Etiket: camus

MOD 089 – 20180814

Bunu aynı zamanda bir estetik kuralı olarak da görebiliriz.  Gerçek sanat yapıtı her zaman insansal ölçüdedir. Her şeyden önce “daha az” söyleyendir. Bir sanatçının toplu deneyimiyle onu yansıtan yapıt arasında, Wilhelm Meister ile Goethe’nin olgunluğu arasında belirli bir ilişki vardır. Yapıt bir açıklama yazınının süslü kâğıdına tüm deneyimi geçirdiğini ileri sürdü mü bu ilişki kötüdür. Yapıt yalnızca deneyimden yontulmuş bir parça, iç parıltının sınırlanmadan özetlendiği bir elmas yüzeyi olduğu zaman iyidir bu ilişki. Birinci durumda, fazlalık vardır, ölümsüzlük savı vardır. İkincisinde, zenginliği sezilen tüm bir deneyimin söylenmeden anlatılışı dolayısıyla yapıt verimlilik kazanır. Uyumsuz sanatçı için soran “yapabilme”yi aşan bir “yaşayabilme” kazanmaktır. Sözün kısası, burada yaşamanın düşünmek olduğu kadar da duymak olduğu anlaşıldığına göre, bu iklimde büyük sanatçı bir büyük yaşayıcıdır. Yapıt bir düşünce dramını cisimlendirir. Uyumsuz yapıt düşüncenin üstün etkilerinden vazgeçişini, artık yalnız görünüşleri işleyen ve ussal dayanağı olmayanı imgelerle örten us olmaya boyun eğişini gösterir. Dünya apaçık olsaydı, sanat olmazdı.

camus

01. Thee Oh Sees – Jammed Entrance
02. Oh Sees – Nite Expo
03. The Young Shaven – Raise A Laugh
04. Adamlar – Hikaye
05. Flower Room – Perception
06. Khruangbin – August 10
07. ELZ AND THE CULT – Nightmares In Their Brightest Colors
08. Hayri Okçu – In The Moonlight
09. Hayri Okçu – İstasyon
10. Supereich – Chapter IV: Backyards, Sands and Crown Caps
11. Supereich – Chapter VIII: Doch
12. Kalaha – Norsk Khat
13. Aphex Twin – T69 Collapse

terörizm mi? direniş mi?

İnsanlık tarihinin parıldadığı ve iz bıraktığı ender anların, kurumsal ve düşünsel statükoyu sarsarak kolektif deneyimi farklılaştıran fikirlerin peşine düşen; geçmişin ve günümüzün özlü metinlerini, manifestolarını, unutturulmuş kavramları ve fikirleri hatırlatmayı, tanıtıp tartıştırmayı dert edinen Red Kitaplığı dizisi yolculuğuna başladı.

diyor sel yayıncılık. bu serinin ilk kitaplarından biri ise fransız filozof ve sosyolog gerard rabinovitch’in “terörizm mi? direniş mi? – kitle toplumları çağında bir sözlük karmaşasına dair” olmuş. iyi ki böyle bir dizi başlamış, iyi ki böyle bir eser seçilmiş diyebiliriz. hayır diyenlerin bile terörist olarak adlandırıldığı ve terörizm ile direniş kavramları arasındaki çelişkinin zirve yaptığı bir dönemden geçiyoruz malumunuz.

Nazizm insanların etine ve kanına tek tek kelimelerle, deyimlerle, cümle formlarıyla giriyor, milyonlarca defa tekrarlayarak kendini dayatıyor, bunların mekanik ve bilinçsiz biçimde devralınmasını sağlıyordu.

rabinovitch, “terörizm paradoksu”nu ayrıntılı bir biçimde incelemiş. öncelikle dilin etkisini ve siyasal dili ve kavramları tartışmış. ne de olsa “dünya görüşleri”ni dil belirler; dünyayı bölen dilin olasılıklarıdır diyor. ardından da tarihsel olarak sokrates, adorno, camus, orwell ve fransız direnişçileri gibi farklı düşünür ve eylemlerden yola çıkarak tartışmayı detaylandırmış.

