ben geçmişte Ahmed Arif’ten yapıyordum, şimdi yapmıyorum. Nazım’dan yapmıyorum. Açıkça söyleyeyim, Nazım’ı bestelemek zor. Şiirlerini müzikleştirmekte zorluk çekiyorum. Nazım bestelemek biraz da ustalık işi. Ben kendimi hâlâ çırak olarak görüyorum.

– Sen kendi kendine yetiyor musun?

Tabii yetiyorum. Söz olarak değil, beste olarak. Ben besteciyim, güfteci değilim.

– Bir insan hem en büyük besteci, en büyük söz yazarı ve hem de en büyük şarkıcı olabilir mi?

Mümkün değil. İnsan bir alanda uzmanlaşabilir. Diğerleri talidir. Ben söz yazabilecek kültürel birikime sahip olduğumu zannetmiyorum. Ama besteciliğime inanıyorum ve “ben varım” diyorum.

– Yaptığın besteyi kullanan başka şarkıcılar oldu mu?

Oldu.

– Nilüfer için ne düşünüyorsun?

İyi bir sanatçı, güçlü ve akıllı. İyi bir şarkıcı. Alaturka müziği sevmememe rağmen, onun çok sağlam bir dille ve sağlam bir diksiyonla müzik icra ettiği kanısındayım.

– Peki Muazzez Abacı’yı neden daha öne çıkarıyorsun?

Her şeyden önce delikanlı bir tavır var Muazzez Abacı’da.

– Delikanlı ne demek?

Muazzez Abacı’da oturmuş bir yorum var. Doyuruyor insanı. Şarkının içeriğini mimikleriyle, tavırlarıyla ve yaşam biçimiyle çok iyi veren bir sanatçı. Sanatçıyı sahnedeki şovuyla dinlemem. Altyapısıyla beni etkilemesi lazım, yaşamıyla. Muazzez Abacı, fiziğinin ötesinde, ses duyarlılığı yüksek bir sanatçı.

– Gönül Yazar için ne diyeceksin?

Şarkılarını da, kendisini de, hiçbir şeyini sevmiyorum Gönül Yazar’ın. Bana hitap etmiyor.

– Hitap etmeyen iki ad daha söyle.

Devam

Cemal Süreya ile Ahmet Kaya Röportajı – II/III

İlk bölümünü okumayanlar için;
Cemal Süreya ile Ahmet Kaya Röportajı – I/III


– Sana göre feminizm nedir?

Bana göresi, sana göresi mi var kardeşim. Ne yani, bu her kelleye bir takke mi ki, sen başka tarif et ben başka… Efendim, şöyle söylesem. Feminist kuramla uzaktan yakından uğraşmadığı halde kendini feminst olarak gören bir sürü kadın var. Birçok kadın feminizmi kısaca “kadın sorunları çerçevesinde savaşçı bağlanma” olarak anlıyor. Kimileri içinse kadınların kurtuluşu için her teorik ve pratik uğraşı feminizmdir.

Belirli üretim araçları özel mülkiyette oldukça ve egemen sınıf, işçi sınıfının ve kadın kitlesinin baskı altında olmasından çıkar sağlama gücünü elinde tuttukça kadın üstündeki baskının etkililiğinde ve sürekli olarak yeniden üretilmesinde köklü hiçbir değişiklik olmayacaktır. O yüzden de kadının kurtuluşunun maddi temeli, bu ekonomik ve pratik gücün alt edilmesidir.

Feministler için çağdaş kapitalist dünyanın çizdiği çerçeve içinde erkeklerle eşit haklara kavuşmak son hedeftir. Proleter kadınlar ise, bu eşit haklar için, sınıfının ekonomik köleliğine son vermek için sürüp gidecek savaşımda yeni bir silahtır sadece. Feministler için bütün hakları alan baş düşman erkek cinsidir. Akıllı kadınlar, yani proleter kadınlar ise tümüyle farklı bir yaklaşım içindedirler. Onların gözünde erkekler, bir düşman, bir baskı unsuru değil, tersine bu mutsuz dizgeyi kendileriyle paylaşan bir ortak ve daha aydınlık gelecek için savaşımda yoldaştırlar. Kadın işçi en az erkek kardeşi kadar acı çekerken, erkek-kadın tüm işçi sınıfı aynı oburlukla yiyip tüketen ve milyonlarca insanın yaşamı pahasına semiren canavardan nefret etmektedir.

