Etiket: can yücel

ağaçları kesmeyin

Düş bir yaş dalından düşerse
Nereye düşer hiç düşündünüz mü?
Yerde bir iz kalmayacak mı izdüşüm?
Düşen yaş dalından düşünce
Gözlerinizdedir pınarı
Bir yaş bir daldan düşünce
Kökündedir yaşı
Bir yaş düşer bir daldan
Hepimizin ölen arkadaşı
Ve çok eskilere dair bir düşünce

can yücel


Primavera

Aynı isme sahip üç eser çıkabilir okuyucunun karşısına: bir resim, bir müzik, bir de şiir.

Resim içlerinde en meşhur olanı; yıllarca depolarda beklemek zorunda kaldığından olacak, kendini göstermeyi de pek seviyor. Yaratıcısı -belki de Tanrı’sı demeliyiz, sonuçta resmedilen bütün ressama tapıyor olsa gerek- Sandro Boticelli, onu 1482 senesinde, Medici’nin düğününde ilkbaharı temsil etmesi için var etmiş. Kilise’ye teslim olmayan, özgürlüğüne düşkün, romantik ve aynı zamanda sembolist bir resim kendisi. Ortasında Meryem’e selam çakan bir Venüs, Cupid’in habersiz güzele attığı okla gelecek beklenmedik aşk, Hermes’in elma çalıyor gibi görünüp aslında bahar için bulutları dağıtması… Sanki Mediciler için değil, önayak oldukları Rönesans için düğün resmi. Tek bir fenalığı var, kadın haklarına duyarlı değil, onu hoş görmekte bana düşmese gerek.

Müzik, ulu önder Ludovico Einaudi’nin bestesi. Yaklaşık yedi dakikalık, piyano ve yaylılar ile icra edilen, adı gibi bir eser. Dinlerken okuyucunun aklına bahar da gelebilir, sıkı çalışma ve azmin zaferi üzerine kimi film sahneleri de. Bütün bir hayatı anlattığı da hissedilebilir pekala. Sakin ve tasasız, adeta bir anne gibi saran ve sarmalayan bir melodiyle başlar. Sonra yaylılar telaşı ve çabayı, mücadeleyi anlatır. Sadece bu kısmı dikkatle dinlerseniz bile mühim bir sonuca varabilirsiniz: çalışma süreçlerinde yavaş ve planlı başlayıp yoğunluğu giderek artırmak makbuldür. İlk telaşlar, belki de eğitim yılları, bitermiş gibi olur sonra, dinginlik ve kararlılık dolu bir melodi başlar. İlk melodiye geri dönülür, çocukluk hatırlanır, belki de hayatımızın tekrar tekrar yaşanan süreçleri, döngüleridir anlatılan. Tekrar yaylılar gelir, sonra tekrar durulur. Döngüleri anlatan bir şarkıdır ilkbahar.

Şiir kaldı geriye, sona bıraktım çünkü memleketlimiz olur. Babası Can Yücel, annesi Can Yücel’in yıllar sonra gelip yüreğe yerleşen umududur  bu şiirin. Düz yazıda şiir anlatıp ayıp etmeyeyim, kendisini anlatsın. Sadece bir öneri: resmi seyredin ardından şiiri okuyun, bu arada müzik açık kalsın.

Bu duvarlar bu ağaçlar
Bu ağaç
Ve bu duvar…
Arkadaşın dolmuşuyla gidiyoruz
Beykoz’dan doğru Üsküdar…
Böyle giderse böyle giderse bu bahar
Bu ağaçlar bu duvarı yıkacaklar…
Bu geçmişi değil, geleceği kınalı
Bu yemyeşil davarlar
Bu duvarı yıkacaklar…

Rembrandt’ın Resmi Üzre

Karanlıklar arasından bir ışın
Bir kadın vucuduna vuruyor
Aşağıdan yukarıya
Yıkanmak uzre
Geceliğini kaldırmış
Bacakları bütün kadınların
bacaklarından
Ama o ezele kalacak
O bir ışın yüzünden
Aydınlatan yaşamımızı
Aydınlatan yalnızlığımızı
Bir tek ışın
yaşasın.