Tutuculardan anarşistlere dek bütün partilere uygulanmasının sağlayacak kimi değişkeleriyle birlikte siyasal dilin işlevi yalanı inanılır, cinayeti de saygın kılmak, sadece bir esinti olan şeye istikrar görünümü vermektir. – George Orwell

kimsenin hayatında yer almasa da herkesin paylaştığı klişelerin ve basmakalıp sözlerin oranı giderek büyümeye devam etmektedir noktasını hatırlatıp, barış’ın artık burada bir hedef değil sadece bir ateşkes olduğunu, süreli savaşa verilen bir ara olduğunun bir kere daha kanıtlandığını göstermiş. insanlar bilgi’nin getirdiği yetilerin çoğalmasıyla daha iyi olmuyorsa, bu onların daha kötü oldukları anlamına gelir önermesinden hareketle direnişin artık bir gün değil bir irade olması gerektiğini bir kez daha kanıtlamış.

özetle sizi yeterince düşündüren ve fazlasıyla soru sorduran leziz bir eser ortaya çıkmış. bu seri devam etmeli ve uyumamalı.

Terörizm mi? Direniş mi? – Kitle Toplumları Çağında Bir Sözlük Karmaşasına Dair

uyumsuzluk ve uyanış

Bütün büyük eylemlerin, bütün büyük düşüncelerin önemsiz bir başlangıcı vardır. Büyük yapıtlar çoğu kez bir sokağın dönemecinde ya da bir lokantanın kapısında doğar. Uyumsuzlukta da böyle. Özellikle uyumsuz dünya soyluluğunu bu zavallı doğuştan alır. Kimi durumlarda neler düşündüğü konusunda bir soruya kişinin “hiç” yanıtını vermesi bir yapmacık olabilir. Sevilen yaratıklar bunu iyi bilirler. Ama bu yanıt içtense, boşluğun çok şeyler anlattığı, günlük devinimler zincirinin koptuğu, yüreğin kendisini yeniden düğümleyecek halkayı arayıp da bir türlü bulamadığı şu garip tinsel durumu belirtiyorsa, o zaman uyumsuzluğun ilk belirtisi gibidir.

Dekorların yıkıldığı olur. Yataktan kalkma, tramvay, dört saat çalışma, yemek, uyku ve aynı uyum içerisinde Salı Çarşamba Perşembe Cuma cumartesi, çoğu kez kolaylıkla izlenir bu yol. Yalnız bir gün “neden” yükselir ve her şey şaşkınlık kokan bu bıkkınlık içinde başlar. “Başlar”, işte bu önemli. Bıkkınlık, makinemsi bir yaşamın edimlerinin sonundadır, ama aynı zamanda bilincin devinimini başlatır. Onu uyandırır, gerisine yol açar. Gerisi, bilinçsiz olarak yeniden zincire dönüş ya da kesin uyanıştır. Uyanışın ardından sonuç gelir zamanla; intihar ya da iyileşme.

Albert Camus

albert camus – sisifos söyleni

Uyumsuzluk, anlaşıldığı andan sonra bir tutkudur, tutkuların en can alıcısıdır. Ama tutkularımızla yaşayabilecek miyiz, yaşayamayacak mıyız, yüreğimizi bir yandan coştururken, bir yandan da yakacak olan derin yasalarını benimseyecek miyiz, benimsemeyecek miyiz, işte tüm sorun bu.

albert camus’u anlatmaya gerek yok, doğrudan “sisifos söyleni”ne girelim. kitap II. dünya savaşı sırasında yayımlanıyor. savaşın etkisi ile birlikte intihar, yaşam ve uyumsuzu anlatıyor. sisifos ise bilmeyenler için yunan mitolojisinden. homeros’a göre ölümlülerin en bilgesi. tanrıları kızdırması sonucu kayayı dağın tepesine çıkarmakla cezalandırılan arkadaş ama tam tepeye vardığı anda taş bir şekilde aşağı yuvarlanıyor. camus da bu kısır döngüdeki trajediyi her deneyenişinde tekrar düşeceğini bile bile çıkarma gayreti olarak görüyor. en büyük uyumsuz kahraman sisifos hatrına okunmadan vazgeçilmemesi gereken eserlerden. sizindir.

download – albert camus / sisifos söyleni – .pdf

Meursault sendromu ve 21. Yüzyıl

Albert Camus’un yabancı(L’étranger) isimli romanını sanıyorum ki çoğumuz okuduk. Bir klasik olarak benimsedik ve bıraktık, başka kitapları okuduk. Kütüphanemizde bir ‘yabancı’ durdu lakin her daim.  Kitabın kahramanı Meursault’u hatırlıyorsunuz. Yine de biraz hatırlatayım: Kendisi bir Fransız, Cezayir’de yaşıyor. Bir ofiste masasında, Ankara’da memurmuşcasına çalışıyor. Annesinin ölümü ve ardından bir arabı öldürmesini(bknz: Cure-kill the arab) hatırlıyorsunuz zaten.