– Feminizme neden bu kadar karşısın?

Bir kere feministlerin birlik çağrısı bundan 70 yıl önce, Lenin’in “işçi kitlelerinden kopuk, küçük güçsüz grupların birlik yaygarası halis bir ikiyüzlülüktür. Çünkü birliği bozan, bölücü taktikleriyle çoğunluğun isteğine karşı gelen onlardır” diye nitelediği işçi sınıfının uzağında üretilen birtakım “aydın” akımlardan biridir sadece.

Kadın-erkek arasında da, erkekle erkek arasında da sömürü var; bunlar insanların gerçek devrimi yaptığı zaman bitecektir. Asıl o tabii. Erkeğin kadını sömürmesini özel olarak öne almayalım mı demek istiyorsun? Bunu mu?

Hayır. Öyle de denebilir ama, ben tümüyle toplumsal kurtuluştan yana bir insanım. Kadınların erkeklere karşı ya da dayağa karşı kendi aralarında örgütlenmelerine hiçbir anlam veremiyorum. Türkiye’de bütün çiçekçiler kadınlar için kurulmuştur. Şarkılar, şiirler kadınlar için yazılmıştır. Bunlar daha ne istiyorlar?

– İleri gitmiş olmadın mı? Bütün çiçekler kadınlar için mi?

Ya hastalar için, ya kadınlar için.

– Çok şakacısın. Başka ne diyebilirim ki… Ben 18 yaşındaki Ahmet Kaya ile bugünkü Ahmet Kaya arasında ne gibi farklar var? Değişmeler olmuş mu?

18 yaş ile 32 yaş Ahmet Kaya’sı arasındaki fark, geçen süre içinde Türkiye’de yaşanan, kazanılan ve kaybedilen şeylerle eşdeğerdedir. Biz neler kazandıysak, ne kadar doğru şey yaptıysak Ahmet Kaya gerçekten doğru bir olgunluğa erişmiştir. Yanlış şeyler yaptıysak Ahmet Kaya’nın yaptığı şeyler de yanlıştır. Ama ben bu süre içinde doğru şeyler yaptığımıza, bugün bitse bile, insanlara onurlu bir geçmiş bıraktığımıza inanıyorum. Ama şairin dediği gibi elbette “sığ yanlarım vardır” benim de, işlemeye vakit bulamadığım zamanın yetmediği ya da başka şeyler…

Devam

Cemal Süreya ile Ahmet Kaya Röportajı – I/III

Cemal Süreya’nın Ahmet Kaya ile yaptığı röportaj 1989 yılına ait. Uzunluğu dolayısıyla 3 parça halinde yayınlacağız. Bildiğiniz gibi Cemal Süreya röportajdan 1 yıl sonra yani 1990’da hayata veda etti. Ahmet Kaya ise bu söyleşiden yaklaşık on yıl sonra, 10 Şubat 1999 gecesi Magazin Gazetecileri Derneğinin ödül töreninde “Yılın Sanatçısı” ödülünü alırken yaptığı konuşma sonrası linç girişimine uğradı. Daha sonra ülkede yaratılan atmosfer ve hakkındaki ceza davaları nedeniyle yurt dışına çıkmak zorunda kaldı ve 16 Kasım 2000 tarihinde Paris’te yaşama veda etti.


Ahmet Kaya’nın yükselişini neye bağlayabiliriz? Gerçi bir günlük, bir yıllık olay değil bu. Çocukluğundan beri ezgiyle uğraşıyor. Ama yükselme grafiğinde son zamanlarda bir sıçrama olduğu da bir gerçek. Kasetleri 1 milyonun üzerinde satıyor. Depolitizasyon politikasının bir yerde kırılmasının onun kişiliğinde, ona hayran oluş biçiminde de yansıdığını söyleyebiliriz. Kendisine gönderilen son mektupların birkaç yüzünü elden geçirdik. Hepsinde de aynı nitelikte bir coşku bulduk; demokrasi isteği, dünyanın değişmesi özlemi… Depolitizasyona ilk tepki müzik alanında doğdu, diyebiliriz. Mahkumdan da mektup alıyor Ahmet Kaya, infaz memurundan da; esnaftan da, işçiden de, terzi kızdan da. Mektuplarda, bir müzisyene gönderilenin çok çok ötesinde mesajlar var.