Can YÜCEL

can yücel – rengahenk

Şiir bir umutsuzluktur. Elbette bir umutsuzluktur. Niçin mi? Umutsuz olmayan adamlar şiir yazamaz. Umutsuz olmayan adamlar resim yapamaz, mimar olamaz. Yaratıcı olamaz. Bu dediğim elbet yaşadığımız dünya için bir söz. Çünkü kağıt bir umutsuzluktur. Boş bir kağıt… Tuğlalar, briketler, çimentolar, hepsi umutsuzluktur. (…) Onların içinden bir umudu bulmaktır şiir. Onu bulmak için yazıyorum ben de… Birdenbire, bütün bu dünyada, deli olan bu dünyada tek akıllılığı, uslanmadan akıllılığı anlatmaktır şiir. Ben haberciyim, deprem habercisi.

KİBAR HIRSIZIN TÜRKÜSÜ

Anamın ipiyle indim gökdelen damınızdan
Kelebek gibi girdim kelebek camınızdan
Taksinize mülkünüze dairenize…
Heceleyerek üzerinde ayak ve el uçlarımın
Belledim seyyarenizi ve kelimelerinizi…
Gözlerinize baktım, mukaddes ciltlerinize, büfelerinize
Vesairenize…
Şiir fenerimle de baktım, son çığlık!
Aşk yokmuş sizde beş paralık!
Gidiyorum ben boşçakallar
Sıçmışım ortalık yerinize
Kıçımın fosforuyla aydınlanın siz artık

indir . can yücel – rengahenk (.pdf)

vazgeçtim

Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, horgörülmüş el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen’e
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.

William Shakespeare, 66. Sone
Çeviri: Can Yücel

Sorunsal Terimi Üzerine

Şimdilerde çoğu kişiye anlamı hala belirsiz gelecek ”sorunsal” terimi, Can Yücel’in 2. dönem Birikim dergisi çıkarken hatırlattığı gibi, ilk dönem Birikim’inin sol-sosyalist literatüre katkısıydı. Althusser’den devralınan kavramın öyle ahım şahım bir macerası olmadı, katkısı varsayılmadı, çarpık anlamlarıyla kullanıldığı bile oldu. Ama bu Althuseryen deyimin özellikle I. dönem Birikim dergisinin gerçekte ne olduğunu tamı tamına anlatan bir özelliği var: ”Sorunları” ortaya dökmek, anlatmak, tartışmak değil -bunu insanlar hiçbir kuramsal gönderme ya da pratiğe başvurmaksızın kendileri zaten yaparlar. ”Sorunsal”, bu tuhaf kavram, daha çok ”sorunların”, ”soruların” üretilmesine imal edilmesine gönderir bizi.