Peki Meursault’u bırakalım. Çevreye bir bakalım. Etrafta ne görüyorsunuz? her gün insanlar sürekli bakarlar: yolda bakarlar, otururken bakarlar, kafede bakarlar, barda bakarlar, işte bakarlar, yorgun bir günün akşamında şehre bakarlar. Peki siz ne görüyorsunuz? gördüğünüz şeylerin adı ne? Hayat? Dünya? Evren? Bunlara bakıyorsunuz. Peki bunlarda ne görüyorsunuz? Koşuşturma, Savaşlar, stratejiler, ticaret, sürekli dönen bir borsa, bir piyasa, konserler, şarkılar; insanlar hep bir şeyler yapmaya çalışıyor. Bir şeyleri kovalıyorlar.Evet. Bu bir kovalama. Doğduğumuzdan beri bir şeyleri kovalıyoruz. Bize otomatikman bir amaç koyuluyor. Biz de aç köpekler gibi onların peşinde koşturuyoruz. Onları çiğnerken başka bir amaç çıkıyor ve bu sefer ona atılıyoruz. ve hala NLP danışmanları “kendinize bir amaç koyun” diyor. Bir şeyler için yaşayın! Ne gibi mi? ah.. evet.. Daha iyisi için yaşayın sevgili dostum daha iyisi için!

Peki bu saf ve çok kere tekrar edilmiş soruyu zihninizde kendinize sorun. Neden yaşıyorsun? Bu koşturman niye? Annen huzur evinde kalmasın diye mi? ay sonu Yunan Adalarını mı gezeceksiniz? Çocukların mı var?

insanlık tarihinin başını düşünelim. Tarıma yeni geçilmiş, köpek evcilleştirilmiş, insan toplulukları yeni yeni şekillenmiş. Ve biri çıkıp diyor ki: “olum biz ne yapıyoruz lan burada?” Cevabı muhtemelen önce “tarım yapıp yeni ürünler hazırlıyoruz, sonra da onu yeyip ürüyoruz sonra daha çok tarım yapıp yeni ürünler çıkarıyoruz” olurdu. ondan sonra: “ticaret yapıyoruz para kazanıyoruz” Ve en sonunda: “ölmemeye çalışıyoruz” olurdu.

21. yüzyıl insanına sorduğumuzda bu soruyu ne cevabını alırız? Ürünler için yaşıyoruz. Ay sonu paramızı çeksek de şu yeni çıkan xxxx i alsak. etraftan da bize reklamlarla bu ürünleri tanıtıyorlar. Ülkemiz “vatanın için yaşa” diyor, Din “Tanrı için yaşa” diyor. Sana vatandaşlık ürününü ve inanç ürününü pazarlıyorlar. Sana hedef veriyorlar. Ucunda güzel bir şey elde edeceğini sanıyorsun. Ama hayır. orada sadece başka bir amaç var.

Ve atom bombası atıldı. Uğruna çabaladığımız dünyada bize söylediklerinin yalan olduğunu öğrendik. Ve düşündük: “eğer yüzyılların insanlık birikimi sadece kendi kendini yok etmeye yarıyorsa ve insanoğlu da buna programlandıysa biz neden varız?”Bunu soran 20. Yüzyılın son yarısıydı. babanız, anneniz, dedeniz, ya da siz. Bunu içinizde bir yerlerde siz de sordunuz. Şu an Etilen’e gelmiş ve buraya kadar okumuş iseniz bunu siz de kendinize sordunuz. Ama derinlemesine içine dalamadınız çünkü araya hep bir iş bir ‘amaç’ girdi.

Siz de etrafınızdaki her şeyin sahte olduğunun farkındasınız. Müzik, medya, popüler kültür, alt kültür, aidiyet duygusu yaratan her şey. Siz hiçbir şey hissedemiyorsunuz. Hissediyormuş gibi olmak içinse kendinizi bu kalıplara sokuyorsunuz. “Bir şeyin parçası olmak”

Meursault’u öldürdüler. Onu giyotine mahkum ettiler. Onu giyotine mahkum ettiler çünkü o maskelerini çıkartmıştı. Hissetmek inandırılmak ait olmak istememişti. Onu mahkum ettiler çünkü bütün bunlar onun için önemli değildi. Fransa Cumhuriyeti’nin bir vatandaşı olmak, Tanrı, Annesinin ölümü… Mutlak yalnızlığıyla bütünleşmişti. ve kendi içine dönmüştü. “His” maskesini çıkartmıştı. hiçbir yere ait değildi. Sadece denize girmeyi ve sevgilisiyle vakit geçirmeyi, balkonda oturmayı ve sütlü kahveyi seviyordu. Ve onu giyotine mahkum ettiler.