Kendisiyle görüşmek için önce Kadıköy’deki Olimpiyat Lokantası’nı seçmiştik. Ancak oradaki müzik yayını ve uğultu elimizdeki ses alma aygıtını sağır duruma getirince, sil baştan yapıp röportajı başka bir yerde gerçekleştirdik.

Ahmet Kaya kendine sonsuz güven duyan biri. Kendisiyle gönenen biri. Sözünü de sakınmıyor. Ayrıca kendi dalındaki başka sanatçılardan daha derin, daha mürekkep yalamış olduğunu her haliyle, her sözüyle ortaya koyuyor.

Sosyal mücadeleyi her şeyin önünde görüyor, aşkın da, ünün de, dostluğun da. Çelişkilerden korkmuyor. İçinden geldiği gibi konuşursa zaten çelişkiye düşmeyeceği kanısında sanki. “Devrimci müzik”i hayatının ve kişiselliğinin kendisi haline getirmiş.

Hüznünde alarm yok. Denebilirse, bir sevinç çığlığı saklı hüznünde.


– Sevgili Ahmet Kaya, sana gönderilmiş son mektupların bir bölüğünü okudum. Bu senin gerçekten büyük ün yaptığının kanıtıdır. Ne mektuplar ama! Ne kadar güzel! Düşüncelerinizden ötürü kasetlerinizi dinlediklerini söylerlerken sorular yöneltiyorlar. Sözgelimi şöyle diyorlar: “Kendinizi bugünkü müzik içinde nereye oturtuyorsunuz?”

Bugüne kadar yaptığım müziğin bir altyapıdan hareketle oluştuğunu düşünüyorum. Benim, sınıfsal ilişkilerimin, sınıfsal yapımın, ideolojik anlamda geçmiş dönemde yaşadıklarımla beslenmesiyle öğrendiklerim ve yaşadıklarım müziğim için anahtar oldu. Her şeyden önce bir devrimciyim ben; Türkiye’de özgürlük ve demokrasi mücadelesi anlamında sanat alanında mücadele veren insanlardan biriyim.

– Size mektup yazanlardan biri de şöyle demiş: “Müzikle demokrasinin ne olduğunu anladım”. Bu ne demek sizce?

Biraz önce dediğim gibi, özgürlük ve demokrasi mücadelesinin bir neferiyim ben. Kendimle yansıttığım şeyler insan haklarını, yitirdiğimiz demokratik haklarımızı ezgilerle sunmak, insanlara sorular sormak… Cevaplarımı zaten halktan alıyorum. Ben sadece soru soruyorum. Yaptığım müzik şu anda bir çözüm müziği değil. Somut durum müziği değil. “Ne yapmalı?” sorusunun yanıtını vermiyorum. Soruyorum; yaşadıklarımız gördüklerimiz bu; neler yapmak lazım… Sanıyorum arkadaşlar da bana yazdıkları mektuplarda veriyorlar cevaplarını. “Demokratın, demokrat olmanın ne olduğunu senin müziğinde gördük.” Elbet, bu benim için bir ölçü değil. Herhangi bir insanın gerçekten demokrat olması için Ahmet Kaya’nın şarkıları yetmez. Ama böyle bir sinyal gönderebildiysem ne mutlu bana!

– Türkiye’nin bugünkü ortamında gerçek demokrat olmak size göre daha neleri içermelidir?

Yaşadığının bilincinde olmak. Türkiye’yi ve dünyayı iyi tanımak. Ayaklarını Türkiye toprağına basarak Türkiye’yi tahlil etmek.