”Problématique” sözünün ”aximstique”le, aksiyomlar bileşimiyle teması düşündürücüdür: Kapitalizm ve modern dünyanın kuruluşu bize kendi aksiyomatiğini dayatırken, biz ona problematiklerle, sorunsallar üreterek cevap verebiliriz. Problematik, sorunsal, ”sorular sormaz”, ortaya attığı şeyler ”sorular” kılığında olsa bile bu durum ikincil önemdedir ve dikkatle ele alınması gerekir. Sorunsal, inşa ve kurma terimleriyle örülmüştür – reddiye , muhaliflik ya da eleştiri terimleriyle değil. Althusser, Bergson’un öğrencisi olan ve bugünün nazarında apolitik diyebileceğimiz bir kuşağın aktardığı bir terimin içinde hareket ediyordu: Bilim felsefecileri (Bachelard, Canguilhem vb.)…Sorunsal, böylece Marksizme ve daha geniş bir tartışmalar çerçevesine dahil edilirken, Bergson’un ”doğru sorular sorabilme” konusundaki o harika uyarısını da içererek gelmişti: Soru, sorun gibi laflar ne masum ne de tehlikesizdirler – insanlar bir soruyla karşılaştıkları zaman kaçınılmaz bir hisle, ”doğru” bir cevabın bulunduğuna inanmaya eğilim gösterirler. Kendisine soru sorulan kişi (sınıfta bir öğrenci, İslam sorunu adıyla vaftiz edilen bir sorunla basın tarafından karşı karşıya bırakılan kitleler, sokakta çevirip adres sorduğumuz biri…) salt soru sorulmuş olduğu için, dolaysızca cevap vermek zorunda hisseder kendini. Cevap doğru ya da yanlış olabilir; ama doğruluk yanlışlık ölçütü, ”hakikat” sorusu genellikle soruların kendisine dair konulmaz ortaya. En saçma sapan soru, ”doğruluk-yanlışlık kriteri” yalnızca cevaplar için sözkonusu olduğunda cehennemi bir kısırdöngü yaratabilir. Sınıfta bir öğretmenin, askerde bir subayın sorduğu soru ne kadar saçma olsa da, soruya maruz kalan kişi soruyu sorgulamaktan önce, şu olmayabilecek ”doğru” cevabı vermeye çalışacaktır. Sorunsal üretimi demek, işte bu ”doğruluk-yanlışlık” kriterini, cevaplar almadan alıp sorular ve sorunlar alanına aktarmaktır. Sorunsal aktiftir, sorunlar ile ”hayıflandığımız hakikatler”. Bu hakikatler ve sorunlarımız, günümüz koşullarında bizim için son derece yetkin teknolojilerle yaratılmaktadırlar – iletişim adı altında, basın ve TV bize sorunlarımızı anlatırlar: Psikolojik sorunlarımızı, en hafiften en ağırına kadar… Ya da Kıbrıs sorunu diye bir şeye sahip olduğumuzu, ozon tabakasının delindiğini ve bunun gibi şeyleri… Biz ise, ”soru biçimi” dediğimiz şu tuhaf şeyin egemenliği altında kaldıkça bu sorunlarla yüzleşiriz ya da huyumuza ve keyiflerimizin haline bağlı olarak kayıtsız kalırız. Yüzleşmek kadar kayıtsız kalmak da öyle kolay anlaşılır bir ruh hali değilidir. Oldukça karmaşıktır: Kayıtsızlık bir zamanlar ”kuşkucu” filozofların aslında ”devrimci” tek yanıydı – kayıtsız, pekala bu ”sorunlar tümüyle palavra”, bu yüzden onlarla asla ilgilenmek zorunda değilim demenin bir yolu da olabilir. Yani bu durumda pek ala bir meydan okuyuş, bir söz, bir eylem bir sözeylemdir. Sahte sorun ve soruların binbir türlüsü tarafından bombardıman edildiğimiz bir çağda ”filozofça yaşam” denen şey hala mümkün olsaydı ”kayıtsızlık” bunun esaslı bir parçası olmalıydı.

Ama her durumda, kayıtsızlık tek başına kurucu değildir – yıkıcıdır. Gerekli, zorunlu bir yıkıcılık. Ama bir adım öteye atmak, problematiği üretmek gerekir. Bu, kendi sorularını üretmezsen başkaları senin için sorunlar çıkarırlar anlamına gelmektedir. Hümanist gelenek, pekala ”insan soru soran hayvandır” gibisinden bir düsturdan hoşlanabilirdi – ama bir tehlikenin de farkında olmalıyız: Soru soran hayvan varsa, kendisine soru sorulan, sorgulanan bir hayvan da olmalıdır. Günümüz insanı ise, soru sormaktan çok cevap verir, uyar, uyum gösterir… Ta ki kendi sorularını soracak adımı atana kadar…

İnsanların kendi sorularını henüz hiç sormamış olduklarını söylemek istemiyorum elbette. Tarih boyunca bu soruları hep sordular. Cevap alabildiler ya da alamadılar, ama hep sordular. Marksizmin ”bunalıma” henüz düşmediğinin rivayet olunduğu bir dönemde İtalyan Marksisti Rossana Rossanda, ”işçilerin anlatılarını duyulur kılmanın” devrimciliğin özü olduğunu göstermişti bizlere. İşçilere kendi hayatlarını anlatmak değil, hayatlarının belirişinin önündeki engelleri kaldırmaya çabalamak…

Ulus Baker
Birikim, 102, Ekim 1997, s. 18.