ölümünden bir kaç gün önce hapishanedeki hücresine bir papaz girdi. aralarındaki diyalog şöyle oldu:

O zaman, bilmiyorum niçin, içimde birşeyler deşiliverdi. Avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım, hakaret ettim, duasını istemediğimi, yok olmaktansa yanmanın daha iyi olduğunu söyledim. Cüppesinin yakasına yapışmıştım, içimin, sevinç ve öfkeyle karışık bütün taşkınlıklarını üzerine boşaltıyordum. Ne kadar da dediklerinden güvenli görünüyordu değil mi? Oysa onun güvendiği şeylerden hiçbiri bir kadın saçının bir tek teline bile değmezdi. Yaşadığından bile emin değildi, bir ölü gibi yaşıyordu çünkü. Bense ellerim bomboş bir adam olarak görünüyordum, ama kendimden emindim, her şeyden emindim, hem ondan çok daha emindim. Yaşadığımdan emindim ve gelmekte olan ölümden emindim. Evet, bundan başka bir şeyim yoktu benim. Ama, hiç değilse bu gerçeğe, onun bana sahip olduğu kadar sahiptim. Daha önce de, bu anda da haklı olan bendim ve her zaman da haklı olmuştum. Şöyle yaşamıştım, böyle yaşayabilirdim. Şunu yapmış, bunu yapmamıştım. Filan şeyi yapmadımsa, falan şeyi yapmıştım. Peki, sonra? Sanki bütün yaşamımda, kendimi haklı çıkarmak için bu dakikayı, şu şafak vaktini beklemiştim. Hiç, hiçbir şeyin önemi yoktu ve bunun niçin böyle olduğunu da biliyordum. O da biliyordu. Geçirdiğim bütün bu anlamsız hayatta, geleceğimin ta derinlerinden, henüz gelmemiş yıllar içinden, karanlık bir soluk bana doğru yükseliyor ve yaşadığım yıllardan daha gerçek olmayan yıllardan bana sunulan ne varsa, hepsini aynı düzeye getiriyordu. Başkalarının ölümü, bir ananın sevgisi ne umurumdaydı benim? Başkasının Tanrısından bana neydi? Başkalarının seçtiği, kabullendiği hayattan, yazgıdan bana neydi? Değil mi ki, bir tek yazgı, beni ve benimle birlikte, onun gibi bana “Kardeşim,” diyen bir sürü ayrıcalıklıyı seçecekti! Anlıyor muydu acaba, anlıyor muydu ki herkes ayrıcalıklıydı. Zaten yalnız ayrıcalıklar vardı. Ötekileri de bir gün mahkûm edeceklerdi. Kendisi de yargıyı yiyecekti. Adam öldürmekle suçlandırılıp anasının cenazesinde ağlamadı diye idam edilseydi ne önemi olurdu bunun. Bence Salamano’nun köpeği de karısı kadar değerliydi. O ufak tefek otomat kadın da, Masson’un evlendiği Parisli kadın kadar, ya da benimle evlenmek isteyen Marie kadar suçluydu. Raymond, Celeste kadar dostum olmuş, Celeste, Raymond’dan daha değerliymiş, değilmiş ne önemi vardı? Marie, bugün dudaklarını bir başka Meursault’ya verdiyse, bundan ne çıkardı? Anlıyor muydu ki, bu hükümlü… geleceğimin ta derinlerinden… Bütün bunları bağıra bağıra söylerken neredeyse tıkanıyordum. Ama, papazı elimden kurtarmışlardı çoktan. Gardiyanlar bana gözdağı veriyorlardı. Ama, o, gardiyanları yatıştırdı ve bir an sessiz sessiz yüzüme baktı. Gözleri dolu doluydu. Sırtını döndü, çıkıp gitti.

Bizler “Meursault sendromu” yaşıyoruz sevgili dostlar.  Hepimiz. Farkındayız ya da değiliz. koşturuyoruz, ama neden koşturduğumuzun farkında değiliz. Aslında daha şairane söylemek gerekirse:

Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında.

Her şeyi anlamlandırmaya çalışmayın. Emin ve mutlu olun. İyi günler dostlar. Giyotinden uzak, esen kalın.

alıntılanan kitap: Albert Camus- Yabancı CAN YAYINLARI
şiir: AHMET HAMDİ TANPINAR