– Müzik sence bir yöneltme midir, yoksa bir yansıma mı? Araç mı, yoksa sonuçta elde edilen bir ürün mü? Daha açayım; bugün Türkiye’nin yansısı, Türkiye’nin izdüşümü müzikle de ifade edilir, resimle de, başka sanatlarla da? Müzik bunların en güçlüsü ve en yaygını. Türkiye’nin sesi, yansısı bugün hangi müzik türünde sizce?

Çağdaşlık ve ilericilik adına gerçekten evrensellik boyutlarına ulaşacak bir tür, bence uluslararası alanda bir anlam kazanacaktır. Türkiye’yi tanıtmak anlamında. 15 kişilik bir yurttan sesler korusu düşünün, diğer yandan 70 kişilik 7 sesli müzik yapan bir arabesk orkestrasını düşünün (Orhan Gencebay’ın yaptığı gibi). 15 tane otantik halk çalgısının bir araya gelip çıkarttığı tek sesli müzik mi, yoksa 70 kişilik orkestranın yaptığı arabesk müzik mi daha ileri. Geçmişte bize öğretilen burjuvazinin sunduğu tüm ileri olanaklardan yararlanmaktı. Şimdi, bunların hangisi Türkiye’yi daha iyi anlatır. Yalnız arabesk olarak bakmıyorum. Bir de politik yanı var olayın. Türkiye’nin gerçeğini, yaşanan olayları, Türkiye’nin doğrularını kaderci anlayışla anlatmak mümkün değil. Ve halk müziği dediğiniz zaman, uluslararası anlamda, “İşte bizim müziğimiz budur, Türkiye budur.” diyebiliyor muyuz? “Türkiye Köroğlu’dur, Pir Sultan’dır, Aşık Veysel’dir. Bizim gerçeğimiz budur” diyerek geçiştiriyorlar. Sinemadaki gibi, eski kilim göstermek gerekiyor ödül almak için. Türkiye’deki işçi sınıfının mücadelesini, emekçi yığınlarının gerçek anlamda verdikleri mücadeleyi sinemaya aktarmanızı Avrupalı istemiyor. Türkiye’yi gerçek anlamda anlatan müzik türlerine gelince, bu da işte bizim yaptığımız: İşkenceyi, insan haklarının hiçlenmesini, baskıları, demokratik haklarımızın alınmasını Türkiye dışındakilere doğru olarak anlatacak olan bizleriz. Halk müziği değil yani.

Devam

Karşılaşmalar

Sağ ayağım izmaritin yanına gelince durdum. Eğildim; yarısına dek içilmiş izmariti alıp cebime koydum. Kim atmış bunu bitirmeden?

Yusuf Atılgan – Tutku

Yurttan çıkıp yürüyorum, her gün aynı ben, aynı merdivenleri, farklı pantolonlar, farklı ayakkabılar bazen farklı düşünceler ama aklımın bir kenarında hep aynı seninle yürüyorum. Çantamda farklı kitaplar, kim bilir hangisinin iade edilme zamanı yaklaşmakta, bilmiyorum. Kütüphanenin önüne geliyorum. Geçen geceden kalma bir paket sigara çantamda. Sigara içmiyorum aslında ama tek tük de olsa bazen, biliyorsun. Bir sigara yakayım diye düşünüyorum içeriye girmeden. Siz de mi bulduğunuzda içenlerdensiniz yoksa? Evet, diyorum kendi kendime, bu da bir çeşit tiryakilik olsa gerek.

İçerken bir yandan bakıyorum kütüphane önündeki insanlara. Herkesin beklediği bir sen varsın sanırım… Yoksa neden kapı önünde, biz burada, ellerimizde sigaralar, hiç alışamadığımız, aslında bizim bile olmayan, başkasından aldığımız, bu iğreti, kötü kokulu ama içtiğimiz ama ciğerimizde dumanlar, sen, ben, bekleyenler, sana sarılanlar, senden ayrılanlar, kafasında seni büyütenler, hayal üstüne hayal kuranlar, kurduklarını yıkanlar, düşündükçe var edenler olmayanları, her şeyde anlam bulanlar ya da aradığını bulamayanlar derken bir sürü düşünceler uzayıp gidiyor. Sigaraya bakıyorum, filtrenin dibine gelmişim, son bir nefes kalmış fark ediyorum. Onu da çekip söndüreceğim derken elimden düşüveriyor sigara. Yerden alıp söndürüyorum fakat içimde bir garip his. Beklenmeyen bir bitişin verdiği huzursuzluk, ben böyle olsun istememiştim. O son nefesi de çekip yavaşça söndürürken kafamdakileri de sonlandıracaktım. Şimdi her şey havada asılı kaldı. Bir tane daha yakmaya karar verip bir sigara daha çıkarıyorum paketten. Her şey sil baştan tekrar etmekte, çakmak sesi, yakarken çıkan ateşe bakışım sonra kütüphane önünde bekleyenleri izlemem, seni beklediklerini düşünmem derken tıkanıyorum. Hayır, ikinci sigara fazla geliyor. Söndürmeliyim diye düşünüyorum. Bu daha yarım bir bitiriş olacak, emin miyim? Canım sıkılıyor, zaten sigara da söndürürken yamuluyor, kırılıyor, içindeki tütünler her yere dağılıyor, aynı kafamdaki düşünceler gibi.

Ani bir kararla parçalanmış sigarayla birlikte bütün paketi de atıyorum çöpe. Attıktan sonra da atmak yerine birine mi verseydim diye geçiriyorum aklımdan ama hayır, seni kimseyle paylaşamıyorum… Bu şey! Yalan. Koca bir yalan bu içtiğimiz, bu her gün yaşadığımız aynı merdivenlerde, farklı kot pantolonlarla. Üzerine ölü toprağı atamadığımız. Bir arkadaşın verdiği örnektir kafamda. Kadınlar diyordu, savaşa giden eşleri dönmeyince ama aylar ama yıllar, ama seneler gibi yıllar geçtikçe –geçsinler- ve gelmedikçe ölü bedenleri eş bildiklerinin, yani bir parça toprak atmadıkça ruhsuz bedenlerin üzerine, bitmeyen bir bekleyişin başrolleri… Onlar, onlar, onlar yani onlar basmadıkça sigarayı taşa toprağa, hep bir duman tütecek gibi mezarlarından.

Şiir Adamı Rahatsız Etmeli

Andre Gide günlüğünde sanat baskıdan doğar, der. Ben, günümüz şiiri için daha da ileri giderek şiir ayni zamanda kendine birtakım baskılar arar diyorum. Soruyu ister estetik planda, ister öbür planlarda ele alalım, bu böyle.

Çağdaş şiir hep alışkanlıklara, yerleşmiş simetrilere, edinilmiş rahatlıklara karşı olmuştur. N’olursa olsun yenilenmek, en büyük kaygısı bu onun. Bunun için de sık sık çıkış yapması, huyunu suyunu değiştirmeye kalkması, yerleşmiş simetrileri yıkması az rastlanan haller değil.
Bugün böyle bir yerleşmiş düşünce ve duyarlık simetrisi var mı şiirimizde. Nedense var. Onun için kendini yenilemeye, tazelemeye bak diyeceksiniz. Zaten yeni değil mi şiirimiz. Bunu diyeceksiniz. Orasını Bay Sabahattin Kudret Aksal söylesin size. Bakın Bay Aksal Çağrı dergisinin 4. sayısında şiirde düşünmeyi nasıl anlıyor: “Şiirimiz duygulanıyorsa da pek o kadar düşünemiyor diyoruz. Ne demek şiirin düşünmesi? Karşılığı çok açık bence. Düşünmek ne demekse şiirin düşünmesi de o. Sadece buna şiirin ereğini, şiir tadı dediğimiz şeyi ekleyeceğiz…” Bunu diyor Bay Aksal. Aynı zamanda kendi kuşağının şiir anlayışına, şiiri ele alışma da ışık tuttuğu için bu sözler anılmaya değer. Ama Bay Aksal yukardaki sözleriyle Breton’un, Michaux’nun, Eluard’ıri, Dağlarca’nın şiirini zor açıklar sanıyorum. Resim üstüne yazsaydı Picasso’nun, Chagall’ın resmini hiç açıklayamayacağı gibi…

Şiirde yalnız düşüncenin geçer akça olduğunu söyledikten sonra hemen bunun o gibi bir düşünce olduğunu eklemek çok eksik bir görüş. Biz düşünürken düzyazıdaki gibi düşünürüz galiba. Ya da, daha iyisi, biz nasıl düşünüyorsak düzyazı öyledir. Orhan Veli ve arkadaşlarının şiiri ele alışlarında, kuruşlarında, geliştirişlerinde, şiire karşı davranışları düzyazıya karşı olan davranışlarından pek ayrı değil. Düşünceyse düşünceyi, duyguysa duyguyu, oyunsa oyunu şiirin kendine özgü (specific) çerçevesinden geçirmeyi ihmal eder ya da sürüncemede bırakır olmuşlardır o şairler. Devrim aşırılıkları ve kaygılarının haklı da gösterebileceği bu soru şimdilerde genç şairlerce ele alınmış bulunuyor. Şiiri en güzel yerleriyle tanımaya başlıyoruz. Çok güzel.

Düzyazı düşüncesi de, işleyiş tutumu da gerekircidir (deterministe). Belli ve ortaklaşa birkaç merkez çevresinde simetrik yapılar kurmaya elverişlidir. Oysaki çağdaş şiirin en etkin örneklerinde, çağdaş şiirin yalnız şiir olan örneklerinde öyle bir gerekircilik ya da simetriye rastlamadığımız gibi, bazı bazı karşıt bir durum da gözlemlemekteyiz. Çünkü şiir düzyazıdan çok başka bir şeydir. Elbet düşünmesi de, düşünme biçimleri de başka olabilecektir. Düzyazıda düşünce anonimdir. Usumuzun birkaçı geçmeyen ilkelerine uygun bir düşünce geleneği vardır ki her yazar onunla iş görmek durumunda, hatta zorundadır. Oysa şiirde genel olarak düşünce hem kişiseldir, hem de öyle pek belli kurallarla bağlı sayılmaz. Bu daha çok yeni şiirde böyle. Şair düşünceye kelimeden gider. Düzyazı yazarıysa kelimeyi düşünceyle bulur. Arada ince ama önemli bir ayrım yok mu? Var. Şu: şiirde düşüncenin imkânları daha oynak ve elastiki oluyor. Hatta çok kere şiirde düşünmekle düzyazıda düşünmek aynı şey olmuyor. Bay Aksal gibi kuşağındaki öbür şairler de şiiri sadece küçük bir parçasıyla anladıklarından, çok yönlü bir şiir kuramadıklarından dildeki tıkanıklığı, bunalımı çabuklaştırdılar. Sürrealistler kavgaları sırasında bu gerçeği çok güzel anlatmışlardı. Kelimeler düşünceyi aşar demişlerdi. Biz şiirde kelimenin düşünceyi kimi zaman aşabileceğini söyleyerek ortalama bir yol tutalım. Ne diyoruz, şiir düşüncesi düzyazı düşüncesinden ayrı bir anlam taşımaktadır. Oynaktır, delidir, son derece değişkendir. Bildiğimiz düşünceyi takmaz çoğu zaman. Ne var ki belli bir şiir döneminde yaşıyan şairlerin birbirini etkilemelerinden olsun, dil imkânlarının aynı yönde kullanılışında olsun şiirin o oynak, o deli, o değişken düşünce biçimlerinde de bir klişeleşme, bir gelenekçilik, kolaylaşmış simetrilere dayanan bir rahatlık başgösteriyor. Artık şiirin elini avucunuza aldığınızda size heyecan vermiyor. Ne yapsanız kılını kıpırdatmıyor. Sizi düşünce ve duyarlık rahatınızdan alıp bir yerlere götürmüyor. Fikir ve duygu kafiyeleri, vezinleri titremiş oluyor. Dilde de bir tıkanma.

Şairler ne yapın biliyor musunuz, o şiiri değiştirin.

Cemal Süreya
Pazar Postası, 9 Ocak 1958

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.